Uluslararası İletişim - ÖRGÜTSEL YAPILAR

Uluslararası İletişim kitabımdan

irfan erdogan

ÖRGÜTSEL YAPILAR [1]

Örgüt, sahiplik, kontrol, finans ve transfer biçimleri kapitalist iletişim araçlarının biçim ve çalışma tarzını gösterir. Kapitalist ülkelerde iletişim örgütlerinin belli bir biçimde şekillenmesinin biçiminin nedeni, kapitalist sistemin üretimi kendi çıkarları, değerleri ve pratikleri paralelinde biçimlendirmesindendir. Kabaca kapitalist dünyada iki tür örgütlenme şekli görürürüz. Özel teşebbüsün egemen olduğu ve kamu sistemlerinin egemen olduğu sistemler. Özel teşebbüsün hakim olduğu sistemde kamu servisi sistemin güçsüz ve önemsiz bir parçasıdır. Kamu servisinin egemen olduğu sistemlerde bu egemenlik sadece yayın (radyo-Tv) sistemini kapsar, diğer araçlar özel teşebbüsün elindedir. Gazeteciliğin örgütlenme biçimi kapitalist ülkelerde, Amerika, Avrupa ve Japonya'da, özel teşebbüsün elide oluşmuştur. Geri bırakılmış dünya, Amerika ve çoğunlukla Avrupayı kopyelemeye çalışmıştır. Gazetecilik örgütü ve örgüt ideolojisinin transferi ticariliğinin kabul edilmesi nedeniyle "kamu hizmeti" tartışmaları çıkarmadan olmuştur. Fakat örgütlenme biçimi yerine, gazetecilik mesleği geri bırakılmış ülkelerde günlük işlerini görmede kağıt kıtlığından tut, siyasal nedenlerle örgütlerin gazetelerinin toplanmasına, yayın yasağına ve kapatılmasına kadar giden tepkilerle karşılaşmıştır.

Dünya üzerindeki iletişim sistemlerin genel yapılarına kısaca bir göz atalım:

iletişim araçları kapitalist toplumlarda teknolojik aparatus üreticileri tarafından geliştirildi.

Kapitalizmin yükselmesiyle, eskinin ana ideolojik aparutusu olan kilise artık sosyal biçimi (toplumun) ideolojik çimentosu olarak görev yapamaz hale geldi. Burjuvazi kendi için yeni bir aparatus geliştirdi: Eğitim ve informasyon sistemleri. Eğitim sistemi ve popüler basın halkı, özellikle şehirlerdeki kitleleri, laikleştirdi. (Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik burjuvazinin örgütlü dinin elinden toplum yönetimini alıp, bu örgütün siyaset sahnesindeki egemenliğine son vermesi ve kapitalizmin çanak yalayıcısı durumuna düşürmesinin bir ifadesidir. Basit anlamıyla örgütlü dinin devlet yönetiminden kapitalist tarafından kişelenmesidir!. Gene de, dünyanın her yerindeki örgütlü dinler hiçbir zaman egemenlik mücadelesinden vazgeçmemişlerdir. Bazı yerlerde Tanrı adına egemenlik sürmektedirler.) Amerika'da bile yavaş yavaş başkanlık sistemi gayri-resmi dini liderlik kurumu haline dönüşmektedir.

Kapitalist üretimde nitelik ve özellikle nicelik büyümesi (a) artan kapitalist ürünlerin pazarlanıp satılması için sosyal iletişim sektörünün ekonomik sömürüsünü, (b) farklı sosyal sınıfların oluşturduğu kitlelere ulaşacak bir ideolojik çerçeveyi gerektirir. Bu çerçeve kapitalist sosyal gerçeğin kapitalist sınıfın çıkarları yönünde yorumlanmasını sağlar. Bu da kitle iletişiminin bu amaçla kullanılmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla, medianın yaradılışı, yapısı ve kullanılışı kapitalin hareketine uyumlu olan bir aparatustur.

Kapitalist (veya o yoldaki) devlet (a) iletişim kapitalistleri (reklamcılar dahil) ve (b) kapitalist sınıfın tümünün çıkarları arasında arabuluculuk yapar. Bu arabuluculuk genellikle tekniksel sorunların ve çatışmaların halledilmesinde, iletişim üretiminin yasasal düzenlenmesinde kendini gösterir. Kapitalist sınıf için media stratejik bir öneme sahiptir. Burjuvazi ve burjuva devleti iletişim sektörünün iki ana yanında görev yapar: (a) Mal olması yanı ve (b) ideolojik aparatus\araç olması yanı.

Kapitalist Medya, kendi ve reklamcılarının çıkarlarını gündem kurma\hazırlama, insanın o gün yapacağı işlerin saptanması, yoluyla önemine göre öncelikler içinde sıralayıp sunar. Bu gündem genellikle tüketimle ilgili olanlar ağırlıktadır. Bunun yanında ve bununla iç içe olarak, Talcott Parson'un deyimiyle "sistem tutma" görevini yapmak için ideolojik ve siyasal gündemleri de günün önemine göre saptar ve işler. Kitle iletişiminin yaptığı iş, en özlü bir deyimle, bilinç üretimi (ve üretilenin desteklenmesi) görevidir. Bunu yaparken de iki ana amaca hizmet eder: Kitle üretimiyle üretilmiş ürünleri izleyici gücünü kullanarak kitlelere pazarlamak, ve sistemin ve devletin politikalarının ve faaliyetlerinin meşruluğunu da kitlelere pazarlamak.

Kapitalist araçların izleyicisi iletişim sürecinde enteresan bir yer kaplar: herşey onun için ve ona yönelik gibi görünür. Bu görünümünde, izleyici kitlesi demokratik iletişim sürecinde aktif olarak seçimler yapan ve kararlar veren halk\kamu olur. Kitle iletişim araçları da doğru seçenekler yapması ve kararlar vermesi için kamuya bol ve çeşitli alternatifler sunar. Yani medya halk hizmetindedir. Halka sadece informasyon vermez, ayni zamanda eğlence de sunar. Gerçek tabi bu verilen imajdan oldukça farklıdır: Ticari kapitalist medyada (kamu örgütü olup da reklam alan ve ticari televizyonla o televizyonun seviyesiz seviyesine düşerek rekabete kalkan TRT gibi iletişim kurumları dahil) izleyici kitleleri ticari mal olarak kullanılır: Kitle iletişimi sermayesi için izleyiciler reklamcılara satılacak maldır. Örneğin Türkiye'deki medyada (özellikle televizyonda) da yaygınlaşmaya başladığı gibi, kapitalist araçlar ve araçları besleyen reklam firmaları, ve siyasi politikalar ve kamu politikaları, kitle iletişiminin izleyici çekmesine göbekten bağlıdırlar. Televizyonlar ve radyolarda halk kalpten ve belden aşağı aşk türküleri dinleyip inlerken, bu tür filmler seyrederken ve programlar izlerken, kitle iletişimi kapitalistleri de bu seyircileri istatistiksel niceliğin getirdiği nitelikselliğe göre, yani sayısal guruplar halinde, reklamcılara satar. Daha açıkçası, reklamcılara "bak, benim şu saatte şu programımı şu kadar, şu nitelikte kişiler izliyor, bu sırada reklam yapmak istersen senden saniyesine şu kadar para alırım" diye, izleyicilerin dikkatini (izlemesini) bir mal gibi reklamcıya sunar. Biz seyirciler de haberimiz bile olmadan seyrederken mal gibi satılırız. Bunun karşılığı olarak da firmanın reklamını izleriz, ve eğer reklamın sattığı ürüne ihtiyacımız varsa veya ilerde olursa, aklımıza bu firma yerleştiği için bu firmadan almaya yönelebiliriz.

Kapitalist düzenlerde (ve kopyecilerde), devlet yasalarla ve kapitalist pazar da yayın\basın yapmanın yüksek maloluş fiatı yoluyla, kitle iletişim araçlarını kitlelerin ulaşamayacağı yere koydu. Halk kitle iletişimi üretiminin dışında sadece tüketici olarak bırakılırken, ticari sermaye medyaya sahipliğe veya kullanmaya teşvik edildi.

İletişim okullarında bize öğretileni biz de öğrencilerimize öğretmeye devam ediyoruz: Kitle iletişimi sürecinde, iletişim aracı var, aracın içinden mesajlar izleyici kitlelere gider. Kitleler de bu mesajları alır ve açsalar yer, toksalar öğle yemeği için falan saklarlar. Beğenmezlerse de çöpe atarlar. Bazı seyirciler aktiftir, ve her sunulanı güp diye yutmaz. Bazılarıysa pasiftir, durmadan yuta yuta şişmanlar, şişmanlar ve birgün kalpten veya kolestoroldan birden bire, hayrete düşmesine bile vakit kalmadan, nalları diker. Kitle iletişimi bu adamı bu denli şişirecek ne tür ürünler sunar ki: Miğde bulandıran ve hazımsızlık yapan kanlı ve canlı haberler, sadece seyircilerin zoraki kibarlık olsun diye güldüğü ve alkışladığı eğlence programları (içerdeki seyirci güldüğü için, seyirci olarak biz de, kahkahanın bulaşması nedeniyle, odamızda güleriz); "Dokuz yüzü çevir gazı yanmasın" kısa yoldan köşeyi dönme programları; feleği çarka bağlayıp döndürme; Yasemin ve bilmem ne abla sen çok yaşa; çamaşırını benimkiyle yıka; cildini sabunlama bizim cilayla cilala ki genç kalasın; koka cola iç ki bu dünyadan zevk alasın; Levi's 501 ile süslenir her günümüz; maç seyrederek spor yap ki uzasın ömrünüz; dökülen saçlarınızı bir bir tekrar ekerek geçsin değerdir gününüz; gözünüze soğan mı kaçtı neden öyle güldünüz, gibi ürünler... Bunların yanında tabi klasikleri bir bir tanıtan kaliteli eğitim programları: Şofen'in, Bak'ın ve Betonfen'in gecekondulardan yayılan sesi(yani klasik Avrupa müziği); Aşağıdakiler, Yukardakiler; merdiven altındakiler ve merdivendekiler; Sefiller, Dolfinler ve deniz kaplumbağaları; hayvanları koruma derneklerinin faydaları gibi toplumda yapıcı, kaliteli sunumlar. Bütün bunları televizyonun başında oturur seyrederiz. Ben bunları yazarken bile seyrediyorum: Klinton Rus başkanının parlementoyu feshettiğini ve ardından da parlamentonun başkanı feshettiğini söylerken elinde olmadan "bu ne biçim çorba" der gibi gülüyor. Bakalım yarın bu imalı gülüşü nedeniyle biri çıkıp Klinton'u bir halkın yöneticilerinin zor durumda kalışına bakıp gülmeden kendini tutamayacak kadar hissiz ve duygusuz ve de saygısız olarak niteleyen çıkacak mı. Çıkmadı. Gerçeklere dönelim: Kitle iletişimi araçlarıyla sunulan ürünler gerçekte imajlar, anlamlar, dürtüler, ve bu imajlarla yaratılan veya desteklenen yönelimler, arzular, girişimler, alışkanlıklar, tutumlar, hırslar, düşmanlıklar ve dostluklar, umutlar ve umutsuzluklardır. Bunların yanında, bunlarla üretilen, en anlamlı ve endüstri için en faydalı ürün izleyicidir. Medianın yarattığı bu ürün, evvelce de belirttiğim gibi, reklamcılara satılır. Reklamcı kendi müşterisinin malını pazarlamak için kitle iletişim örgütüne geldiğinde (veya örgüt reklamcıya gittiğinde), reklamcının aradığı reklamı yapılacak malı alacak kişilerin çok izlediği zaman veya programdır. İletişim örgütü bu zamandaki otuz saniyelik bir anı birkaç milyona satarken, gerçekte izleyiciyi tüketici gücü olarak reklamcıya satmaktadır. Kitle tüketimi gerektiren firmalar mallarını ve servislerini pazarlamak için medyanın kitleler halinde izleyici üretmesine bağımlıdırlar.

Bazı entellektüeller, kitle iletişimi araçlarını "fikir birliğini" yansıtan ve "tutan" örgüt olarak nitelerler. Kitle iletişiminin oynadığı rol bundan çok daha ötede ve önemlidir: Kitle iletişimi aynı zamanda "rızayı" (sizin mahalledeki Rıza değil!) üretme işini de görür. Rıza'yı üretme, yani halkın olurunu alma, toplumdaki ekonomik sorunlar arttıkça daha da önem kazanır ve aynı zamanda daha da zorlaşır. Toplumda üretilecek veya yansıtılacak egemen tek bir politikanın meşru olarak benimsenmediği çevrelerde kitle iletişimi çoğunlukla orta yolu bulmaya çalışır ve yansıtmayı ve üretmeyi ona göre tayin eder.



AMERİKA

Amerikan kitle iletişimi teknolojisi federal devletin kontrolu dışında, dev firmalar tarafından geliştirildi. Bu firmalar direk olarak kitle iletişimi araçlarının satışını ve reklam sisteminden geçerek finansman yoluyla Amerikan yayın (radyo ve sonra tv) örgütlerinin yapısını saptadılar. Westinghouse firması 1900'lerin başında kara ve deniz kuvvetleri için radyo yayın araçları yapıyordu. Bunun yanında birçok amatörler, profesyoneller yayın deneyleri yapıyordu. Birinci Dünya savaşı sırasında, radyo sadece ordu tarafından kullanıldı. Kamu kullanılışı yasaklandı. Savaş talebi nedeniyle, Westinghouse, Western Electric ve GE kitle üretimi yapmaya başladı. Savaş bitti ve radyo ölür gibi oldu. Westinghouse radyo seti satmak için 1920'de Pittsburgh KDKA radyo denemesine girişti. Birden halk radyo seti almaya hücum etti. Dolayısıyla, assebly lines tekrar başladı. 1920'lerin başlarında, Westinghouse, GE, Western Electric, AT&T ve RCA radyo iletişim teknolojisi ürünleri satarak yayılma işine girdiler. Yayıcılar\vericiler çeşitli ticari örgütler, eğitim kurumları, özel kişiler, kiliseler, oteller, bankalar vs tarafından kullanılıyordu. Temmuz 1922'de 400 kadar istasyonun aynı dalga üzerinden yayın yapma lisansı vardı. Bu da tabi dalga sorununun çıkardı: Bir telde bin cambaz oynayamaz. Programlar haber, canlı konserler, siyasal nutuklar, tiyatro, ve çeşitli konularda konuşma\sohbeti içeriyordu. Birkaç yayın örgütünün, birkaç ticari çıkarın, ve reklamların (reklam yoktu) egemenliği meydanda değildi henüz. 1922'de ilk kez AT&T "paralı yayın" (paralı yol gibi) fikriyle geldi, ve ilk istasyonu, WEAF (bugünkü WNBC), açtı. Bunun ardından "ticaret ismi reklamı" başladı. 1923'de, Ikinci radyo konferansında, kanal sorununa çare getirildi: Yayın kanalları heryere yayın yapan güçlü clear kanal, bölgesel ve yerel olarak üçe ayrıldı. İstasyonlar çeşitli dalga boyutlarına göre yayıldılar. Rekabette AT&T üstünlük kazanmaya başladı. GE ve Westinghouse "zaman" satarak para yapmayı planladılar. AT&T "bu benim alanım diyerek" karşı çıktı (Bizdeki yabancı sermayeyle ülkeye telefonu hızla yayan PTT'nin kablo yayınlarında, TRT'nin işine burnunu soktuğu gibi). Artan çatışmalar ve kargaşalıklar ve toplantılar, federal ticaret Komisyonunun AT&T'yi dava etmesi sonucu, AT&T yayından elini çekti. RCA, GE ve Westinghouse tarafından NBC kuruldu. Bunların istasyonları AT&T'nin kablolarıyla\telleriyle bağlandı. Böylece yayıcılık ülke çapı seviyesine ulaştı. Ara verelim ve bu firmaların kim olduğuna bakalım: Morgan ailesi AT&T, Western Electric, Paramount, United Artists, Universal ve GE firmalarını kontrol ediyordu. Rockefeller ise Warner, 20th Century Fox, Columbia ve RCA'yi kontrol ediyordu. Yani rekabet Amerikanın Ford, Rockefeller, Morgan, Carnegie ve Mellon gibi zengin ailelerinin pastayı paylaşma rekabetidir. 1927 Radyo Yasası (Radyo Act) ile yeni düzenlemeler getirdi: Programı destekleyen tüccar\firmanın kimliğinin belirtilmesi kuralını getirdi. Yayın giderlerinin artması nedeniyle eğitim radyoları yok olmaya başladı. CBS kuruldu ve hegemony devletin düzenleyiciliğine başvurularak işbirliğiyle sağlandı. Radyo Yasası "isim reklamıyla dolaylı satışı" meşrulaştırdı. CBS bir adım ileri giderek reklamda satılan malın fiatının ve satıldığı yerin tüccar tarafından belirtilmesine başladı. Radyo programlarına drama eklendi. Amerikan halkının zor zamanlar yaşadığı 1930'lara, yayın alanındaki bu hızlı gelişmelere tepkilerle girildi. Yayının ticarileşmesine karşı direnmeler başladı, fakat başarılı olamadı. Tüccar desteğinin egemen olduğu özel sistem gittikçe gücünü artırdı. Tüccar stüdyo'ya girdi. Reklam ajentaları programlarının çoğunluğunu üretmeye başladılar. Bu programlar o zamanın derin krizlerini ve sosyal çatışmaları tamamiyle görmemezlikten geldi. Komedi, variety, drama, ve yarışma programları çıkmaya başladı. Ticari olmayan istasyonların sayısı otuza düştü. 1932'de federal Communication Commission (FCC) kuruldu. Kitle iletişiminin yasalarla-düzenlenmesi\regulasyonu için şu ana nedenler verildi: (a) Tekniksel sınır, yani dalga azlığı. Bu gerçekte yayın için dalgaların firmalar tarafından bölüşülüp kontrol edilmesini meşrulaştırdı ve haklı çıkardı. (b) Yerelsellik\yörecilik: FCC sistemin yörelcilik prensibi içinde iş görmesi kuralını getirdi. Bunun kitaptaki anlamı araçlara sahiplik ve araçların yürütülmesi ülke çapında değil yerel seviyedeki çıkarlar ve ihtiyaçlara göre olmasıydı. Yöreselcilik prensibiyle ticari çoğulculuğun desteklendiği ve getirildiği iddia edildi. Bu çoğulculuğun temelini merkezisizleşme (decentralizasyon), yani bir merkeze bağlı sistemi engelleme, ve çeşitlileşme (diversification), yani kitle iletişimi alanında tek bir monopoli yerine çeşitlilik oluşturuyordu. Gerçekte, decentralization\merkezisizleşme "zincirlerin" ve "grupların" ve de "abonelerin\üyeliklerin" oluştuğu dev şebekeler ve gruplar ortaya çıkardı. Aynı şekilde, decentralization\çeşitlileşme işlerini iletişimin ve iletişim dışı birçok alana yayan konglomerate yapıların çıkmasına yardım etti. Yerel sahiplik sisteminin (desentralizasyon) yerel kamu çıkarlarına ve ihtiyaçlarına duyarlı olacağı ileri sürüldü. Yerel araç sahiplerinin aynı yerde başka araca sahip olmaması kuralı (diversification) ise çoğulculuğu getirecekti. Bu asla gerçekleşmedi, tabi pratikte çalışmadı. Yayın medyası şebeke\network ve grup yayını olarak gelişti. Yerel sahiplik politikası hiçbir zaman uygulanmadı. Yerel istasyonlar şebekelerin programlarını kullanmayı ve şebekelerin üyesi olmayı, kendi programlarını kendileri üretmeden çok daha karlı olarak görüp bu yolu seçtiler. Yöresellik sadece bir ideolojik uyutmacaydı, FCC kurulduğu zamanda zaten şebekeler gelişmiş durumdaydı.

FCC regulasyonu ile "kamu çıkarına hizmet" kuralı da getirildi. Bunun en etken uygulanması ancak "içerik kontroluyla" olabilir. Bunu da yapmaya kimsenin hakkı yoktur, çünkü Anayasa'daki First Amendment ifade özgürlüğünü verir ve bu özgürlüğün sınırlanmaması yasasını getirir. FCC yasası da bu yasa paralelinde, yayını First Amendment tarafından korunan konuşma olarak tanımlar. Kamu hizmeti prensibinin kontrolu olarak FCC'ye yayın lisansını yenilememe ve red etme hakkı verildi: Her istasyon üç yılda bir FCC'ye lisansını yenilemesi için müracaat eder ve bu müracatta "kamu hizmeti programları ve yayını yaptığını belirtir. Bu istasyon hakkındaki şikayet mektupları hasır altında uyur. FCC'de "yok, sen kamu hizmeti görmedin" deme ve lisansını yenilememe alternatifine sahiptir. FCC ömründe kamu çıkarına hizmet yapmadığı gerekçesiyle hiçbir tv istasyonunun lisansını elinden almamıştır. Kapitalist sınıfın tv lisansı almak için müracaat eden hiçbir üyesi de bu gerekçeyle red edilmemiştir. Gerçekte, bu yasa kapitalist sınıfın yayın tekelini elinde tutmasını garanti altına almıştır. Yayın lisansı, bu lisansı elinde tutanlara iletişim sürecinde neyin iletileceği neyin iletilmeyeceği, nasıl, ne zaman ve kimin tarafından iletileceği imtiyazını verir. Ayrıca, bu süreçten geçerek ifade özgürlüğü olanakları ve hakkı mülkiyet hakkına dönüşür ve ancak sermayesi olan kitle iletişimi sahipleri tarafından kullanılır.

FCC yasası ile "fairness doktrini," yani çatışmalı konuları iletmede tek taraflı değil dengeli bir şekilde, karşıt görüşün de verildiği bir yayın yapmayı öngördü. Bu doktrin de, tarafsız ve nesnel yayın ideolojik pratiğinde, görüş ve karşıt görüşü, ikiye indirip, demokrat ve Cumhuriyetci, içinde hapsederek, diğer görüşleri gayri meşrulaştırmaya yaradı.

Amerikan yayın düzeninde "yayın yapabilmek için lisans" elde etme bir imtiyaz olması gerekirken, medyayı halkın kullanabilmesi bir imtiyaz haline gelmiştir. Halk da bu imtiyazı kullanacak olanaklara sahip değildir.

İkinci dünya savaşı ticari sistemin daha da yerleşip güçlendiği yıllar oldu. Savaşta geniş işçi kitlelerinin ücretleri dondurulurken, ticari firmalar tarihte görülmemiş oranda kar yaptılar. 1950'ler Tv'nun da yayın alanında hızla gelişmesine ve Amerikan firmalarının uluslararası pazarları ele geçirmeye başlamasına sahne oldu. Amerikan televizyonunda 1950'lerin ikinci yarısında yaşananlar, bizdeki Tv yayınlarında 1990'larda yaşanana benzer: Yayınları oyunlar ve yarışmalar ve benzeri eğlence programları doldurdu. Radyo'da müzik çalan programcılara (DJ) rüşvetler yaygınlaştı. "Şimdi satın al, sonra Öde" kredi reklamları yayıldı. Aynı zamanda, Kamu yayını tamamiyle ortadan silindi. Yayın sistemi kamu iletişim kuruluşlarına hayat hakkı tanımayan tamamiyle ticari özel sistem oldu. McCartysm'le kara listeler hazırlayıp, sanatkarları ve entellektülleri komünistle suçlayarak, haklarında soruşturmalar açarak, üretim alanından defetme girişimleri Amerikayı entellektüel bakımdan orta çağa itti. Mccartysm (komünist avcılığı ve sanatkarların ve yazarların senato'da komünist olup olmadıkları ve hiçbir komünistle ilişkide falan bulunup bulunmadıkları hakkında sorguya çekilmesi, iş bulamamaları, Amerika'dan kaçmaları yılları, 1950'ler) yayın organlarını daha da popüler yaptı. Yayın iletişiminde monopoli üç büyük şirketin eline geçti: NBC, CBS ve ABC. Programların biçimi ve kontrolu üzerinde "tüccar destekcinin" (parayı verip ürününün reklamını yaptıran sermayenin) ve reklam ajentalarının absolut kontrolu altına girdi. Medya profesyonelliği erginlik çağına girdi: Destekci tüccarın hoşuna gitmeyecek alanlara, konulara ve programlara dokunmadılar bile. 1960'larda üç şebekenin egemenliği daha da güçlendi ve yaygınlaştı. Altmışların çekişmeli, çatışmalarla ve sosyal başkaldırılarla dolu ortamını kendi ideolojik çerçeveleri içinde yansıtarak şebekeler major sosyal sorunlara katılmak zorunda kaldılar. Herkesin gördüğünü ve ne olup bittiğini duymak ve görmek istediği bir durumu görmemezlikten gelmek, iletişim alanındaki ticarette kendi mezarını kazıp içine girmek gibi birşeydir. CBS Report, NBC White Papers, ABC Closeup gibi belgesel-haber-sorun-sunumu ve tartışması gibi güncel-belgesel programlar sunuldu. Artan reklam fiatlarının da etkisiyle, destekciler tüm bir programı destekleme yerine "spot" satın almaya başladılar ve bugünkü "zaman\spot" satın alma sistemi başladı. Eğitim ve kamu televizyonu girişimleri, Ford ve Carnegie funds ve federal devletin desteğiyle, "Dördüncü Şebeke\Network" hevesleriyle, 1967'de Kamu Yayın Corporasyonu (şimdiki PBS) kurularak başladı. Bu kamu kuruluşunun verdiği servise özel iletişim örgütleriyle karşılaştırılamayacak derecede sınırlıydı ve şimdi bile, geniş şebekelerin kurulmuş olmasına ve üretim faaliyetlerinin yaygınlaşması ve program alışverisinin yogunluğuna rağmen, sürekli bocalama içinde yaşam sürmektedir. 1970'lerde, şebekelelerle destekci tüccarlar ve reklamcılar arasındaki ticari ilişki "spot satma ve satın alma" biçimine dönüştü. Yani sponsor denilen destekci tüccar\firma program biçimi ve içeriğiyle ilgili direk kontrolunu yitirdi. Daha doğrusu gelişen profesyonellik karşısında böyle bir kontrolun gereği kalmadığı gibi, artan reklam fiatları da bunu zorunlu kıldı. Sadece IBM, EXXON, MOBIL, ve XEROX gibi sayılı dev firmaların destekleyip-kontrol ettiği gündüz yayınlanan diziler kaldı.

Kamu televizyonları her yıl seyircilere bağışta bulunmaları için yalvarırlar. Federal devlet, bu bağışlar miktarı kadar yardım yapar. Dolayısıyla sistem bağışlar ve federal devletin yardımı ve dev firmaların 'desteği" sayesinde ayakta durmaktadır. PBS'in gelir kaynaklarının dağılımını aşağıdaki tabloda göstermektedir. [2]



[1] Variety, eylül 20, 1993.



[2] Corporate for Public Broadcasting (1989)
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...