Kitaplar

Kitaplar
Share:

Kimlik politikaları


İdeolojik egemenliğin ve kitleleri yönetmenin gözde yolu: 

Kimlik politikaları
İrfan Erdoğan

“Kimlik politikalarına karşı nasıl mücadele edilir?” sorusuna yanıt vermek için, okuyucuya
önerim şudur: Bu yazıyı, bu tür soruları aklınızda tutarak, yeniden okuyun lütfen. Güç ve
çıkar yapıları içinde kendi bilincinde ve sınıf bilincinde olmayan insanlar, kendi bilincinde
ve sınıf bilincinde olanların egemen pratikleri altında köleliklerini kendilerine bahşedilmiş
özgürlük olarak korumaya ve onlara işlenmiş insanımsı düşünceleri, değerleri, duyguları,
duyarlılıkları taşımaya, başkaları için kendileri gibi olanları bastırmaya ve öldürmeye
devam edeceklerdir.

Makaleyi okumak için buraya tıklayın


Share:

Bilgi Toplumu ve Bilgiçlik Taslayan Cehalet




Bilgi Toplumu Uydurusu ve 

Bilgiçlik Taslayan Cehaletin

Beslenişi Üzerine


İrfan Erdoğan



İnsanlık tarihine bakıldığında, bilginin üretiminin büyük çoğunlukla kontrol edildiği görülür. Tarih boyu yapılan bilgi üretiminde temel olarak iki popüler yol izlenir. Her iki yol da, yöneten güçlerin amaçlarını gerçekleştirmek için kullanılır.

Birinci yolda, üretilen bilgi, yöneten ekonomik ve siyasal güçlerin gelişmesini sağlayan, “insanın, yaptıkları ve koşulları üzerinde düşüncesini yansıtarak elde ettiği, yazının ortaya çıkarılması gibi, kendisi için değerli bilgidir. Bu bilgi, yönetenlerin çıkarına göre, gerekiyorsa, karşılığı ödenerek paylaşılır veya asla paylaşılmaz. Örneğin “medya okur yazarlığı” diye kurnazca sunulan “bilme, öğrenme, öğretme, biliş yönetimi” oyununda, birinci bilgi, medya yazarlığıdır. Herkes medya yazarı olamaz, çünkü medya yazarlığı özel çıkarlar için biçimlendirilmiş profesyonel bir iştir, maaşlı uzman kölelerden oluşan bir azınlığa verilir bu iş. İkinci bilgi medya okurluğudur. Herkesin medya okuru olması gerekir, çünkü eğer medya okuru olmazsa, yöneten güçler mallarını satamaz ve bilinçleri ve davranışları yönetmede zorluk çekerler. Birinci yolda, üretilen bilgi saklandığı için casusluk denen meslek gelişmiştir. Bu bilgi emtia (pazarda satılan mal) değildir. İnternet aleminde özgürce dolaşmaz. Bu bilgiyi bilen, bunu internete koyduğunda veya satmaya kalktığında, casusluktan ve vatana ihanetten yargılanır ve ciddi şekilde cezalandırılır. Bu tür bilginin pazara çıkarılmasına karar verildiğinde de, “bedavaya” internette veya diğer pazar yerlerinde sergilenmez: Fiyatı değerine göre belirlenir ve parayı veren satın alıp kullanır.  

İkinci yolda, üretilen bilgi, yöneten güçlerin geniş kitleler arasında cehaleti yayarak yönetimini perçinlediği bilgidir. Bu bilgi bilinç ve davranış yönetimi için değerli bilgidir. Bu nedenle ki, bu bilgiyi üretenlere (televizyonda Çarkı Feleğin çarkını döndüren kadına ve sunucusuna, kadın ve yarışma programlarını yürütenlere, sinema yıldızlarına, futbol yıldızlarına, yıldız mankenlere, yıldız şarkıcılara, yıldız komedyenlere, “uzman” diye geçinen şarlatanlara) yüklü paralar verilir.  Bu tür bilgi yöneten güçlerin yönetmesini kolaylaştıran, fakat insan ve insanlık için büyük çoğunlukla aslında insanlığın yitirilmesini, ırkçılığın, gaddarlığın, düşmanlığın yerleştirilmesini, tüketimle insan olduğunu ve değer bulduğunu sanan hunhar cahillerin yetiştirilmesini, hiçbir şeyi olmayanlara korumaları için yanlış inançların, yanlış doğruların, yanlış haklıların ve yanlış beklentilerin işlenmesini sağlayan bilgidir. Bu tür bilgiler ve bu bilgilerle oluşan bilinci taşıyan insanlık tarihi, bu tür bilişlerle biçimlendirilmiş kitlelerin birbirini bireysel, grupsal ve kitleler halinde öldürdüğü katliamlar tarihi olarak biçimlenmiştir. Bu tür bilgiler, günümüzde kitle iletişim araçlarında (televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, romanlarda, sinema filmlerinde, internette) yoğun bir şekilde üretilen ve dolaşıma sokulan bilgilerdir ki, ben bunları yöneten güçler için çok değerli olan ama insanlık için çok zararlı olan çöplük ve pislikler olarak niteliyorum. İnsanlığı insanlıktan çıkartan bu tür “pislik ve çöplük” bilgilerin üretilmesi ve bilişlerin işlenmesi günümüzde tarihin çok yüksek seviyesine ulaşmıştır.

Dikkat edilirse, iki tür bilgi üretimi ve dağıtımı da yöneten güçler için işlevsel bir karakter taşımaktadır. Birinci bilgi bilimsel olan faydalı bilgidir ve ancak gerekirse dolaşıma sokulur. İkinci tür bilgi kitleleri yönetme bilgisidir ve ne kadar yaygın bir şekilde dolaşıma sokulursa ve kullanılırsa, o kadar yönetimsel faydaya sahiptir, çünkü bu yollarla malların satışı kolaylaşır, turban üreten teolojik sermaye veya inancı sömürerek satış yapan sermaye ile laik sermaye arasındaki pazar rekabetinde insanlar birbirine düşman edilirler, bu tür yollarla dostlar ve düşmanlar, iyiler ve kötüler, değerliler ve değersizler, umutlar ve beklentiler belirlenir ve insanlara işlenir; bu yollarla insanlar kolayca savaşa gönderilir; kolayca kardeşini bile öldürmesi meşrulaştırılır; bu yolla insanca ücret veya maaş talep eden insanların bile üzerine diğer ücretli ve maaşlı insanlar kolayca saldırtılır. Binlerce yıl birlikte yaşayan insanlar birbirine düşman yapılır.

Modernleşme satışından bilgi toplumu satışına    
     
Dünyayı kontrol ve bu kontrolü yaygınlaştırma işinde, 1960’larda en gözde biliş (ve davranış) yönetimi kavramlarından biri de modernleşme (kalkınma, gelişme) kavramıydı. Nasıl modernleşecekti gelişmemiş ve geri kalmış dünya (dikkat: güç uygulamalarından geçerek materyal ve bilişsel bakımdan yoksun ve yoksul bırakılmış dünya değil, kendisinin karakteri nedeniyle gelişmemiş bir dünya)? Batı gibi olarak. Nasıl Batı gibi olacaktı? Batının siyasal sistemini ve yönetim tarzını benimseyerek. Pekiyi, gelişmenin göstergeleri nelerdi, yani bir ülkenin gelişme seviyesine nasıl karar verilirdi? Batının siyasal ve ekonomik sistemini benimsemesi   (Sovyetlerinkini benimsememesi) ve bunun yanında, evlerde belli sayıda radyo ve televizyon, beyaz eşya olması, belli sayıda sinema koltuk sayısı olması gibi “modern şeylere” sahip olması gerekiyordu. Kurnazca yapılan bu sistem ve mal/ürün pazarlaması sonucunda, batının sistemi oturtuldu ve evleri radyo, televizyon ve diğer modern mallar doldurdu. Ama yine de Batının seviyesine ulaşılamadı. Bu sırada, pazarlanması ve yaygınlaştırılması gereken yeni ürünler ortaya çıktı. Ayrıca, artık modernleşme, kalkınma, geri kalmışlık gibi kavramlarla gelen kılıflar da işe yaramaz hale geliyordu. Artık, çok büyük ve uzun dönemli yatırım gerektiren alt-yapılar devletler tarafından kamu zenginliklerini kullanarak tamamlanmıştı ve kâr etme safhasına ulaşılmıştı; dolayısıyla, sıra bu tamamlanmış alt-yapıların özel çıkarlar tarafından paylaşılmasına gelmişti. Tüm bunlar için gerekçelerin hazırlanması ve uygulamaların başlatılması gerekiyordu. 

Bu gerekçeler yeni-liberal politikalar paketi içinde getirildi. Bu paketin içini devletçiliğe (refah devleti politikasına) son ve yerine özelleştirme, klasik demokrasiye son ve yerine katılımcı demokrasi, modernleşmenin bitişi ve yerine post-modernliğe ve küresel bir dünyaya geçişin müjdelenmesi, önce enformasyon toplumu ve ardından da bilgi toplumunun gelişi, soğuk savaşın bitişi ve onun yerini medeniyetlerin çatışmasının alışı, aydınlanma çağının pozitivist düşüncesinin ve Marksizmin sonu ve bunların yerine post-pozitivist şarlatanlığın (pardon, dilim sürçüp doğruyu söyledim, şarlatanlık değil, sürekli değişim ve özgür anlam verme çoğulculuğunun) geçişi gibi “küresel dünyanın küresel gerçeklerinin temsilleri” (yani kurnaz pazarlama ve promosyon biçimleri) dolduruldu. İnternetin desteklediği küreselleşme yoluyla artık dünya bilgi çağına dönemine girdi. Tek sorun ülkeler arasındaki “bilgi gediğinin” (digital uçurumun) kapatılması sorunu gibi sorunlar oldu. Bu sorunların giderilmesi için de, ne olması gerekir? Her okulda ve her sınıfta, her evde ve hatta her evin her odasında bilgisayarların ve internet bağlantılarının olması gerekir. Böylece hem uçurum kapanacak, hem bilgi çağına erişilecek, hem de katılımcı ve tüketim demokrasisi gerçekleşecek. Bunun için ne gerekir? Temel olarak iki şey: medya okuryazarlığı (ki böylece bilgisayarı ve interneti kullanabilsinler) ve bilgisayar ve internetin satın alınması. Bu size 1960’lardaki pazarlama ve promosyonu çağrıştırmıyor mu? Kalkınmak için evinizde radyo ve televizyon olmalı, okullarda televizyonla eğitim yerleştirilmeli ve yaygınlaştırılmalı deniyordu.

Elbette, bilgi sayarların ve dijital teknolojilerin dünya pazarında yaygınlaştırılması, sadece malların satışını sağlamayı içermez, aynı zamanda bu malları üreten, dağıtan ve satan endüstriyel yapıların dünya pazarındaki tüm insanların bilişlerinin, sevdiklerinin, tercihlerinin, davranışlarının ve faaliyetlerinin da bu pazarın çıkarına uygun bir biçime getirilmesi gerekir. Televizyon, resmi eğitim ve büyük alışveriş merkezleri zaten bunu yapmaktadır. Fakat bu yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizliği de televizyondan çok daha başarılı bir şekilde düşüncelerin ve malların reklamını ve satışını yapan internet gidermektedir. Zaten ileride teknolojik entegrasyonla, bu yetersizlik çok büyük ölçüde çözümlenmiş olacak, yani George Orwell’in yanlış hareket noktası ve sonuçla belirlediği BİG BROTHER, dünyanın küçük sayıda özel şirketler (birkaç özel şirket imparatorlukları) tarafından kontroluyla gerçekleşecektir; ama “big brother” olarak değil, “BİZ” (küresel şirket) ve bu bizlikteki “BEN” (kendini özgür sanan şirket kölesi birey) olarak.

Bilgi toplumu için dijital teknoloji alma ve dijital uçurumu kapama

Kurnaz gerekçe: Türkiye ve benzeri ülkeler ne yazık ki “bilgi toplumu seviyesinin gerisindeler: Batı ile aralarında dijital/sayısal uçurum” var. Dolayısıyla, sayısal yayınların bilgisayar, televizyon ve e-devlet uygulamalarını tek plâtform üzerinde toplaması ile Türkiye’nin bilgi toplumu haline gelmesi yolunda önemli avantajlar sağlayacaktır. Bu gibi hizmetlerin evden alınabilmesi, Türk halkının bilgisayar teknolojisini ve interneti kullanması bilgi toplumuna ulaşmasını getirecektir.
Günümüz Dünya ekonomisi bilgi teknolojileri temelli gelişmektedir. Doğru, fakat soru şu: bilgi teknolojilerine kimin neden gereksinimi var? Ama senin? Sen en son ne zaman “bilgi” yiyerek karnını doyurdun, bilgi giyerek soğuktan korundun? Süpermarkettan bilgi ile alışveriş yaptın?  

Günlük yaşanan gerçeklerin çoğu bilgi toplumu, katılımcı demokrasi ve post-modern söylemlerin tam tersini söylüyor: 21. yüzyıl, hurafelerle, sahte umutlarla, kredi kartlarıyla sağlanan tüketim demokrasisiyle, internet oyunları ve chat’leriyle, televizyonlardaki ve diğer kitle iletişim araçlarındaki içeriklerle beslenen en yüksek cehalet ve hipokrasi çağıdır. Bu elbette daha da yüksek alçaklık seviyesine ulaşacak biçimde seyretmektedir. İnsanlık tarihinin hiç bir döneminde insan beyni, vücudu ve doğal çevre bu denli kirletilmemiştir. İnsanlık tarihinin hiç bir döneminde nicel ve çeşitlilik bakımından bu denli enformasyon, eğlence ve bilgi adı altında verilen çöplükler beyinleri, kitapçıları, bayileri, kütüphaneleri, okuldaki sınıfları, bilgisayar disklerini ve interneti doldurmamıştır. Muhtemelen, tarihin hiçbir döneminde insan beyni bu denli düşünme kapasitesini, düşünme gereksinimini, düşünme motivasyonunu, düşünme çabasını ve gereğini yitirmemiştir. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde özgür düşüncenin oluşmasına, özgürlük ve insan hakları şampiyonluğu yaparak, bu denli engeller konulmamıştır. “Post-modern” denen bu koşullarda üretilmiş yiyecekler, içecekler, giyecekler, eğlenceler, tatiller, bilgiler, haberler, dersler, sınavlar ve iş yapış biçimleriyle standartlaşmış beynin artık düşünmeye ne ihtiyacı ne isteği ne de fiziksel-ussal potalsiyeli var: Her şeyi hazır olarak satın alan bu beyin, sadece satın almayı düşler ve satın alma üzerinde ne düşünmeyi düşünür ne de düşüneni dinleyecek kadar dikkatini verme kapasitesine sahiptir: Birkaç dakika içinde öyle sıkılır ve yorulur ki, sigara veya kola içmezse ya da tv seyrederek veya müzik denen bir tür dangırtıya kendini vermezse, baş ağrısından ve beynini birkaç dakika zorlamadan doğan gerginlikten kendini kurtaramaz.
Bu post-modern durum, dünya egemenliğinde başarıdan başarıya koşan yönetici güçlerin kendisi için yarattığı materyal ve düşünsel pazar durumudur. Bu durumu insanların talebine bağlamak, yönetici güçlerin ideologları için zorunludur.

Liberal politikalarla yapılan değişiklikler bölgeler ve ülkeler arasındaki eşitsizliği/uçurumu azaltmamış, aksine dengesizliği daha artırmıştır; dünyada ayrıcalıklı tabaka bilgisayar ağlarını kendi üretim ve dağıtım amaçları için kullanmakta ve tüketim için kullananlar üzerindeki egemenliklerini yaygınlaştırmaktadır. Bu sadece ekonomik alanla sınırlı değildir: İnternette bütün gün chat yapanlar, seks ve oyun sitelerinde gezinenler, egemen güçler için tehlikeli olabilecek düşünce ve faaliyetlerden bu yolla uzak tutulmaktadır.       

Bilgi toplumu: araçla içeriğin kasıtlı olarak karıştırılması

Uzun zamandan beri, kurnazca araç ile içerik örtüştürülmekte ve araçla ilgili sahte imajlar yaratılmaktadır. Bu oyunda, örneğin, Kitap bilgi ile eşleştirilir. Popüler kitapların bilgiyle bağı “bilgiden yoksunluğu” yaratma, “bilgisizliği teşvik” ve “bilgiçlik taslayan cahili ve cehaleti” yaratma ve yaratılmışı sürdürme olarak özetlenebilir. Bu oyunda, bir zamanlar televizyon devrimler yaratıyordu, şimdi internet katılımcı demokrasi ve bilgi toplumu yaratıyor. Televizyon ve internet sadece taşıyıcı araçlardır. Onların değerini belirleyen içeriklerinin nasıl doldurulduğudur. Pislikle doldurulursa, pislik araçları olur, güzel şeylerle doldurulursa, güzel şeyler aracı olur. Çok pislik az güzellikle doldurup, sonra da kullanıcıları suçlamak da diğer bir iğrençliktir. Bu tür yanlış bilgiyle yanlış biliş işleme sahtekarlığı günümüzde çok yaygınlaştı. Sanki internetle, kitapla, dergiyle, radyoyla, televizyonla  ulaşılanlar “bilgiyi” oluşturuyor ve toplumu bilgi toplumu yapıyor ve biz de bilgi toplumunun  bir parçası oluyoruz.

İnternet ağı, kitap, dergi, radyo, televizyon, bilgisayar, cd, kaset ve benzerleri “iletişimin içeriğini” taşıyan araçlardır. Bu taşıyıcı araçların kendileri hiç kimseye hiçbir şey yapamaz, devrimler yapamaz, bilgi toplumu oluşturamaz. Bu araçlara birileri, belli amaçlar doğrultusunda görsel ve işitsel olarak kodlanmış şifrelerle içerik yüklerler. İşte bu yüklenen içerikler nedeniyle, bu taşıyıcı araçlar biliş, bilinç ve davranış yönetimi yapan içeriklere sahip olurlar. İçerik bitmiş üründür. Bu ürün endüstrinin yoğun bilgisi ve deneyimleriyle akıllıca hazırlanmış, paketlenmiş ve sunulmuştur. Dolayısıyla, ne araç ne de içerikleri bizi bilgi toplumuna götürür. Onun yerine, örneğin, endüstriyel çıkarların bilmek istediğini insanların bilmesini sağlar; “özü” “tüketme, gösteri ve gösterişle” tanımlayan tüketim, gösteri ve gösteriş toplumunun bireyini yaratır.


Bilgi toplumu ve sürekli değişim  

Bilgi toplumu çağının temel özelliği, sürekli değişimmiş. Çok doğru! Sürekli olarak kaldırımlar döşeniyor, sökülüyor ve yenileri döşeniyor. Yol kenarlarına elektrik direkleri ve ağaçlar dikiliyor, sökülüyor ve yeniden dikiliyor. Sürekli olarak yeni yarışmalarla çarkıfekeler, popstarlar, top onlar ve top starlar dolduruyor ekranları. Süpermarketlerdeki  fiyatlar sürekli değişiyor, değişmeyen tek maaşlar/ücretler. Ücretler/maaşlardaki değişim gereksinimi bilgi toplumuyla uyuşmuyor olmalı. Sürekli değişim iddiasıyla, tekrarlanan kalıpları bularak kontrol mekanizmaları kurmayı amaçlayan “bilimsel gerçeklik ve geçerlilik” reddediliyor. Örneğin, “asgari ücretle işçi çalıştırılırken, fazla mesai ödenmiyor, sigorta yatırılmıyor” dediğinizde sizin söylediğiniz “gerçek veya doğru” olmuyor,  “olası yorumlardan sadece biri” oluyor, çünkü post-modern bilgi çağında, açıklamaya çalıştığın şu an, açıklamaya çalıştığın andan itibaren artık o an değil, dolayısıyla açıklamanın hem anlamı hem de geçerliliği ortandan kalkıyor, çünkü sürekli değişim içinde, hem açıklanmaya çalışılan artık geçmiş oluyor hem de açıklanan sonsuz açıklamalardan sadece bir tanesi oluyor. Bu tür açıklama oldukça doğru, fakat aynı zamanda sahtekarlığın ve alçalmışlığın çok yüksek bir seviyesine ulaşıldığını anlatan bir açıklama.  

Bilgisayarla internete bağlanıp yerel ve küresel süpermarketlerde gezinti, “sonsuz özgürlük” ve “siber uzayda her şeye ulaşabilme” gibi mitler yaratılarak popülerleştirilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel pazarın televizyondaki apaçık yönetimsel karakterinin, internetle buharlaşarak kaybolduğu sahte-gerçeği bu popülerleştirmeyle yüceltilir. Buharlaşma “internette gezinti/surf” etme özgürlüğüne (aktif izleyici/özne tezine) dayanarak yapılır. Böylece, internet 21 yüzyılın bilinç yönetim pazarlamasına en gözde yeni araç olarak katılır.

Bilgisayara sahiplikle gelen erişimle sunulan uyduru  

Teknolojik araca sahiplik, bilgiye, doğru ve geçerli bilgiye erişmeyi ve de gelişmeyi getirdiği masalı bize özellikle 1950’lerden sonra farklı kılıflarda sürekli pompalanmaktadır. İlk okuldan başlayarak bütün okullarda okutulan kitaplara  ve diğer teknolojik araçlara bakın: Bu kitaplara, dergilere, gazetelere, bilgisayarlara, televizyonlara, cdlere, kasetlere, vcd’lere ve internete sahip olduğumuzda, ne tür bilgiye sahip oluyoruz? Bu “bilgiler” kime ne kazandırıyor, kime ne kaybettiriyor? Bu tür araçlara sahiplik bitmiş bir ürüne sahipliktir ve bitmiş ürün de, bu ürünü hazırlayanların kendi çıkar yapısının ve dünya görüşünün bilincini getirir; dolayısıyla evrensel, doğru ve yansız bilgiyi, evrensel insan ve toplum gerçeğini yansıtma olasılığı çok azdır. Bu olasılık çıkar örtüşmesine bağlıdır. Yani aracın kendisi yanlıdır; taşıdığı bilinç yanlıdır.

Bilinç yönetiminde en yoğun yapılanlardan bir şey de olasılığı, olabiliri sanki oluyor gibi göstermektir ki bu iletişim araçlarında çok yapılır: Bilgisayarın var, internete bağlısın, artık sen bütün dünyadaki trilyonlarca sayıdaki bilgiye ulaşabilirsin. Yeter ki interneti aç ve başla. Bu iddia da büyük ölçüde geçersizdir. Olabilir ile, olan arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Olabileceği, olan gibi sunmak imaj yapılandırma sahtekarlığıdır.

Bilgisayara sahip olmak ve internete bağlı olmak, yani üretilmiş ürüne erişme olasılığı özgürlük değildir; erişme olasılığı bilgi çokluğunu ve bilgi toplumunu da ifade etmez. Herkesin chat yaptığı, oyun oynadığı, seks sitelerinde dolaştığı ve bazılarının da alışveriş için kullandığı bir teknolojik aygıt nasıl olur da bizi bilgi toplumu yapar? Değerli bilginin emtia olduğu bir pazar yapısında, nasıl olurda bilgisayara ve internete sahiplik bizi bilgi toplumu seviyesine getirir? Erişim tartışması, “üretilmiş ürünü kullanmaya” indirgenmiştir ve bu tartışma kurnazca yapılan pazarlama ve promosyon tartışmasıdır. Asıl erişim tartışması, “üretimin doğası üzerinde olan ve üretime erişim” tartışması olmalıdır.   

Sonuç

Özlüce, bilim, enformasyon ve bilgi toplumu, cehalete bilgiçlik taslatılan yeni-dünyanın eğlence dahil, çıkara, tembelliğe, düşmanlığa, kişisel husumet ve çekememezliğe dayanan inançla ve bağnazlıkla sürdürdüğü egemenliği ve kişilerden geçerek sağlanan örgütlü yapıların haydutluğunu anlatır. Bu haydutluk insanlık tarihi boyu, üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı olarak, çeşitli şekillerde kendini gösterir. “Enformasyon toplumu çağı ve bilgi toplumu çağı” olarak pazarlanan 21. yüzyıl, bu şekillerin hepsinin de mükemmelleştirilerek kullanıldığı, aklın pazar bilişiyle doldurulup dondurulduğu ve sermaye için satın alınmadığında esir edildiği bir çağdır.

Kendimize soralım ve dürüstçe yanıt verelim: Halka hizmet verdiğini söyleyen, özgürlüğün ve serbest girişimin, serbest rekabetin, halka hizmetin temsilcisi olduğunu iddia eden televizyonlar, Anadolu insanının isteklerine göre programlar yaparak (düşünsel ve ilişkisel çöplük ve pislikleri sunarak) Türkiye’yi çağdaş enformasyon toplumu ve bilgi toplumu mu yapmaktadır? İnternetin içeriği ve yaygın kullanım biçimi, bizi “bilgi toplumuna mı götürüyor yoksa tersine, başka önemli işlevler mi yapıyor?
     
Kaynakça

Aikenhead, Glen (2002). Whose Scientific Knowledge? The Colonizer and the Colonized.Http://www.usask.ca/education/profiles/aikenhead/webpage/science_ed.pdf
Bell, Simon (2015). Participating in the knowledge society. Systemic Practice and Action Research (In press). Systemic Practice and Action Research, 28(3): 289-296.
Carchedi, Guglielmo (2005). On The Production of knowledge. Research in Political Economy, Volume 22, 267–304.
Dyer. Maxine (2012). Network or Net Worth? Deconstructing the Knowledge Society. E-Learning and Digital Media September, 9(3): 335-344.
Erdoğan, İrfan (2000). Bilimsel Araştırmada Tanımlamayla Gelen Öznel Çerçeve ve Bilimin Egemen İletişimi. Medya ve Kültür, 1. Ulusal İletişim Sempozyumu, 3-5 Mayıs 2000, Ankara, (Düzenleyen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi), G. Ü. İletişim Fakültesi Basımevi, 2000, s. 43-71.
Erdoğan, İrfan (2012). Pozitivist Metodoloji ve Ötesi. Ankara: Erk.
Erdoğan, İrfan (2013), Türkiyede İletişim Araştırmaları. İçinde: E. Yüksel, (der.) İletişim Kuramları. Eskişehir Anadolu Üniversitesi yayınları.
Fecher, Benedikt (2013). There is no Knowledge Society. A Case for Critical Research on Internet and Society. http://www.hiig.de/there-is-no-knowledge-society-a-case-for-critical-research-on-internet-and-society-2/  (accessed: August 2015)
Fuchs, Christian (2013). Capitalism or information society? The fundamental question of the present structure of society. European Journal of Social Theory, 16(4): 413-434.
Freire, P. (1970). Pedagogy of the Oppressed. New York: Continuum.
Harmes, K. Markus, H. Huijser and P. A. Danaher (eds.)(2015). Mythes in Education, Learning, and teaching. N:Y:: Palgrave MacMillan.
Lal, Vinay (2002). Empire of Knowledge: Culture and Plurality in the Global Economy. London: Pluto Press.
Malott, Curry (2009). The Evolution of Knowledge Production in Capitalist Society. http://radicalnotes.com/2009/02/21/the-evolution-of-knowledge-production-in-capitalist-society/
Mosco, Vincent (2008). Knowledge Workers of the World, Unite!. Communiciton, Culture and Critique, 1: 105-115.
Neave, Guy (ed.) (2006). Knowledge, Power and Dissent: Critical Perspectives on Higher Education and Research in Knowledge Society. Paris: UNESCO Publishing.
Nordenstreng: Kaarle (2013). How the New World Order and Imperialism Challenge Media Studies. tripleC 11(2): 348-358, http://www.triple-c.at
Reppy, Judith (ed.) (1999). Secrecy and Knowledge Production. Ithaca, NY: Cornell University Peace Studies Program Occational Paper # 23.
Schiller, Dan (1994). From Culture to Information and Back Again: Commoditization as a root to knowledge. Ciritical Studies in Mass Communication, 11 (1): 92-115.
Svarc, Jadranka (2015). The knowledge worker is dead: What about professions? Current Sociology July 20, 2015 doi: 10.1177/0011392115591611.
Vogt, K. Chelsom (2015). The post-industrial society: from utopia to ideology. Work, Employment & Society. June 18, 2015, doi:10.1177/0950017015577911.
Weiler, Hans N. (2001). Knowledge, Politics, and the Future of Higher Education: Critical Obser-vations on a Worldwide Transformation. Ruth Hayhoe and Julia Pan (eds.), Knowledge Across Cultures: A Contribution to Dialogue Among Civilizations. Hong Kong: University of Hong Kong, pp. 25–43.


Share:

Televizyon Reklamlarında Gündelik Hayatın Temsili: Seks ve Çikolata



 
Televizyon Reklamlarında Gündelik Hayatın Temsili: Seks ve Çikolata

İrfan Erdogan


Gündelik hayat

Gündelik hayat denildiğinde her gün rutin ve rutin dışı süren yaşamımızdan bahsediyoruz. Dolayısıyla, gündelik hayatı anlamak ve incelemek tüm hayatı anlamak ve incelemektir. Biz bunu gündelik yaşamdan bir örnek veya örnekler seçerek yaparız. Bu örnekle, İnsanın yaptıkları, yapmadıkları, yapamadıkları, düşündükleri, düşünmedikleri ve hissetlikleri ve hissetmedikleri üzerinde dururuz. Bunu yaparken, bazen “insanın kendini günlük yaşamdaki ifadelerini” yüceltir ve gerçeğin yansıması, kamuoyunun örneği, aktif ve bağımsız iradenin ifadesi, insanların istekleri, umutları, beklentileri, sevileri olarak sunarız. Bu sunumu yaparken, gündelik hayatı sanki insanın kurduğu ve yönettiği bir şeymiş gibi ele alırız. Daha kötüsü, “gündelik hayatın bu hayatı yaşayanlar tarafından ifadesini” özgür iradenin ve rasyonel varlığın kendisini anlatması olarak kabulleniriz. Buna benzer birçok ön kabullerle geliriz. Böylece, ciddi hatalar yaparız.

Gündelik hayatın sömürgeleştirilmesi: Popüler kültür

Popüler kültür, gündelik hayatı sömürgeleştiren bir kullanım ve tüketim kültürüdür. İnsan eğer popülere katılmazsa veya kazara popüleri yakalayamazsa, popüler bir şekilde tedirgin edilir ve tedirgin hisseder; huzursuzdur. Popüler medya, madde bağımlı duruma gelmiş popüler kullanıcıyı özgürlük mitleriyle besler. Popüler siyasal, ekonomik ve kültürel pazarda emeğiyle üretime ve dağıtıma katılan ve bölüşümden ona verilenle serbest köleliği garantilenen insan, popüler olmayan kendine kendi olarak bakmaktan korkar; kendini kendinden çalan popülerlere kurtarıcı olarak sarılıp özgürlüğünü, kimliğini ve kendini bulup rahatlar: Bu yolla kendinin sandığı “önemli kendi” olur. Bunu her gün sürekli yapmak zorundadır. Böylece kitle üretimi yapan endüstriyel yapıda insan materyal ürünleri, bu materyal ürünü yaratan üretim biçimi ve ilişkilerine uygun bilinci taşıyarak yaratır.
Zaman ve dil sınırlarını aşan popülerlerin en popüleri seks ve seksüel tatmin ve umut satışıdır... Popülerlerle paketlenmiş popüleri, tüketiciler alır ve popüleri boğazlarına takarlar, saçlarına ve yüzlerine sürerler, midelerine indirirler, üstlerine giyerler, kulaklarına ve vücutlarının başka yerlerine takarlar, ayaklarına giyerler. Bu yolla popülerin popülerleştirilme sürecini tamamlarlar. Bu tamamlamada, tüm pazar mekanizması memnun gülümser.
  
Tüketim ve seks

Seks ilişkisel kullanımdan geçerek fizyolojik ve psikolojik “doyum sağlama olarak” sosyalleştirilip normalleştirildiğinde,  “tüketme” de kolayca amaç yapılabilir ve popülerleştirilebilir. Bireysel değer satışında,  “ne kadar çok” ve “ne kadar farklı” tüketirsen ile ölçüldüğünde, değer kazanma “cebindeki paraya” (satın alma gücüne) göre biçimlenir. Zaten tabularla, ideallerle, yasaklarla ve günahla ilişkilendirilmesi nedeniyle seks tarih boyu ciddi şekilde zorlaştırılan bir insan ilişkisidir. Elbette, toplumsal engeller gelince, onunla birlikte alternatif çözümler üretilmeye başlanır. Bu çözümler en az iki grup içine düşer. Birincisi “gayrimeşru, tasvip edilmeyen, onaylanmayan, kınanan“ çözümlerdir. Bu çözümler en eski mesleğe başvurmaktan, kendi kendini tatmine, homoseksüelliğe ve bir hayvanı kullanarak tatmine kadar çeşitlenir. Bu tür gereksinim gidermeyle ilgili olarak dünyada yaygın bir porno ve alet edevat endüstrisi ve gayri-meşru “evler” ve  “yerler” bulunmaktadır. İkincisi ise, meşru çözümlerdir. Bu meşrulaştırılmış çözümlerin başında evlilik gelir. Evlilik elbette her endüstri için değişen ölçüde faydalıdır. Bu fayda aynı zamanda, düşüncelerle, inançlarla ve tutumlarla desteklenir ve bu destekten hem meşrulaştırılmışlık sınırı içinde iş gören hem de bu sınır dışında iş gören ekonomik, siyasal ve kültürel sermayeler/güçler fayda elde ederler.
Seks, popüler medyanın sürekli olarak işlediği en popüler konulardan biridir.

Televizyon ve günlük hayat öykülerinin merkezileşmesi

Televizyon örgütlenmiş merkezi temsil sistemidir. Bu temsili televizyon programları denen anlatı türleriyle yapar. Bu temsil örgütlenmiştir, çünkü günümüzde bir endüstriyel egemenliğin materyal üretim ve ilişki tarzını meşrulaştıran faaliyetler ağını düzenleyen medya endüstrisinin gözde parçasıdır. Merkezileşmiş bir anlatı sistemdir, çünkü artık haber dahil anlatı üretimi ve dağıtımı bu endüstriyel yapı tarafından yapılır ve çoklu merkezlerden yapılsa bile Russia Today (Rusya),  CCTV9 (Çin), CNBC-e, Al-Jazera, CNN-İnt, Press Tv (İran), France24, BBC-World, TNT, TV8, ve her ülkedeki tüm televizyonlar küresel pazarın profesyonel anlatı biçimini öğrenmiş ve becerili bir şekilde kullanmaktadırlar. Ülkelerde halkın ve yerelin artık kendisi için kendi anlatısını üretmesi (örneğin, kendi dedikodusunu üretmesi) ortadan kaldırılmış veya bir köşeye itilmiştir: Dedikodu dahil, yerelin gündemindeki her şey medya endüstrileri tarafından paketlenmiş ve yayılmış ürünlerden oluşmaktadır. Bu paketlerde “gündelik hayatta normalleştirilmiş egemenlikler” “köpeğin her gün insanı ısırması” olduğu için, habere ve programa konu yapılmaz. Ücret politikaları, iş koşulları, “kriz var” diye milyonlarca insanı işten çıkarmalar gibi normalleştirilmiş “ısırmalar” medya gündeminde olmaz. Onun yerine, “köpek insana ısırtılır” (örneğin, Iraklı bir muhabir Bush’a ayakkabı fırlatır) ve çoğu kez “haber olmaması gereken olaylar” haber yapılır: Bu olaylarda halktan olanlar hep kötü, rezil, iğrenç, utanç verici, aşağılık, çağ dışı şeyler yaparlar.   
 
Televizyonda gündelik yaşamın ifadeleri, siyasal dedikodular, eğlence kültürü, seks, içki, müzik ve moda ile çerçevelenerek temsil edilir. Haberler çoğunlukla dedikodular biçimindedir; cinayetler, trafik canavarına yüklenen kazalar, görünüşleri ve yaşam tarzlarıyla tüketim aptallığının temsilcisi olan sanatçılarla yapılan show'lar televizyonda egemen durumdadır. İnsan ilgisi hep seks ve seksle karışık eğlence mi ki medya büyük ölçüde bu "ilgileri" sömüren sunumlar yapıyor? İnsan ilgisi barınak, ekmek, iş ve gelecek kaygısını içermiyor mu ki medyada bunlar çok ender sunulmaktadır ve sunulduğunda ise sulandırılmakta ve bireyselliğe indirgenmektedir? Seks ve tüketime yönelik sunumlarla hangi endüstriyel yapıların reklamı ve satışı yapılıyor?

Televizyonda günlük hayatı kurgulayan popüler durum-komedileri, önce bir problem veya gerilim sunarlar, ardından bunu önceden hesaplanmış bir zaman içinde güldürü katarak çözerler. Bu problem ve çare modeli bütün problemlerin (veya yanlış anlamaların) var olan toplum içinde tatlılıkla çözülebileceğini vurgular. Eğer sorun, örneğin, ahlaki bir çelişkiyse, çoğunlukla geleneksel ahlak anlayışını destekleyecek şekilde çözümlenir. Televizyon melodramları çatışmalar, acı çekmeler, gözyaşları, öfkeler, kötülükler, dalavereler, dolaplar ve sonunda hep ahlaki çözümlemelerle doludur. Melodramlarda ağırlık şiddet ve seks üzerinde toplanır, iyi ile kötü arasında yoğun bir çatışma sürer. İyiyi ve kötüyü, ahlaklıyı ve ahlaksızı tanımlamada kesin belirli kodlar kullanılır. İyi ve kötü, ahlaklı ve ahlaksız arasındaki çatışma iyi ve ahlaklının kazanması düzenin yeniden kurulmasıyla sonuçlanır. Amerika dahil birçok ülkede televizyonda seks ve şiddeti kınayan sağcı örgütler gerçekte bu programların neyi desteklediğini bile anlayamamışlardır. Bu da genellikle kendi anlayışlarını kendi bildikleri yolda yaymak için televizyonu kontrol etme çabalarından kaynaklanır.
Programlarla verilen imajlar ve hikayeler günlük hayattaki problemleri çözmede yeni mitolojiler üretirler. Bu mitolojiler basit anlamıyla endüstriyel ve kurumsal yapıları ve pratikleri açıklayan, öğreten ve haklı çıkaran öykülerdir. Bu mitler insan hayatında önemli olan sorunlarla ilgilenir; insanların ölümle, şiddetle, aşkla, seksle, işle ve toplumsal çatışmayla uzlaşmalarını çekici çerçeveler içinde mümkün kılar. Gangsterlere, savaşa, devrimcilere, teröristlere, katillere, haydutlara ve yabancılara karşı güçsüz kalan toplumu, süperman, Arka Sokaklar’da kötü adamlara korku salan süperpolisler, Adanalı, süper örümcek adam, Batman gibi süper kahramanlar korurlar. Mitsel güçler tarafından çoğunlukla kötülerin kullandıkları aynı yöntemi kötülere karşı kullanarak çözümleme popüler ürünlerin çoğunda egemendir. Bütün bunlar belli bir ideolojiyi, özellikle Amerika’da baskın olan düşünü tarzını ve toplumsal otoriteye boyun sunmayı iletir. Bu mitler egemen örgütlenmeleri ve yaşam tarzlarını doğasallaştırır, kişileri topluma uyarlamayı sağlayacak şekilde duruma çözüm getirirler.

Seksin temsili: televizyonda reklam

Televizyon paketlenmiş anlatılarının hepsi gündelik hayatın bir veya birden fazla yanını değişen biçimlerde temsilini de içerir. Bu temsil biçimlerinin, istisnasız hepsinde seks bir şekilde yer alır. Seksin temsili, seks denen sosyalleştirilmiş doğal insan gereksiniminin ve bu gereksinim için gerekli ilişkinin amaçlı kurgulanması şeklinde olur. Bu amaçlı kurgularla, insanlara düşünceler ve bu düşüncelerin meşrulaştırdığı veya gayrimeşrulaştırdığı ilişkiler hakkında bilişler işlenir, işlenmiş bilişler yeniden-üretilir.
“Seks” deneni amaçlı bir şekilde kurgulayarak kullanan örgütlü anlatı yapılarından biri de televizyonu iletme aracı olarak kullanan reklam endüstrisidir. Reklam endüstrisinin “seks” kurgularının hepsi de gündelik yaşamda insanın kendisini nasıl ifade ettiğiyle ilgilidir: Yemek, içmek, eğlenmek, sevmek, haz duymak, mutlu olmak, değer kazanmak, kimlik oluşturmak ve kimliğine eklemeler yapmak, hayatta beklentilere sahip olmak gibi insanın günlük yaşamındaki her şey bir şekilde “seks” kullanılarak belli endüstriyel amaçlar için yönlendirilmeye çalışılır. Bu yönlendirmedeki amaçlar somut çıkarlarla doğrudan bağıntılı olabilir. Seksin bu şekilde kullanımında, insanlara en azından bir ürün/marka çağrışım yoluyla hatırlatılır. O tahrik edici hareketi ve/veya sergilenmiş eti (pazara sunulan kadın vücudunu) gördüğümüzde, aklımıza hemen ürün/marka gelir. Bu akla gelişle birlikte, ürünün/markanın yerleştirilmiş imajlarıyla “avlanırız.” Bu yönlendirmedeki amaç, somut çıkarlarla doğrudan olabileceği gibi, dolaylı olarak da bağıntılı olabilir. Seksin bu tür kullanımında, “düşünce” veya “ilişki” işlenir ve bu düşünce ve ilişki ürün/marka ile bağlanmaz: Bu bağı biz kurarız. Seksin kullanımı “seksist” veya “antiseksist” kurgulama biçiminde olabilir. Seksin kullanımı sanki kadın haklarını savunuyormuş gibi de kurgulanabilir. Seksin kullanımı basit bir “et sergileme” biçiminde inşa edilebilir (araba yıkayan çıplak, genç ve güzel kızlar). Seksin kullanımında seks yapmadan seks yapan kadın faaliyeti de inşa edilir (Nestle çikolatasını yiyen genç kız); bu tür kurguda, eylem görsel ve gerekiyorsa sözel anlatıyla öyle bir şekilde düzenlenir ki, örneğin, metonim veya metaforik anlatı yoluyla, seks iletişime sokulur.[1] 

Seks kullanan kurguda daima “gündelik hayatta bir yerde bir şekilde bir durumdaki insan (bazen birden fazla insan) vardır. O insan ele alınan gündelik durumunda, bir “soruna” en tercih edilen çözümü üretmesi gerekir ve bunu da üretir. Gündelik durumu ve durumda sorun hemen her seferinde (a) ya fiziksel haz veren (fiziksel doyum sağlayan) (b) ya fiziksel hazdan geçerek sosyo-psikolojik bir gereksinimi gideren, (c) ya da herhangi bir sosyalleşmiş gereksinimi karşılayan çözümle son bulur: Satan memnun ve alan memnun, İrfan’a da n’oluyo? Çözümle son bulan insanlık durumu ve bu durumdaki sorun da, çoğu kez yemeyle veya içmeyle ilgilidir. Fakat “yeme” veya “içme” sorunu, “statüye” ve bir şekilde aşk ve sevgi gibi insan duygusu ve ilişkisine bağlanır. Bu bağ aptalca da görünse, bu bağla engellenmiş, bastırılmış, seks için olanakları ve durumu müsait olmayan insanlara (ki bunun anlamı nüfusun büyük çoğunluğu demektir) kolay çözüm sunulur: Yeme ve içme faaliyetinde seksüel haz çıkarma ve böylece vekaleten seks ile kendini tatmin etme.[2]

Vekaleten tatmin engellenmişe tanınan, fakat muhtemelen birilerine ekonomik fayda sağlayan bir tatmin faaliyeti olmazsa, “günah, ayıp, kötü,” sayılan ve hatta “yaparsan kör olursun” diye bireye korku verilen bir seçenektir. Bu seçenek bastırılır, engellenir. Bu engellemeler üzerine,  Televizyon seyretmekten, bir şey içmek ve yemekten, ANKAMALL’da “boş vakit değerlendirmekten” geçerek yapılacak vekaleten tatminlerin reklamı ve promosyonu inşa edilir. 
Vekaleten tatmin arayışı, tatmin elde etmek “normal olarak” yapılan faaliyet yapılmadığı veya yapılamadığı zaman ortaya çıkar. Yapamamanın nedenlerini  “koşulların” ve  “olanakların” ortadan kaldırılması veya “zorlaşması/zorlaştırılması” olarak özetleyebiliriz. Sunulan alternatifler ikame olarak görünebileceği gibi, asıl gibi de sunulabilir: Çikolata veya dondurma veya herhangi bir ürün, her zaman yeni hazlar için kolayca erişilebilir, psikolojisi yoktur, “onu düşünme” veya “seni yarı yolda bırakma” gibi bir kaygı da yoktur.

Reklamlarda seksin kullanımı örnekleri

Duygusal bağla bağlı iki kişinin günlük yaşamından bir kesit sunulur: kız sevgilisini yolcu edecektir. Vedalaşırlar ve erkek trene biner. Bu kurgu oldukça olağan günlük yaşam durumlarından biridir. Fakat birden bire “sıradışı, olağanüstü, heyecan verici, tatmin edici, doyurucu olan sunulur: Kız hemen gizlenir ve çikolatayı açıp, Daha tren hareket etmeden sevgilisini kandırır. Ardından, kandırma ve vekaleten seks meşrulaştırılır: Sevgilisi onu çikolata ile oral seks yaparken yakalar. Kız hiçbir suçluluk hissetmez; yemeden alınan seksüel haz, yakalanmanın heyecanıyla hem devam ettirilir hem de farklı bir alana taşınır. Bu alanda, kız kandırdığı için pişman olmalı veya utanmalıdır. Hayır, öyle olmaz, bu tür kurguda öyle olmamalıdır. Onun yerine bir haz bir diğer hazla tamamlanır: yakalanmanın verdiği haz. Kız en az iki hazla mutlu.
Reklamla ilgili etkinin, diğer tüm örgütlü iletişimlerle desteklenen biriken bir etkidir. Bunun en belirgin göstergelerinden biri, yukarıdaki reklamı anlatırken belki de 20 sene kadar önceki bir reklam geldi aklıma ve bu reklamın aklıma gelmesini ben istemedim: Kendisi geldi. O reklamda, önce bir gerginlik işleniyor: Normal ile normale ters düşen alışkanlık arasındaki gerginlik: Kız evde. Diyet yapıyor. “La Yogurt” yemek istiyor ama yoğurt yağlı (şişmanlatıcı ve zararlı). Ama canı çekiyor. Evin içinde buzdolabına bir gidiyor bir geliyor. Gergin. Zorlanıyor. Mücadele.

Gerginliğin çözümü:  Dolaptan yoğurdu alıp, bize La Yogurt’u göstere göstere büyük zevkle yiyor. 
Normalin, endüstrilerin yönettiği fiziksel haz (ve alışkanlık) önünde yenilgisi: Kaşıkta kalan son yoğurt parçasını zevkle yalarken, “yedim ve hiç de suçlu hissetmiyorum” diyor kız mutlu bir şekilde. (Bunu yazarken, birkaç gün önceki haber aklıma geldi. Bunu hatırlamayı da ben istemedim (geçmiş olsun tercihli hatırlama tezine!). Haberde McDonalds’daki yiyecekler gibi “fast food” denen yiyeceklerin beyinde tümor yaratması gibi etkilerinden bahsediliyor. Bu durum sokakta “fast food” yiyen insanlara anlatılıyor ve yemeyi bırakacak mısın? diye soruluyor. Herkes “hayır” diyor. Dikkat edilirse, “biriken etki” yaşam boyu (mantığı geçersiz yapan alışkanlıklarımız dahil) edindiklerimizle oluşmaktadır.    

Reklamlarda seksin yapıldığı yer önemlidir. Çünkü kurguda seks faaliyeti yer ile ön plana geçerse, istenen imaj ikinci plana düşebilir. Dolayısıyla “yer” tamamlayıcı, zenginleştirici veya ilgi çekici ikincil öğe olarak kurgulanır. Örneğin, NESTLE’yi silikonlu/şişman dudakları arasına alan kız, büyük hazla kendini sırtı üstü yatağa atar ve haz alma devam eder. Doyum gösterilmez. Biliyoruz ki, çikolata bitince, doyuma ulaşılacak.
Seks her istenen yerde ve özellikle başkalarının gözü önünde ve kamusal alanda yapılmaz. Bunu yaptığınızı düşünün: herkes dondurma yer. Dondurma dondurmadır. Bizim dondurmalar sadece dondurma değildir. İki hazzı aynı anda verir: Dondurma yeme ve vekaleten seks. Dolayısıyla, her türlü kamusal alanda bizim dondurmamızla çifte zevki aynı anda alabilirsin. Aşağıdaki örneğimizde, “ses” ile seksüel çağrışım sağlanmaktadır. Seksin kullanıldığı reklamlarda görüntü, seks ve müzik öğelerinden biri, ikisi veya hepsi birlikte kullanılır. Örneğin: reklam bir kozmetik reklamı. Yer. Havadaki bir uçağın içi. Genç kadın tuvalete gidiyor ve kozmetiği kullanmaya başlıyor. Bunu yaparken aldığı hazzı, bir seks ilişkisindeki hazla çıkarılan sesle yapıyor ve bunu uçağın içindeki herkes duyuyor. Kadın tatmin olmuş ve mutlu bir şekilde yerine geri dönüyor. Herkesin gözü onda. Hostes yaşlı bir kadına soruyor “ne alırsınız? Kadın “onun aldığından” diye yanıt veriyor. Bir kozmetik ürünün reklamı, kullanmanın verdiği haz, seks hazzıyla eşleştirilerek yapılıyor.
İçecek reklamlarında  (bira dahil) çoğu kez erkek, seks nesnesi kadını içecekten geçerek elde eder. Bu elde ediş erkeğin içeceği içerken, içecek onu birden bire güzel kızlar/kadınlar arasına götürür ve onlarla doyum sağlatır. İçecek bitince, mutlu şekilde geriye döner. O mutluluğa erişmek için bir daha satın alıp içmesi gerekir. Bazen de kızı/kadını elde edişi, içkiyi içme sırasında yanına/oraya gelen bir kızla içki sayesinde ilişkiye geçmesiyle olur. Kurgular oldukça zengindir; fakat temel tema ürün kullanımı/tüketimi sayesinde kıza/kadına sahip olma etrafında döner.

Erkekler kızı/kadını eskiden spor arabayla da elde ederdi. Şimdi kadını/kızı elde etme ürünleri çeşitlendi. Hiç akla gelmeyecek üründe bile kullanılmaktadır: Çok çekici genç bir kız tüp getiriyor size: Bir zamanlar arabayla gelen kızlardan bazıları, şimdi “ocak tüpünü” taşıyor: onu görmek için.elbette tüp alman gerek. Kadını/kızı elde etmede şimdi içecekten yiyeceğe ve kozmetik ürünlere kadar zengin bir yelpaze var.
Erkek sürdüğü parfüm, tıraş kolonyası veya deodorant ile kadını/kızı çeker getirir. Bunu yapamazsa, “zengin” olmasıyla ve hatta zengin değilse Mustafa Sandal’ın Muhabet Card reklamında yaptığı gibi, zengin numarası yaparak “kızları” çekmeye çalışır. Peki kadın? Kadın çoğu kez ya seksüel tatminsizliğinde kendini tatmin etmek için kullanır/tüketir. Bunu yaparken bazen diğer kadınlara statü ve doyum pazarlamasıyla örnek olur ve bazen de erkekleri peşinde koşturur. Kadının erkeğin nesnesi olarak tüketildiği reklamlarda, kadın seks amacı olarak kullanılır. Fakat kadının özne olduğu reklamlarda kadın çoğu kez erkekle seks faaliyeti gibi bir ilgiye sahip değildir. Bazen erkeği seksle ilgili olmayan bir çıkarı için seksi kullanarak erkeği baştan çıkartıp kullanır (örneğin, Mazda reklamında seksüel çekicilik ve vaadle erkeği arkasına takıyor, aslında amacı erkeği başak çıkarı için kullanmak ki herhalde erkeklerin önemli bir kısmının az bir tane böyle bir hayat deneyimi vardır). Bazen de, açıkça erkekle ürün arasında tercih yapar: Magnum çikolata” reklamında, kızın iki seçeneği var (erkek veya magnum). Kız “asla daha azıyla yetinmeyerek” Magnum çikolatasını seçiyor. Reklamdaki kızın t-shirt arkasında “sadece seks yapmak istiyorum” diye yazıyor İngilizce. Kız caddede koşuyor ve bu yazıyı gören erkekler de hızla birer bire artıyor arkasında koşmaya. Bir tekneye atlıyor kız ve kendini kurtarıyor, çünkü erkekler atlayamıyor; çünkü kız “Aktif” marka meyve suyu içiyor. Bu sırada kızın arkasındaki yazının tümü görünüyor: “Erkekler sadece seks ister” yazıyor.   

Çoğu kez kadın, ürün satın alan ve tüketen bu tüketimden seksüel haz çıkarmasını bilen ve başarandır. Çatlasın erkekler, çünkü reklamlarda erkekler bu işte çoğu kez başarısız olarak gösterilirler: Bazı reklamlarda sadece yedikleri ve içtikleri erkekleri hayal alemine götürür ve hayal aleminde kızlarla/kadınlarla olurlar). Erkeğin aradığı kadındır ve elde etmesi ürünle olan ilişkisinden geçerek olur. Kadının aradığı erkek değildir; statü, üstünlük, haz, bağımsızlık ve bazen de “erkeklerin sadece seks istediğini” bildiği için (aslında, seksüel cazibeyle erkekleri kullanabileceğini bildiği için), erkekle rekabet, onu yenme ve bazen de ardından koşturmadan aldığı hazdır. Kızlar/kadınlar her şeyden gerekli hazzı çıkartırlar: elma, dondurma ve çikolata yeme biçimleriyle, kullandıkları kozmetiklerle, yani, kullanıp tükettikleri her şeyle bunu başarıyla yaparlar. Calvin Klein reklam filminde seksi yıldız Eva Mendez yatakta vücudunu sergilerken “aşk ve delilik arasına gizli saplantıyı” yerleştiriyor, ve kadının aşk ve delilik arasında yaptığı Calvin Klein’in “Secret Obsession” ürününü kullanmak oluyor. Böylece, “delicesine olan gizli veya yasak aşk” için kadın (hem de Eva Mendez gibi bir kadın yatakta tek başına kıvranırken) erkeği kullanmıyor, Kavlin Klein kalitesinin ürününü kullanıyor. Bir başka reklamda, “hiç gerçek aşkı tattın mı? diye soruyor. Sanki aşk (seks) tat çıkartma, damak tadı, yemeymiş gibi. Yanıt olarak da, gerçek aşkın tadının bir İtalyan makarnasında olduğunu söylüyor: Afiyet olsun! Gerçek aşkı yedin bitti. Gelecek sefere görüşürüz!. Max Faktor reklamında, birçok reklamda olduğu gibi, kadın tüm güzelliği ve çekiciliğiyle, kendisi için pazarladığı fakat asla satmadığı, kendi kullanımından geçerek değerlenen kendisi için kendisi. Seks için veya erkeğin tüketimi için veya erkeği tüketmek için, seksi/çekici değil kadın; sadece kendisi için; kendisi gibilerle mekansal birlikte, fakat duygusal izolasyonda/alienasyonda. Kendisi için diğerleri, giyilen çizme, yenilen yemek, kullanılan kozmetiktir: Bir diğer endüstriyel ürün. Diğerleri için kendisi de öyle. Pantene reklamında olduğu gibi saçın veya vücudunun parçaları seni sevmelidir, sevmezse, düşün kim sevebilir? İnsan olarak kendini ve diğerini sevme, teknolojik bir ürünü satın almaktan, kullanmaktan/tüketmekten geçerek olan bir dünya; ve bu dünyanın insanı. Tutku, yemesini bilen tutkulu kadının Eti Çikolatası tutkusuyla gerçekleşir. “Daha iyisine layık olma,” endüstriyel ürünlerle üretilen ve reklamla inşa edilen dünyada, gerekli bir maddeye sahip olmadır.     
                        
Silah fallik sembol olarak nitelenirdi.[3] Freud “Nestle çikolatasına ve  Ankara metrosuna yetişemedi.” Artık fallik semboller reklamcının karar verdiği her şey olabilir, sadece çikolata veya dondurmayla dolu külah değil. Arayış da, sadece “seksüel güç yetersizliğini (iktidarsızlığı)” gideren ve ilişkisel doğasıyla bireyin iktidarlı hissetmesini sağlayan bir sembol değil, daha çok bireyin kendisinin kendisi için kullandığı/tükettiği ve bu kullanımdan haz/zevk çıkardığı ve böylece tatmin olduğu bir ürün-sembol. Sigarayı bir fallik sembol olarak düşünün: İçerek/tüketerek, kimseye iktidarsız olduğunu veya doğrudan ilişkiyle tatmin elde edemediğini –veya tatmin edemediğini ki bu zaten reklamcının ilgisi dışı, çünkü reklamcının istediği bireyin vekaleten kendini tatminidir, diğeriyle ilişkiyle olan bir tatmin değil--hissettirmeden kendi kendini tatmin ve bu tatminin reklamı… bu reklamda, diğer seçeneklerle olan tatminsizlik vurgulanır: “Asla daha azıyla yetinmeyin! Magnum çikolata.” Fakat reklamlarda ilginç olan bir yan da aşk ve sevginin nasıl gösterileceği: Satın alma ve tüketme.

Reklamlarda seks kullanımıyla desteklenen biliş ve duygu işlemede, Anadolu insanına “tüketimin” seks gibi yapılması gereken heyecanlı bir şey olduğu anlatılmaktadır. Tüketimle olmaz, yapılamaz sanılan şeyleri başarabilirsiniz: Bir CRUNCH! ile neleri patlatırsınız neleri! Hem de korkmadan. Cesurca.  Magnumla (seks ile) haz ve mutluluğu elde edersiniz. Seks ilişkisinde, güç ve iktidar garantisi, erkek için oldukça güvensiz temellere dayanmaktadır. Kadın için ise güç, erkeğin sahip olduğu 8havluyla kapattğığ,fakat bir CRUNCH ile havlu düştüğünde ne mal olduğu ortya çıkan “iktidarsız güce” bağlı olarak gelmektedir. Dolayısıyla, Magnum ile sekste, kadın için güçsüzlük, iktidarsızlık veya doyumsuzluk ile karşılaşmak söz konusu değildir: Çünkü kontrol ve güç sizdedir: Her şeyi (nerede olacağını, nasıl olacağını, ne kadar olacağını, zamanını ve hızını, gerekirse müziğini) siz istediğiniz gibi ayarlarsınız. Romans mı istiyorsun? Macera mı? Kolay. Parmaklarınızın arasında. Kıskançlık, rekabet, üstün olma, kazanma gibi duygulara vurgu yapan reklamın promosyonunu yaptığı ürünü tüketme, aynı zamanda, diğerlerinde olmayan güç, ayrıcalık ve statü duygusu işler sana.

Seksizm, feminizm  ve reklamlar

Reklamcılığı savunan çağdaş anlayışa göre, bir reklamın seksist olduğunu veya seksüel imalarla sömürü yaptığını söyleyebilmek için, reklamı yapanların böyle bir amacının olduğunu açıkça bilmek gerekir. Aksi taktirde, izleyici veya eleştirmen olarak sizin reklamda gördüğünüz reklamı yapanın amaçlamadığı, niyet etmediği olabilir. Yapımcıya sorarsın, o da “hayır öyle bir mesaj vermek istemedim” diyebilir. Dolayısıyla, bu reklâmlardaki apaçık görünen imalar, mecazlar, benzeştirmeler, çağrıştırmalar, sadece benim gibi seksüel manyakların kafasında bu şekilde anlamlandırılır. Normal insanlar, bu reklamlarda böyle bir şey göremezler. Bu tür anlatı, “gerçek olarak sunulan her şey sunanların gerçeği olası yorumlarından biridir” ön kabulüyle günümüzde olduğu gibi egemen yapılırsa, insanlar, kınanmamak veya aptal yerine konmamak için gördükleri gerçeği bile gizleme yoluna giderler. Bunun en aşağılık örneklerinde birini Türkiye’de bir gazetenin “insanlara ve her görüşe saygı duymalıyız, kimseye, örneğin, hortumcu dememeliyiz” diyen reklamında görürüz: Hortumcuya hortumcu olduğunu söylemeyip de ne diyeceğiz? Soyguncuya ne diyeceğiz? Binlerce aile babasını gazeteden atarak işsiz bırakan bir gazetenin, “hepimiz 70 milyonluk bir aileyiz” diye yaptığı propagandaya “biliş yönetimi sahtekarlığı” demeyelim de ne diyelim?        
Reklamcılar, günümüzde, gerek duymadıkça, ender olarak “seksizm” olarak nitelenecek içerik sunarlar.[4] Asıl seks yerine, “vekaleten seks” pazarlanır. Reklamlarda, sevgi, aşk ve sevgili ilişkileri,  “kullanma ve haz almaya” indirgenir. Düşünün, sevgiliniz trene binmiş gidiyor. Eh. N’apacaksın? Onu bir başka erkekle aldatmak hem zaman alır hem de pek tasvip edilmez. O zaman, daha tren hareket etmeden, sevgilini, daha trene bindirir bindirmez, çikolatayla seks yaparak sevgilini aldatırsın. Bu aldatma gayrimeşru değil, kimse de bunu kınamaz, böylece bir taşta iki kuş vurursun bu gündelik pratikte: Aradığın hazzı, doyumu alır ve gereksinimini gidererek mutlu olursun; bundan sevgilinin haberi bile olmaz. Ama sevgilinin veya birilerinin haberi olsa bile, korkun yok, çünkü sadece “bir şeyi zevkini çıkarta çıkarta yiyorsun”. Eğer Birileri bunu “sen n’apıyorsun ya, çikolotayla oral seks mi yapıyorsun derse.[5] Sen de “bu senin yorumun, kafadan kontak mısın?” dersin ve post-modern seksi, post-modern ve post-yapısalcı açıklamayla desteklersin.
Bu reklamları yapanların seksist olmasına gerek yok; feminist de olabilir bazıları. Sorun, reklamı yapanın ne olduğu veya kimliği değil, pazarlanacak reklamı yapılacak bir mal var ve bunun nasıl sunulacağıdır. Eğer “en etkili” sunum, seks sömürüsüyse, o sömürü yapılır. Yapmazsa, o zaman işinden bile olabilir. Reklamda içeriği dolduranların amacı kendi öznel düşüncesini yansıtmak değildir; dolaşımda olan reklam pratikleri ve dolaşımda olan egemen/yaygın düşünce ve duyguları sömürme yolları bulmak ve bundan hareket ederek reklam yapmaktır. Dolayısıyla, eğer dolaşımda yaygın olan feminizm ise, feminizmi temel alarak reklamını oluşturur, seksizm ise seksizmi temel alarak.    
      
Son sözler

Erkek, “yılan-kadına” kanıp elmayı yiyince (yani Havva Adem’i ayartıp seks yapınca), erkeğin üstünlüğü ve kadının köleleştirilmesinde önemli ilk adım atıldı: Tanrı, Havva’ya "senin acılarını ve gebeliğini büyük ölçüde çoğaltacağım. Acılar içinde çocuk doğuracaksın. Arzun kocan için olacak ve kocan senin üzerinde hüküm sürecek" dedi.  Sonra, Adem'e "karının sözüne uyduğun ve yeme dediğim ağaçtan yediğin için, ....hayatın boyu toprağı işleyerek yiyeceksin;...topraktan geldin toprağa döneceksin” dedi.  (Genesis). Sonra, ikisini de dünyaya attı. Dünyada “elmayı yeme” öyle kurallara bağlandı ki, erkekler elmayı ya yiyemez oldular ya da bir iki dişlemeden sonra doydular ve bitirmeden kenara bıraktılar. Bitişi sigarayla tamamladılar. Kadınlar mutsuz, ama onların da imdadına modern endüstriler yetişti ve telafi mekanizmaları getirdiler. Reklamcılar “mutluluk vaadiyle” kadınlara oltayı attı. "Kadın özgürlüğünü” seks ile karıştıran, ideolojik anlamda seks ticareti ve ekonomik anlamda endüstriyel çıkarların promosyonunu yapanlara, böylece reklamcılık da katıldı. Olta hiç boş kalmadı o zamandan beri.
Sosyal bakımdan sorumlu reklamcılığın olduğu reklam endüstrisi tarafından iddia edilir. Reklam endüstrisiyle bağıntılı ilişkiler ve üretim ağında, reklamcılığın sosyal sorumluluğu ve etik konusu egemen yaklaşımların gündemini oldukça meşgul eder. Bu sorumluluklar da kültürel farklar, etik, korku kullanımı, seks ve şiddet gibi alanlar içine hapsedilir. Bu sorumluluk çoğunlukla medyaya yüklenir. Medya da reklam şirketlerine gönderme yapar. Eleştirenler, reklam endüstrisinin açık etik kurallara uymadığından yakınır. Kötü etiğe sahip olan reklamcılığın çoğunun çocuklara olan reklamlarda ve sigara, bira ve içki gibi tartışmalı ürünlerin promosyonunda olduğu belirtilir. Reklamın estetik karakteri, moral kabalığı ve etik yoksunluğu üzerinde durulur. Reklamcılığın etik bağlamında yüksek ahlak standartlar yerine en düşük seviyedeki ortak öğeler üzerinde iş gördüğü belirtilir. Yüksek ahlak standartları ne demek? Kızlara “erkek arkadaşınızı nasıl çıldırtırsın” diye öğüt veren Kozmopolitan dergisi mi yoksa kızlık kontrolü yapan devlet mi alçak (veya yüksek) ahlak standartlara sahip? Seksüel sömürü yapılmazsa, pornografi olmazsa, kötü sözler kullanılmazsa, yüksek standartlar mı elde edilir? Reklamcılığın alkışladığı çıkarlar daha mı değerli, ahlaklı ve yüksektir? Ahlakı sekse indirgeme binlerce yıldır yapılmaktadır; medyanın desteğiyle günümüzde bu çok daha yoğunlaşmıştır. İnsanları işsiz bırakan ve ücret politikalarıyla yoksulluğa mahkum eden mülkiyet ilişkileri, günlük hayatın önemli ifadeleri olarak ele alınıp incelenmez. Onun yerine, iki kişi arasındaki seks ilişkisi, kadın dövme ve taciz muhtemelen kendi seks ilişkilerini yürütmeden aciz veya evlilikte başarışız olan ve liberal burjuva değerlere sarılmış kadın ve erkeklerin hazırladığı ve yürüttüğü tv programlarında sürekli olarak gündemde tutulur. Bu gündemle tutulan bilinç yönetimi, batının zorladığı yasalar ve uygulamalarla desteklenir. Örneğin bugün seninle herhangi bir nedenle öpüşen bir kız, herhangi bir nedenle sana düşman olduğunda, “bana tacizde bulundu” diye suçlamaya başlar ve tacizci ilan edilirsin. Bunlar liberal burjuva sisteminin bireyi bireye düşman eden, güvensizlik aşılayan, insanlar arası dayanışmayı ortadan kaldıran politikalarının somut sonuçlarından bazılarıdır. Unutmayın dostça sarıldığınız veya sevgiyle elini tuttuğunuz birisi, sonradan herhangi bir nedenle sizi tacizle suçlayabilir. Bu nedenle, evliyseniz eşinizi, değilseniz hiç bir kızı/kadını kendinize düşman etmeyin. En iyisi siz sanal dünyaya ve alışverişe gidin; arkadaş, dost, sevgili ve seks satın alın. Serbest ticaret olduğu için, sansür bile edilemez; hiç bir sorun da çıkmaz. Bunların hiçbirini yapamıyorsanız, o zaman bir Magnum çikolatası alın ve rahatça keyfinize bakın. Paranız mı yok? Kredi kartınız da mı yok? Tüketemeyen tüketici ölü tüketicidir. Allah rahmet eylesin!

Reklamcılık seks duygularının ve tatminsizliklerini sömürerek, belli ürün, düşünce ve davranış tarzını pazarlarlar. Seksüel davranış eğer insanlar arası ilişkilerle doyuma giden bir karaktere sahip olsaydı, Playboy, Penthouse, Playgirl hayali-seksi satamaz, ya da şimdiki başarısına ulaşamazdı. Kadın dudak boyaları ve kadın çorapları şimdi seksüel organ çağrışımlı biçimdeki kutularda\kaplarda satılmaktadır. Erkeklerin son model spor arabaya düşkünlüğünün altında reklamlarla yaratılmış, "güzel kadınların" dikkatini çekme yatar. Kitle iletişim araçlarıyla sunulan reklamlar geçici ve tekrarlanması yeniden kullanmayla sağlanabilecek "mutluluklar" yaratırlar. Bu yaratma işinde, örneğin, seksüel çekicilik ve seksüel davranış yeniden tanımlanır. Bu tanımlama yoluyla dikkatler tüketim mallarına ve bu mallarla eşleştirilen fantezilere yönlendirilir.

Çağdaş toplumda, insanlar sadece üretim, bölüşüm ve alışveriş aşamalarında sömürülmemektedir. Aynı zamanda tüketim aşamasında da sömürülmektedir. İnsanlar sadece maddi olarak yoksul/yoksun bırakılmamakta, aynı zamanda bu materyal zenginliği/yoksulluğu yaratan materyal/maddi üretim tarzını ve ilişkilerini destekleyen düşünsel/bilişsel ve duygusal olarak da yoksun bırakılmaktadır. Bu düşünsel ve duygusal yoksunlukla yanlış konumlandırılmış duyarlılıklar gelir. Reklamcılık dahil medya endüstrilerinin inşa ettiği “emtia estetiği” ile yoksullaştırmanın değerleri, algıları ve davranışları yaratılır.
  
Okuma kaynakları

Abercrombie & Fitch Advertisement (n.d.). www.abercrombie.com.
Blair, J. D.,   Stephenson, J. D.,  Kathy L. Hill, K.L. and  Gren, J. S.  (2006). Ethics in advertising: sex sells, but should it? Journal of Legal, Ethical and Regulatory Issues,  Jan-July.
Cebrzynski, G. (2000, March 13). Sex or sexy? The difference is that one sells, and the other doesn't. [Electronic version]. Nation's Restaurant News, 34, 11, 14.
Erdogan, İ. (nd). www.İrfanerdogan.com (cinsiyet ile ilgili yazılar)
Hall, C. C., & Crum, M. J. (1994). Women and “body-isms” in television beer commercials. Sex Roles, 31(5/6): 329-337.
La Tour, M. & Henthorne, T.(1994, September). Ethical judgments of sexual appeals in print advertising. [Electronic version]. Journal of Advertising, 23(3), 87-91.
Ordonez, I. (2003, September). Peddling sex: Taut and trim flesh hits billboards as advertiser's aim low. [Electronic Version]. Business Mexico, 13(9), 48.
Ramirez, A. & Reichert, T. (2000). Defining sexually oriented appeals in advertising: A grounded theory investigation. [Electronic version]. Advances in Consumer Research, 27, 269-273.
Reichert, T. and Fosu, I. (2005). Women's responses to sex in advertising: Examining the effect of women's sexual self-schema on responses to sexual content in commercials. Journal of Promotion Management, 11 (2/3): p142-153.
Reichert, T. and Lambiase, J. (2003). How to get "kissably close": examining how advertisers appeal to consumers' sexual needs and desires. Sexuality & Culture, 7 (3): 120-136.
Taflinger, R. (May 28, 1996). You and Me, Babe: Sex and Advertising. http://www.wsu.ede:80801-taflinger/sex.html.
Tom, R. (2003) The Prevalence of Sexual Imagery in Ads Targeted to Young Adults.Preview. Journal of Consumer Affairs, 37(2): p403-412.
Victoria's Secret Advertisement (2003) http://www.gtslade.com/vs/vs3
Whipple, T. & McManamon, M. &. (2002, Summer). Implications of using male and female voices in commercials: An exploratory study. [Electronic version]. Journal of Advertising, 31(2), 79-91.



[1] Metafor: (egretileme, mecaz): Bilinenden ve tanınandan hareket ederek bir şeyi anlatma. Metonim: (çağrışım, akla getirme) ilişkili bir ayrıntının kullanımı yoluyla bir fikrin/objenin uyandırılmasını içerir. Örneğin, sararmış yaprağın son baharı akla getirmesi.
[2] Vekaleten seks: (bkn: Vicarious relationship). Seks normal olarak iki karşı cins arasında olan bir ilişkidir. Bu ilişki çeşitli nedenlerle gerçekleştirilemediğinde veya yeterince tatmine ulaşamadığında, kişi seksüel gereksinimini, karşı cinsten biriyle girişilen ilişkiden geçerek giderme yerine, başka yollardan giderir. Bu gidermenin bazen farkındadır (mastürbasyonda, hayvanlarla ve maketlerle yapılan sekste olduğu gibi, hatta eşcinselliği de buraya katabiliriz), bazen de farkında değildir (sigara içmede, işkence yapmada, coplamada, silah kullanmada, bir şey yemede, içmede ve tüketmede olduğu gibi).
[3] Fallik (phallic): Sertleşmiş erkek organıyla ilişkili; seksüel güç (bkn Freud)
[4] Burjuva feminizminin egemenliğindeki dünyada aseksüel veya eşcinsel olarak söz söyleyebilirsin, ama hetereoseksül olarak sen “erkek söylemi yapan” bir seksistsin.
[5] Bu tür kavramları kullanmak utanç verici değil mi? İnsan rahat hissetmiyor kendini; bir ilişkisel insan gerçeğini anlatamıyorum; ama reklamcılar, televizyoncular, sinemacılar anlatıyor; hem de nasıl bir pisliğe ve çöplüğe dönüştürerek. Pislik ve çöplük sözüm sizi rahatsız mı ediyor? Hiç  “neden ben yanlış duyarlılıklara sahibim” diye düşündünüz mü? “Pislik ve çöplük” diye “küfrediyor” diyerek bana yüklenme yerine, neden pisliği ve çöplüğü üretenlere yüklenmiyoruz? Bunu da meşrulaştıran yanıt kesinlikle vardır: Söylem tarzı önemlidir, insanların duyarlılıklarına dikkat etmek gerek! Daha iyi ve düzgün dille uygun anlatılabilir. Çok doğru. Ama, senin duyarlılıkların senin mi ve senin için mi? Senin dilinin ne kadarı senin ve senin için? Ben aslında, işlenen pislik ve çöplük bilişleri yıkmak için, pisliğe pislik çöplüğe çöplük diyorum. Ben, tabuları yıktığını söyleyen (cinsel tercihler konusunda tv programlarını ve tartışmalarını düşünün), fakat aslında kadını ve erkeği aşağılayan, insanlar arasında sevgi ve duygusal bağı endüstriyel çıkarları gerçekleştirmeyi sokan “şemşamerleştirilmiş” (sakın eşcinsellik olarak anlamayın) insan ilişkisinin ekilmesine karşıyım. Ben “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diyen geri-zekalılaştırmaya karşıyım: Tüfek icat olduğu için mertlik bozulmadı. Namertlik olduğu için tüfek icat edildi. Tüfeği suçlamayalım. Medyayı suçlamayalım. Medyayı, reklamı ve tüfeği kimin ne amaçlar ve sonuçlarla kullandığını anlamaya çalışalım. O zaman sorunun “reklam” denen cansız üründe değil, o ürünü üreten ve ardından da kullananlarda olduğunu anlarız. Yineleyeyim: Neden bazı kavramların kullanılması seni rahatsız ediyor? Buna verdiğin “neden” kimin ve neyin nedeni, kimin ne tür çıkarını ve yönlendirmesini destekliyor?     

Bilim ve Utopya, sayı 179, Mayıs, 2009
    

Share:

Karl Marx'ı anlamak


Teori Dergisi, sayı 340, s. 12-25,  2018

Karl Marx’ı anlamak:
uydurular ve gerçekler

Prof. Dr. İrfan Erdoğan



 Sağcısından solcu geçinenine kadar birçok akademisyen, aydın ve yazar, dikkat çekmekten ün kazanmaya kadar çeşitlenen nedenlerle Marx’ı (veya Marksizmi) eleştirmiş veya ona saldırmıştır.
Bu makale, Karl Marx’ın görüşlerinin kasıtlı ve kasıtsız olarak yanlış sunulması ve yoğun dolaşıma sokulmasıyla yaratılan sahte imajları, yanlış bilgileri, cehalete bilgiçlik taslatan geçersiz klişeleri ve yaygın görüşlerin geçersiz veya sınırlı açıklamaları, Marx’ın kendi görüşleriyle açıklamak için hazırlandı. Temel amaç, uyduruları ayrıntılı olarak sunarak ve çürüterek bir savunu yapmak değil; sahtenin gerçeğin yerini almasıyla, kötünün egemenliğinin desteklendiği bir dünyada, kendimizi, yaşamı ve toplumu doğru anlama ve doğru çözüm yolları üretme çabalarına katkıda bulunmaktır. Bir makalede çok kapsamlı bir konuyu sunmak imkânsız olduğu için, Marx’ı anlamak için önemli olan gerçekleri sunmaya çalıştım.

Marx’dan kurtulmanın “şahane-uyduruk” yolu

Kapitalizmin kırıntılarından bir şeyler kapmak için, önce “düşmanı öldü veya geçersiz” ilan ederek efendilerinin dikkatini çekmek ve olası ödülünü almak isteyen herkesin temel iddiası şudur: Marx öldü, çünkü Marksizm artık modern toplumun karmaşıklığını açıklayacak kapasiteye ve karaktere sahip değildir. Kim sahip o zaman? İnsanı merkezden edip, onun yerine sömürgenlerin endüstriyel çıkarlarını, dili, söylemi ve egemenliğin dışlıklarını yansıtan, bireysel ifadeleri merkeze yerleştiren ve eleştirellik taslayan, başka bir şey söyleyemedikleri için benim gibilerin tutucu olduğunu iddia edecek kadar bilişsel dumura uğramış ve vicdanları kirlenmiş kültürelciler, yapısalcılar, söylemciler ve Post-Marksizm dâhil, “post” ve “ist” eki ile gelenler mi? Tüm bu kişiler ve görüşleri, her kentte ışıklarla ve renklerle çekici hale getirilmiş büyük AVM’leri akla getiriyor. AVM’ler ve benzerleri iş dışı (boş) zamanın sömürgeleştirilmesinin, düşüncelerin, davranışların, duyguların, duyarlılıkların, ilgilerin, tercihlerin, sevilerin, eğlencenin ve her tür gereksinimlerin giderildiği küresel yerelliğin çoğulcu ve kamusal görünen örgütlü özel alanlarıdır. Bu çoklu alanlara insanlar çekilerek hem sunulanlarla dinlenme, eğlenme ve kendini yenileme zamanı kontrol altına alınır hem de sermayeye ve sermayenin sistemine işlevsel olmayan alternatif faaliyetler ya ortadan kaldırılır ya da ortadan kaldırılamazsa değersizleştirilir, önemsizleştirilir, marjinalleştirilir. AVM gibi alanlar “serbest kölelerin” ─eğer bu kavramı okuduğunda rahatsızlık hissediyorsan, duyarlılıklarının kimin ve neyin için işlevsel olduğunu ve kimliğini yakından gözden geçirmeni öneririm─ işyerindeki sömürülmesinin iş dışı uzantısı ve tamamlayıcısıdır. Kitleleri AVM’lere çekerek kontrol gereksinimlerini ve amaçlarını gerçekleştiren kapitalist ekonomik ve siyasal pazarda, bu pazarı farklı kılıflarla destekleyen akademisyenlerin ve aydınların gezindiği, satış ve alışveriş yaptığı AVM’ler de vardır ─gerçi sosyal bilimlerdeki profesörlerin önemli bir kısmının böyle bir ilgi ve kaygısı yoktur─. Üniversitelerdeki kütüphanelerde ve dershanelerde sunulanlardan, kitaplar dâhil her tür medyada sunulanlara kadar çeşitlenen içeriklerle satış yapılan bu sanal ve gerçek AVM’ler, tikelleştirilmiş, özelleştirilmiş “marka” olan insanlar ve dükkânlarla doludur. Sayısız kültüreller, yapısallar, postlar ve istler ile “özelleştirilmiş çokluktaki” bu AVM’lerde gezinir, eğlenir ve alışveriş yapar. Bu akademik satış, alışveriş, gezinti ve temaşa dünyasında hem akademisyen ve aydın hem de zevkle gezinti yapanlar büyülenmiştir, rahattır; onun anlamadan yiyip, anlamadan kolayca hazmetmesi için güzelce paketlenmiş olanlar arasından huşu içinde, korku ve kaygı duymadan seçebilirler; çünkü hepsi de “büyük teorilerinden” (grand narratives) ve özellikle “Marksist özcülükten” ve “herkesi köle yapmak isteyen sınıf genelleştirmesinden” arındırılmış, temizlenmiş, güzelce paketlenmiş ve yaygın dolaşıma sokulmuş “küresel evrenselin” özel parçalarıdır. Bu AVM’ler hem yaptıkları işin doğası nedeniyle yaşamak için çalışmayı seçme yerine, para kazanmak için çalışan, bu nedenle insanlıklarını ve kimliklerini pazarda her gün satan akademisyenlerin ve medya profesyonelleri dâhil aydınların güvenli sığınağıdır; hem de ücretli/maaşlı serbest köleleri ve onların öğrenci olan çocuklarını Marx gibi tehlikeli kaynaklardan ve alışverişlerden korur. Bu sığınaklar hem akademisyenleri ve aydınları hem de sistemi zor durumda bırakmayan ve kendilerinin de çoğu kez anlamadığı huşu veren “söylemlerle ve alımlamalarla ” (discources ve receptions) doldurulmuştur. Tüm bu yaklaşımların “eleştirellik” giysisiyle gelenleri, sistemle barışık olmayan, ama anlamlı alternatiflerden de uzak durarak yaşamını riske sokmadan ün, güç ve rahat yaşam sürme olasılığını artırırlar. Bunlar, değersizleştirmek, önemsizleştirmek ve geçersizleştirmek için gerçek alternatiflerin üstüne çökertilen ve egemen yapılara işlevsel olan “kontrollü karşıtlığı” ifade ederler. Bu üretilen pislikler, kitlelerin yönetiminde çok işlevsel olduğu için çok değerli pisliklerdir. Marx bunları “teslik” olarak niteler; ama aslında asla teslik olamazlar, çünkü teslik, hayvan dışkılarının toplandığı yerdir ve bu dışlıklar bahçelerde gübre, tandırda ve fırında yakacak olarak kullanıldığı için çok faydalıydı.

“Büyük teorilerin geçersizliğinden” kendilerini arındırmış günümüzdeki (post)alternatif ve (post)eleştirel teoriler ve bu teorilerin dolaşıma sokulduğu yerler, aynı AVM içinde birbiriyle rekabet eden dükkânlar ve birbiriyle gösteriş yarışında olan tüketiciler gibi, düşman olmayan düşmana (Marx’a) karşı yönlendirilmiş ilgilerin ve dikkatlerin, düşüncelerin ve davranışların serbestçe bir araya geldiği mekânlardır. Bu teori ve araştırma çokluğunda, hem yazarlar hem de okurlar saatlerini, günlerini, aylarını ve hayatlarını geçirirler. Hocalar, yazarlar ve çizerler grupları bundan memnundurlar, çünkü ödüllerini almaktadırlar. Okurlar ve öğrenciler ise, işlenmiş bilişleriyle, duyarlılıklarıyla, duygularıyla ve ilgileriyle esir alınmışlardır, tükenmişlerdir; başka bir şeye ilgiye ne zamanları, ne güçleri ve istekleri kalmıştır. Bu teorilerin, araştırmaların ve yapıtların yazarının ve okurunun “yüzüklerin efendisindeki yüzüklerin kardeşliğiyle” ve “söylemlerin derin anlamları” ile olan alıştırılmış bağımlılıkları vardır. Bu bağımlılıklar, Türkiye’deki işsizlik, yoksulluk, ücret politikaları ve iş koşulları gibi “karşılaştırılacak bir nesnel gerçeğe veya ölçüte sahip olmadığını düşündükleri” “…e göre değişen gerçekler” ile ilgilenmeyi anlamsız ve gereksiz kılar.

Marx geçersiz: Kurtulalım ondan!

İdealist felsefenin ve onun çağdaş türevlerinin, sayısını kendilerinin bile bilmedikleri nicel çokluk ve nitel yoksunluktaki teorileri, yaklaşımları, paradigmaları ve tezleri ile kendilerini meşrulaştırmak için yaptıkları işlerden en önde geleni, Marx’ın yanlış olduğunu anlatmak olmuştur. İdealizmle kendilerini özdeştirmeyen, ama idealizmin dirilmesini ve günümüzde yaygın bir şekilde egemen olmasını sağlayan, özellikle teolojiye, hermeneutics ve relativizme dayanan, “post” ekiyle gelen yaklaşımlar, alternatif, ilerici, çağdaş gibi sahte-giysilerle, Marx’ın kısmen veya tümüyle geçersiz olduğunu anlatarak bu kervana katıldılar. Örneğin, Foucault, çoğu kültürelcilerin ve yapısalcıların da yaptığı gibi, 1970’in sonlarına doğru, geçmiş toplumların tarihinin sınıf mücadelesi tarihi olduğunu söyleyen Marx’ın doğru olduğunu belirtmiştir. Ardından da, kendi yaklaşımı doğrultusunda sunduğu gerekçelerle, örneğin Marksistlerin ve Marksist ekonomistlerin çağdaş siyasal hayatın çoklu mücadelelerini anlayacak kapasite göstermediklerini iddia etmiş ve bu mücadeleleri anlayabilmek için siyasal düşünceyi kontrol eden bir doktrin olan Marksizmden kurtulunması gerektiğini öne sürmüştür.

Marx’ın teorisi ve bu teorinin bilme yöntemine yanlış ve geçersiz demek için, örneğin, “gerçek yoktur, gerçeğe ulaşamayız”, “gerçek o denli değişken ve görecedir ki, genelleştirme olasılığı yoktur”, “gerçek kafamızın içindedir, dış bir gerçek yoktur”, “gerçeğe ancak duyularımızla ve pozitivist empirik deneylerle ulaşabiliriz ” gibi yaklaşımlar gerekir ki bu da kendi yaklaşımını, diğer yaklaşımı geçersiz ilan ederek meşrulaştırmayı anlatır.

Marx’ın teorisi ve yöntemi oldukça açık ve yukarıda belirttiklerimle karşılaştırıldığında hepsinden çok daha anlamlı ve geçerlidir, çünkü insanı, toplumu ve yaşamı anlamak istiyorsak, en geçerli yol insana, topluma ve yaşama bakmaktır. Marx bunu çok net bir şekilde açıklıyor: “Yaşayan insana ulaşmak için, biz, insanın düşündüğünden, düşlediğinden veya insanın düşünüldüğünden, hayal edildiğinden ve hikâye edildiğinden başlayarak yola çıkmayız. Biz gerçek, etkin insandan başlayarak yola çıkarız.” Yani, insanı, toplumu ve tarihini anlamanın ilk koşulu, yapılacak analizin, düşünceyi, inancı, ideolojiyi, söylemi, şirketi, devleti veya dili değil, örgütlü yapılar ve ilişkiler içindeki insanı merkeze alması gerekir: İnsanların kendilerini nasıl ürettiğidir (üretim tarzı ve ilişkileridir).

Marx’ın ekonomik indirgemeci olduğu

Alt ve üst yapı kavramları çok tartışılan ve yanlış anlaşılmış (ya da yanlış sunulmuş) kavramlardır. Ekonomik indirgemecilik iddiasına göre, Marx’a göre düşünceler (üst-yapı) maddi olanın (alt-yapının) yansımasıdır (yani üst-yapı, alt-yapı tarafından belirlenir).

Üstyapıya (örneğin düşünceye veya yasal yapıya) bağımsızlık vermek demek, düşünceyi, aklı veya dili “aktif aktör” olarak ele alan ve insanı merkezden eden idealist felsefenin eski ve yeni yaklaşımlarından birini benimsemektir. Tersine, altyapının (yani materyal koşulların) her şeyi belirlediğini söylemek, insanı, kendini içinde bulduğu koşulların “pasif yeniden-üreticisi” olarak nitelemek demektir. Her ikisi de yetersizdir ve yanlış yönlendiricidir.

Ekonomik belirleyicilik, indirgemecilik veya teknolojik belirleyicilik/determinizm gibi görüşler, Marx’ın görüşleri değildir. Engels, bu tür görüşün geçersiz olduğunu 1890’da açıkça şöyle belirtir:

“Tarihte en belirleyici/hayatî öğe gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Bundan fazla ne ben ne de Marx bir şey ileri sürmedik. Dolayısıyla, eğer birisi bunu “ekonomik öğe tek belirleyicidir” diye döndürürse, bu önermeyi anlamsız, soyut, saçma bir söze dönüştürür…. Tüm öğeler arasında karşılıklı bir ilişki vardır.”[1]

Maddi yaşam ve düşünsel üretim bağı

Hem ekonomik indirmecilik iddiasının geçersizliğini hem de Marx’ın düşünsel ve maddi yaşam bağını nasıl kurduğunu açıklayalım: Marx’a göre, kendi maddi geçinme araçlarını/olanaklarını üreten insanlar, aynı zamanda, hem kendi gerçek maddi yaşamlarını üretirler hem de maddi yaşamlarının düşünselini (bilgilerini, duygularını inançlarını, beklentilerini, ideolojilerini vb.) üretirler.

Marx için, materyal ve düşünsel üretim birbirinden bağımsız iki ayrı şey değildir. Birbirinden bağımsız “ekonomi” ile “düşünce/ideoloji” ilişkisi de değildir. Sosyal varlık ile sosyal bilinç ilişkisidir. Sosyal varlık (insan) aynı zamanda sosyal bilinci de taşıyandır.

Marx’a göre, yaşamı üretim biçimi, kişilerin basitçe fiziksel varlıklarını (maddi hayatlarını) yeniden üretme olarak (basit ekonomik faaliyet olarak) anlaşılmamalıdır. Üretim biçimi, insanların neyi nasıl yaptıklarını ve kendilerini bu yapışla nasıl maddi ve düşünsel olarak yeniden ürettiklerini ifade eder (yeniden üretim, aynısının tekrar tekrar üretimi değildir, öyle olsaydı gelişme olmazdı). Şekli ne olursa olsun, toplum, insanların karşılıklı etkinliklerinin ürünüdür. Bir insan kendiliğinden, kendi varlığıyla köle veya vatandaş değildir. Köle ya da yurttaş olma, kişiler arası toplumsal bir şekilde belirlenmiş bir ilişkidir. İnsan ancak toplum içinde ve toplum içinden geçerek köledir. Kölelik ve vatandaşlık ilişkideki sosyal özelliği anlatır. Bu; işçi, köylü, kapitalist, bakkal, hırsız, zengin, fakir, ev sahibi ve kiracı için de aynıdır. Toplumdaki belli ilişkiler sonucu ortaya çıkan oluşumlar (yoksulluk, zenginlik, işsizlik, evsizlik, açlık), bu durumu ortaya çıkaran ilişki yapılarının değişmesiyle değişir, ortadan kalkmasıyla ortadan kalkar.[2]

İnsanın varlığını belirleyen düşüncesi/bilinci değildir. İnsanın sosyal varlığı, bilincini belirler[3]: Televizyonda bir dizinin olması (dizinin düşünülmesi ve üretilmesi), televizyon denen örgütlü yapının ve yapısal ilişkilerin varlığını ve bu örgütlü yapının varlığının nedeni olan toplumsal yapının olması ve bu yapılarda koşulların “dizi yapma” (içsel veya dışsal nedenlerle) gereksinimini düşündürmesi gerekir. Düşünceler, maddi yaşam koşulu ve bu koşuldaki düşünceler, duygular, duyarlılıklar, inançlar üzerine düşünen insan tarafından inşa edilir; yok/olmayan üzerine inşa edilemez; var olandan hareket ederek olmayanın tasarımı yapılabilir. Olmayanı, ancak olandan hareket ederek düşünebiliriz.

Düşünceler, ideolojiler, söylemler hiçbir şey yapamaz, çünkü “yapan özne” değildirler; yapan özne, düşünceleri ve ideolojileri taşıyan insandır.

“Her şey ekonomi değil, ekonomik indirgemecilik yapmayalım” diyen kurnazların ve buna inanarak, bu örgütlü kurnazlığın sözcülüğünü ve savunusunu “bilgiçlik taslayan cehaleti yeniden üreterek” yapanların iddialarının aksine, dünyayı düşünceler, duygular, inançlar, ideolojiler, söylemler veya dil yönetmez. Dünyanın yönetiminin temelinde düşünceler, ideolojiler, inançlar, duygular değil, düşünceleri, inançları, duyguları ve ideolojileri kullanarak maddi üretim yapan ve üretilen zenginlikleri paylaşan bir üretim tarzının ve bu tarzın ilişkilerinin aktörü olan insan vardır.

Marx’ın teknolojik determinist olduğu

Marx’ın görüşünde, “teknoloji” demek teknolojik araçlar demek değildir; makro bağlamda toplum yapısı demektir. Dolayısıyla, bu iddia geçersizdir.

Ayrıca Marx’ın görüşüne göre, teknolojik araçlar devrim yapamaz, çünkü örgütlü yapılar içinde düşünen ve karar vererek harekete geçen aktörler insanlardır. Devrimi devrim düşüncesiyle, diliyle, söylemiyle, kullandığı araçlarla ve pratiğiyle hareket eden canlı insanlar yapar.

 

Toplumsal değişim tarihinin belli bir çizgiyi takip etmesi

Marx, tüm toplumların Avrupa’daki gibi feodalizmden kapitalizme geçerek dönüşüme uğrayacağı görüşünü reddeder. Kendi çalışmasının batı kapitalizminin feodalizmden geliştiğini betimlediğini anlatan Marx, bu geçersiz düşünceyi şöyle açıklar:

“Batı Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişim özetini, kendilerini hangi koşulda bulurlarsa bulsunlar tüm ülkelerin kaderlerinin önceden belirlenmiş evrensel tarihsel-felsefi gelişme teorisine dönüştürülmemelidir… Bu görüş, aynı anda beni haddinden fazla onurlandırır ve bana haddinden fazla hakaret eder.”[4]

Bireyler ve üretim

Marx, üretimi de sadece materyal hayatın üretimi (ekonomik üretim) değil, aynı zamanda emeğin, fikirlerin, bireyin kendisinin, dinsel adetlerin vb. üretimi olarak ele almaktadır. Marx bu üretimin de insanlar arası ilişkiden/iletişimden geçerek geliştiğini belirtir: “Her bireyin üretimi bütün diğer bireylerin üretimine bağlıdır ve bireyin ürününün kendi hayatının gereksinimlerine dönüştürmesi, benzer şekilde, tüm diğerlerinin tüketimine bağlıdır.[5]

Bireylerin karşılıklı ve her yönlü bağımlılığı, bireylerin sosyal bağını şekillendirir. Bu sosyal bağ değişim değerinde ifade edilir. Değişim değeriyle her bireyin kendi faaliyeti (ilişkisi, iletişimi) veya ürünü, kendisi için bir faaliyet ve ürün olur.

Birey genel bir ürün üretmelidir. Bu genel ürün parayla ifade edilen değişim değeridir. Her bireyin, diğer bireylerin faaliyetleri üzerinde veya sosyal zenginlik üzerinde uyguladığı güç, kendinde değişim değerinin (paranın) sahibi olarak var olur. Birey sosyal gücünü ve topluma bağını cebinde taşır. Faaliyet ve faaliyetin ürünü, bireysel ifadesi ve şekli ne olursa olsun fark etmez, daima değişim değeridir.

Değişim değeri de, içinde bütün bireysellik ve özelliğin reddedildiği ve yok olduğu bir genelliktir. Bu durum, (örneğin eski Anadolu köylerinde olduğu gibi) birey veya ailenin veya topluluğun bir ferdinin kendisini doğrudan ve doğal olarak üretmesinden çok farklıdır. Kapitalist yapıda ürünün sosyal biçimi kadar, faaliyetin sosyal karakteri ve bireylerin üretimdeki payı yabancı ve nesnel bir şey olarak görünür. Bireyleri “birbirine ilişkide” olarak değil, “ilişkilere boyun sunma” olarak karşı karşıya getirir. Değişim değerinde, kişiler arasındaki sosyal bağ, şeyler arasındaki sosyal ilişkiye dönüşür.

Değişim aracının sahip olduğu sosyal güç ile bireyleri birbirine bağlayan topluluğun gücü birbirine zıt bir ilişki içindedir: Değişim aracının gücü arttıkça, topluluğun gücü azalır. Her birey bir “şey” şeklinde sosyal güce sahip olur. Bireysel ürünleri veya faaliyetleri değişim değerine, paraya dönüştürme zorunluluğu ve böylece nesnel şekilde kendi sosyal güçlerine sahip olmaları ve sosyal güçlerini göstermeleri iki şeyi kanıtlar: Artık bireyler sadece toplum içinde toplum için üretirler. Üretim doğrudan bir şekilde sosyal değildir; birlikten doğan bir şey değildir. Bireyler sosyal üretim altında toplanmıştır. Sosyal üretim onların dışında, “onların kaderi” olarak var olmaktadır. İnsanlar arasında üretim ve tüketimdeki genel bağ ve karşılıklı bağımlılık, tüketiciler ve üreticilerin birbirine ilgisizliği ve bağımsızlığı ile birlikte artar. Bu çelişki krizlere götürür. Bu yabancılaşmanın gelişmesiyle birlikte, bunun üstesinden gelmek için çabalar da gelir: Bireylerin diğer bireylerin faaliyetleri hakkında enformasyon elde ettiği ve kendi faaliyetlerini ona göre ayarlamaya çalıştığı kurumlar çıkar. Aynı zamanda iletişim araçları/yolları da gelişir.[6]

Üretim ve yabancılaşma

Marx’a göre, kapitalist üretim tarzı ve ilişkileri içinde insanlar birden fazla yabancılaşma deneyimlerler: (a) İş alanındaki yabancılaşmada insan ürettiği nesneden yabancılaşır. Mallar/emtialar insan emeğinin yabancılaşmış ürünleridir. Üretilen nesneden yabancılaşma, özel mülkiyet ilişkilerine dayalı üretim süreci ve faaliyetinin bir sonucudur. (b) İnsan üretim sürecinden yabancılaşır: Neyin nerede, hangi koşulda, ne amaç ve sonuçlarla üretileceğine karar verme gücünden insanın tümüyle yoksun bırakılması; iş koşullarının tümüyle insanın dışında, ona rağmen belirlenmesi. (c) Ürün üretildikten sonra, ücret vererek üretilenden ve zenginlikten emeğin yoksun bırakılmasıyla gelen yabancılaşma; (ç) Kaynaklarla bağ kuran paranın, özü ve değeri tanımlaması ve tapılan amaç haline gelmesiyle oluşan yabancılaşma (d) Kendini gerçekleştirememe nedeniyle veya üretim tarzının getirdiği materyal ve bilişsel egemenlik altında biçimlenmiş kendiyle, kendi kendinden yabancılaşma. (e) Diğer insanlardan yabancılaşma: İnsanın işine, işinin ürününe ve kendisine olan ilişkisinde gerçek olan, aynı zamanda diğer insanlarla olan ilişkisinde de gerçektir.

Dağıtımın “üretileni tüketiciye ulaştırma” içine indirgenmesi

Günümüzde dağıtım kavramı, mal ve hizmetlerin kullanım/tüketim safhasına ulaştırma olarak ele alınır. Dağıtım sorunları şirketin pazara ulaşma ve yayılma sorunları olarak düşünülür. Bu tür kısır anlatıda, “paylaşım” (zenginliğin yaratılması ve bölüşümü) yoktur.

Marx için, dağıtımı sadece ürünlerin dağıtımı olarak ele almak çok basit ve yüzeyde bir yaklaşımdır. Dağıtım, üretim ve tüketim arasına girer; dağıtımla bireyin üründeki payı belirlenir. Alışverişle/mübadele ile zaten bölüşülmüş paylar bireysel gereksinimlere göre daha da bölünür. Tüketimle, ürün, bireyin gereksiniminde kullanılan ve kullanımla bu gereksinimi gideren nesne olur. Faiz ve kâr dağıtım tarzlarıdır ve bu dağıtım tarzının ön kabulü sermayenin üretim aracı olduğudur. Faiz ve kâr, benzer şekilde, sermayenin yeniden üretim biçimleridir.[7]

Dağıtım tarzı ve ilişkileri (dağıtımın yapısı) tümüyle üretimin yapısı tarafından belirlenir.
Dağıtım, ürünlerin dağıtımı olmadan önce, (1) üretimin enstrümanlarının dağıtımıdır; (2) toplumun üyelerinin farklı türdeki üretimlerde dağıtımıdır. Ürünlerin dağıtımı sadece bu dağıtımın (üretimin yapısının) bir neticesidir.

Tüketicinin üretimi belirlediği uydurusu

Yaygın öğretiye göre, tüketimin karakteri (talep) üretimin özelliklerini (arzı) belirler. Dolayısıyla, tüketim tüm süreci yeniden başlatan bitiş noktası olarak düşünülür.

Marx için, üretimi, dağıtımı, mübadeleyi/alışverişi ve tüketimi birbirinden bağımsız, ayrı şeyler olarak düşünmek yanlıştır. Üretim ve tüketim aynı anda olur: Üretirken tüketiriz ve tüketirken üretiriz. Marx bu ilişkiyi şöyle sunar: Üretim eylemi, dolayısıyla, her anında bir tüketim eylemidir. Tüketim de o an olan üretimdir. Birey, üretimde sadece kendi yeteneklerini geliştirmez aynı zamanda harcar, üretim eyleminde kullanır. Üretirken, üretim araçlarının eskimesi, tüketimdir. Benzer şekilde, hammadde, kullanım sonucu tüketilir. Üretim, tüketimi aracılar (yani üretim, tüketimin maddesini yaratır, bu madde olmaksızın, tüketimin tüketeceği nesne olmaz). Aynı zamanda, tüketim de üretimi aracılar: Tüketim yoksa üretim de yoktur, çünkü üretimin bir anlamı kalmayacaktır.

Marx’a göre, tüketim üretimi iki şekilde üretir: Birincisi: Bir ürün tüketilirse (kullanılırsa) gerçek üründür. Bir ürüne “bitiş dokunuşunu” (son fırçayı) tüketim verir. Ürün, aktif nesne için (insan için), nesne olarak üretimdir. İkincisi: Tüketim, yeni üretim için gereksinim, neden, dürtü yaratır. Üretim ise, tüketim için materyal ve nesneyi sağlar. Bu bağlamda, üretim tüketimi yaratır, üretir. Üretim tüketim için sadece nesne yaratmaz, aynı zamanda, tüketime üretimin özelliğini, karakterini, bitmiş halini verir. Açlık açlıktır. Ama çatal ve kaşıkla yenen pişmiş etle açlığın doyurulması, elle yenen çiğ etle doyurulan ile aynı değildir. Dolayısıyla, üretim sadece nesneyi üretmez, aynı zamanda tüketim tarzını da üretir. Böylece, üretim tüketiciyi de üretir. Ayrıca, üretim gereksinim için materyali sağlamaz, aynı zamanda materyal için gereksinimi de sağlar. Bu yolla, üretim özne için nesneyi yaratmaz, aynı zamanda nesne için özneyi de yaratır (yani, üretim hem maddeyi üretir hem de tüketiciyi). Dolayısıyla, üretim (1) tüketim için materyali yaratarak, (2) tüketimin tarzını belirleyerek ve (3) ürünü yaratarak tüketimi üretir.[8]

Alışveriş: Son safha?

Marx için, alışveriş, ürünün doğrudan tüketim için el değiştirdiği son safhada üretimden bağımsız ve ilgisiz görünür. Aslında alışveriş, ürünü bitirme ve doğrudan tüketim için uygun hale getirme yoludur. Bu çerçevede, alışveriş, üretimin kendi içindeki bir faaliyettir. Alışverişin yoğunluğu, uzantısı ve tarzı (nasıl yapıldığı) üretimin yapısı ve gelişmesi tarafından belirlenir.

Marx, incelemelerinde üretimin, dağıtımın, alışverişin ve tüketimin aynı şey olduğu sonucuna ulaşmadıklarını, bunların bir bütünün içindeki farklılıklar olduğunu (bir bütünün üyeleri olduğunu) belirtir: Üretim, sadece kendisi üzerinde değil, aynı zamanda diğer anlar üzerinde de baştan egemendir. Süreç, yeniden başlamak için daima üretime geri döner. Belli bir üretim, belli bir tüketimi, dağıtımı ve alışverişi belirler. Dağıtımdaki değişim, üretimi değiştirir. Tüketim gereksinimleri üretimi belirler. Farklı anlar (üretim, dağıtım, alışveriş ve tüketim) arasında karşılıklı ortak ilişkiler vardır.

 

Sivil toplum ve özgür devlet

Marx için toplumsal yapı ve devlet sürekli belli maddi sınırlar, varsayımlar ve koşullar altında aktif olan gerçek insanların yaşam süreçlerinden çıkarak gelişir. Devlet, topluma dışarıdan zorla kabul ettirilmiş bir güç değildir; aksine, gelişmenin belli bir evresinde oluşan toplumun ürünüdür. Devletin varlığının nedeni, birbiriyle çatışan sınıfların olmasıdır. Sınıf düşmanlığını denetleyen devlet, normal olarak ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın kontrolündedir. Egemen sınıf, devlete sahip olmakla, ezilen sınıfın sömürüsünde ve aşağıda tutulmasında yeni araçlara ve olanaklara da sahip olur. Eski devlet, her şeyin ötesinde, kölelik koşullarını garantileyen köle sahiplerinin devletiydi. Feodal devlet, köylü serfleri ve köleleri tutmak için soyluların bir organıydı. Çağdaş temsili devlet, sermaye tarafından kitleleri sömürme mekanizmalarını garantileyen ve geliştiren araçtır. Devlet, sonsuzdan beri var olmamıştır.

Devlet ve toplumun yapısı, siyasal bakımdan, iki ayrı şey değildir: Devlet toplumun yapısıdır, aktif, bilinçli ve resmî ifadesidir. Devlet, genel ve özel yaşam, genel ve özel çıkarlar arasındaki çelişki üzerine kurulmuştur. Devletin varlığı ile herhangi bir tür köleliğin varlığı birbirinden ayrılamaz.[9] Çağdaş devlet tarafından insan haklarının tanınması, eski devirdeki (antik çağdaki) devletin köleliği tanımasıyla aynı anlama sahiptir. Eski devrin devletinin temeli kölelikti. Çağdaş devletin temeli, sivil toplum ve bu toplumun bireyi; yani öteki insanlarla tek bağı özel çıkar olan, ücretli işin kölesi olan, bencil gereksinimleri olan, bağımsız kişidir. Çağdaş devlet bu temeli tanıdı, fakat yaratmadı. Çağdaş dünyada herkes köleliğe ve toplumsal yaşama aynı anda katılır. Fakat sivil toplumun köleliği görünüşte en büyük özgürlüktür. Çünkü "imtiyaz" (örneğin mülkiyet sahibi olma), yerini "hak" ile değiştirmiştir; yani herhangi bir hakka sahip olmayı, bu hakkın gerektirdiği yaşamın unsurlarına sahip olmadan, özgürlük kabul etmek; (özgürlüğü sadece olanaklara sahip olanlar kullandığında, özgürlüğün yasal hak olarak tanınması, özgürlüksüzlüğü tanıyan meşrulaştırmadır). Bu gerçek, kişinin mutlak köleliğinin ifadesinden başka bir şey değildir.[10]

Sivil toplumun üyelerini birlikte tutan, birbirine bağlayan devlet değil, insanların temel gereksinmeleri, çıkarlarıdır. Bu nedenle, gerçekte, devlet sivil hayatı değil, sivil hayat devleti ayakta tutar.[11]

Sivil toplumu koruduğu bahanesiyle çeşitli organlarını (ordu, polis gibi) harekete geçiren devlet, gerçekte, kendi varlığını biçimlendiren toplum şeklini, çıkarlar düzenini, dolayısıyla kendini korumak zorunluluğu ile hareket etmektedir. "Günümüzün toplumu" bütün uygar ülkelerde var olan ve her ülkenin kendine özgü tarihsel gelişimi ile az çok farklı ve gelişmiş olan kapitalist toplumdur. Öte yandan, günümüzün devleti Almanya'da, İsviçre’de, İngiltere’de, Amerika'da, kısaca her ülkede farklıdır. Bu farklılıklara karşın, bu devletlerin hepsi de çağdaş burjuva toplumuna dayanır ve belli temel ortak özelliklere sahiptirler.[12]

Günümüzde sivil toplum kavramı, özelleştirme, devleti küçültme, devlet (ve ordu) müdahalesini ortadan kaldırma, denetimi sivil toplum örgütleri yoluyla yapma gibi küresel sermayenin politikalarını desteklemek için yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.

“Özgür devlet nedir? Alman İmparatorluğunda devlet, Rusya'daki devlet kadar özgürdür. Özgürlük, devleti, topluma egemen olan bir organdan, topluma tamamıyla bağımlı organa dönüştürmeyi içerir. Bugün devlet şekilleri, devletin özgürlüğünü kısıtlama derecesine göre, az ya da çok özgürdür.”[13]

Özerk üst-yapı: Devletin ve hukukun bağımsızlığı

Marx zihinsel üretimin, işbölümüyle maddi üretimden ayrıldığını, bu ayrılma sonucu zihinsel üretimi yapanların (örneğin bugün televizyoncuların, bilim adamlarının, yazarların, araştırmacıların) gerçekte toplum üzerinde, toplum ötesinde, maddi koşullardan bağımsız bir şekilde, özerkliğe sahip olduklarını sandıklarını belirtir.

Tüm toplumsal örgütlerin biçimlenmesinde, devlet arabulucu olarak etkinlikte bulunur ve bu örgütler siyasal bir biçim alır. Dolayısıyla, yasanın özgür isteğe dayanması bir düştür. Hukukun din kadar az bir bağımsız tarihe sahip olduğu unutulmamalıdır. Sivil hukukta toplumdaki mülkiyet ilişkileri, genel isteğin sonucu olarak ilan edilir.[14]

Devlet kendini önce insanlar üzerinde ideolojik bir güç olarak sunar. Özellikle tarihçiler, siyasetçiler, hukukçular ve yasa yapıcıları gibi profesyoneller devleti sınıflar üstü, toplum çatışmaları ötesinde bağımsız bir varlık olarak görürler. Dolayısıyla, ekonomik ilişkiler kökenini silip ortadan kaldırırlar. Sonuç olarak hukuksal biçim, ekonomik içerikten soyutlanır ve kendine özgü tarihsel gelişime ve bağımsızlığa sahip olduğu iddia edilir. Devletin ve hukukun bağımsızlığı iddiaları arttıkça devletin ve hukukun belli bir sınıfın organı olması da artar.[15]

Günümüzde, özellikle en çok kullanılan ifadelerden biri de “hukukun üstünlüğüdür”, sanki hukuğu oluşturan içerikler, ilişkiler ve yapılar, insanlığı temsil eden evrensel gerçekler gibi. Sınıf egemenliğinin ve sınıf içi rekabetin (ve belli ölçüde mücadelelerin) bir şekilde ifadesini bulduğu egemen yasalar, egemen güçlerin bir bölümü tarafından pervasızca çiğnendiğinde, sanki herkesin çıkarını temsil ediyormuş gibi savunulmaya başlanır. Yasaların çiğnenmesi örneği, üst ve alt yapılarda güç sahipleri arasındaki ortaklıkla ve rekabetle yürütülen pratiklere bakıldığında, özerklik iddiasını gülünç hale getirir.

İdeolojinin sonu: Marksizmin sonunun ilanı

Popüler iddialardan biri de, “ideolojinin sonu” ile geldi. Böylece durmadan öldürdükleri “öcü Marx” bir daha öldürülerek, “büyük teorisinin” (grand theory, grand narrative) “bütünleştirici ve yanlış” etkilerinden kurtulundu. Bu saçmalık yaygın bir moda olarak devam etmektedir. Bu gülünçtür, çünkü “ideoloji” kavramını Marx, egemen sisteme ait olan olarak ele alır, kendi yaklaşımına ait olarak değil.

İdeolojinin sonu olamaz, çünkü ideoloji demek, (1) “düşüncelerin bilimi” demektir; (2) sistemli düşünce ile oluşmuş düşünsel yapı demektir. İdeolojinin sonunun gelmesi için, hem düşünceler üzerine düşünmenin ortadan kalkması hem de düşüncenin veya sistemli ve tutarlı düşünmenin ortadan kalkması, olmaması gerekir. Düşüncenin ve düşünmenin olmaması demek, insanın olmaması demektir. Düşünen insan oldukça düşünce sistemleri ve düşünme üzerine düşünme de olacaktır. “İdeolojinin sonu” iddiasıyla kapitalizmin küreselleşmesiyle tarihin sonuna ulaşıldığı da meşrulaştırılmaya çalışır. İdeolojinin sonu tezi küresel kapitalizmin ideolojisidir.

 

Özgürlük: Marx’ın insan özgürlüğünün düşmanı olması

Uyduruya göre, Marx’ın görüşünde, bireyin özgürlüğü devlet tarafından elinden alınmış, devlet tarafından belirlenmiştir: Birey, devlet için vardır. Bunu savunan Karl Marx değil, örneğin, “ülkem benim için ne yapabilir diye sorma, ben ülkem için ne yapabilirim diye sor” (J. F. Kennedy) ya da “ya sev ya terk et” gibi çarpık söylemlerle gelenlerdir.

Marx için özgürlük insanın özüdür, özündedir; “Özgürlük, kendini ister baskı makinesinin mürekkebinde, bir toprak parçasında, bilinçte veya siyasal mitingde ifade etsin, özgürlük olarak kalır.”[16] “Özgürlük sadece benim hayatımın ne olduğunu içermez, aynı zamanda nasıl yaşadığımı içerir; sadece özgür olanı yaptığımı değil, aynı zamanda özgür olarak yaptığımı içerir. Aksi takdirde, bir mimar ile kunduz arasında, bir kunduzun kürklü bir mimar ve mimarın da kürksüz bir kunduz olması dışında ne fark olacaktı ki?”[17]

Marx için, “ne zamanki bir özgürlük biçimi reddedilirse, genel olarak özgürlük reddedilir ve ondan sonra, özgürlük varmış görünüşüne sahip olunur”.[18] Marx, özgürlüğü kendilerine ayıran ve diğerlerini bundan mahrum bırakan güçlerin taşıdığı düşünce tarzını ve sunduğu gerekçeleri şu şekilde eleştirir: “Bu beyler, özgürlüğü sadece belli kişilerin ve sosyal güçlerin bireysel karakteri olarak kabul ederler. İmtiyazlıların özel özgürlüğünü korumak için, insan doğasının evrensel özgürlüğünü yasaklarlar.”[19]

Marx, herkesin sefillikte eşitliği, aynı şeyi giymesi, sürü gibi yaşaması ve birey olmasının ortadan kaldırılması gibi, kapitalizmin mekaniksel materyalist anlayışını asla kabul etmez; her bireyin insanca yaşadığı bir özgürlüğü savunur ve özler; diğer bireyi veya bireyleri köle yaparak veya yoksullaştırarak sömürgen ve insanlık dışı egemenliğe dayalı günümüzdeki tür egemen bir azınlığın özgürlüğünü değil.

Bu tür işlevsel-saçmalıklara, son zamanlarda bir tane daha eklendi: “Birinin özgürlüğünün bittiği yerde diğerininki başlar.” Marx’ın düşünce tarzına göre, özgürlük ilişkiseldir, dolayısıyla iç içedir. Örneğin, örgütlü güç ilişkilerinde özgürlükler önceden belirlenmiştir. Diyelim ki o örgütlü ilişkide 100 tür özgürlüğü ifade durumu var (örneğin işe başlama ve bitirme zamanına karar verme özgürlüğü gibi). Patron, iş yerindeki iş ilişkisindeki bu 100 özgürlüğün hepsini de kullanabilir. Ama işçi, iş ilişkisiyle ilgili hiçbir şeye karar veremediği için, emeği kiralanmış ve özgürlüğü askıya alınmış bir ücretli-köledir.  Zamanı veya yeri örgütleyebilenler özgürdür, örgütleyemeyenler ise örgütleyene bağımlıdır. Otobüs bileti alıp İstanbul’a gidebilen herkes, otobüs bileti alıp İstanbul’a gitme bağlamında eşit özgürlüğe sahiptir. Bu kişiler arasında, uçak bileti alıp NewYork’a gidebilenlerin gidebilme özgürlüğü varken, gidemeyenlerin yoktur. Ama ABD konsolusluğu vize vermezse, gidebilme özgürlüğünün hiç bir anlamı kalmaz.

Marx’a göre, insan kendi tarihini kendini içinde bulduğu koşullarda yapar. Dolayısıyla, insan düşüncesiyle ve örgütlenmiş maddi koşuluyla, yazarın öldüğünü ve alıcının/tüketicinin özgürlüğünü savunanların bize işlemeye çalıştığı gibi özgür özne değildir. Ama koşulların kurbanı da değildir.

Bilince/Düşünceye bağımsızlık verme, özne yapma: Üst akıl saçmalığı

Marx'a göre, düşünce insan beyni tarafından yansıtılan ve düşünce şeklinde tercüme edilen maddi dünyadan başka bir şey değildir. İnsan üretilmiş bir bilince sahiptir.

Yaşamın bilinç tarafından saptandığını ileri süren yaklaşımda bilinç, “yaşayan kişi” ve “yapan aktör” gibi ele alınır; özne yapılır: Üst akıl yönetir; ders sırasında cep telefonuyla mesajlaşan veya oyun oynayandan daha akıllı olan akıllı telefonlar toplumsal ilişkileri değiştirir, ilahi düşünce her şeye kadir olur vs.

Bu görüşün aksine, Marx’a göre, bilinç yaşam içinde belirlenir ve yapan aktör bilinç, düşünce, (akıl, üst akıl veya araç) değildir; bilinci, düşünceyi, aklı taşıyan ve araç kullanan insandır. Marx için başlama noktası, yaşayan bireylerin kendileridir ve bilinç sadece bu bireylerin bilinci olarak alınır.

Dilin bizi ürettiği ve dil dışında gerçek olmadığı uydurusu

Günümüzde çağdaşlık ve alternatiflik taslayanlar, yaşamı anlamada, dile taşımadığı bir sürü aktif özellikler atfederek, dili merkeze yerleştirmiş ve insanı merkezden atmışlardır: Dilin/söylemin bu fetişleştirilmesine göre, dil iletişim için bir araç değildir, çünkü biz dili konuşuyoruz sanırız ama aslında dil bizi konuşur; dil dışında gerçek yoktur.

Marx Grundrisse’de “Siyasal Ekonominin Eleştirisinin Temelleri” başlığı altında “dolaşım” (üretim, tüketim, dağıtım, mübadele) konusunu incelerken önce “üretim” ile başlar ve üretimde başlangıç noktası olarak “toplumda üretim yapan bireyleri”, dolayısıyla, toplumsal olarak belirlenmiş “bireysel üretimi” alır. Marx için, birlikte yaşayan ve birbiriyle konuşan insanlar olmadan dil olamaz; özgürlük, bireycilik, kölelik de. Dolayısıyla, Marx’a göre, insan, hayatını ve hayatı diğer insanlarla birlikte üretir ve bunu yaparken yaşamın ve üretimin araçlarını ve ifadelerini de üretir. Marx için dil, insanın doğayı denetleme bilgisini geliştirdiği, muhafaza ettiği, yaydığı ve uyguladığı ana "araçtır": “Dil, pratik bilinçtir; bilinç gibi, sadece gereksinimlerle, zorunluluklarla ve öteki insanlarla ilişkilerle gelişir.”[20]

Kapital'de, bu birikmiş bilginin, iş ve işçilerin becerilerinde nasıl kamulaştırıldığını ve çağdaş endüstriye, daha da ilerlemesi için farklı bir üretici güç olarak nasıl uygulandığını ve sermayenin hizmetine nasıl sokulduğunu anlatır. Toplumda kurulu ilişki biçimlerinin, gelişen üretim güçleriyle çelişkileri arttıkça, egemen sınıf içindeki ve bu sınıfla bağımlı sınıf arasındaki çatışma büyür. Bu ilişkilerin önceki kavramlaşmasında gerçek bireysel çıkarlar, genel çıkarlar olarak sunulurdu, sonraları bu kavramlar idealleştirilen deyimlerle (ulusal çıkar, birlik, devlet gibi) bilinçli yanılsamalar (herkesin özgür, eşit olduğu, çok çalışmayla zengin olunacağı gibi) ve kasıtlı olarak yapılan kandırmalar içine girilir. Bunlar sahte olarak suçlandıkça, daha çok dogmatikçe ileri sürülürler ve kurulu düzenin dili daha kandırıcı, daha ahlakçı ve daha dinci olur.

Düşüncelerin evrenselleştirilmesi

Marx 1859'da “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” yapıtına yazdığı önsözde fikirlerin ve ideolojinin ekonomik koşullara ve üretimdeki sınıf ilişkilerine bağlı olduğunu ve onlardan ürediğini belirtmiştir. İdeoloji (a) egemen sınıfın çıkarlarını ifade eden fikirler sistemidir ve (b) sınıf ilişkilerini aldatıcı bir biçimde temsil eder. Yönetici sınıfın fikirleri her dönemde yöneten fikirlerdir. Toplumun maddi gücü olan sınıf aynı zamanda entelektüel gücüdür (Entelektüel güç olmasını şöyle anlayın: Kapitalistler, nasıl ki maddi üretimi işçi sınfına yaptırıyorsa, düşünsel üretimi de hemen hepsi işçi sınıfından yetişmiş olan ve kapitalistler için “bilgi” ve kitleler için “bilme adına cehalet” üretenlere yaptırırlar).

Marx, ideolojiyi sosyal hayatın pozitif veya ilerici bir öğesi olarak ele almamıştır. Marx, ayrıca, proleter ideolojisinden, sosyalist ideolojiden veya tarihsel materyalizmin proletaryanın ideolojisi falan olduğundan bahsetmemiştir. Napolyon örneğiyle Marx ideolojiyi işçi\köylü sınıfını yanlış yöne sevk edebilecek, egemenlik ilişkilerini tutmaya yardım edebilecek soyut doktrinler ve hayali yanlış görüşler olarak niteler.

Yani, Marx'a göre, maddi üretime sahip olan veya üretimi denetleyen sınıf, aynı zamanda düşünsel üretimi de denetler. Bunu da özellikle üretim ve dağıtımı denetleme yoluyla sağlar ki, bu yasalarda düşünceyi açıklama özgürlüğü olarak kendini gösterir. Bu nedenle, Marx düşünceyi açıklama özgürlüğünü, özellikle basın özgürlüğünü, mülkiyet özgürlüğü olarak niteler. Başka bir deyişle, egemen düşünceler, düşünce halinde kavranan ilişkilerdir. Bu kavrama sonucu egemen sınıfın düşünceleri, o dönemin egemen düşünceleri olur. Düşünsel üretim araçlarından yoksun olanlar bu egemenliğin altına girerler.[21]

Marx'a göre, eski egemen sınıfın yerini alan her yeni sınıf, amaçlarına ulaşmak için kendi çıkarlarını toplumdaki herkesin çıkarları olarak sunmak zorundadır. Bu nedenle, çıkarlarını düşünceler halinde açıklarken, bu düşünceleri tek akılcı ve geçerli olan düşünceler olarak gösterir. Bu gösterme işi normalleştirme, doğallaştırma ve evrenselleştirme gibi süreçlerden geçerek yapılır.

Egemen görüşler ve örgütler belli üretim biçiminin ürünleridir: Ne ebedi ve evrensel gerçeği, ne de zorunlu ve değişmez insan birliği biçimlerini ifade ederler.

Düşünselin üretimi: Hurafelerin kalıcılığı ve rolü

Marx'a göre, üretimdeki insanlara sosyal ilişkiler artan bir şekilde görünür olması gereken bir zamanda, bu kişiler, başka yerlere bakmaya devam edebilirler, geçmişteki bir şeyi özleyip isteyebilirler veya kendi sınıfsal çıkarlarını temsil etmeyen imajlar ve fikirleri kutsal tutabilirler. Burada Marx ideoloji terimini kullanmamış, halk arasında gizli dolaşan ve onların batıl itikatlarını ve ön yargılarını kışkırtan “hayaller”, “sabit fikirler”, “ruhlar” ve “hayaletlerden” bahsetmiştir. Bu geleneksel semboller ve değerler, Marx’ın deyişiyle, "eski ve kutsal ön yargılar ve fikirler treni" modern burjuva toplumunun kalbinde yaşamaya devam etmektedir. Üretimdeki devrimler onları süpürüp ortadan kaldırmamıştır. Bunlar, devrim arifesinde güçlü gerici bir güç olarak kendilerini yeniden gösterirler. 1852’deki The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte yapıtında, Marx’a göre, bir geleneği oluşturan sembolsel biçimler, kriz zamanlarında halkı geriye/geçmişe çekebilir, böylece onlara, kolektif çıkarlarını algılamadan ve kendilerini ezen bir sosyal düzeni değiştirmek yönünde etkinliğe geçmeyi önler.

Batı, son 40-50 yıldır artırarak, teolojiyle ve ona bitişik gelen hurafalerle, hunharlıkla ve faşizmle beslenen güçleri, geri çağırarak ve “böl, birbirine düşür ve yönet” (kimlik) politiklarıyla besleyerek, eski çağların yöneticileri için işlevsel olan her tür düşünce ve inanç biçimini kullanarak, bu kalıcılığı sürdürmektedir.

Sahte ve yalanın üretimi: Din ve Marx

Teolojik gücü egemen olan yerinden eden ve Tanrının yerine parayı (satın alma gücünü) ve örneğin “en büyük Fenerbahçe, ondan başkası yok” gibi sloganlarla şirketleri yerleştiren ve teolojik sermayeyi kendine işbirlikçi olarak yeniden ekonomik ve siyasal alana dâhil edenlere göre, insanlığın düşmanı kötü ve dinsiz Karl Marx “din kitlelerin afyonudur” demiş. Bu sözle, Marx hakkında yaratılan imaj ile aşağıdaki gerçekle ortaya çıkan imaj aynı mı?

Marx'a (1844) göre din, “somut dünyanın ahlaki tedbiri, kutsal tamamlanması, bu dünyanın haklı çıkarılması ve avunmak için evrensel temeldir; din insan öz varlığının düşsel tasavvurudur, çünkü insan öz varlığı (ruhu) doğru gerçeğe sahip değildir.” Din, “baskı altındaki ezilen yaratığın iç çekişidir, kalpsiz dünyanın kalbidir, ruhsuz durumun ruhu olduğu gibi ve halkın afyonudur.” Dine karşı mücadele, dinin “ruhsal kökü olduğu bu dünyaya” karşı dövüştür.

Marx'a göre, tarihin amacı (yani insanın amacı) bu dünyanın gerçeğini kurmaktır. Böylece cennetin eleştirisi dünyanın eleştirisine, dinin eleştirisi doğrunun eleştirisine ve teolojinin eleştirisi siyasetin eleştirisine dönüşür.

Yöntem sorunu


Marx’ın yöntemi pozitivist empricistler tarafından niteliksel tasarım içine çökertilerek, nesnellikten uzak bireysel görüşlere dayanan öznel açıklamalar olarak nitelenir. Diğer yaklaşımlar da “historicism”, “determinizm” , “diyalektik ikileme indirgeme” ve “geçerliliğini yitirmiş büyük/kapsamlı/grand teori” gibi eleştirilerle gelirler.

Marx “süreçleri önceden belirlenmiş belli bir yöntem” düşüncesini, standartlaşmayı kabul etmez. Marx için siyasal ekonomi yöntemi, pozitivizmde olduğu gibi empirik süreçler silsilesi olamaz. Marx’ın yöntemi deneyim ve/veya deney sonrasında (a posteriori) bilgiye ulaşma ve açıklama yöntemidir.

Diyalektik de asla ve asla, bize bir zamanlar öğretildiği ve hâlâ öyle sanıldığı gibi “tez-antitez-sentez” gibi saçma tarihsizlik değildir. “Tez ve antitez” diye ikili zıtlık, Marx’ın şiddetle eleştirdiği mekaniksel materyalizmde vardır. Marx bu zıtlığı ve sentez olarak bir sonuca varma anlayışını kabul etmez. Diyalektiğin kendisi hiçbir şeyi açıklamaz, hiçbir şeyi ispatlamaz, hiçbir şeyi önceden tahmin etmez, hiçbir şeyin olmasına neden olamaz. Diyalektik bir düşünme biçimidir. Bu düşünme biçimi, varlığın kanıtını ve doğasını düşüncede (akılda, tanrıda, ideal süreçlerde) değil, düşünce ve eylemin birliğinde arar.

Marx’ın görüşüne göre, gerçek (varlık) ile akılcılık (bilinç) arasında bir diyalektik birlik vardır. Akılcılık tarihseldir, çünkü insan aklı (mantığı) dünyayla ilişki içinde gelişir. Marx, insanı ve toplumunu anlamaya çalışırken, gerçek olandan başlar ve insan aklını (mantığını, akıl yürütmeyi) insan bilincini ve insan fikirlerini “olanlar” üzerinden açıklar.

Benzer şekilde, Marx’ın bilimi, kuram ve pratiğin diyalektik birliği üzerine kurulmuştur. Kuramın kanıtı gerçek dünyadaki pratikte yatar.

Kapital’e bakıldığında, Marx’ın analizinin altında yatan temel varsayımları görürüz. Marx bu varsayımları kanıtlamak için veya yanlışlama için hareket etmez: Bu varsayımlar onun bilgiye/gerçeğe yaklaşımını ve gerçeğe/bilgiye ulaşma ile ilgili anlayışını gösterir. Marx’a göre: Sosyal olan, gerçek denen vardır ve ancak tarihsel bağlamı içinde anlaşılabilir.

Marx’ın yöntemi düşünsel/kavramsal çıkarsamalar üzerine odaklanmaz. Ona göre, sadece “düşünsel mantık yürütme” sınırlıdır, çünkü araştırmacının kafasında gelişen ilişkilerin gerçek hayatta da neden öyle olduğunu bu yolla açıklamak imkânsızdır. Gerçek, düşünen beynin dışında oluşur.

Marx yöntem bağlamında “nasıl yapılacağının reçetesini” vermez; onun yerine epistemolojik hareket noktalarını ve çerçevelerini sunar: “Yaşayan insana ulaşmak için, biz, insanın düşündüğünden, düşlediğinden veya insanın düşünüldüğünden, hayal edildiğinden ve hikâye edildiğinden başlayarak yola çıkmayız. Biz gerçek, etkin insandan başlayarak yola çıkarız.”[22] Kurulacak ilk gerçek bu insanların fiziki örgütlenmesi ve doğayla ilişkisidir. Bu da bizi, insan örgütlenmesinin doğasını incelemeye götürür. Marx'a göre insanlar kendi tarihlerini kendileri yapar, fakat bunu istedikleri şekilde, kendileri tarafından seçilmiş koşullar altında yapmazlar; var olan koşullar altında yaparlar. Bu bize koşulların anlaşılması, dolayısıyla araştırılması gereğini anlatır. Dolayısıyla, ilk tarihsel etkinlik bu gereksinmeleri gidermek için maddi hayatın kendisinin üretilmesidir. Bu da bizi, maddi hayatın nasıl üretildiğini, maddi hayatın üretiminin nasıl yapıldığına bakarak incelenmesine götürür (üretim tarzı ve ilişkilerinin incelenmesi). Kişilerin ne ve nasıl olduğu, üretimlerini belirleyen maddi koşullar içinde ortaya çıkar. Örneğin, köleyi köle, efendiyi efendi yapan, akıl, aklını kullanma, beceri ve düşünceler değildir. Bu bağlamda, “bireyin/insanın doğasını anlamak demek, insanı yaşadığı ilişkisel koşullar içinde ele alıp gözlemlemek demektir”.

Ne zaman üretimden söz edilirse, toplumsal bireylerin üretimi veya toplum gelişmesinin belli bir evresindeki üretim akla gelmelidir. Bu nedenle üretimi anlamak için, ya tarihi gelişmenin sürecini izlemeliyiz ya da belli bir tarihi dönemle uğraştığımızı belirtmeliyiz.

Marx’ın siyasal ekonomi yöntemi, “Siyasal Ekonominin Eleştirisine Bir Katkı” (1859) yapıtı için 1857’de hazırladığı, fakat kullanmadığı “Giriş” içinde yer almaktadır. Ayrıntılı bilgi için, okuyucuya o bölümü okumalarını öneririm. Fakat, gerçek anlamıyla, neyi nasıl analiz ettiğini anlamak için, Kapital’i nasıl bölümlere ve alt-bölümlere ayırdığına ve bu bölümlerde içeriği nasıl doldurduğuna (veri/data kaynaklarına, dataları nasıl işlediğine/analiz ettiğine) bakmak gerekir.

Bilimde yansızlık ve Marx’ın subjektifliği


Marx,[23] A. Comte’nin pozitivizmini geçersiz sayar ve “değer yansızlığını” düzmece olarak niteler. Darwin’in teorisini “oyalayıcı” bulur ve kapitalist toplumun sosyal açıklamasını/yorumunu, herkesin birbirini yediği -birbiriyle savaştığı- Hobbescu biyolojik yasa içine gizlice soktuğunu belirtir: “Hegel’in fenomenolojisinde “ruhsal hayvan krallığı” olarak betimlenen sivil toplum, Darwin’de hayvan krallığı sivil toplum olarak resmedilir.”

Gerçeğin veya doğrunun egemen ahlaka göre çöpe atılması

Dünyaya iki bacak arasından bakanlar (veya baktıranlar) için, “gayrî-meşru” olarak nitelenen bir ilişkiye girmek ve bu ilişkide bir çocuğun olması, o bireyi her bağlamda bitirir. Bu durum, egemen ahlakın, ahlaksızlığının nerelere kadar uzatıldığını gösterir. “Sevmediğini, kıskandığını, çekemediğini veya düşmanını etkisizleştirme, değersizleştirme, dışlama ve bertaraf etme” işinde, bu egemen hastalık, toplumun her kesiminde farklı yoğunlukta sürdürülmektedir. Elbette, bu Karl Marx için de kullanılmıştır: Marx’ın evindeki hizmetçisinden bir çocuğu olmuş (Kimden olduğu kesin değil, ama karakteri nedeniyle Marx’dan olması olasılığı, August Willich veya Engels’den olma olasılığından çok daha az denilmektedir). Evde kendisi merkezdeymiş ve eşi, kızları ve hizmetçisi onun etrafında dönermiş. Ailesini çok severmiş, ama işçi sınıfını kurtarmayı bırakıp, önce ailesini sefaletten kurtarma gibi bir duyarlılık bile göstermekten yoksunmuş. Hatta kendisi gibi, onların da dava için kendilerini adamasını istermiş ve bunu da yapmışlar: Marx, Marksist olmayabilir, ama evdekiler Marksistti. Marx kitlelerin gücü ile elde ettiği devrimi düşünmüş, ama kendi eşi ve kızları evde köleymiş ve evi yürütmek için acı çekmişler.

Bu değersizleştirme işine, Marx’ın evinin pislik ve toz içinde olduğu, çocuklarını ve eşini sefil koşullarda yaşamaya mahkûm ettiği, Engels’in verdiği paralarla yaşayan bir asalak olduğu ve hayatında hiç çalışmadığı, tembel ve içkici olduğu gibi birçok anlatılar da katılmıştır. Diyelim ki Marx hakkında yukarıda söylenenlerin hepsi doğru olsun. Hatta eşini aldatan “ahlaksız” biri olsun. Bütün bunlar Marx’ın düşüncelerini, teorisini ve yöntemini yanlış ve geçersiz mi kılar? Marx’ın böyle olduğunu bile bile, onun yazdıklarını okursak, ahlaksızı ve ahlaksızlığı desteklemiş mi oluruz? Onun gibi kötü ve ahlaksız mı oluruz?

Bir düşüncenin, teorinin veya yöntemin geçerliliğini ve değerini belirleyen faktörler, onu yazanın eşini aldatması, gayrî-meşru bir çocuğunun olması, tembel olması, eşini ve çocuklarını sefalete mahkûm etmiş olması ve içki içmesi olabilir mi? Samimi olarak “olur” diye yanıt vermek için, en basit nedensellik ilişkisini kurmaktan yoksun bir beyne sahip olmak gerekir.

Sonuç

Marx insanı, toplumu ve toplumsal değişimi anlamak için bilim tarihinde var olan en anlamlı kuramsal yaklaşımı ve geçerli bilme yöntemini sunmuştur. Onun yaklaşım tarzını kullanarak bir konuyu ele alıp incelemeyi ancak dürüst, sosyal vicdanı olan, para kazanmak yerine, kendini üretme olanakları elinden alındığı için çalışmak zorunda kalan bilinçli ve kafası çalışan insanlar yapabilir.

Eğer Marx’ın yaklaşımıyla yapılan bir inceleme, açıklamak istediğini geçerli ve yeterli bir şekilde açıklamıyorsa, bunun birkaç anlamı vardır. (a) Bu incelemeyi yapan, bu sonucu çıkarmak için bu işe girişmiş olabilir. (b) Kullanılan kaynaklar veya elde edilen veriler yetersiz veya yanlış olabilir. Dolayısıyla, incelemeyi belirleyen göstergelerin ve ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir. (c) Verileri analizde ve sonuçlandırmada yetersizlik, eksiklik veya yanlışlıklar olabilir. (d) İnşa edilen kuramsal gerekçelerin bir kısmı veya hepsi sistemli veya tutarlı bir şekilde inşa edilmemiş olabilir. Bu durumda, olası eksiklikler veya yanlışlık gerekçelendirilerek düzeltilir. Tüm olasılıklar gözden geçirildikten sonra, eğer herhangi bir yetersizlik, eksiklik veya yanlışlık Marx’ın yaklaşımının merkezinde duran ve temel karakterini belirleyen bir karaktere sahipse, o zaman yaklaşımın temel varsayımlarının veya hareket noktalarının geçerliliği tartışmaya açılır. Özlüce, Marx’ın teorisinin ve yönteminin geçersiz olabilmesinin belirleyici koşulu şudur: Açıklanmak isteneni açıklayabilecek yöntembilimsel karakterini yitirmesi gerekir. Bunun da yolu “meta-theoretical” ve methodological incelemeler yapmaktır. Bunlar kasıt gütmeden ve dürüstçe yapılmalıdır.

Bize sürekli olarak okullarda ve biliş yönetimi yapılan ortamlarda pompalanan Marx ile ilgili uydurulmuş geçersiz saçmalıklar, vicdanı ve bilişleri kirlilerin bilişlerimizi ve vicdanımızı kirletme çabalarının ifadeleridir.


[1] Marx, K., Engels, F. (1962). Selected Works, 2 vols., s.488. Moscow:Progress Publishers.
 http://www.marxists.org/archive/marx/works/1890/letters/90_09_21.htm
[2] Marx, K. (1859) A Contribution To the Critique of Political Economy.
http://www.marxists.org/archive/marx/works/1859/critique-pol-economy/ch02_4.htm
[3] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology; Marx, K. (1859) A Contribution To the Critique of Political Economy, s. 52.
[4] Padover, Saul. K. ed.1974. On Freedom of the Press and Censorship. NY: McGraw-Hill, s. 321.
[5] Marx, K. (1859a) Grundrisse. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1857/grundrisse/ch13.htm#p678
[6] Marx, K. (1859a) Grundrisse.
[7] Marx, K. (1859a) Grundrisse.
[8] Marx, K. (1859a) Grundrisse.
[9] Marx, K. (1944) A Contribution to the Critique of Hegel's Philosophy of Right.
[10] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology.
[11] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology.
[12] Marx, K. (1875) Critique of the Gotha Program içinde: Bottomore, T.B. (1964) Karl Marx. NY: Mcgraw Hill.
[13] Marx, K. (1875) Critique of the Gotha Program.
[14] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology.
[15] Engels, F. (1888) Ludwig Feuerbach and the end of German Classica Philosopy
[16] Marx, 19 Mayıs, 1842 On freedom of the press.
 https://www.marxists.org/archive/marx/works/1842/free-press/index.htm
[17] Marx, 5 Mayıs 1842 On freedom of the press.
[18] Marx, 19 Mayıs 1842 On freedom of the press.
[19] Marx, 10 Mayıs 1842 On freedom of the press.
[20] Marx, K. Engels, F. (1845) The German Ideology.
[21] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology.
[22] Marx, K., Engels, F. (1845) The German Ideology.
[23] Marx, K. (1862) Letter to Engels, https://www.marxistsfr.org/archive/marx/works/1862/letters/62_06_18.htm

Share:

Translate

En Güncel/önemli

Televizyon Reklamlarında Gündelik Hayatın Temsili: Seks ve Çikolata

  Televizyon Reklamlarında Gündelik Hayatın Temsili: Seks ve Çikolata İrfan Erdogan Gündelik hayat Gündelik hayat denild...

Çok Okunanlar

Blog Archive/Arşiv