CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:
beyin yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyin yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Diriliş Ertuğrul: Hunharlığa, Vicdansızlığa ve Batıla Övgü

   Bilimsel araştırma kullanılarak beyin ve davranış yönetimi yapma işinde kullanılan kurmaz yollardan biri de şudur: Araştırmaya yanıt veren insanlara öyle bir şekilde soru sorulur ki, yanıt veren mecburi olarak “istenen seçeneği” seçer. Şöyle denir: “Siyasette sahtekar bir adayı desteklemek vatan hainliğidir. Sahtekarlığı kanıtlanmış başkan adayı Çokkaypak Namusluoğlu’na oy vermeyi (a) düşünür müsünüz ve (b) tasvip eder misiniz? Evet, Hayır”. Diriliş Ertuğrul gibi dizileri yapan yapımcılar bu oyunu (bilerek veya bilmeyerek) çok kurnazca bir şekilde uyguluyorlar dizilere: İzleyicilere aşılamak istedikleri her şeyi, Ertuğrul gibi önemli tarihsel bir ünlüyü kullanarak ve aşılamak istedikleri her şeye Allah’ı ortak ederek (Allah’ın istediği olarak sunarak) yapıyorlar. Allah’a “adını yüceltmek için çıktığım bu yolda” diye sürekli dua eden Ertuğrul  bu işi kılıçla kan dökerek yapmaktadır. Bu kan dökme ve istila işine Allah’ı ortak etmiyor; Allah’a (ve bize) Allah için yaptığını söylüyor: Bu tür söylemle ve iddiayla gelenlerin davasına karşı gelmek (veya barışı ve insanlığı savunmak) demek, Allah’a karşı gelmek demektir. Bu söylemler ve dava hemen her örgütlü dinde ve propagandada kutsal kitaba bağlandığı için, barış istemek bile, Tanrının buyurduğu davaya karşıtlığı ifade eder. Şu sözler, bu “egemen yaratılmış-gerçeğin”  karşısında ya hiçbir anlam taşımaz ya da, en iyi şekliyle, “günah”, ve en kötü şekliyle, “münafıklık veya kafirlik” olarak nitelenir: Kılıçla (katliam yaparak) barış ve Tanrının düzeni gelmez; insanımsılık tarihini yapanların ve yazanların ve onları destekleyenlerin düzeni gelir. Her şeye kadir olan (her şeye gücü yeten, kuvvet ve kudretine hiçbir sınır olmayan) Allah (veya Tanrı) isterse bu dünyayı istediği gibi yapamaz mı? Soyguncu ve katil kapitalistlere, onların pis işlerini yapan siyasetçi, yönetici, din adamı ve medya profesyoneli (ve yönetici) denen hasta ruhlulara ihtiyacı olacak kadar kudretsiz mi? (Demek istediğim şu: Bu bilgiçlik taslayan hunhar cahiller güç ve ihtirasları için “Allah için kutlu davasında kılıcıyla şehit olmaya can attıklarını” söylediklerinde, Allah’a “sen beceremiyorsun, senin için biz yaparız” gibi şeyler dediklerinin farkında bile değiller. Böyle söyleme yerine, yani “Allah için” deme yerine “padişah için, kral için, hükümdar için, kapitalistler için, yöneten güçlüler için” dersek, işte o zaman tarih boyu süre getirilen gerçek, asıl gerçek ortaya çıkar. Allah/Tanrı da, bu asıl gerçeği gerçekleştirmede insanların birbirini öldürmesi için “kullanılan ikna araçlarından en güçlü bir tanesi” olarak karşımıza çıkar, ne yazık ki. 

 (devamını okumak için:  Hunharlığa ve Batıla Övgü: Diriliş Ertuğrul

Share:

Magazin Programları: Ünlüler Ne Dedi, Ne Yedi, Ne İçti ve Ne Yaptı

MAGAZİN PROGRAMLARI     
 Ünlüler Ne Dedi, Ne Yedi, Ne İçti ve Ne Yaptı  

                              Önce olguları topla, sonra onları istediğin gibi çarpıtabilirsin. Mark Twain

  Bu bölümde, magazin programlarında seçilen konular ve bu konuların içeriksel inşası yoluyla izleyicilere işlenmeye çalışılan bilişler belirlendi ve analiz edildi.

Eski ve yeni, tüm magazin programları aynı şeyleri sunuyorlar, çünkü çerçevenin içine girenler sadece o tür şeylerdir.

Haberler içinde “magazin haberi” olarak da yer alan bu tür programlarda iyi ve güzel insanların yaptıklarıyla ilgili olarak bazen duygulu ve yücelten, bazen de hararetle öven haber-dedikodulara yer verilir. Sürekli olarak showmenler, şarkıcılar, mankenler, artistler veya sporcular ele alınır ve onlarla ilgili “dedikodu-haberler” verilir. Onların yaşam biçimleri, aşk ilişkileri, birbiriyle çekişmeleri, dostlukları ve düşmanlıkları, iyilikleri, şık ve rüküş giyinişleri, ne yaptıkları/yapmadıkları ve başlarına gelenler izleyicilerin ilgisine ve bilgisine sunulur. Medya profesyonelleri bu tür programlar yoluyla sadece bazı ünlülerin gündemde kalmasını sağlamazlar, aynı zamanda ilgi yönetimi ve moda ve eğlence endüstrilerinin promosyonunu da yaparlar.

Gündelik yaşam pratiklerimizin şekillenmesinde önemli bir yere sahip televizyon, çeşitli program türleri üzerinden satmak istediği mal, hizmet ve düşünsel olanı -ideolojiyi, bilişi, bilinci- sunarak pazarlar. Bu program türlerinden birisi de “renkli ve tatlı haber” olarak nitelendirilen sosyete dedikodularından, ünlülerin yaşamına, farklı mekan tanıtımlarından skandallara, çeşitli yemek tariflerinden yıldız falına, eğlence mekanlarından ünlülerin moda anlayışına kadar çeşitli haberlerden oluşan magazin programlarıdır....

                                                                        TÜMÜNÜ OKUYUN/İNDİRİN
Share:

Sömürenin Borazanı Olma: Üretim ve Üretim İlişkileri

Ülke içinde ve ülkeler arasında süregetirilen çıkar yarışının günlük yaşamımızda ilk bakışta görünen kısmı, kapitalist güçlerin çıkar ortaklığının temsili olan (ve elbette kapitalistler arası yarışta çıkar gerçekleştirmede üstünlük sağlamak için kullandığı) devletin yönetim işini yapan hükümetlerdir. Yani, hükümetler ülkeleri yönetiyorlar. Hayır, hükümetler, (ister kapitalistlerin kendilerinin doğrudan yer aldığı veya temsilcileri tarafından oluşturulan kimselerden oluşsun), kapitalist çıkar yarışının ve ortak çıkarlarının gerçekleştirilmesinin yapıldığı bir yönetsel örgütlü ortamı anlatır. Bu ortam, kapitalist sistemin siyasal ekonomisinin gerçekleştirildiği, devlet yapısının sürekliliği için gerekli tüm işlerin yürütüldüğü her şeyi içerir. Kurnazca yaratılmış yanılsamada, biz ülkeleri yönetenler arası yarışın, siyasal partiler arası yarış olduğunu sanırız. Seçim süreçlerini demokrasi ve özgürlüğün ifadesi olarak niteleriz. Oy vererek seçtiğimizi sandığımız temsilcileri, bizi temsil ediyor sanırız. 

Küresel ve küreseli oluşturan yerel yapılardaki örgütlü üretim, dağıtım ve bölüşüm pratiklerinin doğasının incelenmesi, toplumu kontrol edenlerin yarattıkları ve sürdürdükleri maddi ve maddi olmayan (düşünce, inanç, duygu, duyarlılık, ilgi, tercih ve davranış gibi) koşulları, bu koşulların yarattığı insanlık durumunu ve bunun sonuçlarını anlamak için gereklidir. Bu düşünce tarzı, dünyada küçük bir azınlığın büyük çoğunluğu yoksun bırakan bir üretim biçimine ve bu biçimi (sahteyi, baskıcı olanı, sömüreni ve serbest-köleliği) destekleyen medya ve resmi eğitim yapıları gibi örgütlü biliş ve davranış yönetimi yapılarına karşı duran bir temele dayanır. Bu temel de dünyada herkesin insanca yaşamaya hakkı olduğu ve var olan teknolojik seviyenin bunu kolayca sağlayabileceği gerçeği ve vicdanı üzerine kurulmuştur. Bu düşünce tarzı, vicdansızlığın insanın düşüncesini ve vicdanını esir aldığı koşullara ve bu insanlık dramını yaratanlara ve destekleyenlere karşı bir “yeter artık” feryadıdır en azından. Ne yazık ki, on binlerce yıldır, bu feryatlar bastırılarak, mızraklanarak, kılıçtan geçirilerek, kurşunlanarak yok edilmeye çalışılmaktadır. İşte eski ve yeni medya denen örgütlü yapılarda çalışan profesyoneller, günümüzdeki ikiyüzlülüğün (çifte-standart) en güzel örneğini vererek, bir taraftan kendilerini, halkın gözü ve kulağı olarak sunarlar; öte yandan, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çalıştıkları örgütlü medya yapılarının ve diğer egemen yapıların çıkarlarını gerçekleştirmek için düşünsel üretim yaparlar.

 Tamamını okumak/indirmek için tıklayınız

Share:

Diktatörlüğün medyasını anlamak

Kendim için özgürlük istiyorsam, bu istediğim özgürlüğü herkes için de istemeliyim; aksi takdirde özgürlükten bahsedemeyiz; bahsedersek,gasp edilmiş özgürlükler üzerine kurulmuş egemenliği savunuruz.

Medyayı anlamak, birbirinden sadece incelemek için ayırdığımız (soyutladığımız), bir bütünleşik yapıyı oluşturan iki öğeyi ve onları oluşturan alt-öğeleri anlamayı içerir: 
(1) Medyanın maddi yapısı ve 
(2) Maddi olmayan ürün yapısı.



Share:

Karşılıklı Bağımlılık ve Kültür Emperyalizmi

Küresel Karşılıklı Bağımlılıkta Kültür Emperyalizmi

İrfan Erdoğan



Bildiklerimizin Geçerliliği Üzerine

Kültür emperyalizmi gibi bir konuyu gereği gibi anlayabilmeyi engelleyen en temel koşullardan biri de (aslında her şeyde olduğu gibi) bildiğimizi soruşturmayı asla akla getirmemektir. Hatta en kötüsü de soruşturmayı gereksiz görmek, günah saymak, suçlu hissetmek gibi “içimizde taşıdığımız temelsiz düşünceler, duygular ve inançlardır”. Kendini, ilişkilerini ve dışını soruşturmanın bittiği yerde, insan olma da hızla ortadan kalkar. Elbette çok daha önce ortadan kalkmadıysa ve kendini insan sayan (he de diğer insanlardan daha insan sayan) insanımsılardan biri değilsek.

Elbette insanla, örgütlü yapılar ve ilişkilerle bildiklerimizin (bilincimizde yerleşmiş olanların) hepsinin doğru ve hepsinin yanlış olma olasılığı yoktur. Doğruyu ve yanlışı belirleyen gerçek belirleyici ana birim bildiklerimizin tekabül ettiği her neyse onun doğasıyla örtüşmesidir: Açıkladığı/anlamlandırdığı neyse onu ne ölçüde geçerli olarak açıkladığıdır. Bunun anlamı da şudur: Açıkladığının doğasıyla ne ölçüde örtüştüğü düşüncemizin ve açıkladığımızın geçerliliğini gösterir. Örneğin, Yirmibirinci yüzyılda artık karşılıklı bağımlılık içinde olan bir dünyada yaşadığımız “masalı” böyledir. Sömüren ile sömürülen, güçlüyle güçsüz, patron ile çalışan, ABD ile Türkiye gibi ülkeler arasında karşılıklı bağımlılık olduğunu iddia etmek için ya ahmak olma gerekir ya da birilerini ahmaklaştırmak amacı gütmek gerekir. Kapitalist sınıfın dünyadaki  diktatörlüğü ortadan kalktığında sömürülen kitleler aç ve yoksul kalmaz, bir sömürgen sınıftan ve onun yönetici aslaklarından kurtulurlar. Ama sömürülen kitleler olmazsa, kapitalist sınıf çalışan kitleleri çalıştırarak yaratılan zenginlikleri gasp edemeyeceği için, yok olur. Yani, tarih boyu süregetirilen egemenlik ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık değil, yoksul ve yoksun bırakma vardır. Kapitalist sınıfla (veya krallar ile) geniş kitleler arasındaki ilişki meşrulaştırılmış gasp ve baskı ilişkisidir.

Kültür, emperyalizm ve kültürel emperyalizm

Konumuz “kültür” “emperyalizmi” olduğu için, soruşturmayı bu bağlamda yaparak işe başlayalım: Bize öğretilen “kültür anlayışı” gerçekten de kültürü mü açıklıyor yoksa çarpık egemenliklerin çarpık davranış biliş ve davranış yönetimini mi anlatıyor? “Maganda kültürü ve kültürsüz gibi kavramlarla gelen ve insanları/grupları kötüleme ve aşağılama gibi değer yargılarına sahip bir kültür anlayışı geçersizdir. Aynı zamanda insan ilişkilerinde sömürüyü, emperyalizmi, “böl, birbirine düşür ve yönet” biçimindeki kimlik politikalarını destekleyen bir karaktere sahiptir. Kültür en yalın şekliyle, örgütlü yaşamda (toplumda) insanların kendilerini gerçekleştirme tarzlarını anlatır. Biraz daha açıklayayım: Kültür insanın düşünsel, duygusal, vicdansal, inançsal ve maddesel olarak neden ve nasıl ürettiğini anlatır. İnsanın kendini neden ve nasıl ürettiğinin elbette sonuçları olacaktır. Bu sonuçlar maddi ürünler ve maddi olmayan ama hem maddi olanı hem de maddi olmayanı anlamlandıran düşünsel ve duygusal ürünlerdir. Dikkat edersek, maddi olmayana “ideoloji” demiyorum, çünkü “ideoloji” kavramı hem sadece düşünceye indirgenmiştir hem de egemen pratikler yoluyla ciddi şekilde çarpıtılmıştır. Onun yerine “maddi olmayan” diyorum ve böylece içine düşünceleri, duyguları, inançları, vicdanı, beklentileri, sevileri, tercihleri ve akla gelen diğer beyne işlenen her şeyi (dolayısıyla, tüm bunların egemen güçler ve onlara hizmet edenler tarafından işlenmesini) içerecek biçimde kullanıyorum.

Kültür farklılığı kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde üretim farklılığıdır. Bu üretim farklılığı, ekonomik, siyasal ve diğer tüm ilişkilerde egemenliklerin ve mücadelelerin dinamik doğasını belirler. Kendi koşulları üzerinde düşünüp o koşulları değiştirme çabası sergilemeyenler (ve sergilemesi engellenenler), kaçınılmaz olarak bu çabaya giren ve üretimi kontrol edenlerin egemenliği altına gireceklerdir.

Gelelim emperyalizme; Emperyalizm imparatorluklar (devletlerarası) makro-ekonomik ilişkilerin belli koşullardaki karakterini anlatır. Bu kavrama “kültür” kavramı eklendiğinde, makro seviyede “kültürel emperyalizm” demek, eski doğrudan sömürgecilik koşullarında, sömürgedeki yönetici/üst kademedeki güçlerin (işbirlikçi yöneten sınıfın) sömüren gücün yönetim, düşünce ve ilişki tarzını benimsemesi ve yaşamında uygulaması demektir. Yeni-sömürgecilikte ise, bu benimsemeye, bir taraftan Amerika karşıtlığı ve milliyetçilik taslarken, aynı zamanda “meclis start aldı” gibi melez bir dil ve duyarlılık taşıyan (savunduğu kimlik ile pazarladığı kimlik arasında ciddi çelişki olan) siyasetçiler ve aydınlar katılır. Bu da yeterli değildir: kendini sömüren ve ezene öykünerek yaşayan ve kendi değerini “göğsünde İngilizce sloganlar sergileyen” giysilerde bulan nesiller de buna eklenir. Böylece, günümüz kültürel emperyalizmi, “küresel sermayenin mal ve hizmetleriyle “kafa bulan” ve “kendini gerçekleştiren” kitleleri de içeren bir karaktere sahip olur.

Kültür Emperyalizmi ve Maddi Sömürü Düzeni Bağı

Kültür emperyalizmi maddi ilişkiler ve meşrulaştırılmış soygun yapılarının bütünleşik bir parçasıdır. Eski sömürgecilerin günümüzdeki gibi geniş çaplı bir biliş ve davranış yönetimine gereksinimleri yoktu. Günümüz emperyalizminde sermayenin diktatörlüğü birbirini tamamlayan iki ana bağdan geçerek gerçekleştirilir: (1) özel mülkiyet ilişkileriyle meşrulaştırılmış gasp, soygun, vurgun ve terörizm yoluyla kitleleri kendilerinin en temel ihtiyaçlarını bile üretme koşullarından mahrum edilmesi; (2) Maddi yaşamını üretme koşullarından mahrum edilerek “çalışıyorsa ücretli köle” ve “çalışmıyorsa işsiz serbest köle” durumuna düşürülmüş kitlelere, belli amaçlara hizmet eden kültürün işlenmesi. Bu işleme ile hem maddi ilişkiler düzeni meşrulaştırılır ve desteklenir hem de bu egemen düzenin düşünsel ve duygusal dünyası kendini yeniden üretir. Bu işlenen yaşam ve ilişki kültürü yoluyla, bu kitlelerin bireyinin “ücretli köle veya serbest köle” kavramını kullananlara düşman kesilmesini ve sömürü ve vurgun düzeni ile özgürlük, demokrasi, insan hakları, fırsat eşitliği gibi insanların özlediği her şey arasında olumlu bağ kurması sağlanır. Elbette, güçlüysen çalabilirsin” ve “kısa yoldan köşeyi dönme” gibi haksız kazanç elde etme de genel geçer yapılır.

Dikkat edersek, kültür emperyalizmi yoluyla hem maddi düzen hem de düşünsel düzen desteklenir.

Şunu da unutmayalım: Maddi düzeni destekleyen kültürel çıktıların üretilmesi gerekir. Bu da karşımıza Hollywood’dan “team park” ve cepte internet denen, kitlelerin eline kuru ekmeği verip gece gündüz nerede olurlarsa olsunlar cep telefonu kullanarak sirke gönderme işinde, kapitalizmin “imtiyazlı ücretli köleleri” kapitalist soygunda ve talanda Romalıları yaya bırakacak gelişmeler sağladı.

Kültür Emperyalizminde Politika Oluşturma

Kültür emperyalizminin politikaları tek merkezli oluşturulan politikalar değildir. Çok merkezlidir. Bu politikaları planlı bir şekilde oluşturanların başında, bu işi ciddi şekilde ele alan ve devletlerden ve özel kuruluşlardan dudak uçuklatacak miktarda paralar alan “düşünme biçimlendirme örgütleri” (örneğin think tanks) gelir. Onların dışından devlet kurumları iletişim politikaları, medya politikaları ve eğitim politikalarıyla bu işi planlı olarak düzenler ve desteklerler. Bu güçlerden sonar gelenler, oluşturmadan çok, ürettikleri ürünler ve ilişkiler yoluyla bu politikaların dolaşımda tutulması, yayılması ve benimsetilmesi işini görürler. Örneğin, “Üniversite Radyosu” biçiminde oluşturulmuş ve sürekli yabancı müzik yayınlayan ve üniversitedeki eğitime katkıda bulunma gibi hiçbir faaliyeti olmayan radyolar böyledir. Dinleyicilerin hemen hepsinin sabit gelirli çalışanlar, emekliler veya işsizlerin olduğu radyoların bazılarının spikerlerinin “bol kazançlar” dileğiyle programlarını kapatması, düşünsel ve vicdansal dumura uğratılmış bireysel seviyenin örgütlü yayından geçerek “kendinin ve geçerli  sandığı bir çok işlevsel ahmaklıklardan birini yayması da böyledir.

Kültürel emperyalist politikalar hep bizim için değerli olanları kendine mal ederek iş görür: Demokrasi, özgürlük insan haklarını sürekli çiğnedikleri ve dünyada her yerde terör estirdikleri halde tüm bu özlenen ve aranan şeyleri gasp ederler. Siz hiç iş bulamama terörü, işini kaybetme terörü, aç kalma terörü, sokağa düşme terörü yaşadınız mı? Kötü olan ve tehlikeli olan her şey de, tesadüf olmalı, hep Amerika ve Batı Avrupa dünyasının düşman ilan ettikleri oluyor. İşte bu tür politikalardan biri de kimlik politikalarıdır. Kimlik politikaları emperyalizmin böl, güçsüzleştir, birbirine düşür ve kolayca yönet politikalarının en gözde olanlarından biridir günümüzde. Feminist Burjuva feminizmi ile kadın erkeğe düşman edilir, erkek dışlanır, aşağılanır. İnanca dayanan kimlik politikalarıyla örgütlü dinler ve tarikatlar arası çatışma işlenir ve bu işleme de çoğu kez “dinler arası diyalog”  gibi söylemler ile yapılır. “Savulun Lan Gavur Batı, biz geliyoruz, Müslümanlığı dünyaya hakim kılacağız” diyen düşünsel ve duygusal sefiller beslenir ki hıristiyanlarda da aynı duygular yoğunlaştırılsın ve kendi dilini konuşan birine “bu ülkede bizim dilimizi konuşun” diye saldırtılsın. Sporla ilgili kimlik politikalarında tanrı tutar gibi spor kulübü tutma ve seyirci kitleler arasında kavga ve düşmanlık işleme işi, örneğin, seyirciler stadyumda düşman gruplar olarak yerleştirilerek ve medyada sürekli olarak “futbol holiganları” gibi haberler verilerek desteklenir. Alt-kimlikler ve üst-kimlikler diye ayırımlar yaparak ve insanlardan belli davranışlar işleyerek, mümkün olduğu kadar çok düşman veya rakip kimlikler oluşturulur. Bu, müzik alanı da dahil yaşamın her alanında yapılır.    

Bu politikalarla ekonomi alanında, biliş ve bilinçlerde var olanlara yoğunlaştırıcı vurgu yapılır; var olan ama işlevsel olmayan her şeyi marjinalleştirilir, kötü ve istenmeyen yapılır; var olan değersizleştirilir ve yerine “belli çıkarlara işlevsel olan yenileri” yaratılıp dolaşıma sokulur; şirketler ve şirketlerin devleti için bireye kadar inen bir sürü sahte değerler yaratılır; böylece şirketler dünyasının insanı ve dünyayı paçavra haline getiren ve kullanıp atan iğrenç ve hastalıklı beyninin ve vicdanının kopyaları kitlelerin beyinlerine ve vicdanlarına işlenir. Öyle ki, kendini özgür sanan bireyler, çalışıyorsa ücretli köleliğinde veya çalışmıyorsa serbest-mutlak köleliğinde birbirine karşı özgürlük taslarlar. Aralarından birileri özgürlükleri yok eden ve insanın karnını doyurma olanaklarını bile elinden alan ve doğayı mahveden insanımsıların yaptıklarına ve yapmadıklarına karşı çıktığında, insanımsıların insanımsılığını korumak için bu özgürlük vesaire taslayan sefiller "özgürlük ve diğer bazı soyut şeyler adına" karşı çıkanları ezme, gazlama, kurşunlama, hapsetme ve asma işini zevkle ve coşkuyla yaparlar. Aferin bile almazlar, eğer bu sırada ölmezlerse. Bu özgürlük vesaire taslayan sefillerin en yüksek seviyede alçalmışları olan eğitim ve medya profesyonellerinin asla söylemediği gerçeği, örneğin, bu insanımsılığı ekonomik alanda sürdürenlerden bazıları bazen söylerler: Her yıl on binleri geçen grevler ve başkaldırılar karşısında, insan mı yoksa insanımsı mı olduğunu bilmediğim bir gazeteci, Amerikan demiryolu kralı Jay Gould'da basit bir soru soruyor: Bu durum hakkında ne düşünüyorsun?. Gould, bize filozof ve bilim adamı diye kakalanan Avrupalıların ve onların Türkiye gibi ülkelerdeki ezberci-maymunlarının düşünemediği (günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen) tarihsel gerçeği çok yalın ve açık bir şekilde açıklıyor: "Gerekirse, işçi sınıfının yarısını, diğer yarısını öldürtmek için kiralarım". Bu işi zaten Tarih boyu ordusuyla, polisiyle ve diğer "güvenlik" örgütleriyle yapıyorlardı; Gould zamanında da yaptılar ve günümüzde de yapmaya devam etmektedirler. Katil kapitalistlerden biri olan Gould'u, bu sözü nedeniyle "komünist misin lan? Bölücü müsün sen?" diye kimse hapse atmadı, dövmedi, katletmedi, suçlamadı. Ama bu sözü o gazeteci söyleseydi, o gazetecinin başına gelebilecekleri herhalde tahmin edebilirsiniz. Burada, emperyalizmin ve kapitalizmin (adı ne olursa olsun fark etmez, şimdiye kadar kurulmuş her soyguncu egemenliğin) biliş ve davranış yönetimiyle gelen bir gerçeği daha sırıtır: Güçsüzleştirilmişler güçlülere karşı olumsuz bir sözel veya başka türlü davranışta bulunursa, kiralanmış ve kiralanmamış diğer güçsüzler tarafından, dövülmez, linç edilmez veya katledilmezlerse,  en azından "doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözüyle tanımlanacak karşıtlıkla yüz yüze gelirler. Bu “öykündüklerine ve efendilerine dil uzatana haddini bildirme” işinde, güçlü suçlular orada değildir; onlar insan hakları ve çevre koruma gibi iki-yüzlülüklerini kanıtlayan toplantılarda, yemeklerde ve seyahatlerdedir.

Emperyalist Kültürü Üreten, Yayan ve Yaygınlaştıranlar

Yukarıda anlatıdan da kolayca çıkarabileceğimiz gibi, kültürel emperyalizm günün 24 saati üretilen ve yeniden-üretileni anlatır: Üretilenler temel olarak somutu destekleyen soyut olan her şeydir: Elbette tarihsel olarak, egemenliğin sürekliliğini sağlamaya yardım işinde “somut için soyutu üretenlerin” başında örgütlü din, örgütlü siyaset, örgütlü ticaret (endüstriyel yapılar), örgütlü kültür ve örgütlü eğlence gelir. Tüm bu örgütlü soygun ve gerektiğinde de katliam (doğanın katliamı dahil) işini yapanların en gözde araçları da iletişim araçlarıdır. Bu araçların günümüzde başında da medya denenler gelir. Bu medya denenlerin önde gelenleri ise, bildiğimiz gibi, internet ortamı, televizyon, radyo ve özellikle gençlerin gözde aracı cep telefonu gelir.

   Sinema, televizyon, radyo, gazete, dergi, reklamcılık ve halkla ilişkiler endüstrileri hem kendilerinin öznel çıkarları için hem de kendilerini ortaya çıkaran ve destekleyen genel sistem için yaygın biliş, düşünce, duygu, inanç, beklenti, tercih ve davranış yönetimi (kültürel sömürünün ve kültürel emperyalizmin düşünsel üretimi ve dolaşıma sokulması) işini yaparlar.

Kültürel emperyalizmi destekleyen düşünce, duygu ve davranış biçimlerinin örgütlü üretimi ve çeşitli medya yoluyla dolaşıma sokulması “insan biçimlendirme” sürecinin başlangıcıdır. Bu sürecin dolaşımda kişiler arası ilişkilerden geçerek çoğaltılması ve yaygınlaştırılması gerekir. Bu işi de bizler giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, tercihlerimiz ile gündelik hayatta sergilediğimiz her şeyle yaparız: Biz bu sergilediklerimizle, kültürel emperyalizmin hem tüketen taşıyıcıları hem de bireysel ilişkilerden geçerek yaygınlaşmasını sağlayan “iletenleriyiz”, “iki ayaklı yürüyen reklam tahtalarıyız”; en yakınımızı bile etkilemek için çeşitli baskılar kullanan “kapitalizmin yayıcı-ajanlarıyız”; “yaydıklarımız ve tercihlerimiz ve yaşam biçimimizle endüstriyel yapıların sadık maymunlarıyız: “Herkesin kendi düşüncesi kendine aittir” veya “herkes düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir” diye bilgiçlik taslayan (ne dediğini bildiğini sanan) maymun.  

Elbette bu “biz” dediklerime ben ve sen asla dahil değiliz!

İstesek de istemesek de değişen ölçüde dahil olmak zorundayız, çünkü, yaşamak için yemek, içmek, giyinmek ve çalışmak zorundayız.

Neyin, nerede, hangi koşullarda ve nasıl üretileceğine karar veremeyen biz kitleler, o ürünlerin üretimini yapan emeğiz. Dolayısıyla üretilenin doğasına karar veremesek bile, toplumsal maddi ve maddi olmayan üretimi emeğimizle gerçekleştirdiğimiz için (kapitalist düzen bizsiz üretim yapamaz, otomasyon gelişse bile), sevelim veya sevmeyelim, o üretilenler, maddi faydasının büyük kısmı ürettirenler tarafından gasp-edilmesine rağmen, hala toplumsal ürünlerdir.

Dolayısıyla, çözüm ancak egemen üretimin tarzlarının insana ve doğaya zarar vermeyecek biçimde, insanı insanlıktan çıkaran ve yoksun ve yoksul bırakan sonuçları getirmemesi biçiminde değiştirilmesi üzerinde değiştirilmesi için mücadele vermeyi gerektirir. Böyle bir amaca ve isteğe “hayır” demek ve “karşı çıkmak” ancak iki ayaklı insanımsı olmayı gerektirir; ne yazık ki bu iki ayaklı insanımsıların egemenliğinde, insanlık tarihi kötülüklerin, sefilleştirmenin, yoksul ve yoksun bırakmanın tarihi olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Dikkat edersek, kültürel emperyalizm veya kültürel sömürü belli düşünsel, duygusal, inançsal, vicdansal ve ilişkisel dünya inşa eder. Bu inşa o denli güçlüdür ki ilk okuldan başlayarak durmadan tarih kitaplarında “savaşlar, nedenleri ve anlaşmalar” okur ve ezberleriz. Aklımıza hiç bir zaman “savaşla kimler ne kazanıyor, ne kaybediyor, bunu savaşa katılarak ölenler ve öldürenler ve geri kalanları için anlamı ve sonuçları ne” gibi sorular gelmez. Temel nedeni, biliş, düşünce ve duygu yönetimiyle oluşan “bilinç çerçevelenmesi (beynin biçimlenmesi) ile ilgilidir. Bunu bireyin, aynı ortamda ve ilişkiler yapısında kırabilmesi düşünülemez, çünkü kırabilmesi için, örneğin, inandığı doğruyu ve herhangi bir ilişkiyi, “kendini-haklı çıkaran sahte soruşturma ötesine geçip, soruşturması gerekir ya da bir şekilde onu meşrulaştırma yapamayacağı soruşturmaya iten bir şeylerin olması gerekir.

Kültürel Emperyalizmin Dili

Kültür emperyalizminin dili bir şeyin iyi ve faydalı olduğunu dinleyene işleyen, medya profesyoneli, reklamcı, akademisyen, meşhur ve güvenilir kılığındaki iki yüzlü dolandırıcının dilidir. Bu dil, bize sanki bizimmiş gibi, bizim içinmiş gibi ve iyiyi, doğruyu ve haklıyı sunuyormuş gibi görünür. Bu sahtekar dillilerin çoğu kez yüzü güleçtir, sözleri olumludur, vaatleri bizi heyecanlandırır. Bizi notla, işsizlikle, işten atmakla korkutan terörlerini, ölçme ve değerlendirme olarak sunarlar. Bazılarının yüzleri ve dilleri ancak “düşman” hakkında konuşurken hırçınlaşır. Bize “sen sensin, senden daha değerlisi ve iyisi yoktur” denir önce. Hemen ardından da “ama değerini korumak veya kendini daha değerli yapmak için, şunları almalı, şunları sürmeli, giymeli, takınmalı,  şunları şuralarda yemeli ve içmelisin” denir. Bu “deme” bazen en yakın arkadaşımız yolşyula söylenir.. Bu satın alma, kullanma ve benimsemeyle biz sürekli tekrarlanan bir doyumsuzluk ve yetersizlik döngüsü içine sokuluruz: Dönme dolaptayız, dolap döndürülüyor, inmeyi bile düşünemeyiz; düşünenlerin de vay haline.” Özel teşebbüs sisteminin kirli işlerini yönetmek için birbiriyle yarışa girenlerin bizi yalanlarla doldurduğu seçim sistemi, demokrasi ve özgürlük olarak yutturulur. “Sen her şeysin, sen tüketen kralsın, sen izlemezsen biz olamayız, biz senin isteklerini yerine getiren ve sana hizmet vereniz; sana daha iyi hizmet vermek için, (seni daha iyi soymak için), esnek üretimi getirdik; senin tercihlerin için ürün farklılaşmalarını getirdik; çoğulcu demokrasiyi oluşturduk; (ne kadar yer üstü ve yer altı zenginlikler varsa onları yabancı sermayeye ve işbirlikçilerine, elbette kendi avantamızı da alarak peşkeş çekerek) özelleştirmeler yoluyla devlet denen baskıcı güçten seni kurtardık; (Parantez içinde laf sokan bölücülere, teröristlere, birlik ve dirliğimizi bozanlara sakın kulak asma; onları biz ceplerinden vurarak hallederiz); bak, daha dün 50 kuruş olan domatesi şimdi 6.99 liraya yiyorsun; bu, kişi başına düşen gelirin arttığını ve refah seviyemizin ciddi şekilde yükseldiğini gösterir. Kısaca, bu sahtekar, düzenbaz, dolandırıcı, iki yüzlü ve çatal dilli egemenliği sürdürme diline binlerce örnekler verebiliriz.   

Kültürel emperyalizmin dili gerçekleri çarpıtır. Gerçeğin yerine sahte gerçekmiş gibi poz atarak dolaşır. Doğrunun yerini yalan alır. İyinin yerine iyilik taslayan kötü yerleştirilir. İlişkisel gerçekler yozlaştırılır ve uydurular ilişkisel gerçekleri temsil etmeye başlar.

Kültürel emperyalizmin dili kendine işlevsel olmayan kavramları, yok sayabilirse ve gizleyebilirse, dolaşımdan kaldırır. Dolaşımdan kaldıramıyorsa, olumsuz anlamlar yükleyerek yeniden-dolaşıma sokar. Ben New York’ta bir derste tahtaya 20 kelime yazdım (örneğin indoctrination) ve öğrencilere bunları bilip bilmediklerini, duyup duymadıklarını sordum. Yanıt bilmiyorlar ve hiç duymamışlar.  Microsoft Word programında boyunsunma, sefilleştirme ve insanımsı gibi kavramları yazın ve bakın bakalım dilbilgisinde (veya eş anlamlılarda) bu tür kavramlar var mı? New York kütüphanelerinde, Marks ve Marksizmle ilgili kitaplar bilgisayarda var görünür, ama rafta yoktur; sorduğunuzda “bir okuyucunun aldığı” söylenir. Aslında o kştaplar birileri tarafından bir şekilde dolaşımdan fiilen kaldırılmıştır. Türkiye’de?

Birkaç örnekle devam edelim: Emperyalizmin bittiği onun yerine “herkesin birlikte karşılıklı bağımlılık içinde yaşadığı küresel bir dünyanın aldığı” işlenir. Ama bu işlemede küresel dünyanın emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin dünyası olduğu söylenmez. Bu ve, örneğin, kültürler arası diyalog gibi saçmalıklar biliş ve davranış yönetiminden geçerek egemenlikleri pekiştirme yollarıdır. Zaten insanlar tarih boyu savaş dahil çeşitli biçimlerde birbiriyle ilişkide bulunmuştur. Bunun bir anlamı da kültürler arası ilişkinin kaçınılmazlığıdır. “Kültürler/medeniyetler arası diyalog” gibi şeylerden bahsetmek, diplomatik ve siyasal biliş işleme dilidir. Aslında, “diyalog“(karşılıklı) konuşma” veya “birbirini anlama” değildir. Diyalogun olması için tarafların hepsinin de ilişkiyi/iletişimi başlatabilme, sürdürebilme, durdurabilme, içeriğini, konusunu ve amacını değiştirebilme olanaklarına ve haklarına sahip olması ve bunlara kullanabilmesi gerekir. Aksi taktirde, o konuşma veya ilişki egemenlik ve mücadele ilişkisidir, dostça veya düşmanca olsa bile. Amerikan yöneticileri ve uluslararası şirketler ile Türkiye yöneticileri ve şirketleri arasında “kültürel diyalog” yoktur ve “farklılıklarla bir arada yaşama” diyaloğu değil, kültürel sömürüyü, kültürel egemenliği, kültürel emperyalizmi anlatır.

 Soyut İşlevsel-Saçmalıklarla Desteklenen Egemenlik

Dolayısıyla, “kültür insanın kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde nasıl yeniden-ürettiğini hecelediği için, “kültürsüzlük” (veya iletişimsizlik), “kültürel farklılıklar” ve “medeniyetler arası diyalog” gibi kavramlar basit saçmalıklardır. Bu saçmalıkların merkezine yerleştirilmiş olan ve insanımsılığı heceleyen bir kaç örnek verelim: “kapitalizmin köleliğe son vermesi”; istilacıların Demokrasi ve özgürlük sevdalısı olması; bir sınıfın diktatörlüğünü temsi eden) hukuk devleti; oyla seçilen temsilcilerin, (bir yandan “biz çevremizde bu katil şirketleri istemiyoruz” diye iradelerini açıkça dile getiren halkı gazlatırken, yüksek basınçlı suyla yıkatırken, kurşunlatırken ve hapse attırırken, uluslararası şirketlerin ve yerel şirketlerin soygunundan avantalarını alırken, öte yandan da), halkın iradesini temsil etmesi (Tarihin hiçbir döneminde, çok ender birkaç istisna dışında, yöneten güçler halk için yönetmemişlerdir; kendileri ve kendilerini var eden sistemin sahipleri için yönetmişlerdir); “ben devletim” düşüncesine sahip potansiyel katillerin beslenmesi; Batı’nın demokrasinin beşiği olması”, Amerika’nın dünya’da “demokrasi ve özgürlük getirmesi (bunu pek yutan yok artık); bir zamanlar Nikaragua’yı kurtarmak için savaşan özgürlük savaşçısı Johny’ler ve şimdi de Suriye’ye özgürlük getirmek için savaşan “özgürlük savaşçıları”; endüstriyel yapıların ürettikleri, özellikle “mevsimlik sürüleştirme” işi yapan moda endüstrilerinin ürettikleri içinden seçtikleriyle “bireysel özgürlük, bireysel ifade ve kendi modasını kendisi yaratan (ve endüstrilerin maymunu olduğunun farkında bile olmayan) “çoğulcu demokrasinin özgür bireyi; 4 veya beş yılda oy vermeye indirgenen “demokrasi”; internette laf söylemeyle oluşan “katılımcı demokrasi”; tüketimdeki nicel çokluğu “çoğulcu demokrasi” ve “fırsat çokluğu” ve de fırsat eşitliği varlığı (iddiası); aynı vurguların ritmik farklılığıyla yenilik ve değişim iddia eden popüler kültür ve birçok diğer şahane, çekici, özlenen, öykünülen, peşinden gidilen, deli gibi korunan düşünsel saçmalıklar. Bu düşünsel saçmalıklar, maddi sömürü düzeninin egemenliğini ve sürekliliğini sağlamasının tarih boyu garantisi olmuşlardır. Bu garantileme de, maddi olarak yoksun ve yoksul bırakmayla desteklenmiştir: Maddi hiçbir değere ve zenginliğe sahip olmayanlar manevi soyut zenginlikler, değerler ve hayal olan hayaller ile doldururlar. Bu nedenle ki, eskiden Tom Miks, Texas, Zagor ve Süpermen ve de kılıcını bir sallayışta ve bir haykırışta binlerce kafiri telef eden Hz Ali ve benzeri hikayelerle beslenenlerin, şimdi bu meşgalelerden çok daha güçlü ve yaygın olan cep telefonu ve internet ile gelen meşgalelerle zaman harcayanların (aslında hayatını harcayanların) bana ve benim gibi açıklamalarla gelenlere düşman olması ve düşman edilmesi kaçınılmazdır: Avunmaları için onlara bahşedilen ve sömürenlere hizmet eden hayaller/soyutlar onların hayatlarına anlam verdikleri şeyler. Tek sahip oldukları, aslında onların olmayan değerler ve inançlar soyutları, “kötü, zararlı, sömürgenlerin sömürü araçları” gibi sözlerle eleştiremezsin. Vazgeçebilmeleri için, düşünsel alışkanlıklarını ve tarzlarını değiştirmelerini sağlayan bir şeylerin olması ve “bir zamanlar hayal olan şeyleri düşlüyordum, şimdi gerçekleri düşlemeye başladık” diyebilecek değişim beklentilerinin oluşması gerek.      

 Asla unutmayalım, dünya bu tür saçmalıkların yaygın egemenliğiyle desteklenen maddi soyguncular tarafından yönetilmektedir: Tarih boyu köle, yarı köle, özgür ve halk gibi isimlerle adlandırılan insanlara, “egemen bir azınlığın somut çıkarlarını destekleyen soyut ve çoğu kez ulvi duygularla beslenen insanımsı değerler” işlenmiştir; bu değerlerin de yardımıyla insanlar kolayca yönetilmiş, birbirine düşürülmüş, birbirini yemiş ve yemeye de devam etmektedir: Suriye’de ve başka yerlerde soyut bir şeyler adına katliam yapan Dünyayı sömürenlerin ve onların işbirlikçisi güçlerin demokrasi savaşçısı, özgürlük savaşçısı, terörist gibi isimlerle isimlendirilen yoksul ve sefil katil sürüleri buna en somut örnektir: Soyutu haykırarak ve bu sırada ona ödül olarak verilen anlık talan, katliam ve soygun ile gelen güç duygusunu da tadarak, kendi gibi diğer sefilleştirilmişleri de öldürme ve onlar tarafından öldürülme ötesine asla geçemezler; çünkü asıl somutu alanlar ve paylaşanlar orada savaş alanında değildir; onlar ekonomik savaş alanında zenginliklerini ve güçlerini pekiştirme ve yaygınlaştırma yarışı içindedirler: Piyonlar onlar için ölür, ama devlet kursalar bile, örgütlü yapılarda yerleştirildikleri çeşitli seviyelerde birbirine yiyen piyonluklarına devam ederler: Pastayı paylaşan egemen güç düzenindeki ilişkiler yapısı buna izin vermez. 

Son Sözler      

İlginç bir ülkede yaşıyoruz (olumsuz anlamda ilginç): Egemen bilinç yönetiminin ve kültür emperyalizminin kendine kolayca yayılma ve benimsenme ortamı bulduğu bir ülke. Yayma ortamların başında da medya ve üniversiteler gelmektedir. Bu ortamların profesyonelleri (ve onların yaydığını daha da yayan halk denen “izleyici bizler”), örneğin kapitalizmin ne olduğunu bilmeden, kapitalizme düşman olur ve kapitalizmi yererler. Marksizmin ne olduğunu bilmeden, Marks ve marksizmi kötülerler. Elbette medya biliş yönetimi ve kültürel emperyalizmin birinci seviyedeki üreticilerinin ve dağıtıcılarının küçük bir azınlığı ne yaptığının çok iyi bilincindedirler. Fakat bu birincil seviyedekilerin geri kalanları ya öznel çıkarı nedeniyle “güçlünün borazanını çalarak” dümenlerini yürütürler, ya “gerçek inananlardır”.

Benim Türkiye’deki düşünsel ve ilişkisel ortamda insanlardan “öğrendiklerim” (ben herkesten çok şey öğrendim) büyük çoğunlukla insanlığın geleceği için pek de umut verici şeyler değil. Bunun temel nedeni, tembellik ve öznel çıkarları için her şeyi yapan tembeller arası işbirliğinden geçerek oluşturulmuş egemen bir üniversite ortamıdır. Bu ve benzeri ortamlarda, kültürel emperyalizm gibi şeyler sadece hoş veya karşıt olunan söylemler olarak kalır. Ne karşıt olanların önemli bir kısmı ne de destekleyenler için söylemsel ifade ötesinde bir anlam taşımaz: Kervanın itleri ve kervana karşı olan birkaç birbirine havlar ve gerektiğinde birbirini yer: Kervan yürür ve yürüyor da. Fakat farkındaysak, tarih boyu kervanlar aynı şekilde yürümüyor ve yürütülemiyor. Bunun en önde gelen nedeni de, tarihin ve değişimin itici güçleri olan “mücadele veren” insanlardır. İyi ki vardınız, varsınız ve var olacaksınız. Yoksa, sekiz saat çalışma, bayram tatili, asgari ücret, fazla mesai ve çalışanların günümüzde sahip olduğu hakların hiçbiri olmazdı. Bu ve diğer dergiler basılamaz ve bu tür yazı yazılamazdı: Bu tür ve diğer mücadeleci yayınları okuma da kolay olmazdı.

Kendi varlığının kanıtını “düşünüyorum, o halde varım” diye düşünceye indirgeyen, hatta “tüketiyorum o halde varım” diye “gösteriş ve fiziksel-psikolojik doyuma sarılarak yanıtlayan bir egemenlik altında yaşıyoruz. şahane ve büyülü saçmalıkların yaygın dolaşıma sokulduğu ve aynı zamanda kendi varlığının kanıtının ve anlamının “somut varlığın kendisinde ve ilişkileriyle yaşanan somut koşullarda olduğu” düşüncesinin neden “istenmeyen kötü ve tehlikeli düşünce” olarak ilan edildiği konuları, kültürel emperyalizm konusunda da olduğu gibi, egemenliği sürdürme ve yaygınlaştırma ve buna karşı mücadele ile ilgilidir.

Kaynakça

Web sayfamda oldukça çok kaynaklara ulaşabilirsiniz. 

Share:

Bilgi Toplumu ve Bilgiçlik Taslayan Cehalet




Bilgi Toplumu Uydurusu ve 

Bilgiçlik Taslayan Cehaletin

Beslenişi Üzerine


İrfan Erdoğan



İnsanlık tarihine bakıldığında, bilginin üretiminin büyük çoğunlukla kontrol edildiği görülür. Tarih boyu yapılan bilgi üretiminde temel olarak iki popüler yol izlenir. Her iki yol da, yöneten güçlerin amaçlarını gerçekleştirmek için kullanılır.

Birinci yolda, üretilen bilgi, yöneten ekonomik ve siyasal güçlerin gelişmesini sağlayan, “insanın, yaptıkları ve koşulları üzerinde düşüncesini yansıtarak elde ettiği, yazının ortaya çıkarılması gibi, kendisi için değerli bilgidir. Bu bilgi, yönetenlerin çıkarına göre, gerekiyorsa, karşılığı ödenerek paylaşılır veya asla paylaşılmaz. Örneğin “medya okur yazarlığı” diye kurnazca sunulan “bilme, öğrenme, öğretme, biliş yönetimi” oyununda, birinci bilgi, medya yazarlığıdır. Herkes medya yazarı olamaz, çünkü medya yazarlığı özel çıkarlar için biçimlendirilmiş profesyonel bir iştir, maaşlı uzman kölelerden oluşan bir azınlığa verilir bu iş. İkinci bilgi medya okurluğudur. Herkesin medya okuru olması gerekir, çünkü eğer medya okuru olmazsa, yöneten güçler mallarını satamaz ve bilinçleri ve davranışları yönetmede zorluk çekerler. Birinci yolda, üretilen bilgi saklandığı için casusluk denen meslek gelişmiştir. Bu bilgi emtia (pazarda satılan mal) değildir. İnternet aleminde özgürce dolaşmaz. Bu bilgiyi bilen, bunu internete koyduğunda veya satmaya kalktığında, casusluktan ve vatana ihanetten yargılanır ve ciddi şekilde cezalandırılır. Bu tür bilginin pazara çıkarılmasına karar verildiğinde de, “bedavaya” internette veya diğer pazar yerlerinde sergilenmez: Fiyatı değerine göre belirlenir ve parayı veren satın alıp kullanır.  

İkinci yolda, üretilen bilgi, yöneten güçlerin geniş kitleler arasında cehaleti yayarak yönetimini perçinlediği bilgidir. Bu bilgi bilinç ve davranış yönetimi için değerli bilgidir. Bu nedenle ki, bu bilgiyi üretenlere (televizyonda Çarkı Feleğin çarkını döndüren kadına ve sunucusuna, kadın ve yarışma programlarını yürütenlere, sinema yıldızlarına, futbol yıldızlarına, yıldız mankenlere, yıldız şarkıcılara, yıldız komedyenlere, “uzman” diye geçinen şarlatanlara) yüklü paralar verilir.  Bu tür bilgi yöneten güçlerin yönetmesini kolaylaştıran, fakat insan ve insanlık için büyük çoğunlukla aslında insanlığın yitirilmesini, ırkçılığın, gaddarlığın, düşmanlığın yerleştirilmesini, tüketimle insan olduğunu ve değer bulduğunu sanan hunhar cahillerin yetiştirilmesini, hiçbir şeyi olmayanlara korumaları için yanlış inançların, yanlış doğruların, yanlış haklıların ve yanlış beklentilerin işlenmesini sağlayan bilgidir. Bu tür bilgiler ve bu bilgilerle oluşan bilinci taşıyan insanlık tarihi, bu tür bilişlerle biçimlendirilmiş kitlelerin birbirini bireysel, grupsal ve kitleler halinde öldürdüğü katliamlar tarihi olarak biçimlenmiştir. Bu tür bilgiler, günümüzde kitle iletişim araçlarında (televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, romanlarda, sinema filmlerinde, internette) yoğun bir şekilde üretilen ve dolaşıma sokulan bilgilerdir ki, ben bunları yöneten güçler için çok değerli olan ama insanlık için çok zararlı olan çöplük ve pislikler olarak niteliyorum. İnsanlığı insanlıktan çıkartan bu tür “pislik ve çöplük” bilgilerin üretilmesi ve bilişlerin işlenmesi günümüzde tarihin çok yüksek seviyesine ulaşmıştır.

Dikkat edilirse, iki tür bilgi üretimi ve dağıtımı da yöneten güçler için işlevsel bir karakter taşımaktadır. Birinci bilgi bilimsel olan faydalı bilgidir ve ancak gerekirse dolaşıma sokulur. İkinci tür bilgi kitleleri yönetme bilgisidir ve ne kadar yaygın bir şekilde dolaşıma sokulursa ve kullanılırsa, o kadar yönetimsel faydaya sahiptir, çünkü bu yollarla malların satışı kolaylaşır, turban üreten teolojik sermaye veya inancı sömürerek satış yapan sermaye ile laik sermaye arasındaki pazar rekabetinde insanlar birbirine düşman edilirler, bu tür yollarla dostlar ve düşmanlar, iyiler ve kötüler, değerliler ve değersizler, umutlar ve beklentiler belirlenir ve insanlara işlenir; bu yollarla insanlar kolayca savaşa gönderilir; kolayca kardeşini bile öldürmesi meşrulaştırılır; bu yolla insanca ücret veya maaş talep eden insanların bile üzerine diğer ücretli ve maaşlı insanlar kolayca saldırtılır. Binlerce yıl birlikte yaşayan insanlar birbirine düşman yapılır.

Modernleşme satışından bilgi toplumu satışına    
     
Dünyayı kontrol ve bu kontrolü yaygınlaştırma işinde, 1960’larda en gözde biliş (ve davranış) yönetimi kavramlarından biri de modernleşme (kalkınma, gelişme) kavramıydı. Nasıl modernleşecekti gelişmemiş ve geri kalmış dünya (dikkat: güç uygulamalarından geçerek materyal ve bilişsel bakımdan yoksun ve yoksul bırakılmış dünya değil, kendisinin karakteri nedeniyle gelişmemiş bir dünya)? Batı gibi olarak. Nasıl Batı gibi olacaktı? Batının siyasal sistemini ve yönetim tarzını benimseyerek. Pekiyi, gelişmenin göstergeleri nelerdi, yani bir ülkenin gelişme seviyesine nasıl karar verilirdi? Batının siyasal ve ekonomik sistemini benimsemesi   (Sovyetlerinkini benimsememesi) ve bunun yanında, evlerde belli sayıda radyo ve televizyon, beyaz eşya olması, belli sayıda sinema koltuk sayısı olması gibi “modern şeylere” sahip olması gerekiyordu. Kurnazca yapılan bu sistem ve mal/ürün pazarlaması sonucunda, batının sistemi oturtuldu ve evleri radyo, televizyon ve diğer modern mallar doldurdu. Ama yine de Batının seviyesine ulaşılamadı. Bu sırada, pazarlanması ve yaygınlaştırılması gereken yeni ürünler ortaya çıktı. Ayrıca, artık modernleşme, kalkınma, geri kalmışlık gibi kavramlarla gelen kılıflar da işe yaramaz hale geliyordu. Artık, çok büyük ve uzun dönemli yatırım gerektiren alt-yapılar devletler tarafından kamu zenginliklerini kullanarak tamamlanmıştı ve kâr etme safhasına ulaşılmıştı; dolayısıyla, sıra bu tamamlanmış alt-yapıların özel çıkarlar tarafından paylaşılmasına gelmişti. Tüm bunlar için gerekçelerin hazırlanması ve uygulamaların başlatılması gerekiyordu. 

Bu gerekçeler yeni-liberal politikalar paketi içinde getirildi. Bu paketin içini devletçiliğe (refah devleti politikasına) son ve yerine özelleştirme, klasik demokrasiye son ve yerine katılımcı demokrasi, modernleşmenin bitişi ve yerine post-modernliğe ve küresel bir dünyaya geçişin müjdelenmesi, önce enformasyon toplumu ve ardından da bilgi toplumunun gelişi, soğuk savaşın bitişi ve onun yerini medeniyetlerin çatışmasının alışı, aydınlanma çağının pozitivist düşüncesinin ve Marksizmin sonu ve bunların yerine post-pozitivist şarlatanlığın (pardon, dilim sürçüp doğruyu söyledim, şarlatanlık değil, sürekli değişim ve özgür anlam verme çoğulculuğunun) geçişi gibi “küresel dünyanın küresel gerçeklerinin temsilleri” (yani kurnaz pazarlama ve promosyon biçimleri) dolduruldu. İnternetin desteklediği küreselleşme yoluyla artık dünya bilgi çağına dönemine girdi. Tek sorun ülkeler arasındaki “bilgi gediğinin” (digital uçurumun) kapatılması sorunu gibi sorunlar oldu. Bu sorunların giderilmesi için de, ne olması gerekir? Her okulda ve her sınıfta, her evde ve hatta her evin her odasında bilgisayarların ve internet bağlantılarının olması gerekir. Böylece hem uçurum kapanacak, hem bilgi çağına erişilecek, hem de katılımcı ve tüketim demokrasisi gerçekleşecek. Bunun için ne gerekir? Temel olarak iki şey: medya okuryazarlığı (ki böylece bilgisayarı ve interneti kullanabilsinler) ve bilgisayar ve internetin satın alınması. Bu size 1960’lardaki pazarlama ve promosyonu çağrıştırmıyor mu? Kalkınmak için evinizde radyo ve televizyon olmalı, okullarda televizyonla eğitim yerleştirilmeli ve yaygınlaştırılmalı deniyordu.

Elbette, bilgi sayarların ve dijital teknolojilerin dünya pazarında yaygınlaştırılması, sadece malların satışını sağlamayı içermez, aynı zamanda bu malları üreten, dağıtan ve satan endüstriyel yapıların dünya pazarındaki tüm insanların bilişlerinin, sevdiklerinin, tercihlerinin, davranışlarının ve faaliyetlerinin da bu pazarın çıkarına uygun bir biçime getirilmesi gerekir. Televizyon, resmi eğitim ve büyük alışveriş merkezleri zaten bunu yapmaktadır. Fakat bu yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizliği de televizyondan çok daha başarılı bir şekilde düşüncelerin ve malların reklamını ve satışını yapan internet gidermektedir. Zaten ileride teknolojik entegrasyonla, bu yetersizlik çok büyük ölçüde çözümlenmiş olacak, yani George Orwell’in yanlış hareket noktası ve sonuçla belirlediği BİG BROTHER, dünyanın küçük sayıda özel şirketler (birkaç özel şirket imparatorlukları) tarafından kontroluyla gerçekleşecektir; ama “big brother” olarak değil, “BİZ” (küresel şirket) ve bu bizlikteki “BEN” (kendini özgür sanan şirket kölesi birey) olarak.

Bilgi toplumu için dijital teknoloji alma ve dijital uçurumu kapama

Kurnaz gerekçe: Türkiye ve benzeri ülkeler ne yazık ki “bilgi toplumu seviyesinin gerisindeler: Batı ile aralarında dijital/sayısal uçurum” var. Dolayısıyla, sayısal yayınların bilgisayar, televizyon ve e-devlet uygulamalarını tek plâtform üzerinde toplaması ile Türkiye’nin bilgi toplumu haline gelmesi yolunda önemli avantajlar sağlayacaktır. Bu gibi hizmetlerin evden alınabilmesi, Türk halkının bilgisayar teknolojisini ve interneti kullanması bilgi toplumuna ulaşmasını getirecektir.
Günümüz Dünya ekonomisi bilgi teknolojileri temelli gelişmektedir. Doğru, fakat soru şu: bilgi teknolojilerine kimin neden gereksinimi var? Ama senin? Sen en son ne zaman “bilgi” yiyerek karnını doyurdun, bilgi giyerek soğuktan korundun? Süpermarkettan bilgi ile alışveriş yaptın?  

Günlük yaşanan gerçeklerin çoğu bilgi toplumu, katılımcı demokrasi ve post-modern söylemlerin tam tersini söylüyor: 21. yüzyıl, hurafelerle, sahte umutlarla, kredi kartlarıyla sağlanan tüketim demokrasisiyle, internet oyunları ve chat’leriyle, televizyonlardaki ve diğer kitle iletişim araçlarındaki içeriklerle beslenen en yüksek cehalet ve hipokrasi çağıdır. Bu elbette daha da yüksek alçaklık seviyesine ulaşacak biçimde seyretmektedir. İnsanlık tarihinin hiç bir döneminde insan beyni, vücudu ve doğal çevre bu denli kirletilmemiştir. İnsanlık tarihinin hiç bir döneminde nicel ve çeşitlilik bakımından bu denli enformasyon, eğlence ve bilgi adı altında verilen çöplükler beyinleri, kitapçıları, bayileri, kütüphaneleri, okuldaki sınıfları, bilgisayar disklerini ve interneti doldurmamıştır. Muhtemelen, tarihin hiçbir döneminde insan beyni bu denli düşünme kapasitesini, düşünme gereksinimini, düşünme motivasyonunu, düşünme çabasını ve gereğini yitirmemiştir. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde özgür düşüncenin oluşmasına, özgürlük ve insan hakları şampiyonluğu yaparak, bu denli engeller konulmamıştır. “Post-modern” denen bu koşullarda üretilmiş yiyecekler, içecekler, giyecekler, eğlenceler, tatiller, bilgiler, haberler, dersler, sınavlar ve iş yapış biçimleriyle standartlaşmış beynin artık düşünmeye ne ihtiyacı ne isteği ne de fiziksel-ussal potalsiyeli var: Her şeyi hazır olarak satın alan bu beyin, sadece satın almayı düşler ve satın alma üzerinde ne düşünmeyi düşünür ne de düşüneni dinleyecek kadar dikkatini verme kapasitesine sahiptir: Birkaç dakika içinde öyle sıkılır ve yorulur ki, sigara veya kola içmezse ya da tv seyrederek veya müzik denen bir tür dangırtıya kendini vermezse, baş ağrısından ve beynini birkaç dakika zorlamadan doğan gerginlikten kendini kurtaramaz.
Bu post-modern durum, dünya egemenliğinde başarıdan başarıya koşan yönetici güçlerin kendisi için yarattığı materyal ve düşünsel pazar durumudur. Bu durumu insanların talebine bağlamak, yönetici güçlerin ideologları için zorunludur.

Liberal politikalarla yapılan değişiklikler bölgeler ve ülkeler arasındaki eşitsizliği/uçurumu azaltmamış, aksine dengesizliği daha artırmıştır; dünyada ayrıcalıklı tabaka bilgisayar ağlarını kendi üretim ve dağıtım amaçları için kullanmakta ve tüketim için kullananlar üzerindeki egemenliklerini yaygınlaştırmaktadır. Bu sadece ekonomik alanla sınırlı değildir: İnternette bütün gün chat yapanlar, seks ve oyun sitelerinde gezinenler, egemen güçler için tehlikeli olabilecek düşünce ve faaliyetlerden bu yolla uzak tutulmaktadır.       

Bilgi toplumu: araçla içeriğin kasıtlı olarak karıştırılması

Uzun zamandan beri, kurnazca araç ile içerik örtüştürülmekte ve araçla ilgili sahte imajlar yaratılmaktadır. Bu oyunda, örneğin, Kitap bilgi ile eşleştirilir. Popüler kitapların bilgiyle bağı “bilgiden yoksunluğu” yaratma, “bilgisizliği teşvik” ve “bilgiçlik taslayan cahili ve cehaleti” yaratma ve yaratılmışı sürdürme olarak özetlenebilir. Bu oyunda, bir zamanlar televizyon devrimler yaratıyordu, şimdi internet katılımcı demokrasi ve bilgi toplumu yaratıyor. Televizyon ve internet sadece taşıyıcı araçlardır. Onların değerini belirleyen içeriklerinin nasıl doldurulduğudur. Pislikle doldurulursa, pislik araçları olur, güzel şeylerle doldurulursa, güzel şeyler aracı olur. Çok pislik az güzellikle doldurup, sonra da kullanıcıları suçlamak da diğer bir iğrençliktir. Bu tür yanlış bilgiyle yanlış biliş işleme sahtekarlığı günümüzde çok yaygınlaştı. Sanki internetle, kitapla, dergiyle, radyoyla, televizyonla  ulaşılanlar “bilgiyi” oluşturuyor ve toplumu bilgi toplumu yapıyor ve biz de bilgi toplumunun  bir parçası oluyoruz.

İnternet ağı, kitap, dergi, radyo, televizyon, bilgisayar, cd, kaset ve benzerleri “iletişimin içeriğini” taşıyan araçlardır. Bu taşıyıcı araçların kendileri hiç kimseye hiçbir şey yapamaz, devrimler yapamaz, bilgi toplumu oluşturamaz. Bu araçlara birileri, belli amaçlar doğrultusunda görsel ve işitsel olarak kodlanmış şifrelerle içerik yüklerler. İşte bu yüklenen içerikler nedeniyle, bu taşıyıcı araçlar biliş, bilinç ve davranış yönetimi yapan içeriklere sahip olurlar. İçerik bitmiş üründür. Bu ürün endüstrinin yoğun bilgisi ve deneyimleriyle akıllıca hazırlanmış, paketlenmiş ve sunulmuştur. Dolayısıyla, ne araç ne de içerikleri bizi bilgi toplumuna götürür. Onun yerine, örneğin, endüstriyel çıkarların bilmek istediğini insanların bilmesini sağlar; “özü” “tüketme, gösteri ve gösterişle” tanımlayan tüketim, gösteri ve gösteriş toplumunun bireyini yaratır.


Bilgi toplumu ve sürekli değişim  

Bilgi toplumu çağının temel özelliği, sürekli değişimmiş. Çok doğru! Sürekli olarak kaldırımlar döşeniyor, sökülüyor ve yenileri döşeniyor. Yol kenarlarına elektrik direkleri ve ağaçlar dikiliyor, sökülüyor ve yeniden dikiliyor. Sürekli olarak yeni yarışmalarla çarkıfekeler, popstarlar, top onlar ve top starlar dolduruyor ekranları. Süpermarketlerdeki  fiyatlar sürekli değişiyor, değişmeyen tek maaşlar/ücretler. Ücretler/maaşlardaki değişim gereksinimi bilgi toplumuyla uyuşmuyor olmalı. Sürekli değişim iddiasıyla, tekrarlanan kalıpları bularak kontrol mekanizmaları kurmayı amaçlayan “bilimsel gerçeklik ve geçerlilik” reddediliyor. Örneğin, “asgari ücretle işçi çalıştırılırken, fazla mesai ödenmiyor, sigorta yatırılmıyor” dediğinizde sizin söylediğiniz “gerçek veya doğru” olmuyor,  “olası yorumlardan sadece biri” oluyor, çünkü post-modern bilgi çağında, açıklamaya çalıştığın şu an, açıklamaya çalıştığın andan itibaren artık o an değil, dolayısıyla açıklamanın hem anlamı hem de geçerliliği ortandan kalkıyor, çünkü sürekli değişim içinde, hem açıklanmaya çalışılan artık geçmiş oluyor hem de açıklanan sonsuz açıklamalardan sadece bir tanesi oluyor. Bu tür açıklama oldukça doğru, fakat aynı zamanda sahtekarlığın ve alçalmışlığın çok yüksek bir seviyesine ulaşıldığını anlatan bir açıklama.  

Bilgisayarla internete bağlanıp yerel ve küresel süpermarketlerde gezinti, “sonsuz özgürlük” ve “siber uzayda her şeye ulaşabilme” gibi mitler yaratılarak popülerleştirilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel pazarın televizyondaki apaçık yönetimsel karakterinin, internetle buharlaşarak kaybolduğu sahte-gerçeği bu popülerleştirmeyle yüceltilir. Buharlaşma “internette gezinti/surf” etme özgürlüğüne (aktif izleyici/özne tezine) dayanarak yapılır. Böylece, internet 21 yüzyılın bilinç yönetim pazarlamasına en gözde yeni araç olarak katılır.

Bilgisayara sahiplikle gelen erişimle sunulan uyduru  

Teknolojik araca sahiplik, bilgiye, doğru ve geçerli bilgiye erişmeyi ve de gelişmeyi getirdiği masalı bize özellikle 1950’lerden sonra farklı kılıflarda sürekli pompalanmaktadır. İlk okuldan başlayarak bütün okullarda okutulan kitaplara  ve diğer teknolojik araçlara bakın: Bu kitaplara, dergilere, gazetelere, bilgisayarlara, televizyonlara, cdlere, kasetlere, vcd’lere ve internete sahip olduğumuzda, ne tür bilgiye sahip oluyoruz? Bu “bilgiler” kime ne kazandırıyor, kime ne kaybettiriyor? Bu tür araçlara sahiplik bitmiş bir ürüne sahipliktir ve bitmiş ürün de, bu ürünü hazırlayanların kendi çıkar yapısının ve dünya görüşünün bilincini getirir; dolayısıyla evrensel, doğru ve yansız bilgiyi, evrensel insan ve toplum gerçeğini yansıtma olasılığı çok azdır. Bu olasılık çıkar örtüşmesine bağlıdır. Yani aracın kendisi yanlıdır; taşıdığı bilinç yanlıdır.

Bilinç yönetiminde en yoğun yapılanlardan bir şey de olasılığı, olabiliri sanki oluyor gibi göstermektir ki bu iletişim araçlarında çok yapılır: Bilgisayarın var, internete bağlısın, artık sen bütün dünyadaki trilyonlarca sayıdaki bilgiye ulaşabilirsin. Yeter ki interneti aç ve başla. Bu iddia da büyük ölçüde geçersizdir. Olabilir ile, olan arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Olabileceği, olan gibi sunmak imaj yapılandırma sahtekarlığıdır.

Bilgisayara sahip olmak ve internete bağlı olmak, yani üretilmiş ürüne erişme olasılığı özgürlük değildir; erişme olasılığı bilgi çokluğunu ve bilgi toplumunu da ifade etmez. Herkesin chat yaptığı, oyun oynadığı, seks sitelerinde dolaştığı ve bazılarının da alışveriş için kullandığı bir teknolojik aygıt nasıl olur da bizi bilgi toplumu yapar? Değerli bilginin emtia olduğu bir pazar yapısında, nasıl olurda bilgisayara ve internete sahiplik bizi bilgi toplumu seviyesine getirir? Erişim tartışması, “üretilmiş ürünü kullanmaya” indirgenmiştir ve bu tartışma kurnazca yapılan pazarlama ve promosyon tartışmasıdır. Asıl erişim tartışması, “üretimin doğası üzerinde olan ve üretime erişim” tartışması olmalıdır.   

Sonuç

Özlüce, bilim, enformasyon ve bilgi toplumu, cehalete bilgiçlik taslatılan yeni-dünyanın eğlence dahil, çıkara, tembelliğe, düşmanlığa, kişisel husumet ve çekememezliğe dayanan inançla ve bağnazlıkla sürdürdüğü egemenliği ve kişilerden geçerek sağlanan örgütlü yapıların haydutluğunu anlatır. Bu haydutluk insanlık tarihi boyu, üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı olarak, çeşitli şekillerde kendini gösterir. “Enformasyon toplumu çağı ve bilgi toplumu çağı” olarak pazarlanan 21. yüzyıl, bu şekillerin hepsinin de mükemmelleştirilerek kullanıldığı, aklın pazar bilişiyle doldurulup dondurulduğu ve sermaye için satın alınmadığında esir edildiği bir çağdır.

Kendimize soralım ve dürüstçe yanıt verelim: Halka hizmet verdiğini söyleyen, özgürlüğün ve serbest girişimin, serbest rekabetin, halka hizmetin temsilcisi olduğunu iddia eden televizyonlar, Anadolu insanının isteklerine göre programlar yaparak (düşünsel ve ilişkisel çöplük ve pislikleri sunarak) Türkiye’yi çağdaş enformasyon toplumu ve bilgi toplumu mu yapmaktadır? İnternetin içeriği ve yaygın kullanım biçimi, bizi “bilgi toplumuna mı götürüyor yoksa tersine, başka önemli işlevler mi yapıyor?
     
Kaynakça

Aikenhead, Glen (2002). Whose Scientific Knowledge? The Colonizer and the Colonized.Http://www.usask.ca/education/profiles/aikenhead/webpage/science_ed.pdf
Bell, Simon (2015). Participating in the knowledge society. Systemic Practice and Action Research (In press). Systemic Practice and Action Research, 28(3): 289-296.
Carchedi, Guglielmo (2005). On The Production of knowledge. Research in Political Economy, Volume 22, 267–304.
Dyer. Maxine (2012). Network or Net Worth? Deconstructing the Knowledge Society. E-Learning and Digital Media September, 9(3): 335-344.
Erdoğan, İrfan (2000). Bilimsel Araştırmada Tanımlamayla Gelen Öznel Çerçeve ve Bilimin Egemen İletişimi. Medya ve Kültür, 1. Ulusal İletişim Sempozyumu, 3-5 Mayıs 2000, Ankara, (Düzenleyen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi), G. Ü. İletişim Fakültesi Basımevi, 2000, s. 43-71.
Erdoğan, İrfan (2012). Pozitivist Metodoloji ve Ötesi. Ankara: Erk.
Erdoğan, İrfan (2013), Türkiyede İletişim Araştırmaları. İçinde: E. Yüksel, (der.) İletişim Kuramları. Eskişehir Anadolu Üniversitesi yayınları.
Fecher, Benedikt (2013). There is no Knowledge Society. A Case for Critical Research on Internet and Society. http://www.hiig.de/there-is-no-knowledge-society-a-case-for-critical-research-on-internet-and-society-2/  (accessed: August 2015)
Fuchs, Christian (2013). Capitalism or information society? The fundamental question of the present structure of society. European Journal of Social Theory, 16(4): 413-434.
Freire, P. (1970). Pedagogy of the Oppressed. New York: Continuum.
Harmes, K. Markus, H. Huijser and P. A. Danaher (eds.)(2015). Mythes in Education, Learning, and teaching. N:Y:: Palgrave MacMillan.
Lal, Vinay (2002). Empire of Knowledge: Culture and Plurality in the Global Economy. London: Pluto Press.
Malott, Curry (2009). The Evolution of Knowledge Production in Capitalist Society. http://radicalnotes.com/2009/02/21/the-evolution-of-knowledge-production-in-capitalist-society/
Mosco, Vincent (2008). Knowledge Workers of the World, Unite!. Communiciton, Culture and Critique, 1: 105-115.
Neave, Guy (ed.) (2006). Knowledge, Power and Dissent: Critical Perspectives on Higher Education and Research in Knowledge Society. Paris: UNESCO Publishing.
Nordenstreng: Kaarle (2013). How the New World Order and Imperialism Challenge Media Studies. tripleC 11(2): 348-358, http://www.triple-c.at
Reppy, Judith (ed.) (1999). Secrecy and Knowledge Production. Ithaca, NY: Cornell University Peace Studies Program Occational Paper # 23.
Schiller, Dan (1994). From Culture to Information and Back Again: Commoditization as a root to knowledge. Ciritical Studies in Mass Communication, 11 (1): 92-115.
Svarc, Jadranka (2015). The knowledge worker is dead: What about professions? Current Sociology July 20, 2015 doi: 10.1177/0011392115591611.
Vogt, K. Chelsom (2015). The post-industrial society: from utopia to ideology. Work, Employment & Society. June 18, 2015, doi:10.1177/0950017015577911.
Weiler, Hans N. (2001). Knowledge, Politics, and the Future of Higher Education: Critical Obser-vations on a Worldwide Transformation. Ruth Hayhoe and Julia Pan (eds.), Knowledge Across Cultures: A Contribution to Dialogue Among Civilizations. Hong Kong: University of Hong Kong, pp. 25–43.


Share:

Bu Blog'da Ara (search in this blog)

Translate (Başka dile çevir)

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir; ama bazlarını internetteki kitapcılşarda bulabilirsiniz.  Gerçi birkaç öğrenciye burs v...