CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

A Critical Evaluation of Ecotourism




A Critical Evaluation of Ecotourism 

In: Ecotourism in Forest Ecosystems: Workshop & Todeg in its tenth year.  2010,  Ankara: Todeg, s. 66-81.






ABSTRACT
This presentation examines the reality and prevailing explanations of ecotourism as ideological discourse helping to legitimize, sustain and expand the industrial activities by means of creation and forging descriptive concepts purposefully tied with practices called ecotourism. Doing so, this presentation clarifies the rationale underlying the increased need for mind and behavior management, explains the reinterpretation of economy via the concept of environment, explicates the inclusion of tourism in development as sustainable tourism and expanding it to the ecotourism, and discusses dominant explanations and real facts of ecotourism. The presentation concludes that the dominant discourses on ecotourism provide a mythical way of understanding, thus, fail to explain scientifically the nature of the host of interrelated activities called ecotourism. Aspiring to establish, sustain and expand mental environments that are functional for the tourism and related industries, they present theoretical descriptions as facts, make functional exceptions rule, and offer strategically prescriptive and normative ethics and principles that are mostly unattainable, but functional in marketing, promotion and mind management. They ignore the fact that the dominant notion of ecotourism is deeply embedded in the logics of ideological normalization of corporate activities, commodity production and circulation and global governance of the economic, political and cultural markets.


PRESS HERE to read it


Share:

ÇEVRE SORUNLARI - Nedenler Çözümler

NOT: Kitap çoktan bitti ve bastırmadık tekrar. Kitabı CDde isteyen irfan erdogan'a e-posta ile başvurabilir. 

Bu kitap egemen çevre sorunu yaklaşımlarına karşı bir tepkinin ürünüdür. Çevre sorununun insanlığı ne denli büyük ölçüde etkilediğini ve durumun ciddiyetine rağmen çözüm olarak ileri sürülen yaklaşımların ve uygulamaların büyük ölçüde çözüm olmadığını görmek bizi bu kitabı yazarak hem egemen yaklaşımları eleştiri hem de alternatif sunum girişimine itti. Hele 1995 Sonbaharında Ankara Fen fakültesinde katıldığımız Çevre ve Biyoloji Kongresinde gördüğümüz durum, böyle bir kitabın zorunluluğunu daha da yanıtladı. Kitabın, özellikle çevrenin durumu ve egemen çözüm yolları ile ilgili bölümleri Nazmiye Ejder'in doktora çalışmasındaki araştırmaları sırasında geliştirilmiştir. Çevreyle ilgili eleştirilerin hepsinde olmasa bile çoğunda Nazmiye ile aynı fikirde birleştik. Marksist siyasal ekonomi ve çevre sorunu ilişkisinin ve değerlendirmesinin sorumlusu sadece benim.

Kapitalizm, dünya emperyalizmi safhasında, kendi imajında bir dünyayı hızla yaratmaktadır. Sadece dikey anlamda değil, aynı zamanda kapitalist sınıflar içindeki yatay çelişkiler gittikçe milli sınırları daha da çok aşmaktadır. Son yıllarda artan çevre sorunundaki ve çözümündeki uluslararasılaşma, gerginlikler ve çatışmalar buna bir örnektir. Çevre sorunu egemenlik ilişkilerinin en açık bir şekilde kendini gösterdiği önemli bir mücadele alanı durumuna gelmiştir. Gerçi çevre bozulması hemen herkesi etkileyen bir oluşumdur, fakat çevre kirliliğinin olduğu, tehlikeli atıkların atıldığı, tehlikeli suların kullanıldığı ve içildiği, tehlikeli kimyasal ilaçların serpildiği ve kullanıldığı, bacalarından zehir saçan fabrikaların kurulduğu, madencilik ve tarımsal işletmelerin yapıldığı ve modern hayvancılıkla talan edilen yerlere bakarsak, bu alanların yoksul ve güçsüzleştirilmiş kitlelerin yaşadığı bölgeler olduğunu görürüz. En kötüsü, en çok etkilenen de, en çok soyulanlar olmaktadır: Doğa ve doğaya bağlı olarak yaşayan varlıklar. Çevre sorunu insanlık sorunudur. Bu sorunun yaratıcısı da günümüzdeki egemen kalkınma anlayışını biçimlendiren ekonomik yapılardır. Bu yapılar nasıl ki emeği sömürerek zenginlik ve yaygın yoksulluk yarattıysa, benzer şekilde doğanın kaynaklarını insafsızca sömürerek sadece doğada yoksulluk yaratmamış aynı zamanda insanların sağlığını bozan koşulları ortaya çıkarmıştır. Ardından da, tepkilere karşı kendini haklı çıkaran ve meşruluğunu savunan ideolojik pozisyonlandırmalar ve ekonomik girişimlerle tedbirler getirmiştir: Bu tedbirler ve çevre politikaların hemen hemen hiçbiri sorunları ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Aksine,"minimum kirlilik ve bozulma" standartları getirerek, hem egemen pratiklere devam etmektedir, hem de bu tedbirler ve standartlarla sermaye için yeni büyüme alanları, örneğin kontrol endüstrisi ve çevre teknolojisi, oluşturmaktadır.

Eğer çevre ile ilgili olumlu gelişmeler olmaktaysa, bunun nedeni, her ülke içindeki mücadele veren insanlardır. Bu mücadelede, Marksist yaklaşımın çevreyi gözardı ettiği eleştirileri ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de, Marksist çevre anlayışının bir değerlendirmesini yaparak hem Marksizmin çevre sorununa ilgisizliğinin yersizliğini hem de Maksist çevre anlayışının ne olduğunu anlatmayı zorunlu buldum. Marksist, insan, doğa ve toplum anlayışı, insanı odak noktası olarak alan ve değerlendirmelerini insan faaliyetleri açısından yapan bir yaklaşımdır. Marks'ın insan görüşü, modern reklamcılık ve sahtekarlığın getirdiği insan kılığındaki güleryüzlü-Makyavelcilerin "isancıllığı ve insan hakları" uydurmacasının tersi olan insanın insanca yaşam ve ilişkisini temel alma üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla, çevre sorunlarına ilgisizliği düşünülemez. Diğer bir deyimle, Marksizmin çevreyle ilgisi olmadığını söylemek, bunu kim iddia ederse etsin, marksizmin insanlıkla ilgilenmediğini belirtmektir, ki bu da tamamiyle yanlıştır. Kitapta örnekler verildiğinde çoğunlukla Amerika ve "gelişmiş" kapitalist ülkelerden istatistikler kullanılmasının nedeni, Türkiye gibi ülkelerde istatistiklerin eskiliği veya yokluğundandır. Ayrıca, kitap çevre konusunu tek bir ülke içinde değil, uluslararası sahnede ele almaktadır. Kitapta anlatımı herkesin anlayacağı bir dil düzeyinde tutmaya çalıştık. Fakat kitabımız üniversite ve bilim çevresini ana okuyucusu içine aldığı için, genel okuyucular anlayamadıkları kavramlarla karşılaşacaklardır. Bu okuyucularımıza karmaşık ve yabancı kavramlar üzerinde takılıp kalmamalarını tavsiye ediyoruz. Kitapta Az gelişmiş veya gelişmekte olan kavramı yerine geri bırakılmış kavramını kullanmanın sorumlusu sadece benim: Geri bırakılmışlık kavramı da, farklı anlama kullandığım halde, ne yazık ki, gene de, linear\çizgisel bir gelişme sürecindeki bir durumu ifade eder. Bu tek-boyutlu, çizgisel gelişme modeli batı düşünü tarzının getirdiği bir anlayış biçimidir. Bundan kurtulmak, ancak bu egemenliğe karşı geliştirilecek bir anlayış biçiminin oluşumuyla gerçekleşebilir. Bu da, bu anlayış biçimini geliştirecek faaliyetler ortamının gerekliliğinin yaygınlaşması ve kurulmasına bağlıdır. Az gelişmiş sözü, belli bir gerçeği gizleyen ve günümüzün dünya düzenindeki egemen ilişkilerdeki sömürü yapısını saklamakla kalmayıp, aynı zamanda sömürüleni aşağılayan bir kavramdır.

Az gelişmişlik, gerçekte, emperyalizm ve sömürü süreçleriyle, mahrum bırakılarak, elinden alınarak, soyularak, yoksun ve yoksul bırakılarak AZ GELİŞTİRİLMİŞLİKTİR. En kötüsü de, bu ekonomik az geliştirilmeyi, az geliştirilenin kültür ve teknolojisine bağlayarak, sömürülen durumundan dolayı suçlanmaktadır. Az gelişmişlik gibi, gelişmekte olan veya gelişen ülke kavramı da bir yarışta geri kalmışlığı ifade eder. Bu, dikkatleri tek bir gelişme, tek bir kalkınma biçimine çeker. Bu biçimi alternatifsiz evrensel model olarak sunar: Az gelişmiş, gelişen ve gelişmişlik... Gelişmekte olan, gelişen kavramları kapitalist ideolojinin rekabet anlayışını ve dolayısıyla sömürü ilişkilerini ve yoksul bırakmayı meşrulaştıran bir karaktere sahiptir. Gelişmekte olma hissi az gelişmişlik hissinden çok daha iyi ve sömüren güçler için çok daha az tehlikelidir. Çünkü az gelişmişlik hissindeki umutsuzluk gelişmekte olan kavramıyla umuda döner. Gelişmekte olma güç ilişkilerini saklar ve gelişme umutları verir. Aynı zamanda, gelişmekte olma umudu, her başarısızlıkta, bunun nedeni olarak, emperyalist yapısal ilişkiler düzenini değil, kendini suçlamayı ön plana getirir. Gelişmekte olma ve gelişme umudu gerçekte sahte bir umuttur, çünkü gelişmiş olmanın ölçüsü yeni koşullara göre sürekli değişmektedir. Çünkü sömürü düzenlerinde gelişmişliğin varoluş koşulu, başkalarının geri bırakılmasıdır. Bunun anlamı epey açık: Emperyalist düzenlerde gelişmekte olma sahte umutların beslendiği ve bu düzenin desteklenmesini sağlayan ideolojik bir yapıdan öte anlamlı bir karaktere sahip değildir. Türkiye gibi ülkelerdeki alt yapı gelişmeleri (özellikle taşıma ve iletişim) Türk halkının kalkınmasından çok daha fazla, dünya emperyalizminin kalkınmasının bir ifadesidir. Bu gelişmenin bir etkisi de, kırsal kitleleri ücretli köle durumuna ve ardından işsizliğe dönüştürmesi yanında, son-ürün kullanımında, örneğin köyden kasaba ve şehre ulaşım, her eve telefon, radyo, televizyon, buzdolabı, elektrik vb. tüketim olanakları sağlamasıdır. Bu olanaklar da 1960'ların gelişmişlik ölçüsüne vurulursa, kalkınmışlığın bir ifadesidir.

Fakat 1990'ların koşullarında bu faktörler ölçü olarak eski anlamlarını yitirmiştir. Kendini geçmişe bakarak değerlendirenler, kendilerini kendi elleriyle geri kalmaya mahkum ederler. Gelişmekte olmak kavramı düzen içinde, düzenden faydalanarak, düzenin verdiği olanakları sömürerek gelişme anlayışını ön plana getirirken, geri bırakılmışlık kavramı direk olarak geri bırakılma ilişkilerine, egemenlik ilişkilerine, yönelmeyi ve bu ilişkilerin değiştirilmesi gerekliliğinin önceliğini su yüzüne çıkartır. Kapitalist ideolojinin ezilenin kendini suçlaması anlayışını bir kenara itip, ilişkiler düzenini neden olarak gösterir. Gelişmekte olmak, gelişmek kavramları sahte övünç, güven ve umut vericidir. Kendinin olmayanı kendinin sanıp övünmek... Başkalarının sahip olduğunu kendinin sanıp savunmak...Kendinden ve kendi gibilerden koparılıp alınanı kendi gibilerden gaspedene gıptayla bakıp, kendi olmasa bile birgün çocuklarının bu gaspeden gibi olması umuduyla yaşamak ve bu umudu veren sömürü düzenlerini canla başla savunmak... Geri bırakılmışlık kavramını sadece ekonomik anlamda kullandık ve kesinlikle kültürel anlamda kullanılmamalıdır. Kısaca, bu kitap çevre ve insanlık durumunun ciddiliğini anlatmaya ve anlatırken de anlamaya çalışan ortak bir çabanın ürünüdür. Çevre konusundaki anlayış ve yaklaşımlara önemli katkıda bulunacağı umudundayız. Kitapta sunulan her fikir eleştiriye açıktır ve okuyucudan bizimle aynı fikirde olmalarını istemiyoruz, aksine, yapıcı-eleştirici bir gözle konuya yaklaşmalarını öneriyoruz. Çünkü alternatifler getiren ve geliştirmeye yönelik eleştiri, aynı fikirde olmaktan daha fazla itici güce sahiptir.

irfan Erdoğan

New york, March 15, 1995

İÇİNDEKİLER

I. Bölüm: SORUN: ÇEVRE VE İNSAN PEYZAJININ DURUMU 1

GİRİŞ 1

A. GLOBAL ISINMA 4
B. OZON DELİNMESİ 7
C. HAVA KİRLİLİĞİ VE ASİT YAĞMURU 9
D. FLORA, FAUNA VE ORMAN EKOSİSTEMLERİNİN DURUMU 10
E. AQUATİK SİSTEMLERİN DURUMU 14
F. BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİN DURUMU 17
G. KIRSAL ALANLARIN DURUMU 20
H. İNSANIN DURUMU 22

II. Bölüm: SORUN: EGEMEN NEDENSELLİK VE ALTERNATİF MODEL 26

A. NEDENLER VE NEDENSELLİK İLİŞKİLERİNİN ANLAMI 26
B. TANITIM: ÇEVRE VE İNSAN PEYZAJI YAPISAL İLİŞKİLER MODELİ 30

III. Bölüm: SORUNA NEDENLER 41

A. ÜRETİM TEKNOLOJİSİ, İLİŞKİ VE YANSIMALARI 41

1. Fosil Enerji 42
2. Nükleer enerji ve radyoaktif atık üretimi 46
3. Madencilik ve mineral üretimi 52
4. Kimya endüstrileri 55
5. Tarımsal üretim: İnsan ve çevrenin yoksun edilişi 57
6. Ormanların kullanımı 60
7. Kağıt endüstrisi 63
8. Intensif hayvancılık 65
9. Aquatik sistemlerin kullanımı 67

B. ÜRETİMLE TÜKETİM SÜRECİ ARASINDAKİ SAFHALARIN KATKISI 72

1. Paketlemede bozucu etken kullanımı 72
2. Ulaşım ve taşıma 74
3. Perakende sunum 75

C. TÜKETİM SÜRECİ VE BİÇİMİNİN KATKISI 76

1. Kapalı-çevre ve insan sağlığı 76
a. Kitle kültürünün evi 77
b. Metropolde ve peyklerindeki eğlence 79
c. İş yeri çevresi 80

2. Tüketici talebinin saptayıcı güçsüzlüğü 82
3. Kitle tüketimi düşünce ve ilişki biçiminin egemenliği 82
4. Nüfus artışı: Neo-Malthusian korku, neo-emperyalist strateji 83

D. TÜKETİM SONRASI OLUŞUMLARIN KATKISI 88

E. BİLİNÇ ÜRETİM ENDÜSTRİLERİNİN KATKISI 89
1. kitle kültürü ve kitle tüketimi 89
2. Kitle kültürü ve kitle iletişim araçları 90
3. Eğitim sistemi 92

IV. Bölüm: ÇÖZÜMLER VE ANLAMLARI 94

GİRİŞ 94

A. KİRLETİCİ ETKENLERİN OLUŞUMUNU ÖNLEME 95
B. KİRLETİCİ ETKENLERİN ATILMASINI AZALTMA 98
C. KİRLETİCİ ETKENLERİN HACMİNİ KÜÇÜLTME 100
D. KOMPOZISYON VE GÖREV DEĞİŞİMİNE UĞRATMA 102
E. KİRLETİCİLERİN ATILMASINI DÜZENLEME 103

1. Suya ve denize atma 104
2. Karaya atma 105
3. Havaya atma 107

F. BOZULMUŞ ÇEVRENIN TEMİZLENMESİ 109
G. BOZULMAMIŞ ALANLARIN KORUNMASI 110
V. Bölüm: ULUSLARARASI SÖMÜRÜ, ULUSLARARASI SORUN 114

GİRİŞ 114


A. ÇEVRE SORUNUNUN ULUSLARARASI KARAKTERİ 114

1. Çevre korumasına yaklaşımların uluslararasılaşması 114
2. Çevre bozulması ve uluslararası sermaye büyümesi 117
3. Kapital ihracı, yardım, hibe ve borçlanmalar 120
4. Araştırma ve geliştirmenin global kontrolu 121
5. Örgütsel uluslararasılaşma ve örgüt transferi 123

B. EGEMEN PAZARIN DÜNYAYA "ÇARE" SATIŞI 124

1.Teknoloji transferi ve profesyonel ideolojiler 124
2. Atık turizmi, yumuşak ve yerel turizm 128
3. Çevre ve insan peyzajının korunmadığı yerlere kaçma 128
4. İş ve çevre şantajı, akıllı kullanım teorisi 129
5. K rları kendine alma ve zararları dışarılaştırma 130

C. TEPKİNİN ULUSLARARASILAŞMASI 131

1. Birleşmiş Milletlerdeki girişimler 131
2. Bölgesel örgütlenmelerdeki girişimler 138
3. Ulusların uluslararası örgütler dışı girişimleri 138
4. Devlet kurumu olmayan girişimler: Çevre örgütleri 139

VI. Bölüm: ÇEVRE SORUNU: MARKSİZMİN ÇIKMAZI? 142

GİRİŞ 142

A. MARKSİST ÇEVRECİ ANLAYIŞ: İNSAN DOĞA İLİŞKİSİ 143
B. İNSAN, DOĞA VE EMEK 146
C. SOSYAL ÜRETİM VE DOĞA 148
D. ZENGİNLİKLERİN BÖLÜŞÜMÜ VE DOĞA 149
E. MÜBADELE, İNSAN VE DOĞA 150
F. TÜKETİM İLİŞKİLERİ VE DOĞA 150
G. TEKELLEŞME, REKABET VE DOĞA 151
H. ÇEVRE BOZULMASI, AZGELİŞMİŞLİK VE KALKINMA 153

VII. Bölüm: SONUÇ 156

Çevre, insan ve egemen öncelikler 156
Çevre bozulmasının faydası 158
Önce iş\ekmek parası sonra çevre ikilemi 158
Çevre ve maliyet\k r hesabı 159
Koruma ve geliştirme ideolojisi 160
Kalkınma, insan ve çevre 161
Sürdürülenin sürdürülebilirlikten yoksunluğu 162
Değişimi kim yapacak 163
Dünya görüşü ve davranış biçimi 165
Doğayı kontrol anlayışı 166
Share:

Çevre ve (eko) turizm

Ankara: Erk yayınları, 2003

SORUN AMAÇ VE YÖNTEM

İnsanlar günlük yaşamlarında kendilerini ve toplumlarını üretmek için birbirine bağlı sayısız örgütlü etkinliklerde bulunurlar. Bu insan etkinlikleri sonucunda, doğal çevrede çeşitli değişimler ortaya çıkmaktadır. Hava, su ve toprağın doğal kimyasal kompozisyonu değişmekte ve ekosistemde yaşam koşulları ciddi sorunlarla karşı karşıya gelmektedir. Yaşam ortamlarının değişmesi ve kaynakların aşırı kullanılmasıyla birlikte bitki ve hayvan topluluklarının yok olmaya yüz tutması, insanın ortak kültür mirasının bir parçası olan tarihi çevreyi oluşturan öğelerin günlük ekonomik çıkarlara feda edilmesi, çevreyi gözeten ve koruyan değerlerin yitirilmesinin göstergesi olmakta, dolayısıyla çevre sorunları konusunu daima gündemde tutmaktadır. Modern teknolojilerle yapılan üretimden, dağıtım ve tüketime kadar bütün sosyal süreçler sırasında ve sonrasında oluşan, insanı ve doğayı etkileyen çevresel sorunların ele alınması ve incelenmesi gerekmektedir. Elbette incelemeyle gelen amaç, sorunların çözümüyle ilgili kararlara, kurulan önleme mekanizmalarına ve uygulamalara yardımcı olmaktır. Bu bağlamda ele alınması gereken konulardan biri de çevre ve turizm konusudur.

Yukarıdaki gerekçeden hareket ederek seçilen çevre ve turizm konusunu ele alan bu çalışmanın birinci bölümünde genel bir çevre durum değerlendirmesi yapıldı. Bu amaçla, ekosistemi ve insanı tehdit eden başlıca çevre sorunları sunuldu: Hava kirliliği ve hava kirliliğinden kaynaklanan küresel ısınma, asit yağmurları ve ozon tabakasının delinmesi; orman ekosistemlerinin durumu; su ve toprak kirliliği; biyolojik çeşitliliğin durumu; katı ve radyoaktif atıkların çevre üzerindeki etkileri üzerinde duruldu. Bu sorunlarla ilgili olarak Dünyadan ve Türkiye’den örnekler verildi. Bunlar sunulurken sorunların nedenleri de doğrudan ve dolaylı olarak ortaya konuldu ve akış içerisinde çeşitli önerilere de yer verildi.

Turizm, dünya ekonomilerinde gittikçe büyüyen bir sektör olmaya devam etmektedir. Turizmin ekonomik önemi büyümeye devam ederken sosyal ve çevresel etkileri de büyümektedir. Geçmişte turizm yatırımcıları, turizmi sadece ekonomik fayda olarak görmüşlerdir. Bugün ise ekonomik faktörlerin ötesinde turizmin çevresel ve sosyokültürel sonuçlarına da bakılmaktadır. Son araştırmalar, turizm ile gelişmenin olabilmesi için çevre korumanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, turizm ve çevre bağlamında ortaya çıkan çevre sorunlarının incelenmesi önem kazanmaktadır. Bu amaçla, ikinci bölüm turizm olgusu ve çevresel etkilerine ayrıldı. Önce turizmin kısa bir etimolojik açıklaması yapıldı. Turizmdeki gelişmeler ve endüstriyel büyüme, farklılaşma ve bütünleşme incelendi. Genel olarak turizm gelişimi sonucunda doğal, kültürel ve sosyal yapılarda ortaya çıkan sorunlara değinildi.

Turizm faaliyetlerinin doğal ve kültürel kaynaklar üzerindeki olumsuz etkileri ve bu etkilerin turizmin kendi geleceğini tehlikeye attığının anlaşılmaya başlanması ve bunun sonucunda daha uzun vadeli kullanıma dayanan sürdürülebilir turizm, alternatif turizm, ekoturizm, sorumlu turizm, yeşil turizm, yumuşak turizm, özel ilgi turizmi ve doğa turizmi gibi içerikleri hemen hemen aynı olan fakat farklı zamanlarda farklı isimlerle adlandırılan turizm türlerini gündeme getirmiştir. Bu bağlamda, üçüncü bölüm, sürdürülebilir kalkınmanın turizme yansıması olan sürdürülebilir turizm ve alternatif turizm konusunun açıklanmasına ayrıldı. Özellikle turizm türlerinin tanımlanması ile uygulama arasındaki farklılıklar üzerinde duruldu. Koruma kullanma dengesi söylemi dahil, çevre koruma dikkate alınmadan yapılan turizm planlamasının adı ne olursa olsun çevrenin geleceği için bir tehdit oluşturacağı görüşü sunuldu. Sosyal ve ekonomik gelişme çerçevesi içinde sunulan ekonomik çıkar yapıları ile çevre korumanın birbirinden ayrı düşünülmesinin hem sürdürülebilir turizm hem de sürdürülebilir yaşam için bir engel olacağı görüşü vurgulandı.

Dördüncü bölüm, doğa temelli turizm endüstrisinin hızla büyüyen bir bölümü olan, yerel toplumun bütünlüğüne saygı gösterirken ekosistemin korunmasına katkıda bulunan, aydınlatıcı doğa seyahati olarak tanımlanan ekoturizm konusuna ayrıldı. Ekoturizmin tanım, amaçları, çıkış ve gelişme nedenleri, ilkeleri, türleri, çevresel, ekonomik ve sosyal etkileri üzerinde duruldu.

Beşinci bölümde, sürdürülebilir ekoturizm için politikalarla, planlama ve uygulamayla gelen çözüm olasılıkları üzerinde duruldu. Türkiye’de çevre sorunlarının genel yapısı incelendi ve çevreyle ilgili yasal boyut üzerinde duruldu. Çevre Kanunu, Kıyı Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu ve Beş Yıllık Kalkınma Planları’nda çevrenin ele alınışı ve bunların çevre korumadaki etkileri irdelendi. Ağırlık daha çok turizmle bağlantılı yasal düzenlemelere verildi.

Altıncı bölümde, çevre koruma girişimleri ve turizm konusu ele alındı. Bu amaçla önce uluslararası bağlamda girişimler, anlaşmalar ve bunların içerikleri sunuldu. Bunun ardından başarı olasılıkları tartışıldı. Ardından bölgesel örgütlenmelerdeki girişimler, sivil toplum kuruluşları ve turizm sektöründeki çevre korumaya yönelik değişimler incelendi.

Turizm ve diğer amaçlarla doğanın planlı ve plansız kullanımı, kaçınılmaz olarak doğayı etkileyecek ve insana olumsuz olarak geri yansıyacaktır. Bu nedenle çevrenin ve turizmin geleceğe yönelik olarak sürdürülebilirliğini sağlayabilmesi için turizmin çevreyi ve çevredeki insanı merkeze alan planlı bir şekilde gelişim yönü çizmesi gerekmektedir. Turizmin varlığı bozulmamış bir çevreye bağlıdır. Bu bağlamda korunan alanlar konusunun incelenmesi önem kazanmaktadır. Özellikle son yıllarda sürdürülebilir turizm anlayışının bir devamı olan ekoturizm etkinlikleri için daha çok korunan alanlara doğru yönelim olmaktadır. Bu amaçla yedinci bölümde, korunan alanlar sistemi ve bu alanların turizm amaçlı olarak kullanımı incelendi. Amaç sadece betimlemeyle sınırlanmadı, özellikle de ekoturizm ilkeleri ile uygulama arasındaki bazı uyumsuzluklar dikkate alındığında korunan alanlar üzerinde oluşturacağı gerçek ve potansiyel tehditlere dikkat çekilerek öneriler sunuldu.

Turizm, çevre ve korumayla ilgili kuramsal yaklaşımlar endüstriyel yapıların soruşturmasız propagandasını yapmaktan fanatik bir karşıtlığa kadar değişmektedir. Bu kitapta, herhangi bir kuramsal tartışma yapılmadı ve kuramsal çerçeveler sunulmadı. Onun yerine, kuramsal yaklaşımlar, turizm ve çevreyi değerlendirmede yaygın olan görüşler ve karşıt alternatif görüşler olarak iki grup içine yerleştirildi; kitapta yansızlığı koruma amacıyla gerektiğinde her iki görüşün değerlendirilmeleri de sunuldu. Fakat ağırlık daha çok yaygın olan görüşlerin anlatımları ve anlaşılmasına verildi. Yaygın olarak nitelenen görüşler turizm endüstrisine ve faaliyetlerine doğrudan veya dolaylı destek veren ve aynı zamanda ideal normatif sunumlarla çevrenin korunması üzerinde duran görüşler olarak tanımlandı. Alternatif görüşler grubu ise çevre, doğa ve insanın sağlığını turizm ve ona bağlı endüstriyel yapıların çıkarlarının önünde olduğunu, akıllı kullanım ve denge kurma görüşlerinin aslında çevre bozulması ve insanın yaşam koşullarının kötüleşmesini yaratan bir iş yapış biçiminin sürdürülmesi için hazırlanan bilinç yönetimi olduğunu öne süren eleştirel yaklaşımlar olarak tanımlandı. Bu kitabın kuramsal yaklaşımına göre, turizmle, çevreyle ve insanla ilgili söylenenler gerçekleri sadece tanımlayan düşünsel anlatımlardır. İnsanla ve çevreyle ilgili gerçekler, insanın beynindekiler değil, dünyada ve ilişkilerde somut olarak var olanlardır. Gerçeklerin farklı görünmesi, kişinin nerede, neden, nasıl durduğundan ve amacının ne olduğundan dolayıdır, gerçeklerin farklı olduğundan dolayı değildir. Endüstrinin ve akademik yaşamın gerçeklerinin örtüşmesi veya çatışması da aynı bu şekildedir.

Bu çalışma, daha önce basılmış araştırmaları, istatistikleri ve değerlendirmeleri kaynak olarak kullanarak tasarlanmış niteliksel bir incelemedir. Dolayısıyla niteliksel metodolojiye karşı yöneltilen her eleştiriye açıktır.
Share:

ERCİYESİN ÖYKÜSÜ: DÜN ÖYLEYDiM, BUGÜN ÇIRILÇIPLAĞIM, KURUDUM, ZEHİRLENİYORUM.

İrfan Erdoğan

Kürşat Başdemir, Bilim ve Ütopya dergisinin Ocak 1997 sayısında, Erciyesin Öyküsü başlıklı yazısında, bize oldukça faydalı tarihsel bilgiler vermektedir. Zevkle okudum. Yazı Erciyes'in romantik duygululuğuyla ve övünüşüyle ve de özlemiyle bitiyor, fakat nedense Erciyes bugün nasıl hissettiğini, ne durumda olduğunu anlatmıyor. Erciyes yoksa her yıl eteklerinde toplanan ve kurt resimleri çizerek, poşetlerle ve diğer atıklarla dağı taşı çöplüğe döndürenler gibi bilinç yoksunluğuna veya bilinç felcine mi uğradı dersiniz? Erciyes kültür mozağinden bahsederken, bu mozaikteki egemenlik, baskı, sürgün, İnönünün treninin durduruluşu, Kayserili tüccarların yag, şeker gibi temel ihtiyaç maddelerini saklayarak kıtlık yaratması ve karaborsa ile azami kar elde edişlerini pek de irdelemiyor.

Kayseri veya diğer yerlerde daima dini, ekonomik ve kültürel egemenliğe karşı direnişolmuştur. Bu direnişmozaikteki birlik beraberliği değil egemenlik ve mücadeleyi anlatır. DIn ve tekkeler egemenlik ve mücadele ilişkisinde ya egemenliğin yanında egemenliği destekleyip ondan payını alarak, ya egemenenliği bizzat ellerinde tutup temsil ederek, ya da egemenliğe karşı direnerek toplumun günlük yaşamında yer alırlar. Erciyesin dili bir etkileşimin dilidir ve bu etkileşimde etkilenen taraf daha çok Erciyesdir ve bu etkilenme daha da artmaktadır.

ERCİYESİN BUGÜNÜ: ROMANTİZMDEN TALANCI VE TAHRİPÇİLİĞE

"Her bahar gelişinde uzaklardan Gesinin kirazlarını Efkere' ye taşıyan güvercinleri görürürüm. İçimi bir hüzün kaplar. Her Ağustos sonu çıra günlerini anımsarım. Zirveme yaklaşan dağcıların sanki birazdan çıra ateşini yakıp bağ bozma zamanını haber vereceklerini zannederim" diye içlenip romantikleşiyor Erciyes. O dündü, bugün Erciyes çırılçıplak: Erciyes taşlarla kaplı, yeşillikten ve ağaçtan yoksun bırakılmış. Kayserlinin tütününden, dumanından, kurşunlu benzinli arbalarından ve endüstriyel süreçlerinden çıkan zehirli gazlarla ve atiklarla boğuluyor Erciyes. Erciyes'in gözleri hava kirliliğinden kanla dolu, ciğerleri simsiyah. Erciyes çakılmış Kayserinin böğrüne, kımıldıyamıyor; kaçamıyor kanser saçan gelişmesinden Kayserinin...

Erciyeste kayserinin çocukları kızak kayardı kışın; şimdi Erciyes kışturizminin orospusu olarak kullanılıyor. Kızakların yerini kayaklar, kayılan yerleri oteller ve tesisler doldurmaya başladı. Erciyes turizm tüccarının elinde ticaret malı oluyor.

Erciyesin karı pekmezle karıştırılıp yenirdi. Erciyesin karı şimdi ne tür kimyasal zehirlerle dolu dersiniz? Erciyesin karını yiyenler ve kar suyunu içmek için Romantiklikte inleyen Erciyes olmak gerek.

Erciyesin suları berraktı. Yine de buz gibi kaynakları var. Peki akar suları? Akar sular kimyasal atık alanı olmuş. Ankara yönünden girişte keskin lağım kokusuyla karşılar Kayseri sizi. Sarımsaklının barajına Bünyandan gelen su Bünyanın lağımıyla ve hayvan kesimi atıkları ve deterjan sularıyla dolu. Biz bu suda yüzerdik ve balık avlardık. Şimdi balık çıftlikleri kurulmuş, akarsular cehennem suyu gibi..

Erciyesin bir zamanlar sevgiyle seyrettiği kuşcenneti ve diger ışlak alanları tahrip edilmekte, hor kullanımla canlilariyla birlikte yok edilmektedir. Erciyesin gözleri yaşlı...

Eski bağlar ve bahçeler ya terkedilmiş, bakılmamakta, ya da büyüyen sermaye tarafından satın alınmakta ve büyük çiftlikler kurulmaktadır. Gesi bağı türküleri, bağ bozumunun dayanışmacı kültürünün çevreyi dolduran yaşam ve mücadele dolu sesleri duyulmaz oldu artık. O seslerin romantikliğinde başı dönen Erciyes şimdi, Batının ve Japonyanın benzinli-motor sesleriyle her gün üç kez aspirine muhtaç başağrılarıyla cebelleşmektedir. Aspirin Batının ithal edilen teknolojisi ve bilgisi ve de bilimi gibi çok nadiren soruna çaredir; Sadece sorunun belirtilerini (başağrılarını) yeniden gelmesi için giderir. Aksi taktirde BAYER'e birkaç kullanıştan sonra gerek kalmazdı: (Dikkat edersek, bu son birkaç cümlede bağımlılığın öyküsünün yattığını görürüz.)

Erciyesi Kayserililer hafta sonları piknik ve eğlence için kullanırlar. Bu kullanış kadir bilen, hürmet ve sevgi taşıyan bir yaklaşımdan cok uzak, gaddarca, kadir ve şinas bilmez, hunhar ve talancı bir kullanışbiçimidir. Bir hafta sonu akşamı Kayserililerin arkada bıraktıklarına baktığında Erciyesin midesi iğrentiyle bulanır. Her yer atıklarla doludur. Erciyesin agaçsız gövdesinde taşlara tuttunan binlerce plastik poşet rüzgarın vuruşuyla acaip sesler çıkararak sallanır durur. Kentler arası yollarda Erciyesin kanlı gözleri agaçlara çıkmışpoşetlere üzgün üzgün bakar durur. Elinden birşey gelmez Erciyesin.. Bakar durur. Erciyes bakıp dururken, büyük sermayenin desteklediği çevre sempozyumlarında davranışçı psikolojinin p'sine sarılı kalmışprofesörler yaptıkları araştırmaların sonucunda çare olarak "halkı bilinçlendirme, eğitme" propagandasını sunarlar. Bu sırada, plastik ve zehir endüstrilerinin büyük başları zevkle whiskilerini yudumlayarak zevklenirler.

Gögsünü eşerler Erciyesin, zenginler yazlık villarını kondururlar. Erciyes, yukardan Kayserilinin taşyığını peyzaj zevkininin iğrençliğine bakıp iç çeker. Taşocakları ve endüstriyel alıntılar sonrası viraneye döndürülerek terkedilen alanlar bir yara gibi durur Erciyesin gögsünde ve etrafında...

Kayseri'de kışın göz gözü görmez. Kayserilinin gözü bir dümen çevirip veya bir tezgah kurup villa dikmek ve karısının dırdırını ve kıskançlık duygularını tatmin etmek etrafında döner. Kayserilinin Erciyese ne sevgisi ne de saygısı vardır. Kayserili gerektiğinde Erciyesi karısı veya eşşeği gibi kullanır ve tatmin olduktan sonra bir kenara atar. Erciyes çaresiz ve güçsüz bakar durur. Erciyes mutlu mu? Erciyes nasıl mutlu olabilir günümüzün ezici, talancı, tahrip edici, kanser verici, boğucu, dumanlı ve ve gaddar gerçeğinde... Erciyes ancak bir şekilde mutlu olabilir: Geçmişe kaçarak ve geçmiştekini romantikleştirerek... Bu kaçış Erciyesi ne Kayserilinin adice kullanışından ne de kanserli kentleşme ve endüstrileşmesinin ciddi etkilerinden kurtarabilir.

Erciyes çırılçıplak, soyulmuş, talan edilmiş, kötüye kullanılmakta ve zehirleniyor. Soyulan, talan edilen, ezilen ve kotüye kullanilan sadece Erciyes mi?

Erciyes Mozaiğin bir parçası? Ne mozaiği kardeşim!! Ezenle ezilenin, sömürenle sömürülenin, devlet ve\veya özel teşebbüs sisteminin bürolarında ve işyerlerinde yürütülen örgütlü terörle, bu terörün kurbanı kitlelerin oluşturduğu bir mozaik kesinlikle barışı, kardeşliği, birliği, beraberliği, dayanışmayı destekleyen karaktere sahip değildir. Bu mozaiktekilerin bu mozaiği tutma çabasıyla yaptıkları barış, kardeşlik, bütünlük, beraberlik çağrısı Kayserilinin alnı-sakar eşegi boyayıp satışına benzer: Siyasal tüccarın İdeolojik sahtekarlığı..

New York



January 23, 1996
Share:

ERCİYES'İN KAYBOLDUĞU GÜN

Bilim ve Ütopya, Mart 1995, s.44-45.
İrfan erdogan

Kendisine hem iletişim hem taşıma hem enerji kaynağı olan eşeğini döven Orta Anadolunun hayvanlara (kadına, kıza ve çocuğuna karşı da çeşitli ifadesini bulan) gaddarlık kültürü , modern çağın kapitalist teknolojik düzeni ve kendini insancıl olarak satan kültürel vahşiliğiyle karşılaşınca ne olur? Hemen, “Vay, ortak nasılsın” diye el sıkışır ve sarılırlar. Sarılış o sarılış: Anadolu eşşeği ve Türkçeyi unutur F-16 konuşmaya başlar. Bu sırada Koca Erciyes dağı kaybolur ve ne kimse farkına varır ne kimse kılını kıpırdatır ne kimse sesini çıkartır, çünkü, belli istisnalar dışında, herkes ya kendisinin sandığı kendisinin olmayan vatanı başkaları için kurtarma peşinde ya da köşeyi dönme yarışında, ya kadeh tokuşturuyor, ya küvette kürek sallıyor öfkeli, ya ticaret ve iş adına birini soyuyor, ya da örgütlü terrör faaliyetlerine zorunlu veya arzuyla katılarak egemen-başkalarının günlük gündemleri ücretli\maaşlı veya bedavadan kendini adayarak yürütüyor... Büyük işler dururken Erciyes’le, çevre ve insan sağlığıyla uğraşmak gülünçtür.

1994 yaz ayı. New york'un çıldırtıcı nem ve sıçağından ve insanı insanlıktan çıkaran peyzajından kaçabilmek büyük bir özgürlük deyip, bencilce, kendimi anavatana attım. Kayseriye gidiyorum. yanımda da kuzenim. Kayseriye kırk kilometre falan kalınca Erciyes dağının haşmetli görünümü önünümzdeki peyzajı süsler. Hava biraz bulutlu. Ufuk tamamiyle toz ve dumanla kaplı. Kuzenime "biraz sonra Erciyesi görürüz" dedim. Tecrübe, çocukluktan beri gide gele Erciyesin nerde görüneceğini biliyorum. Bekliyorum. Hayret, Erciyes görünmüyor. Küçüldü mü yoksa? Kayseriye 30 kilometre işaretine geldik hala Erciyesten eser yok. Ben şaşkınım, çünkü koca dag görünmüyor. Kaybolmuş. Kuzenim oralı bile değil. Hatta benim merakıma biraz şaşıyor: Uçacak değil ya, biliyoruz ki Erciyes yerinde duruyor. Kente girmek için 20 kilometre işaretinden sonra sola dönüyoruz, sağımızda Erciyesin peyzajın tümünü olmasa bile % 80'ini kaplaması gerekir. Fakat Erciyesin, bırak parçasını, tümünden eser yok. şehrin içindeyiz. ?aşkınım. Sadece Erciyesin yanındaki ikizlerden bir tanesi görünüyor. Kuzenim benim sürekli ısrarıma gülüyor. Evet, Erciyes orda. Orda olmasına orda da, ama nerde, görünmüyor ki. Erciyesin olduğu yer ve hava tamamiyle igrenç bir renkle kaplı. Bilmeyene orda kocaman bir dağ olduğunu söylesen sana "hayal görüyor zavallı, keçileri kaçırmış" diye güler. Kayserililere bakıyorum. Herkes işinde gücünde. Sokaklar insan kaynıyor. Kimse Erciyesin kaybolduğunun farkında değil. Bir diğer kuzenimin ofisine gidiyoruz. Bizde kuzen bol. Orda bir kız var. Kıza soruyorum "Erciyese ne oldu?" Kız şaşkın şaşkın “deli mi ne” diye bana bakıyor. Ben devam ediyorum: "Erciyes dağı yok olmuş" Kız gülüyor ve "olur mu öyle şey" diye karşılık veriyor. Ben soruyorum "Dışarı çıkmadın mı?

Çıktım.

Erciyes kayıp, görmedin mi?

Nereye gidecek, orda işte.

Orda değil, olsa görünür.

Görünüyordur, belki başı biraz dumanlıdır.

Başının falan dumanı kalmamış, duman her yeri kaplamış.

Bu sırada ofise birkaç kişi giriyor. Erciyes kayıp diyorum onlara da "Ne gırgır herif, veya kabak gibi laf" diye düşünüp gülüyorlar. Erciyes kaybolmuş, cin Kayserlilerin haberi bile yok. Nasıl olur da farkında olmazlar, koskoca dağ göz önünden silinip gitmiş. Yanımda saatlerce oturan ve şaşkınlığıma şaşan kuzenim bile bir kez "evet, irfan, dağ görünmüyor" diye beni tasdik etmedi. Koca dağın kaybolması hissedilmiyor bile, en küçük bir önem taşımıyor. Ne televizyonlar, ne radyolar, ne de gazetelerde "Erciyes bizimle saklambaç mı oynuyor?" veya "Erciyes Ağrıya gezmeye gitmiş" gibi bir haber var. Bırak erginleri, meraklı olması gereken gençler ve küçük çocuklar bile, hiç değilse, "bugün Erciyes kayıp" demeyi bile düşünmüyor, demeye bile gerek duymuyor. Kadınlar Meksika'nın tele-romanlarının hayal dünyasının penceresinden dışarı bakıp "aaa, Erciyese de ne oldu?" diye bir çift dedikodu bile yapmıyorlar. Milliyetciler çadırlarını kurdukları Erciyes eteklerini, vatan ve millet kurtarma nutuklarından sonra, binlerce foşetler ve atıklarla terkediyorlar. ilericilerin bazıları (Kayseride ilerici varsa, tabi) insanlık durumuyla uğraştıkları için burjuvaların uğraştığı çevre ve insan sorunuyla uğraşmayı revizyonistce buluyorlar. Müslümanlar her hafta sonu mesire yerlerini çöplüğe çevirip gidiyorlar. Köyümüzdeki amcamın su kenarındaki güzelim bahçesi Kayserlilerin atıklarıyla dolu. Otuz sene evvel berrak akan sular şimdi pis-yeşil ve iğrenç renkte akıyor. İnsanlar bu iğrençlik ve pislik içinde sanki "hayat bu işte' der gibi yaşıyorlar. insanların, yaşamlarının bağlı olduğu kendi çevrelerinde olana bu denli, görmeyi bile red edecek şekilde, gözü kapalı katılmaları ciddi bir durumun ifadesidir. Eğer ben siyasetten, kurttan kuştan, vatanın milletin bütünlüğü ve bölünmezliği ideolojik uyutmacalarından bahsetmeye kalksaydım, yedisinden yetmişine kadar herkes atılarak katılırdı. Güzel. Koyun gibi pasiflikten çok daha iyi. Ama Erciyes yok, kayıp,"yoksa sattınız mı?"

Gülüyorlar.

Valla siz kayserliler yaparsınız, muhakkak Almanlara satmışsınızdır.

Satmamışlar. Hafta sonu gördüm. Tekir yaylasına çıktık. Erciyesin dizi. Amerika'da kirli dereler ve nehirler gördüm: Suyu bembeyazdır. Kazara içersen, senin ne olacağın, ne zaman ne renk alacağın, nerelerinde neler çıkacağı belli olmaz. Tarlalar bile sulanmıyor bu sularla. Tekirde küçücük bir dere var. Kıvrıla kıvrıla aşağı doğru yol alan dereden koyu iğrenç renkli birşey akıyor. Nükleer savaştan sonraki sular böyle olacak herhalde. Olsa n'olacak ki, içecek kimse kalmayacak o zaman. Kazara kalanlar, yavaş yavaş acılar içinde ölürken canlı kaldıklarına pişman olacaklar. İnsanlar dizilmiş dere boyuna piknik yapıyor. Dere bakıyor: "Ne yaptınız bana" diyecek demesine de içini organik pislikler ve ağır metaller kaplamış. Kendinden başkası olmuş dere. Peki insanlar? Dedim ya, insanlar piknik yapıyor. Kullanıyor ta ki kullanamıyacak hale gelinceye kadar. Ve terkediyor. İnsanda bireysel olarak kendinin sahip olduğunu düzenleyerek ve yeniden düzenleyerek gösteriş edepsizliği ve onun dışındakine kıskanç veya hunharca sömürücü ve bozucu duygusuzluğu egemen olmuş durumda. Erciyeste yol boyu esen rüzgarla tempo tutmuş salınan çayırlar, otlar selviler yok: Taşlara takılmış, gitmem diye rüzgara direnen plastik torbalarla dolu etraf. Milliyetcilik siyasal-sloganları yazılmış dağın gögsüne. Dünya türklerinin mi ne kurultayı olmuş. Obak obak gelmişler. Cengizhan ve Atilla da varmış. Yenmiş içilmiş eğlenilmiş, nutuklar atılmış, vatan kurtarılmış: şehir tozlu, şehir dumanlı; Dağlar taşlar, akan sular pislik içinde; Erciyesin tepesinde sürekli durduğunu bildiğim kar yok, sadece kar izi kalmış. Villa denen, surlarla çevrili, gaspedilmiş milyarlarca lira harcanarak yapılmış beton yığınları doganın güzelliğine bir küfür gibi sıralanmış Erciyesin eteklerinde. Erciyes alev alev yanıyor kızgınlığından. Erciyes erimiş. Tükenmiş. Erciyes dumandan ve havasızlıktan boğuluyor. Erciyes kanserli. Erciyes birgün patlayacak. Kimin başına dersiniz?

irfan Erdoğan, New York february 17,1995
Share:

ULUSLARARASI ÖRGÜTLÜ TALAN ÖRNEĞİ: DÜNYA BANKASI, KALKINMA VE İNSAN VE ÇEVRE PEYZAJI

irfan erdogan

Ulus içi talanla el ele iş gören uluslararası sömürünün yürütülmesi birbiriyle bağlı, birbirini tamamlayıcı ve oldukça rekabetci ve işbirlikçi ilişkiler içindeki sayısız örgütlenmeler ve faaliyetlerle yürütülür. Bu örgütlü sömürünün yürütücülerinin en önde gelen biri de Dünya bankasıdır.

Dünya bankası elli yıllık çalısma tarihine 1995de ulaştı. Elli yılda kurulan, geliştirilen ve uygulanan faaliyet biçimi, bankanın sürdürülebilir kalkınma, insan ve çevre peyzajının korunması ve geliştirilmesi önünde duran en güçlü engellerden biri olduğunu göstermektedir. Kurumun yapısı, bu yapınının getirdiği kalkınma modeli ve bu modele bağlı olarak desteklenen projeler insan ve doğa peyzajının hunharca somürülmesine, kötüye kullanılmasına, dünyada yoksulluğun, insanın iş ve iş-dışı çevreden aldığı hastalıkların çeşitlenmesine ve artmasına yardım etmiştir.

ÖRGÜTLÜ SÖMÜRÜNÜN YAPISI

Dünya bankasınının örgütsel yapısı, işleyişi gibi, dünyaya egemen güçlerin materyal çıkarlarını dile getiren bir biçimdedir. Diğer bir deyimle, ikinci dünya savaşından sonra Amerikanın egemenliğinin kısa zamanda perçinlenmesi ve ardından 1970'lerde ekonomik duraklama ve yavat yavat gerilemesi, Japon ve Avrupa imperyalizminin yeniden canlanması yönünde değişmesiyle biçimlenen bir dünya ekonomik ve siyasal düzeninin örgütsel bir yansımasıdır. Yapının biçimi, çalışma şekli ve günlük faaliyetlerinde karşılaştığı kolaylıklar ve zorluklar, aynı zamanda, karşı mücadelelerin durumunun bir ifadesidir.

Dünya nüfusunun % 20'si 10 zengin ülkede yaşar. Bu 10 ülke dünya gelirinin % 85'ini alırlar. Bu ülkeler Dünya bankasında oyların % 54'üne sahiptirler. Amerika % 17 oyla başı çekmektedir.

Amerikanın yanında, Almanya, ingiltere, japonya ve Fransa Dünya Bankasının yönetim kuruluna kendi temsilcilerini tayin ederler. Kısaca, hem dünyanın zenginliklerinin üzerine, uluslararası ekonomik düzenin getirdiği gaspetme ilişkileri yoluyla, oturururlar hem de bu zenginliği kontrol mekanizmasından biri olan Dünya bankasında egemenlige sahiptirler.

Öte yandan, örneğin, Sahara'nin güneyindeki 48 Afrika ülkesi Bankada sadece % 4.8 oya sahiptir.

Banka üç ana birim ve bunlara bağlı alt-birimler yoluyla işlerini yürütür.

1. Uluslarası Kalkınma Bankası (İnternational Bank for Reconstruction and Development), yani Orijinal Dünya bankası: Genellikle orta-gelirdeki ülkelere pazardaki faiz oranına göre borç verir. ikinci dünya savaşından sonra Amerikan ekonomik somürüsünun kapsamının genişlemesine ve Avrupayı ve aynı zamanda Avrupa imperyalizminin sömürü alanlarını ele geçirmesine veya bu alanlarda sömürüye egemen-ortak olmasına bu bankanın "borç" faaliyetleri büyük rol oynamıştır.

2. Uluslararası Finans Korporasyonu (International Finance Corporation): Özel teşebbüş firmalarına borç verir ve para yatırımı yapar. Korporasyon yarı-bağımsız bir karaktere sahiptir. Kendi yönetim kadrosuna sahiptir. Bankanın hızla büyüyen bu kolunun 1993'deki yatırımı 2.1 milyar dolara ulaşmıştı.

3. Uluslararası kalkınma Kurumu (the international Development Association): Kişi başına geliri 805 dolardan az olan ülkelere 40 yıla kadar uzun vadeli faizsiz borç verir.

Birinci ve üçuncü kurumlar tek bir organ gibi çalışır. Ortak yönetim, personel ve facilities'e sahiptirler. Bankanın 1993'deki verdigi borçlarının totalinin % 92'sini verirler.

Banka 8000'den fazla personele sahiptir.

Banka fonlarının % 10'unu üye ülkelerin direk bağışlarından, yani vergilerden (halkın cebinden) elde eder.

Bankanın yöneticileri ve danışmanları ya direk olarak ya da örgütün yapısının işleyiş biçiminin yarattıgi profesyonel ideoloji geregi özel sermayenin (özellikle finans ve yatırım sermayesinin) çıkarlarının gerçekleştiricisi rolündedirler. Örneğin, Bankanın Ozon operasyon birimi teknik danışması 7 kişiden oluşur ve bu kişilerin hepsinin kimya firmalarıyla sıkı bağları vardır.

Dünya Bankası işlerini gizlilik içinde yürütür. Artan baskılar nedeniyle, halk enformasyon merkezini açtı, fakat çoğu projeler, çevre ve sosyal raporlar bu merkezden gizli tutulur. Borç verme kararlarına halkın katılması olanağı kesinlikle yoktur.

Bankanın 1993'deki yönetim\idari bütçesi 1 milyar dolardı ve bunun büyük bir kısmı banka personelinin maaşlarıydı.

Dünya bankasının 1993'deki kazancı 1.1 milyar dolardı.

Bankanın reserve'leri ise 19 milyar dolardı.



SÖMÜRÜNÜN İŞLEYİŞİ: FAALİYETLER

Dünya Bankası global ekonomi ve kapitalist dünya düzeninin desteklenmesi ve gelişmesinde önemli bir rol oynar. Banka uluslarası ekonomik yapının, özellikle "kalkınma, modernleşme, gelişme" adı altında yürütülen girişimlerin yapısının kontrolu ve belli biçimde tutulup yürütülmesinde örgütlenmiş baskının ve yönetimin bir ifadesidir. Banka dünyadaki "kalkınma projelerinin" en büyük finansmancısıdır.

Dünya Bankası kapitalist sermayeye uluslararası konumda önemli ölçüde gelir saglayan bir kaynak rolünü oynar. Fransa sermayesi Dünya bankasına yatırılan her dolar 1.85 dolar, Amerika 1.80, ve Almanya 1.51 dolar gelir sağlar (genel ortalama her dolar için 1.80 dolardır).

ülkeler borçlarını ödeyemez duruma gelince, 1980'lerde Dünya Bankası Yapısal Ayarlama Borçlarına başladı: Bu borçlarla ülkelerin borçlarını ödemesi için yeni borç verildi. Diğer bir deyimle, borç ödemeyi kolaylaştırma adı altında yeniden borç para verilerek borçlar üzerinden elde edilen borçlanmalar oluşturuldu. Bu paralar da kapitalist banka sermayesinin cebine gitmektedir. Böylece, elde edilen fonlar özel sermayenin eline geçer. Kapitalistler birbirinden çok iyi öğrenmekte: Mafya bile artık, üste yeni borç vermese bile, ödemeyi biraz daha uzatarak faizin borcu geçtiği bir ilişki düzeninin faydasını öğrenmiş. Dünya bankası borcunun faizini ödemen için borç verir ve böylece borcun, dolayısıyle bağımlılığın ve üzerinde kurulan kontrol ve yönetim daha da güçlenir. Örneğin, 1993'de çoğu Afrika ülkesi olan 14 ağır-borçlu ülke Dünya bankasına o yıl aldıkları borçtan çok daha fazla borç ödemesi yaptılar. Gerçekte, "borç" diye adlandırılan ideoloji, ortaklaşa ve sermayenin rekabetiyle yöneltilen sömürüye yönelik ekonomik ve yatırım faaliyetlerinin biçimlerinden biridir.

Yapisal ayarlama borçları yoksullaştırılmış ülkelere transfer edilen "yardımın" hemen hemen hepsiyle bağıntılıdır. Çünkü bu devletler ve özel bankalar borçlar ve borçun baskısını\yükünü azaltma\hafifletme için çoğu kez Dünya bankasının olurunu gerektirir. Hatta bu olur ülkeler arası "yardım" anlaşmalarında da gereklidir. birçok ülke kalkınma planlarını Dünya Bankasının olurunu almadan uygulayamaz durumdadır. Dünya Bankasının oluru demek bankayı kontrol eden egemen finans ve industrial güçlerin hesaplarına uygunluk demektir.

Dünya bankası çevre korumayla ilgili artan baskılar sonucu 1991'de Global Çevre Birimini (Global Environmental facility) yarattı. Birim Bankaya hem yönetmesi için yeni fon sağlamakta hem de bankanın çevreyi talan eden birçok projeleri üzerine 'yeşil örtü" yorganı çekmektedir. Ayrıca Birim borç alan ülkelerin yöneticileri tarafından karşı-tepkiyle karşılaşmıştır. Birimin son resmi değerlendirmesine göre birimin çalışması bürokratik karar verme ve yürütme zincirinde neticede etkisiz kalmaktadır. Dünya Bankasının "yeşil" filozofisine "çevreyi bozan projelere fon vermeyeceğini" belirterek katılması gerçekte egemen faaliyetleri haklı çıkaran ideolojik beyin yıkamadan ve göstermelikten öte bir karaktere sahip değildir. Bankanın sularla ilgili bolümünün sorumlusu John Brisco'dan Sürdürülebilir kalkınma bölümünün yardımcı-başkanı Ismail Serageldin'e 1993'de gönderilen gizli memo'da bu açıkça görülmektedir: Memoya göre, "Bankadaki çevre bölümü artan bir şekilde personelimize ve borç alanlara yardım eden birim olarak değil polis olarak görülmektedir..." Bankanın başkanı Lewis preston Temmuz 1994'de bankanın "henüz çevrenin önemini kavramadığını" kabul etmittir.

Dünya bankası elli yıldan beri "kalkınma, modernleşme, gelişme" söylevleri çercevesinde sayısız projelere borç verdi. Bu elli yıllık faaliyetlerin sonuçlarına bakarsak, dünya bankasının kesinlikle ya ortadan kaldırılması ya da yapısal degişime ugraması zorunluluğu ortaya çıkar. Aşağıda sunulan sonuçlar bu zorunluluğun ne denli acil olduğunu gösterir.

SÖMÜRÜNÜN SONUÇLARI

Dünya bankası 1970'lerde geniş çaplı ve büyük Kapital gerektiren teknolojilerin kullanıldığı kalkınma projelerini (örneğin barajları, şehirlerarası TIR yollarını, tarımda kitle üretimini, madenciliği, fosil fuel enerjisini) destekledi. Bunun sonucu olarak kalkınma plan ve projeleriyle borç alan ve uygulayan ülkelerde tarım ve hayvancılık geleneksel biçimini değiştirerek, metropoller ve zengin ülkeler için üretim yapan ihracata yönelik tarza donüştü; Bu amaçla ormanlar yok edildi; Küçük çiftçiler yerlerinden edilip şehirlere göç etmek veya tarım işçisi olmak zorunda kaldılar; İşsizlik arttı, şehirlerin etrafında kurulan gecekondular şehrin kendisinden büyük hale geldi; Ticari-ormacılık geliştirilerek ormanların hızla yok olmasına neden olundu; Milyonlarca insan yerlerinden edildi ve sefalete sürüklendi.

Hindistan'da 1947'den beri Dünya bankası projelerinin sonucu 20 milyon insan geleneksel yaşam koşullarından yoksun bırakıldı.

Yerlerinden edilenlere, hiçbir Dünya Bankasının projesiyle yeniden yerleşim sağlanmadı.

Yeniden yerleşim projeleri ormanların talanıyla, yoksullukla, protelerleşme ve göçle sonuçlandı. Örneğin, Endonezya'da yerlerinden edilmiş çifçilerin yağmur ormanlarına göç edip yerleştirilmesi için 630 milyon dolar borç bu tür bir projedir.

Bütün bunların nedeni ve sonucu olarak, özel sermaye sistemi büyüdü ve palazlandı. Küçük burjuvazi, arada sikışmanın ve geçim sancılarının ezikliği ve hıncıyla faşizme itildi. Bu faşizmin küçük esnafla ilgili kamu sektöründeki yansıması, siyasal partiler yanında, en çok, örneğin, belediyelerin faaliyetlerinde görülmeye başlandı.

Dünya bankası borçlar ve "yardımlar" yoluyla global sömürüyü ve işsizliği artırdı; Kredi veren bankalara soyulan ülkelerden net kaynak\zenginlik akışını fazlalaştırdı; Milli gelirin ve zenginliklerin birkaç elde toplanmasını ve geniş kitlelerin sefalete sürüklenmesine baş nedenlerden biri oldu; Tarım alanlarında küçük çiftçilerin ortadan kalkması ve büyük tarım ve hayvancılık sermayesinin oluşması ve güçlenmesine yardım etti; Yer üstü ve yeraltı doğal kaynakların sorumsuzca sömürülmesi ve talanına katıldı. Bankanın oynadığı bu rol bütün gücüyle devam etmektedir.

Dünya bankası, IMF ve AID gibi uluslararsi pazarda iş goren kuruluşlar yoluyla yurütülen "üçüncü dünya ükelerinde yapısal ayarlama" politikasıyla, yani ithalatın artması ve tarım\hayvancılık ürünleri ve hammadde üretiminin dış pazarın ihtiyaclarına göre ayarlanması, bunun için serbest ticaret adı altında gümrük duvarlarının kaldırılmasıyla birlikte bu ürünleri fiatları düştü; Buna ek olarak yiyecek yardımıyla tarım alanının rekabet olanağı daha da çok baltalandı. Örneğin Costa Rica'da yapısal ayarlama ve American yiyecek yardımı sonucu 1980'lerde mısır fiatları büyük ölçüde düşürüldü ve bunun sonucu olarak köylülerin % 60'a yakını mısır üretimi yapamaz oldu. Az gelişmiş ülkele ithal edilen buğday fiatları içteki küçük çifçilere mal oluş fiatından çok daha aşagıdadır. Üçüncü dünya ülkelerindeki ithal ürünleri (çoğunlukla meyva ve sebze) üretimi, paketleme, taşıma ve pazarlama faaliyetleri büyük sermayenin palazlanmasına ve sahte adıyla "milli ihracat" denen bu ekonomik ilişkilerde küçük çifçilerin ve yoksulların ekonomik fayda sağlamada dışarda bırakılmasına neden olmuştur. Bunun en belirgin şeklini Güney Amerika (özellikle Meksika), Afrika ve değişen ölçüde bütün diğer ülkelere görmekteyiz. Meksika Dünya Bankası ve Amerikan yardımı sonucu, örneğin, altı yıl önce asgari ücretle bir aile zorunlu ihtiyaclarının % 94'unü karşılıyordu, bugün sadece ancak % 20'sini karşılayabilmektedir. 1980'lerde Zimbabwe tahıl (mısır) üretiminde sadece kendi ihtiyaçlarinı karşılamıyor aynı zamanda komşularına ihraç ediyordu. 1980'lerin sonuna doğru, Avrupa ve Amerika'nin rekabeti tahil fiatlarını düşürerek Zimbabweyi zor durumda biraktı. Dünya bankasının aracılığı ve tavsiyesiyle elindeki tahıl varliklarini zararına sattı. 1992'de ülkede kuraklık olduğunda stoklar bomboştu ve fahiş fiata, borçlanarak, dışardan ithal etmek zorunda kaldı. Zimbabwede bugün tarım topraklarının en verimli yarısı beyaz ırktan 4,500 kadar büyük çifçinin elindedir, diğer daha az verimli yarışı ise bir milyon küçük komün-çiftçi (bizim köy birimi ve koopratifler gibi) tarafından kullanılmaktadir. Büyuk çiftçilerin sayısının azalması ve topraklarının çoğalması , küçük çiftçilerin yok olması ve toraklarının büyükler tarafından yutulması sadece az gelişmiş ülkelerde değil, aynı zamanda Amerika'da da hala devam etmektedir.

1982'de Dünya bankasının desteklediği Caracas Demir Cevheri Projesi, 780 km'lik demiryolu ve deniz limanı Brazilya'nın 150,000 kilometre karelik tropik yağmur ormanını yok etti.

1982'de Brazilya'nin trans-Amazon highway projesi Rondonia eyaletindeki ormanların % 23.7'sini ortadan kaldırdı ve 250,000 insanı yerlerinden etti.

Dünya bankasının "yardımı" yoluyla ortalama 1.9 milyon km kare orman yok edilmektedir.

Banka artan baskılar sonucu 1987'de Çevre bölümünü açtı ve bazı projeler için Çevre Etkisi Değerlendirmesi gerekliliğini getirdi. Birkaç gelişmiş ülkenin dışındaki uygulamalarda, sunulan çevre etkisi raporları gerçekte projeyi "kitabına uydurma" ötesine çok nadiren gider: Çünkü bu ülkelerde uygulama sırasında çevre etkileşimi değerlendirmesi ya tamamiyle yoktur ya da pratikte engellenir. Dolayısiyle, projelerdeki çevre etkisi raporu\değerlendirmesi bürokratik bir gerege uyma seviyesinden öte geçmez. Bunun enönde gelen nedeni çevre degerlendirmesini, diğer teknolojilerde de olduğu gibi, bir araç olarak değil bir amaçc olarak ele almaktandır.

Dünya Bankasının kalkınma projeleri için verdiği borçların 1993'de hiçbiri çevre Değerlendirme incelemesine tabi tutulmamıştır. 1980 ile 1989 arasinda 33 Afrika ülkesi Dünya bankasından kalkınma amaçlı 241 proje borcu aldı. Bu zaman icinde, bu ülkelerde:

. Kişi başına düşen ürün yılda 1.1 % düştü.

. Kişi başına düşen yiyecek üretimi sürekli geriledi.

. Asgari ücretin gerçek değeri %25 üzerinde azaldı.

. Eğitim için kamu harcaması 11'den 7 milyar dolara düştü.

. Yoksul sayısı 17 % artarak, 184 milyondan (1985) 216 milyona (1990) çıktı. bu da yapisal eştsizliklerin derinleşmesine yol actı.

. Yapisal eşitlsizlikler haddinden fazla artı

Banka Montreal Protokolunda belirtilen ve ozon tabakasının tahribine neden olan HCFC ve HFC kimyasal maddelerinin yoksullaştırılmış ülkelerde kullanılmasını sürdüren teknolojileri ve endüstriyel faaliyetleri desteklemeye devam etmektedir.

Montreal Protokolu ozon tabakasini tahri etmeyen alternatif kimyasal maddelerin geliştirlmesi ve yoksullaştırılmış ülkelerde bu alternatiflerin kullanılmasını öngörür. Bu amaçla ayrılan fonların yönetimi Dünya bankasının kontrolundadır: Bu, tilkiye tavuklara iyi bakması için bonus vermeye benzer. Banka bu parayı uluslararası kimya firmalarını k r makinesi haline dönüştürdü.

Dünya Bankasina bu amaçla 92 milyon dolar verilmiştir ve banka bunu 176 projeye dağıtmıştır. Banka Motreal protokolu fonunun yüzde 60'dan fazlasını yürütür. 1994'e kadar, Banka projeleri tarafından ozon tahribine neden olan 21,334 ton kimyasal maddenin kullanılmasinın yavaş yavaş durdurulması onaylandı. Onaylananın gerçekleşme oranı yüzde 0.0011'dir.

iklim değişimi ormanları, tarımı, balıkcılığı ve insan sağlığını doğrudan etkiler. 1992 Rio konferansında 167 ülke iklim değişimi konusunda, özellikle dünyanın ısınmasına neden olan "greenhouse gazıyla" mücadele için bir anlaşma imzaladılar. imzalayanların hemen hepsi Dünya Bankası üyesi ülkelerdir. Banka anlaşmayla ilgili fonların yönetimini üstelendi. Bunu da global Çevre birimi "kalkınan ülkelere" karbon dioksit gazı emisyonunu azatmaya yönelik enerji projeleri geliştirme ve finansı için kullanacaktı. Karbon dioksit çıkarmanın azalması için fosil fuel enerjiye dayanan egemen petro kimya ve enerji teknoloji ve politikalarının değişmesi gerekir. Dünya bankası bu egemenliğin yürütücülerindendir. Dolayısiyle, anlamlı bir değişimin olması beklenemez. Bu da uygulamalarda açıkca görülmektedir: Bankanın yenilenebilir-enerji kaynağıyla ilgili verdiği borçlar sadece % 1.4 (yüzde 1,4) oranındadır. Enerji tasarrufuyla ilgili borc ise % 0.8 (binde sekiz) kadar azdır. Global çevre bozulması, hava kirliliği, iklim degişimi ve insanların sıhhatinin kötüye gitmesi gerçegini bir yana iterek, Banka enerji borçlarının % 40'ını petro-kimya (yag,petrol ve petrol ürünleri) gelişmesine, % 15'ini kömüre, ve geri kalanının çoğunu da fossil-fuelle çalışan generatörlerden elde edilen elektrik sisteminin geliştirlmesine ayırmaktadır.

Dünya bankasının 1993'deki 3.2 milyar dolarlık taşima\transportasyon borçlarının % 74'ü yol ve highway inşası için verildi.

1991'de Dünya Bankası projelerin % 38'inin başarısız olduğunu belirtti. Bankanın kendi raporlarina göre, orneğin projelerin basari oranı düsmektedir: 1981'de % 27'si basarısızken, 1992'de % 37 ve 1993'de % 38'i başarısız olmuştur. Proeje büyüdükçe başarı oranı da azalmaktadır.

Dünya Bankası 50'inci doğum gününü kutlarken, Dünya Bankasının "yardımı ve borçlarıyla" dunyanin kitlelerinin yoksun ve yoksul birakilmasi devam etmektedir: Hem gelişmis kapitalist ülkelerde hem de diğerlerinde düzenin yöneticileri "zorunlu" olduğunu belirtikleri "reformlar" ve kalkınma program ve projeleri" uygulamalarıyla işçileri işlerinden çıkarttmaya, grevleri ve işçi haklarını engellemeye, kazanılan hakları geri almaya, kamu sektörlerini özel teşebbüse peşkeş çekmeye, sosyal servisleri ortadan kaldırmaya, deragulasyonla getirilen güçlünün serbestce talanını yürüttügü yeni regulasyonlarla özel teşebbüsün etki ve k r alanını geliştirmeye ve genişletmeye, kullanım ve tüketim ücretleri ve vergilerini artırmaya, faizleri yükseltmeye, devaluasyona, çevreyi yasanmaz hale getirmeye, her yil milyonlarca insanı iş yeri sakatlıklarıyla koturüm birakmaya ve ısyerin cevresinden kapilan hastalıklarla öldürmeye devam etmektedir. Borçlanma, yoksulluk, işsizlik ve insanların yaşam-koşullarından ve yerlerinden olması, ülkelerin mal varlıkları ve yaratılan zenginliklerin dev firmalara ve bankalara akması da artmaktadır. Dünya Bankasının Yapısal Ayarlama ve Stabilizasyon programları, ve bunların desteklediği kalkınma programlarının amacı, kapitalist ideolojinin iddiasının aksine, asla borçlanmayı veya yoksulluğu azaltmak ve toplum kalkınmasını sağlamak olmamıştır. Görünen ve her gun yaşanan gerçekler bunun en açık kanıtıdır.

Dünya Bankası gerçekte dünya sömürü bankasıdır ve insanlık için elli yıllık bir gerilemeyi, acıyı, yoksun ve yoksul bırakmayı ifade eder. Banka kuuldugunda beri olan faaliyetlerinde geri birakılmış ülkelerde birkaçın zenginlemesi ve kitlelerin sefaletine sebep olmamış, ayni zamanda imperyalist somürünun hızını artırmış ve belli bir azınliğın kısa dönemli çıkarları için insan ve çevre peyzajını talanda önderlik etmiştir. Çare? Dünya bankasının, IMF ve AID (USAID) gibi sömürü kurumlarının ya ortadan kaldırılması ya da örgütlenme ve faaliyet biçimlerinin temel değişikliklere ugraması gerekir.

NOT: Bu yazı yakında Kaynak Yayınlarına basilmasi için sunulmuş çevre sorunu ve çevre oyunuyla ilgili Irfan Erdogan ve Nazmiye Ejder'in ortak çalışmasından ve irfan Erdogan'ın sürdürülebilir kalkınma ideolojisi ile ilgili kitap-projesinden alıntıdır. Yazıya baş kaynak, Greenpeace'in çıkardıği 1'den 6'ya kadar numaralanmış "world bank fact sheets"leridir.

irfan Erdogan



New york, march 28, 1995
Share:

Emperyalizmde Çevre Talanı: Orman ekosistemi örneğiyle


Bilim ve Ütopya: aralık 1995

irfan erdogan

Kapitalizm, dünya emperyalizmi safhasında, kendi imajında bir dünyayı hızla yaratmaktadır. Sadece dikey anlamda değil, aynı zamanda kapitalist sınıflar içindeki yatay çelişkiler gittikçe milli sınırları daha da çok aşmaktadır. Son yıllarda artan çevre sorunundaki ve çözümündeki uluslararasılaşma, gerginlikler ve çatışmalar buna bir örnektir. Çevre sorunu egemenlik ilişkilerinin en açık bir şekilde kendini gösterdiği önemli bir mücadele alanı durumuna gelmiştir. Gerçi çevre bozulması hemen herkesi etkileyen bir oluşumdur, fakat çevre kirliliğinin olduğu, tehlikeli atıkların atıldığı, tehlikeli suların kullanıldığı ve içildiği, tehlikeli kimyasal ilaçların serpildiği ve kullanıldığı, bacalarından zehir saçan fabrikaların kurulduğu, madencilik ve tarımsal işletmelerin yapıldığı ve modern hayvancılıkla talan edilen yerlere bakarsak, bu alanların yoksul ve güçsüzleştirilmiş kitlelerin yaşadığı bölgeler olduğunu görürüz. En kötüsü, en çok etkilenen de, en çok soyulanlar olmaktadır: Doğa ve doğaya bağlı olarak yaşayan insan ve diğer varlıklar.

Çevre sorununun yaratıcısı: Halkın bilinci mi?
Kapitalist ideoloji çevre sorunuyla halkin bilinci arasında ilişki kurarlar ve çevre sorununa çare olarak özellikle halka çevre bilinci verilmesi zorunluluğu üzerinde dururlar. Aslında, çevre bozulmalarına neden olan etken, ne halkın bilinci, ne nüfus artışı, ne de sınai yapılaşma hızı veya kentlileşim yoğunluğudur: Sanayileşme, kalkınma, modernleşme denilen süreçlerin kendine özgü biçimidir. Çevre koruma bilinci ve duyarlılığı, üretim biçimi ve ilişkilerinin fonksiyonel sonuçlarındandır: Bilinç ve duyarlılık, bilinç ve duyarsızlık, bilinçsizlik ve duyarsızlık, bilinçsizlik ve duyarlılık yapısal ilişkilerin getirdiği bir gerçektir ve "eğitimle" ilişkisi ayni fonksiyonellik içinde anlam bulur (yani bilinçle, bilmeyle çevreyi gözetici davranış arasında zorunlu bir pozitif ilişki yokluğu nul-hipotezi her zaman red edilemeyebilir. Günlük deyimle, bilinç, bilgi, eğitim çevreyi bozmayı engelleyen faktörler olsaydı, teknolojik düzenin çok-okumuş ve çok bilmiş tasarımcı, üretici, yönetici ve yürütücüleri (politikacılar dahil) doğa ve insana karşı cinayet olarak nitelenebilecek egemen faaliyetlerde bulunmazlardı: Teknolojik düzen bu biçimde yapısallaştırılmazdı.

Ormanların endüstriler tarafından kullanım biçimleri, toprak kullanım tarzları, madencilik, tarımsal işletmecilik ve intensif hayvancılık vb. sadece çevre bozulmalarını değil, aynı zamanda kırsal alanlardaki yoksulluğu yaratan ve sürdüren bir biçimde işlemektedir. Kaynakların (orman, su, toprak, maden, enerji vb.) talanının önde gelen nedeni, yerel halkın ne kültürsüzlüğü, eğitimsizliği ve cahilliği, ne geleneksel kullanım biçimi ne de artan nüfus ve tüketim talebidir; Kaynakların sömürülmesi biçimidir. Çevre bozulmasının önde gelen nedeni de....

Burjuva biliminin rolü: Güçlünün nedensellik borazanı

Kamuoyu araştırmaları (örneğin anketler) egemen politikaların saptanması ve yürütülmesinde en etken bir araçtır. Bugün reklam endüstrilerinin, televizyonlardaki "çöplük" programların ve "kocakarı dedikodularını modernleştirererek kitle iletişimi biçimine sokan haberlerin büyük başarısı, tutum ve davranış araştırmaları sonuçlarının başarılı bir biçımde uygulamaya konmasına örnektir. Böylece, neden, sorun ve çözüm ilişkisinde, öncelikler tersine döndürülerek yeniden pozisyonlandırmalar, yerinden etmeler ve belli sıralandırmalarla egemen gündemler yapılır, kurulur ve yürütülür.

Çağlar'ın (1994) yaptığı değerli bir araştırmada "Türkiye'deki en önemli çevre sorunu sıralamasında, hava kirliliği " % 63.48 ile en başta ve çöp % 14.61 ile ikinci gelmektedir. Bırakın % 63'ü, diyelim ki, tüm Türk halkının düşüncesi bu olsun. O zaman, kamu politikalarının hava kirliliğini ortadan kaldıracak bir biçimde saptanması ve ona göre uygulamalar yapılması gerekir, çünkü bu, teoride demokrasinin bir koşuludur. Fakat gerekli uygulamalar yapılmaz: Gereken ile uygulanan arasında büyük bir uyuşmazlık vardır. "Gerekir" ile "uygulanır" arasındaki uyuşmazlık\fark\uçurum, güç mücadelelerinin oluşturduğu egemenlik durumunun çıkarcı gerçeğini gösterir. Objektif nedensellik ilişkisi, burada da, güç kullanımı içinde belli bir biçim ve anlam kazanır: Objektif gerçekler subjektif çıkarlar karşısında çöldeki bir yağmur damlası gibi daha yere düşmeden buhar olur gider ve "semtimizin çöplük olarak kullanılmasını istemiyoruz" diye direnen insanlara, belediyenin vurucu "timleri" saldırtılır. Böylece sorun çözülür. Sorun neydi ki? Sorun belediyenin temsil ettiği çıkar hesaplarının ve ilişkilerinin önüne konan, bölücü "istemezük" taşıydı. Taş dövülerek övütülmekte... Yok, hatırladığıma göre, sorun "istemezük" değil, semtimizin çöplük olarak kullanılması, çevre ve sağlık sorunuydu. O zaman, bilimsel bir şekilde şey yapalım; semtinizin halkını, çöp atan kamyonların şoförlerini, bize dayak atan vurucu timleri eğitelim, bilinçlendirelim. (BİZ akıllı, bilinçliyiz. ONLAR akılsız, bilinçsizdir!!) Subjektif gerçeklerin objektifleştirilmesi, günlük yaşam mücadelesinde çıkarla bilinç arasındaki ilişkinin bir sonucudur.

Bir talan örneği: ORMAN EKOSİSTEMİ

Kapitalist kalkınmayla başlayan ve emperyalist sömürüyle çapını genişleten çevre talanı flora (çiçek, bitki), fauna (hayvan) ve orman ekosistemlerindeki faalyetleriyle çok ciddi çevre ve insanlık durumları ortaya çıkarmışlardır. Bu ekosistemler ekonomik bakımdan çok önemli faydalara sahiptir. Bu faydaları şöyle özetleyebiliriz (Durning, 1994):

Gen kaynağı: ormanlar, türler, habitatlar ve gen çeşitliliklerini içerir. Bunlar muhtemelen ormanların en değerli kaynakları, varlıkları sürdürülebilir kalkınmasıdır. Bunlar ormandaki yaşamı ve gelişmeyi sağlarlar.

Su kaynağı: ormanlar yağmur suyunu emerler ve yavaş ırmaklara bırakırlar, böylece sel oluşmasını önlerler ve su kullanımını kurak aylar için tutarlar. geri bırakılmış ülkelerin % 40 kadarı ormandan gelen suya topraklarını ve hayvanlarını sulama için bağımlıdır.

Su havzaları: ormanlar toprağın nehirlere karışıp erozyonla ortadan kalkmasını önler. Rezervuarların Siltasyonu ( nehir yataklarının taşınan topraklarla dolması) her yıl 6 milyar dolarlık hidroelektrik ve sulama suyu kaybına neden olur.

Balık üretim alanları: Ormanlar nehirlerdeki, göllerdeki, haliçler ve kıyı sularındaki balıkların yaşama ortamlarını korur.

iklim: Ormanlar iklimi dengede tutarlar. Bu nedenle, tropik ormansızlaşma sera gazları sanarak, global ısınmaya % 25 katkıda bulunmaktadır.

Canlı yaşamın koruması ve iyileştirmesi: Ormanlar oksijen üretir, karbondioksit tüketir; Toz süzer, baca gazlarını, bakterileri ve virüsleri bağlar; Çevresindeki havayı serinletir; ?iddetli ultroviyole ve radyasyondan çevresini korur; Havanın artırır; ağaç kökleri ile toprak tutularak toprak kaybı önlenir;

Yerel ekonomik yaşam kaynağı: Ormanlar geleneksel olarak kırsal kitleler için beslenme, sağlık, hammadde ve geçim kaynağı olarak kritik öneme sahiptir. Buğun ise uluslararasi sömürünün: Tropikal bitkiler ilaç endüstrisi için yılda milyarlarca dolarlık gelir kaynağı demektir. Ağaç kesimi dışındaki orman ürünlerinin ticareti, örneğin kamış ticareti yılda 3 milyar dolarlık endüstridir (Elizabetsky, 1991; Beer & McDermott, 1989).

Orman ekosistemlerinin, onbinlerce yıllık kullanıma rağmen, bu yüzyılın başına kadar sadece % 2'si tahrip edilmişti. Bu %2'nin büyük kısmını Avrupa'nın, Orta Amerika'nın, Çin'in, Hindistan'ın, Kuzey Amerika'nın doğu kısımları oluşturuyordu. 1950'den sonra ormanların ve flora ve faunaların tahribinin hızı büyük ölçüde arttı. Geniş ormanlık alanlar Japonya'da, Filipinler'de, Güneydoğu Asya'da, Orta Amerika, Afrika'nın en güneyinde, Kuzeybatı Amerika'da, Güney Amerika'nın doğusunda, Amazon'larda, Alt-Sahara Afrika'da ormanlar yok oldu. Orta Avrupa'nın ormanları asit yağmuru ve hava kirliliğiyle zehirlenerek ölmeye başladı. Malezya, Kanada, Sibirya da bunlara katıldı. 1990'lara gelindiğinde, sadece toprakların % 26'sı ağaçlı olarak mücadele vermektedir. Orijinal ormanların dörtte üçü bazı ağaç türlerine sahiptir. Ormanların geri kalanı ticari tomruk üretimi amacıyla, yer yer yapılan dikimlerle yeniden-büyüme durumu içine yoksullaştırılmıştır (Brown ve diğerleri, 1994).

Yunanistan'da ormanların %70'i, Sudan'da % 90'ı ve Amerika'daki uzun çayırların % 100'ü yok olmuştur (Stempleski, 1993). Yok olan ve hasar gören çevre ile birlikte canlılar da ortadan kalkmaktadır. Tomruk üretimi, tarım ve kentsel yayılma Brazilya'nın kıyı tropik ormanlarının % 95'ini ortadan kaldırdı. Birçok ülkece istatistik tutulmamakta, sorun yok gibi görülmekte veya küçümsenmektedir. Her yıl 138,600 km kare tropikal orman kaybolmaktadır. Son on yıl içinde yıllık ormansızlaşma oranında % 90 artış olmuştur(Myers 1989).

Türkiye'de 10.000 civarındaki bitki örtüsünün 3000 kadarı endemik bitki türüdür. Bu sayı Avrupa'da 2450'dir. Türkiye ormanlarının her yıl 60.000 ha tarım alanı haline çevrilmektedir. Kasıtlı orman yakmaları her yıl birkaç bin hektar daha orman yokolmasına neden olmaktadır. (Environmental Almanac, 1992).

Her yıl tropik yağmur ormanlarında yol açılan tahribat sonucunda tahminen 6.000 canlı türü yok olmaktadır (Kiziroğlu, 1994). Avustralya'da 320 memeli hayvan türünden 3'ü (% 13.4), Meksika'da 961 kuş türünün 123'ü (12.8) yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Porto Riko'da 46 tür sürüngenden 15'i (% 32.6), Fransa'da 29 amfibilerin 18'i (%62.1) yok olmuştur.

Amazonlarda yerlilerin sahip olduğu tecrübe ve bilgi doğanın kendisinden daha hızlı bir şekilde yok olmaktadır. Yirminci yüzyılın başından beri her yıl bir Amazon kabilesi ortadan kalkmaktadır.


Talanın diğer Kurbanı: İnsan

Fauna ve flora sisteminin parçası olan yerel halk kırsal alanlarda yaşar, Kırsal alanların durumu dünyanın her yerinde hızla daha da kötüye gitmektedir. Bu alanlarda (a) kaynaklar kente yönelik ve uluslararası pazar ekonomisinin ihtiyaçlarını sağlamak için sorumsuzca sömürülmekte, (b) kırsal alanlar, ormanlar, yaylalar vb. ekonomik çıkar hesaplarıyla, kent kitlelerinin rekreasyon ve uluslararası turizmin gereksinmelerine göre biçimlendirilmekte, (c) kırsal alanlar kentsel atıkların deposu haline döndürülmekte, (d) Büyük endüstrilerin ve tarım ve hayvancılık sermayesinin eline geçmektedir. Bunların, diğer bir deyimle kalkınmanın sonucu olarak kırsal ekoloji ve insan peyzajı hızla değişime uğramıştır. Bu değişime sermaye ve özel teşebbüs sisteminin çıkarları açısından bakarsak, iletişimi, ulaşımı ve dolayısıyla sömürü olanaklarını kolaylaştırdığı ve yaygınlaşmayı ve büyümeyi getirdiği için olumlu bir gelişimdir. Eğer bu dar çıkarlar çerçevesinden çıkıp insan ve çevre peyzajının durumu ve geleceği açısından bakarsak, gelişimden çok gerileme ve bozulmadır. Endüstrileşme ve kalkınma adı altında sürdürülen hegemonyacı-süreçler, kırsal alanları ve kaynaklarını kapitalist pazar ihtiyaçlarına göre biçimlendirdi ve iç ve dış sömürüyle başkalarını besleyici-koloni bölgesi durumuna düşürdü.

Endüstrileşmenin ve kalkınmanın kırsal alana etkisi büyük ölçüde üst toprağın kaybı, erozyon, toprak verimliliğinin gerilemesi, canlı türlerinin yok olması, ormanların ortadan kalkması, göllerin ve suların kirlenmesi ve ölmesi, köy birimlerinin yok olması, küçük çiftçilerin yoksul ve perişan duruma düşmesi, büyük tarım ve hayvancılık sermayelerinin yaygınlaşması, kentlere akım, endüstri tesisleri ve elektrik santralleri ve yüksek gerilim direkleri, yok olan fauna ve flora ve kaybolan güzellikler olmuştur.

Talanın Yönetimi

Ormanların yönetimi ve sahipliği birçok ülkede devlet malıdır. Bu ulusal çaplılık, ulusal ve uluslararası çaptaki sömürüyü de birçok durumda kolaylaştırılmıştır. Ormanların yönetiminde güç mücadelesi bu ormanları kullanan dev endüstriler, bu endüstrilerin zenginleştirdiği politikacıların oluşturduğu güç ile çevreciler ve yöre halkı arasında olmaktadır. Malezya'da bütün dünyadan olan tepkilere rağmen ormanların tahribi her gün 24 saat durmadan sistemli bir şekilde yapılmaktadır (geceleri gündüz gibi ışıklandırarak). Malezya gibi birçok geri bırakılmış ülkelerde orman politikası ekonomik çıkarlarla siyasal politikaların ne denli iç içe olduğunu ve bu ülkelerdeki ekonomik soygunun ne denli boyutlarda olduğunu göstermektedir (Brown, 1994).. Türkiye, özellikle özelleştirme politikalarını hızla uygulama konusunda harekete geçirildiği 1994 yılından beri, bir laboratuvar gibidir. Orman işletmeciliğinin devlet tekelinden çıkarılarak yerel yönetimlere değil, özel şirketlere verilmesi konusundaki ideolojik ısrar, 1994'den beri medyadan da açıkça dillendirilir hale gelmiştir. 1994 yaz aylarında Türkiye' nin çeşitli bölgelerindeki ormanlarda çıkan yangınların yarattığı tahribattan, birinci derecede bilfiil ormanları yakanlar, ikinci derecedeyse yanan ormanlara zamanında ve donanımlı bir şekilde müdahale edemeyerek zararın boyutlarının büyümesine seyirci kalan Orman Bakanlığı sorumlu tutulmuştur. Bu, büyük ölçüde doğrudur. Yanlış olan, çözüm olarak önerilendir;ormanları satalım!Tabii, yiyemeyenin ormanını yerler...Ormanları kamu malı olarak görmekten çıkarıp özel mülkiyet sınırları içine çekmekte ısrarlı yaklaşımın derdi, ne ekolojik bozulma, ne milli servetin yitirilmesi ne de güçlü yerel yönetim demokrasisidir.Tek dertleri, ormanların özelleştirilmesinden belli sağlayacakları çıkarlardır (Keleş, 1995).


Çevre bozulması ve uluslararası sermaye


Uluslararası şirketler, özellikle Amerikan sermayesinin egemen olduğu şirketler, kendi ülkelerinde çevreyi bozmama konusunda gittikçe daha çok dikkatli olmak zorunda kalmaktadırlar. Kendi ülkelerinden kaçmalarının bir nedeni de budur. Sürekli çevreyi nasıl korudukları hakkında reklamlar ve harcamalar yapmaktadırlar. Fakat Türkiye gibi ülkelerde at oynatırken çevre ve insanlığa karşı duyarlılık reklamları yerini talan ve maksimum sömürü almaktadır. Siz hiç New York 'da bir pepsinin veya big mac'in fiyatının ne olduğunu biliyor musunuz? çoğunlukla bizim gibi ülkelerde kakalanan fiyatın bazen yarısı. Hele tüketime teşvik ve reklam sırasında fiyatlar yarıya düşer. Neden dış otomobil sanayi Amerika'da ve kendi ülkesinde kurşunlu benzin kullanmayan arabalar yaparken ve arabalarına havayı kirletmeyen mekanizmalarla donatırken, bize geldiklerinde bunlar kalkıyor? Neden Amerika'da yasaklanan DDT ve binlerce çeşit zehirli böcek öldürme ve bitki öldürme ilaçları diğer ülkelere satılıyor? Neden sigara Amerika'da sürekli kötülenirken, diğer ülkelerde teşvik ediliyor? Neden Amerikan ve Avrupa firmaları kendi ormanlarını ve milli kaynaklarını daha dikkatle sömürürken diğer ülkelerin ekolojisini talan edilişine bu ülkelerin firmalarıyla katılıyorlar? Neden MCDonalds ve diğer endüstriler halka "aman recycle yapın" diye çevre sevgisi propagandası yaparken, ?rneğin, McDonalds orda yenecek bir hamburgeri, patetes'i binbir çeşit çekici ambalajlar ve kutular içinde sunuyor? Bu sorulara cevap vermek zor değildir.

Çevre bozulması hem bozan hem de onaran teknolojiler ve çıkar güçleri için cebe giren para demektir. Sermaye büyümesi de bu sürece bağımlı olarak olusur ve değişir.

Bugün dünyadaki egemen düzenlerde, kalkınma, moderleşme, büyüme, sürdürülebilir kalkınma demek, çevre ve insan sağlığının bozulması demektir. Eğer sürdürülebilir kalkınma diye öne sürülen bir plan veya proje veya görüş, kalkınmanın maliyet ve fayda hesabını yaparken, temeli sermayenin büyümesi ve yaygınlaşması üzerine kuruyorsa ve ekolojik sorunları bu kalkınmada sürekliliğin etkenliğini olumsuz yönde etkileyen (yani sermayenin süper kar etmesini engelleyen) bir faktör olarak görüyorsa, bu plan\proje\görüş insanlığın değil, belli güçlü azınlık çıkarların malıdır. Bu nedenle, uluslararsı şirketleri politikalarının gerçekleştirici bir örgüt karakterinde olan Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşların onayladığı bir kalkınma planının sürdürülebilir kalkınma ve çevre anlayışı, bu güçlü azınlığın çıkarı açısından anlaşılmalıdır.

Kapital ihracı, yardım, hibe ve borçlanmalar

Geri bırakılmış ülkelerde (GB?) çevre sorunu özel bir durum gösterir: Bu ülkeler kalkınma ve yardım adı altında büyük borçlanma altına girmişlerdir. Bu borçların faizlerinin ödenmesi bu ülkelerdeki kapitalin önemli bir kısmı bu yolla dışa giderek erimektedir. Borçlar aynı zamanda bu ülkelerin dışa bağımlılığını artırmakta ve ihracati fazlalaştırarak bütçe açığını kapatmak için ormanları, balık üretme sahaları ve doğal kaynakların talanının hacmini genişletmektedir. Global siyasal ekonomik yapı yoksulluğu, kaynakların kullanım tarzını ve çevre koşullarını düzeltme, iyileştirme yönünde çalışmamaktadır. Bu GB?'lerde daha da barizdir. Çevre sorunları konusu genel sosyo-ekonomik yapıdan soyutlanmış bir konu olarak ele alınmakta ve bu soyutlanmış çerçeve içinde tedbirler önerilmekte veya alınmaya çalışılmaktadır. Beş yıllık planlarda da bu soyutlanmayı çevre konusunu kendi başına ayrı bir yerde, sanki diğer ekonomik faaliyetlerden bağımsız ve o faaliyetlerle ilişkisi olmayan bir faktör gibi ele alınır. Bu tür yaklaşım tarzı yapının kendini muhafaza etme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır, çünkü egemen çözüm yolları ancak şişmana eksersiz, hap ve doğal yiyecek içecek endüstrilerini kullanarak zayıflaması teşvik eder.

Kapital ihracı, yardım, hibe ve borçlanmalar kapitalist ilişkilerde egemenlik kurma ve sürdürmenin zorunlu gereksinmeleridir.

Emperyalizm için teknoloji transferi

Egemen kapitalist pazar sisteminin çevre bozulmalarına karşı olan tepkilerde en çok hoşuna giden ve temelde hem fikir olduğu, fakat uygulamada ucuza verilmesine ve kendi kontrolünden çıkmasına karşı geldiği yan, teknoloji transferidir."Başarılı bir global ortaklık uygun şartlarla büyük ölçüde kapital ve teknoloji transferini gerektirir" (Brown, 1992) görüşünün klasik kalkınma görüşünden farklı değildir. Bu görüşle aranan yayılmacılığın kapsamının artmasıdır. Başarı kimin için? uygun şartların ölçüsü ne? hangi teknolojiler ve kapital transfer edilecek? Kime ve ne tür kullanımlar için bu transfer yapılacak? kullanmalar gerçekten gerekli veya amaçlanan alanlarda yapılıyor mu? gibi sorulara cevap vermek gerekir.

Egemen teknoloji düzeninin işleyiş şekli çevre ve insan peyzajının sağlığına önem verme yönünde değildir. Çünkü, bu peyzaja önem vererek, bu peyzajı bozmadan, mahvetmeden, tehlikelere sokmadan yapılacak endüstriyel girişimler "maliyeti artırır." Maliyet artışı da sermayenin maximum çıkar elde etme hesaplarına aykırıdır. Bu maliyete aykırılık faktörü evrensel bir gerçeğin ifadesi değildir, teknolojinin yapısının bir yansımasıdır.


Kaçış ve talan


Endüstrilerin ekonomik siyasetlerinden biri de, çevre korunmaları ve sendika hareketleri nedeniyle maaliyetin arttığını ileri sürerek, işçi ücretlerinin az olduğu ve çevre korunmasının olmadığı komşu ülkeye veye başka ülkelere fabrikalarını taşımaktadırlar. Bunu yıllardır Amerikan firmaları yapmaktadır. Diğer ülkelerin firmaları da bu politikayı öğrenmiş durumda ve uygulamaktadır. örneğin, Tayland 1989'da ticari tomruk üretimini yasakladığında kendi ormanlarını korumak için önemli bir adım attı. Fakat firmalar ormanların hızla tahrip edildiği komşusu Laos ve Myanmar'a gittiler (McCoy, 1989).

Bu kaçış son yıllarda uluslararası ekonomik anlaşmalarla kontrolsuz sömürü olanağını verecek bir şekilde garanti altına alınmaktadır. Amerika ile Meksika arasındaki NAFTA bunun en son bir örneğidir.

Kaçış sadece fiziksel olarak gitme yanında sermayesini bu tür ülkelere götürme biçiminde olmaktadır. Bu da genellikle satellite veya uluslararası firmalara yatırım yaparak olmaktadır. Bu firmalar özellikle Güney Amerika'da ormanlarını ( hayvancılıkla Amerikan hamburger endüstrisine et yetiştirmek girişimi dahil), yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ve işgücünü gelişmiş ülkelere ihracat için sömürmektedirler.


İş ve çevre şantajı

Çevre ve insan sağlığını ön plana alan üretim biçimi yaratma girişimlerine karşı endüstrilerin kullandıkları en etken silahlardan biri 'iş şantajı" olmaktadır. Bu şantaj hemen her ülkede, ne yazık ki, başarıyla kullanılmaktadır. Ne zaman ki ekolojik veya insan sağlığıyla ilgili yasa veya kurallar konmak ve uygulanmak istense, "iş yerinin kapanacağı veya işçilerin iş kaybedeceği" ileri sürülerek, endüstri işçileri ve sendikaları kullanmaktadır. ?ş ve çevreyi birbirine zıd olarak sunma kasıtlı bir girişimin ifadesidir. Kaynakların yenilenemeyecek şekilde yok edildiği, tüketildiği, havanın, yerin ve yeraltının kirletildiği ve zehirlendiği, milyonlarca insanın her yıl bu nedenlerle sakatlandığı, öldüğü, gelecek nesillerin tehlikeye düşürüldüğü bir dünyada ne türlü bir işe sahip olunabilir? Bu türlü tahrip işi ne kadar sürebilir? Elbette bu sürdürülemez egemen pratiklerin durdurulması iş kaybına neden olacak, fakat çevre ve insanı korumayı amaçlayan sürdürülebilir kalkınma çabasında iş olmadığı görüşünün temelsiz temeli ne? Temel egemen çıkar düzeninin yok olma korkusunda veya değişime yönelmeye karşı direnmededir. Çöle döndürülen ormanlarda ve kırsal alanlarda, zehirlenen çevrede iş sürekliliği açısından ne kadar bir gelecek var? Çevre talan edilip bittiğinde, iş de biter. Ama sürekliliği ekolojiyi ve insanı geliştirici bir şekilde kullanmayı ana politika olarak uygulayan bir faaliyet düzeninde herkese sürekli iş vardır.

Karları kendine alma ve zararları dışarılaştırma

Çevre ve insan peyzajının korunması ve geliştirilmesiyle ilgili girişimlerle istenen değişimlere en çok karşı-tepkinin endüstrilerden geleceğini beklemek normaldir. Endüstriler geleneksel olarak karları kendilerine alır ve masrafları başkalarına (çoğunlukla kamu harcamaları ve direk sömürü yoluyla halka) ödetirler. Çevre temizliği ve koruması masraflarını üstlenmeme, halka fiyatlarda yansıtarak veya vergilerle yükleme, endüstrilerin uyguladığı bir diğer yöntemdir. Bu yükleme işinde çevre tahribi ve insan sağlığının bozulması masraflarını da halka bindirirler. Bu bindirme çevre korunmasında enterasan bir biçim alır: Örneğin, bir endüstri kirletir; bir diğeri devletten ihaleyle temizleme işini yüklenerek, bu arada rüşvetlerle ve uygunsuzluklarla, vurgun vurur. Böyle bir karlı düzende endüstrilerin kendi durumlarını zorlaştıracak bir değişime gitmeleri beklenemez.


Çevre bozulmasının faydası


Ekoloji ve insan sağlığının iyileşmesinden en çok çıkar kaybedenler, insan sağlığını bozan ve bozulan sağlığı "kontrolle" tedavi eden yılda geliri trilyar dolarlara ulaşan teknoloji ve endüstrilerdir. Bu endüstrilerin başında bizim sağlığımızı koruması gereken ilaç sanayi ve tıb gelir. Bu "bozma-kontrol-bozma" çemberinden her yıl trilyonlarca kar yapan ilaç ve sağlık sektörleri çevrenin ve insanın zarar görmesine göbekten bağımlı olan endüstrilerdir. Ne zaman ki çevre ve insan sağlığını bozma önlenmeye çalışılsa, her seferinde bu endüstrilerin örgütlü sözcülerini karşımızda direniyor buluruz.

Çevre ve sağlık bozulması ve sorunları kapitalist bilim, teknoloji ve ekonomik pazar için canlılık ve gelişme kaynağı olmuştur.


Çevre ve maliyet\kar hesabı


Kapitalist üretim biçimde maliyet ve kar bir firmanın yaşam gereğinin ifadesi olduğu kadar, bir ekosistemin yaşam ve ölüm gereğidir. İkisinin arasındaki temel fark, ekosistemdeki maliyet genel faydayı azaltan değil artıran bir karaktere sahiptir. Özel firmada maliyet karı (faydayı) azaltır (Teoride bu böyledir, fakat pratikte, maliyet fiyata yüklenerek, dışlaştırılıp, tüketicinin omuzuna yüklenir. Eğer fiyata yükleyemezse, birkaç işçi atar ve aynı amaca ulaşır.). Bu nedenle, bir fabrikanın bacasına konacak bir filtre (a) fabrika için (teoride, eğer diğer faktörler değişmez tutulursa) karı etkileyen maliyettir, (b) ekoloji için maliyeti (=kirliliği, çevre bozulmasını, insan sağlığının tehlikeye girmesini) azaltan faydadır. Ekolojideki bu fayda, bu fabrikanın filtre kullanmasıyla, kontrol teknolojilerinin (filtre teknolojisinin) gelişmesini sağlar. Ama, eğer o fabrikanın filtre kullanmadan kirlilik yaratmayacak şekilde yeniden biçimlendirilmesi istenirse, bu yeniden-biçimlendirme fabrika endüstrisi için mali yük ve kontrol endüstrileri için ölüm-kalım konusu olur. Yeniden-düzenlemenin maliyeti ekolojiye ve insan sağlığına fayda olurken, bu faydanın maliyete dönüşmesinden çıkarı olan teknoloji ve endüstriler (en başta gelenlerden biri de tıb, ilaç ve petro-kimya endüstrileridir) ve sözcülerinin artan tepkiler karşısında zorunlu olarak "maliyet-kar dengesi" ideolojik aldatmacasıyla gelmesi normaldir. Sorun, maliyet\kar hesapları dahil, öncelikler sorunudur. Gerisi tamamiyle kendini ve faaliyetlerini haklı çıkarma girişimidir.


Sonuç


Çevre sorunun yaratıcısı da günümüzdeki egemen kalkınma anlayışını biçimlendiren ekonomik yapılardır. Bu yapılar nasıl ki emeği sömürerek zenginlik ve yaygın yoksulluk yarattıysa, benzer şekilde doğanın kaynaklarını insafsızca sömürerek sadece doğada yoksulluk yaratmamış aynı zamanda insanların sağlığını bozan koşulları ortaya çıkarmıştır. Ardından da, tepkilere karşı kendini haklı çıkaran ve meşruluğunu savunan ideolojik pozisyonlandırmalar ve ekonomik girişimlerle tedbirler getirmiştir: Bu tedbirlerin hemen hemen hiçbiri sorunları ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Aksine, "minimum kirlilik ve bozulma" standartları getirerek, hem egemen pratiklere devam etmektedir, hem de bu tedbirler ve standartlarla sermaye için yeni büyüme alanları, örneğin kontrol endüstrisi ve çevre teknolojisi, oluşturmaktadır. Eğer çevre ile ilgili olumlu gelişmeler olmaktaysa, bunun nedeni, her ülke içindeki mücadele veren insanlardır.

Yaşadığımız dünyada çevre sorunlarıyla mülkiyet ilişkileri, birbirinin fonksiyonel parçası durumuna gelmişlerdir. Çevre sorunlarını gereğince anlamak ve anlamlı çözüm yollarına ulaşabilmek için, en azından, üretim araçlarına sahiplikte dengesizlik , doğal kaynak dağılımında dengesizlik, kitle üretim endüstrisinde politika değişimi gerekliliği, üretim alanı seçimi ve alanın yakın çevresinin korunması, alan içi çevrenin temiz tutulması, korunması ve geliştirilmesi, üretilen zenginliğin çevre geliştirilmesinde kullanılması; üretildiği yakın çevrenin (yörenin) çevre ve insan koşullarını, bu zenginliğe orantılı bir biçimde, korumak ve geliştirmek için o yörede kalması; uluslararası firmaların ve ortaklarının sömürüsünün böylece azaltılması; zenginliklerin dışarı kaçırılıp zengin olması gereken çevrelerin yoksullaştırılması ve tahribinin önlenmesi gibi önemli faktörler üzerinde durmak gerekir.


İrfan Erdoğan

New York, Nov. 8, 1995

Kaynakça: Kaynaklar için bak: İrfan Erdogan ve N. Ejder (1997) Çevre Sorunu. Ankara: Doruk.
Share:

Bu Blog'da Ara (search in this blog)

Translate (Başka dile çevir)

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir; ama bazlarını internetteki kitapcılşarda bulabilirsiniz.  Gerçi birkaç öğrenciye burs v...