Medyada Spor

 MEDYADA SPOR: Çağdaş Kuru Ekmek ve Sirk Politikası

Televizyonda spor, önde gelen tüm türleriyle, farklı kapsamlarda haberlerde, magazin programlarında, spor (tartışma) programlarında ve elbette spor müsabakası yayınlarında karşımıza çıkar. Sporun iletişimi, medyada, spor gösterilerinin canlı yayını dışında, örgütlü dedikodu ve olmuş üzerine laf söyleme biçiminde yürümektedir. Akademide ise, en iyi biçimiyle anlamlı araştırmalar yanında, değer yargılarına dayanan sistemli övgüsü veya eleştirisi yapılır. Nasıl ele alınırsa alınsın, spor/oyun belli örgütlü yer ve zamandaki üretim biçimi ve ilişkilerinin bütünleşik bir parçasıdır: Ne ekonomiden, ne siyasetten ne de kültürden ayrı veya bağımsız bir şey değildir. Sporun ekonomisinde ve siyasetinde baş döndürücü meblağlar dönmektedir.

Spor programlarında, mülk elde etme (spor tesisi kurma veya satın alma, sporcu kiralama veya alma) ve kullanma ve de el değiştirme (mal ve sporcu satma) ilişkileri olağan olduğu için ya hiç konuşulmaz ya da “futbolcu transferi” gibi farklı kavramlar kullanılarak gündeme gelir. Sporda mülkiyet yapısı hem pazar ilişkilerinin nasıl olduğunu gösterir hem de yasal ve ilişkisel düzenlemelerin çerçevesini çizer. Televizyonda bun yapıyla ilgili haberler sadece “süreçler” (örneğin kulüp başkanı seçilmesi) gibi normalleştirilmiş çerçeveler içinde ele alınır. Şu anlatacaklarımın hiçbiri, televizyon programlarında tartışma konusu olarak ele alınmaz: Sporda mülkiyet, ister şirket isterse dernek/vakıf statüsünde olsun,  öncelikle spor takımının kendisidir ve sporcularıyla takım (ulusal-uluslararası) piyasalarda bir değere sahiptir. Bu organizasyonun mal varlığı örgütsel taşınabilir veya taşınamaz mülkleridir. Mülkler arasında değeri üretim performansına göre değişen sporcular en görünenidir. Sporcu, takım yöneticilerinin alıp sattığı çok değerli bir maldır/emtiadır. Bu mal/emtia insandır; emek kiralanmasıyla yapılan ve özgür olarak nitelenen fakat ücretli kölelik biçimini ifade eden kapitalist pazar yapısında, sporcu ücret köleliği yanında, tarih boyu süregelen mutlak köleliğin de ilginç bir biçimi olarak ortaya çıkar. Bu biçimde transfer ve kontrat sistemiyle gelen emeğin yanında, kişinin vücudunu kullanma (bedensel yetenek) hakkına sahip olma ve bunu pazardaki alışveriş mekanizmasının bir parçası olarak kullanma şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Spor bize eğlence, boş zaman etkinliği ve vücut ve ruh sağlığını geliştirme faaliyeti olarak ve bireyselleştirilerek sunulur. Televizyonda spor “şahane seyirlik gösteriye” dönüştürülür; maç kazanma ve kaybetme izleyen seyircide bile içselleştirilir ve duygusallaştırılır. Maç sonrası spor tartışma programlarında, özellikle hakemlerin ve VAR sistemi ve hakemlerinin) “taşlanan keçi olarak” kullanıldığı ve tartışmanın eski futbolcu, eski hakem, spor yazarı ve yorumcusu olan kişiler maçtan alınmış çekimler de izleterek “uzman görüşlerini, eleştirilerini, yanlış hakem kararlarını tartışırlar. Hele bir de seyircilerin taşkınlığı olduysa ve sahada oyuncular birbirine girdiyse, tartışmalar daha da hararetlenir. Bu hararetli tartışmalar sürerken ve biz televizyonun başında bunun heyecanlı taraf olurken, spor pazarında kimin kime ne kadar milyonlar ödediği, daha çok pay alma kavgaları ve yarışı, siyasetle olan ilişkiler ve seçimlerde ayak oyunları, (muhtemelen) kara para aklama, dış piyasadan kaliteli mallar (yabancı sporcu) ithal etme ve mal ihraç etme, televizyonlarla ve ürün ve hizmet şirketleriyle sponsorluk anlaşmaları ile süregelen endüstriyel spor faaliyetleri devam eder. Biz izleyiciler de, bir takımı tutan taraftar olarak sahte sahiplik duygusuyla yanıp tutuşuruz, spor denen şirketler dünyasına sanki bizim dünyamızmış gibi sarılırız. Öyle sarılırız ki hem duygusal bakımlardan bizim olmayanla düşünsel ortaklık kurarak derin duygularla dolarız hem de yüksek fiyatlarla taraftar olduğumuz takımın dükkanlarından formalar ayakkabılar falan alarak materyal olarak soyulmamıza canı gönülden katılırız. Taraftarı olduğumuz takım için sadece paramızı değil, canımızı da veririz. Ama bu tek yönlü destek ilişkisi, asla tersine (ben taraftarınızın zor durumdayım, bana yardım edin gibi bağlamlarda) çalışmaz ve zaten çalışması da düşünülmez, çünkü düşünülmesi bile abestir: biz veririz onlar alır. Karşılığında da soyut duyguları kemire kemire caka satarız.

Tümünü okuyun/indirin

Share:

Medya Gerçeği ve Medyayla Gerçeğin Katli

MEDYA GERÇEĞİ VE MEDYAYLA GERÇEĞİN KATLİ

Katleden medya mı yoksa medya profesyonelleri mi?

Kitle iletişim araçları, insanlarda belli amaçlara uygun farkındalıklar yaratmak ve işlevsel olmayan farkındalıkları ortadan kaldırmak veya marjinalleştirmek için kullanılan araçlardır. Dolayısıyla, kitle iletişiminde örgütlü biliş ve davranış yönetimi faaliyetleriyle kitle iletişim endüstrilerinin ve bu endüstrileri var eden ekonomik, siyasal ve kültürel yapıların yeniden üretimi yapılır. Bu yeniden üretimde gerçek yaşam yapıları ve ilişkileri hakkında, insanın dünü, bugünü ve geleceği hakkında, iyiler ve kötüler hakkında, özlüce yaşamla ilgili her şey hakkında “imajlar” yaratılır. Bu imajlarla gerçek tanımlanır ve açıklanır. Bu “imal edilmiş gerçekler” yoluyla insanlar belli amaçları gerçekleştirmede kolayca kullanılırlar. İnanlar sadece gerçek faaliyetler içinde değil, aynı zamanda kendileri için yaratılan temsiller, çabalar ve yarışlar dünyasında oyalandırılarak mutlu edilirler. Bu süreçte, örneğin, “kadının sesi, çocuğun sesi, sporun sesi, halkın sesi, doğrunun sesi” olduğunu iddia eden programlar hem sorunların neler olduğunu seçer, böylece bizim üzerinde düşünmemiz, tartışmamız ve yapmamız gereken günlük gündemlerimizi, iyilerimiz, kötülerimizi, ilgilerimizi, sevilerimizi ve tercihlerimizi belirlerler, hem de sorun çözümleri ve davranış biçimlerini gösterirler. Bu sırada, hem hayali ve gerçek sorunlar yaratırlar hem de sorunun kendisi olurlar: Telefonda ve stüdyoda kavga eden çiftler, anneler ve kızları, kadınlar ve eşleri sıkça izlememiz için sunulur. Bireylere ekranlar vekaleten doyum ve deşarj olma sağlanır. İstediği gibi şekillendiremediği yaşamın yarattığı eziklikleri, moral bozukluklarını ve öfkeyi ya hayali olarak giderme işlevi gören medya dünyası içine çekerler, ya öfkeleri, eziklikleri ve moral bozukluklarını belli yönlere yönlendirerek milliyetçilik, ırkçılık, mezarları bile tahrip ettirecek ve ölülere bile işkence yaptıracak derecede hunharlık ve düşmanlık aşılarlar ve bu düşmanlıkları sürekli beslerler, ya ezikliklerini ve moral bozukluklarını modaya, gösteriş için yemeye, içmeye ve giymeye, kozmetik ürünleri kullanmaya, vücutlarına çeşitli takılar takmaya ve düğmeler yaptırmaya, evlerindeki banyolarını, hastalık saçan, birçok kimyasal pisliklerle doldurmaya, internette sayısız türde oyunlar oynatmaya yönlendirerek hem insanların kendilerini bu yollarla tatmin etmelerini sağlayan bağımlılıklar yaratırlar hem de endüstriyel yapıların mal ve hizmet satışlarının sürekliliğini sağlarlar: iyi gitmeyen herhangi bir ilişkinin yarattığı baskıyı ve bunalımı, huzur verici olduğu vaat edilen hizmetler satın alarak faaliyetler yapma, AVM’ye giderek veya evde internet yoluyla ürün satın alma ve kullanma ile giderme pompalanır. Aslında bunların hepsini ve burada yazmadığım bir çok şeyleri her gün 24 saat yaparlar.

Medya dünyasının profesyonelleri çeşitli ilgiler, düşünceler, değerler, duygular, ilgiler, tercihler ve davranışlar aşılama işiyle, aynı zamanda, avuntular ve oyalanmalar dünyasının “zenginleştirilmesinde ve yaygınlaştırılmasında” en ön safta yer alırlar. Örneğin, annem televizyonu hep açık tutar ve sesini de yükseltirdi. Evin neresine giderse, gitsin evde insanlar olduğunu hissederdi ve bu annemin evdeki yalnızlığına karşı terapi gibi gelirdi. Televizyonun (şimdi de cep telefonunun ve internetin) bu ve benzeri olumlu işlevleri elbette olacaktır. Elbette, televizyon (cep telefonu ve internet) bizim gözümüzün ve kulağımızın teknolojik uzantılarıdır. Bu teknolojik uzantıların, özellikle cep telefonun ve internetin bize sağladığı yararlar inkar edilemez. Fakat bu yararlarla koca örtüler örerek, maddi ve maddi olmayan yoksulluklar yaratan bir örgütlü ilişkiler sisteminin hizmetindeki yönetsel araç ve gereçlere sıkı sıkı sarılmak, çeşitli renklerle boyanıp üzeri kapatılmış ve yağlarla parlatılmış yılana “iyi ki varsın” diye kurtarıcı gibi sarılmaya benzer. Bu yılan farklı bir yılan, seni sokup öldürmez, seni sarıp sarmalar ve yılanın sahiplerinin işine yaradığın sürece seni su üstünde ölmeyecek durumda “Allah razı olsun” dedirte dedirte tutar.

                   Tümünü okuyun/indirin


Share:

Hunharlığa Övgü: Diriliş Ertuğrul

Diriliş Ertuğrul ve (onun kurgusal-bilişsel kopyası) Kuruluş Osman gibi olanlarında birbiriyle bağıntılı birkaç şey egemendir:

(1) “kutlu” yoldaki davalarını gerçekleştirmede  “taş üstünde taş ve omuz üstünde baş” bırakmayacakları sözleri sürekli tekrarlanarak yayılmacı ve istilacı biliş ve anlayışın izleyicilerin beyinlerine ekilmekte (ve zaten böyle düşünceleri önceden ektikleri insanların var olan düşünce ve duyguları da beslenip pekiştirilmektedir).  Bu yayılmacı politikayı desteklemek için de, tarih boyu her yönden gelen istilalara sahne olan Anadolu topraklarında sanki hiç kimse yaşamıyormuş gibi gidip bir yeri önce yurt edinmeleri, sonra da o topraklardaki insanları Bizanslıların zulmünden kurtarmak için Fetih yaptıklarını iddia etmeleri. Haçlı seferine insanları göndermek isteyenler de aynı iddiaları ve bahaneleri öne sürdüler. Günümüzdeki emperyalistler Irak, Suriye ve Libya gibi ülkelerde zulüm gören halka özgürlük ve demokrasi götürerek kurtarmak istediklerini söyleyerek aynı iddia ve bahanelerle ülkeleri kana boyama ve talan etme işini yürütmeye devam etmektedir.

Hepsini okuyun/indirin


Share:

Medyada Ücret Politikaları ve İş ilişkileri




 
Türkiye gibi ülkelerde, yönetici sınıfı oluşturan güçlerin yönetim işini önce aç bırakıp sonra ücretle işe aldıkları işçi sınıfının içinden gelen ve bol maaşla satın alınan siyasal, ekonomik ve kültürel örgütlenmelerdeki yöneticiler yapar. Peki, yönetici sınıflar ne yaparlar? Onlar spor takımları satın alırlar, spor kulüplerinin başkanlığını yaparlar, şirketlerini yöneten zengin köleler çevreyi ve insanları katletmeye devam ederken, onlar da çok özel çevre koruma yemeklerine ve toplantılarına katılırlar; şirketleri insanları asgari ücrete ve işsizliğe mahkum ederek insan haklarını çiğnerken, onlar insan hakları toplantıları ve zirveleri düzenler, katılır ve desteklerler; şirketleri norm kadro ve esnek yönetim denilen ve birkaç kişinin işini bir işçinin yaptığı iş politikası uygulamalarıyla yoksulluğu ve yoksunluğu yaygınlaştırırken, onlar yoksulluğa, açlığa ve sefalete çözüm için vakıflar kurarlar, yardım kampanyalarına katkıda bulunurlar, yardımseverlik yaparlar, sempozyumları desteklerler. Bu sınıfın kadınları da eşleri gibi çok çok duyarlıdırlar. Kadın hakları, fukaralara yardım ve hayvan hakları gibi kendi sınıflarının iyi ve duyarlı görünmesini sağlayan birçok faaliyetlere katılırlar. Bu sınıfın insanları çok kibardır; ince ruhlu ve zariftir; sinirlenmezler; seslerini  ükseltmezler; kandan, vahşetten ve şiddetten tiksinirler; asla ellerini kirletmezler. Onlar için baskının, soygunun, sömürünün, ekosistemi talanın, katliamın, yiyecek ve içeceklerle zehirlemenin yönetimini ve akla gelebilecek tüm vahşi ve pis işleri, çoğu işçi sınıfından gelen, ama her şeyiyle işçi sınıfından kopmuş olan siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda çalışan üst yöneticiler planlar, programlar ve uygulatır/yaptırırlar. Bu üst-yöneticiler de kibarlıkta efendilerini taklit ederler; efendilerinden en büyük farkları, bireysel çıkarları için yapmayacakları hiç bir şey yoktur; ikiyüzlülüğün, kalleşliğin ve en yakınındakileri tereddüt etmeden harcamanın kitabını yazmışlardır; yani, bu üst yönetici kadrolar “gerekirse işçi sınıfının yarısını, diğer yarısını öldürmek için kiralarım” diyerek gerçeği söyleyen yönetici sınıf mensuplarının maddi çıkarlarını artırmak için en vicdansız baskı ve sömürü yollarını sürekli geliştirip uygulatarak, üretim, dağıtım, kullanım ve faydaların bölüşümü işini yürütenlerdir. Bu yöneticilerin en üst seviyesindekilerin bir kısmı yönetici sınıftan gelir ve diğer bir kısmı da, üretim ve yönetici sınıfa hizmet işinde bol para ile ödüllendirilenlerden oluşur. 



Share:

Sömürenin Borazanı Olma: Üretim ve Üretim İlişkileri

Ülke içinde ve ülkeler arasında süregetirilen çıkar yarışının günlük yaşamımızda ilk bakışta görünen kısmı, kapitalist güçlerin çıkar ortaklığının temsili olan (ve elbette kapitalistler arası yarışta çıkar gerçekleştirmede üstünlük sağlamak için kullandığı) devletin yönetim işini yapan hükümetlerdir. Yani, hükümetler ülkeleri yönetiyorlar. Hayır, hükümetler, (ister kapitalistlerin kendilerinin doğrudan yer aldığı veya temsilcileri tarafından oluşturulan kimselerden oluşsun), kapitalist çıkar yarışının ve ortak çıkarlarının gerçekleştirilmesinin yapıldığı bir yönetsel örgütlü ortamı anlatır. Bu ortam, kapitalist sistemin siyasal ekonomisinin gerçekleştirildiği, devlet yapısının sürekliliği için gerekli tüm işlerin yürütüldüğü her şeyi içerir. Kurnazca yaratılmış yanılsamada, biz ülkeleri yönetenler arası yarışın, siyasal partiler arası yarış olduğunu sanırız. Seçim süreçlerini demokrasi ve özgürlüğün ifadesi olarak niteleriz. Oy vererek seçtiğimizi sandığımız temsilcileri, bizi temsil ediyor sanırız. 

Küresel ve küreseli oluşturan yerel yapılardaki örgütlü üretim, dağıtım ve bölüşüm pratiklerinin doğasının incelenmesi, toplumu kontrol edenlerin yarattıkları ve sürdürdükleri maddi ve maddi olmayan (düşünce, inanç, duygu, duyarlılık, ilgi, tercih ve davranış gibi) koşulları, bu koşulların yarattığı insanlık durumunu ve bunun sonuçlarını anlamak için gereklidir. Bu düşünce tarzı, dünyada küçük bir azınlığın büyük çoğunluğu yoksun bırakan bir üretim biçimine ve bu biçimi (sahteyi, baskıcı olanı, sömüreni ve serbest-köleliği) destekleyen medya ve resmi eğitim yapıları gibi örgütlü biliş ve davranış yönetimi yapılarına karşı duran bir temele dayanır. Bu temel de dünyada herkesin insanca yaşamaya hakkı olduğu ve var olan teknolojik seviyenin bunu kolayca sağlayabileceği gerçeği ve vicdanı üzerine kurulmuştur. Bu düşünce tarzı, vicdansızlığın insanın düşüncesini ve vicdanını esir aldığı koşullara ve bu insanlık dramını yaratanlara ve destekleyenlere karşı bir “yeter artık” feryadıdır en azından. Ne yazık ki, on binlerce yıldır, bu feryatlar bastırılarak, mızraklanarak, kılıçtan geçirilerek, kurşunlanarak yok edilmeye çalışılmaktadır. İşte eski ve yeni medya denen örgütlü yapılarda çalışan profesyoneller, günümüzdeki ikiyüzlülüğün (çifte-standart) en güzel örneğini vererek, bir taraftan kendilerini, halkın gözü ve kulağı olarak sunarlar; öte yandan, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çalıştıkları örgütlü medya yapılarının ve diğer egemen yapıların çıkarlarını gerçekleştirmek için düşünsel üretim yaparlar.

 Tamamını okumak/indirmek için tıklayınız

Share:

Diktatörlüğün medyasını anlamak

Kendim için özgürlük istiyorsam, bu istediğim özgürlüğü herkes için de istemeliyim; aksi takdirde özgürlükten bahsedemeyiz; bahsedersek,gasp edilmiş özgürlükler üzerine kurulmuş egemenliği savunuruz.

Medyayı anlamak, birbirinden sadece incelemek için ayırdığımız (soyutladığımız), bir bütünleşik yapıyı oluşturan iki öğeyi ve onları oluşturan alt-öğeleri anlamayı içerir: 
(1) Medyanın maddi yapısı ve 
(2) Maddi olmayan ürün yapısı.



Share:

Karşılıklı Bağımlılık ve Kültür Emperyalizmi

Küresel Karşılıklı Bağımlılıkta Kültür Emperyalizmi

İrfan Erdoğan



Bildiklerimizin Geçerliliği Üzerine

Kültür emperyalizmi gibi bir konuyu gereği gibi anlayabilmeyi engelleyen en temel koşullardan biri de (aslında her şeyde olduğu gibi) bildiğimizi soruşturmayı asla akla getirmemektir. Hatta en kötüsü de soruşturmayı gereksiz görmek, günah saymak, suçlu hissetmek gibi “içimizde taşıdığımız temelsiz düşünceler, duygular ve inançlardır”. Kendini, ilişkilerini ve dışını soruşturmanın bittiği yerde, insan olma da hızla ortadan kalkar. Elbette çok daha önce ortadan kalkmadıysa ve kendini insan sayan (he de diğer insanlardan daha insan sayan) insanımsılardan biri değilsek.

Elbette insanla, örgütlü yapılar ve ilişkilerle bildiklerimizin (bilincimizde yerleşmiş olanların) hepsinin doğru ve hepsinin yanlış olma olasılığı yoktur. Doğruyu ve yanlışı belirleyen gerçek belirleyici ana birim bildiklerimizin tekabül ettiği her neyse onun doğasıyla örtüşmesidir: Açıkladığı/anlamlandırdığı neyse onu ne ölçüde geçerli olarak açıkladığıdır. Bunun anlamı da şudur: Açıkladığının doğasıyla ne ölçüde örtüştüğü düşüncemizin ve açıkladığımızın geçerliliğini gösterir. Örneğin, Yirmibirinci yüzyılda artık karşılıklı bağımlılık içinde olan bir dünyada yaşadığımız “masalı” böyledir. Sömüren ile sömürülen, güçlüyle güçsüz, patron ile çalışan, ABD ile Türkiye gibi ülkeler arasında karşılıklı bağımlılık olduğunu iddia etmek için ya ahmak olma gerekir ya da birilerini ahmaklaştırmak amacı gütmek gerekir. Kapitalist sınıfın dünyadaki  diktatörlüğü ortadan kalktığında sömürülen kitleler aç ve yoksul kalmaz, bir sömürgen sınıftan ve onun yönetici aslaklarından kurtulurlar. Ama sömürülen kitleler olmazsa, kapitalist sınıf çalışan kitleleri çalıştırarak yaratılan zenginlikleri gasp edemeyeceği için, yok olur. Yani, tarih boyu süregetirilen egemenlik ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık değil, yoksul ve yoksun bırakma vardır. Kapitalist sınıfla (veya krallar ile) geniş kitleler arasındaki ilişki meşrulaştırılmış gasp ve baskı ilişkisidir.

Kültür, emperyalizm ve kültürel emperyalizm

Konumuz “kültür” “emperyalizmi” olduğu için, soruşturmayı bu bağlamda yaparak işe başlayalım: Bize öğretilen “kültür anlayışı” gerçekten de kültürü mü açıklıyor yoksa çarpık egemenliklerin çarpık davranış biliş ve davranış yönetimini mi anlatıyor? “Maganda kültürü ve kültürsüz gibi kavramlarla gelen ve insanları/grupları kötüleme ve aşağılama gibi değer yargılarına sahip bir kültür anlayışı geçersizdir. Aynı zamanda insan ilişkilerinde sömürüyü, emperyalizmi, “böl, birbirine düşür ve yönet” biçimindeki kimlik politikalarını destekleyen bir karaktere sahiptir. Kültür en yalın şekliyle, örgütlü yaşamda (toplumda) insanların kendilerini gerçekleştirme tarzlarını anlatır. Biraz daha açıklayayım: Kültür insanın düşünsel, duygusal, vicdansal, inançsal ve maddesel olarak neden ve nasıl ürettiğini anlatır. İnsanın kendini neden ve nasıl ürettiğinin elbette sonuçları olacaktır. Bu sonuçlar maddi ürünler ve maddi olmayan ama hem maddi olanı hem de maddi olmayanı anlamlandıran düşünsel ve duygusal ürünlerdir. Dikkat edersek, maddi olmayana “ideoloji” demiyorum, çünkü “ideoloji” kavramı hem sadece düşünceye indirgenmiştir hem de egemen pratikler yoluyla ciddi şekilde çarpıtılmıştır. Onun yerine “maddi olmayan” diyorum ve böylece içine düşünceleri, duyguları, inançları, vicdanı, beklentileri, sevileri, tercihleri ve akla gelen diğer beyne işlenen her şeyi (dolayısıyla, tüm bunların egemen güçler ve onlara hizmet edenler tarafından işlenmesini) içerecek biçimde kullanıyorum.

Kültür farklılığı kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde üretim farklılığıdır. Bu üretim farklılığı, ekonomik, siyasal ve diğer tüm ilişkilerde egemenliklerin ve mücadelelerin dinamik doğasını belirler. Kendi koşulları üzerinde düşünüp o koşulları değiştirme çabası sergilemeyenler (ve sergilemesi engellenenler), kaçınılmaz olarak bu çabaya giren ve üretimi kontrol edenlerin egemenliği altına gireceklerdir.

Gelelim emperyalizme; Emperyalizm imparatorluklar (devletlerarası) makro-ekonomik ilişkilerin belli koşullardaki karakterini anlatır. Bu kavrama “kültür” kavramı eklendiğinde, makro seviyede “kültürel emperyalizm” demek, eski doğrudan sömürgecilik koşullarında, sömürgedeki yönetici/üst kademedeki güçlerin (işbirlikçi yöneten sınıfın) sömüren gücün yönetim, düşünce ve ilişki tarzını benimsemesi ve yaşamında uygulaması demektir. Yeni-sömürgecilikte ise, bu benimsemeye, bir taraftan Amerika karşıtlığı ve milliyetçilik taslarken, aynı zamanda “meclis start aldı” gibi melez bir dil ve duyarlılık taşıyan (savunduğu kimlik ile pazarladığı kimlik arasında ciddi çelişki olan) siyasetçiler ve aydınlar katılır. Bu da yeterli değildir: kendini sömüren ve ezene öykünerek yaşayan ve kendi değerini “göğsünde İngilizce sloganlar sergileyen” giysilerde bulan nesiller de buna eklenir. Böylece, günümüz kültürel emperyalizmi, “küresel sermayenin mal ve hizmetleriyle “kafa bulan” ve “kendini gerçekleştiren” kitleleri de içeren bir karaktere sahip olur.

Kültür Emperyalizmi ve Maddi Sömürü Düzeni Bağı

Kültür emperyalizmi maddi ilişkiler ve meşrulaştırılmış soygun yapılarının bütünleşik bir parçasıdır. Eski sömürgecilerin günümüzdeki gibi geniş çaplı bir biliş ve davranış yönetimine gereksinimleri yoktu. Günümüz emperyalizminde sermayenin diktatörlüğü birbirini tamamlayan iki ana bağdan geçerek gerçekleştirilir: (1) özel mülkiyet ilişkileriyle meşrulaştırılmış gasp, soygun, vurgun ve terörizm yoluyla kitleleri kendilerinin en temel ihtiyaçlarını bile üretme koşullarından mahrum edilmesi; (2) Maddi yaşamını üretme koşullarından mahrum edilerek “çalışıyorsa ücretli köle” ve “çalışmıyorsa işsiz serbest köle” durumuna düşürülmüş kitlelere, belli amaçlara hizmet eden kültürün işlenmesi. Bu işleme ile hem maddi ilişkiler düzeni meşrulaştırılır ve desteklenir hem de bu egemen düzenin düşünsel ve duygusal dünyası kendini yeniden üretir. Bu işlenen yaşam ve ilişki kültürü yoluyla, bu kitlelerin bireyinin “ücretli köle veya serbest köle” kavramını kullananlara düşman kesilmesini ve sömürü ve vurgun düzeni ile özgürlük, demokrasi, insan hakları, fırsat eşitliği gibi insanların özlediği her şey arasında olumlu bağ kurması sağlanır. Elbette, güçlüysen çalabilirsin” ve “kısa yoldan köşeyi dönme” gibi haksız kazanç elde etme de genel geçer yapılır.

Dikkat edersek, kültür emperyalizmi yoluyla hem maddi düzen hem de düşünsel düzen desteklenir.

Şunu da unutmayalım: Maddi düzeni destekleyen kültürel çıktıların üretilmesi gerekir. Bu da karşımıza Hollywood’dan “team park” ve cepte internet denen, kitlelerin eline kuru ekmeği verip gece gündüz nerede olurlarsa olsunlar cep telefonu kullanarak sirke gönderme işinde, kapitalizmin “imtiyazlı ücretli köleleri” kapitalist soygunda ve talanda Romalıları yaya bırakacak gelişmeler sağladı.

Kültür Emperyalizminde Politika Oluşturma

Kültür emperyalizminin politikaları tek merkezli oluşturulan politikalar değildir. Çok merkezlidir. Bu politikaları planlı bir şekilde oluşturanların başında, bu işi ciddi şekilde ele alan ve devletlerden ve özel kuruluşlardan dudak uçuklatacak miktarda paralar alan “düşünme biçimlendirme örgütleri” (örneğin think tanks) gelir. Onların dışından devlet kurumları iletişim politikaları, medya politikaları ve eğitim politikalarıyla bu işi planlı olarak düzenler ve desteklerler. Bu güçlerden sonar gelenler, oluşturmadan çok, ürettikleri ürünler ve ilişkiler yoluyla bu politikaların dolaşımda tutulması, yayılması ve benimsetilmesi işini görürler. Örneğin, “Üniversite Radyosu” biçiminde oluşturulmuş ve sürekli yabancı müzik yayınlayan ve üniversitedeki eğitime katkıda bulunma gibi hiçbir faaliyeti olmayan radyolar böyledir. Dinleyicilerin hemen hepsinin sabit gelirli çalışanlar, emekliler veya işsizlerin olduğu radyoların bazılarının spikerlerinin “bol kazançlar” dileğiyle programlarını kapatması, düşünsel ve vicdansal dumura uğratılmış bireysel seviyenin örgütlü yayından geçerek “kendinin ve geçerli  sandığı bir çok işlevsel ahmaklıklardan birini yayması da böyledir.

Kültürel emperyalist politikalar hep bizim için değerli olanları kendine mal ederek iş görür: Demokrasi, özgürlük insan haklarını sürekli çiğnedikleri ve dünyada her yerde terör estirdikleri halde tüm bu özlenen ve aranan şeyleri gasp ederler. Siz hiç iş bulamama terörü, işini kaybetme terörü, aç kalma terörü, sokağa düşme terörü yaşadınız mı? Kötü olan ve tehlikeli olan her şey de, tesadüf olmalı, hep Amerika ve Batı Avrupa dünyasının düşman ilan ettikleri oluyor. İşte bu tür politikalardan biri de kimlik politikalarıdır. Kimlik politikaları emperyalizmin böl, güçsüzleştir, birbirine düşür ve kolayca yönet politikalarının en gözde olanlarından biridir günümüzde. Feminist Burjuva feminizmi ile kadın erkeğe düşman edilir, erkek dışlanır, aşağılanır. İnanca dayanan kimlik politikalarıyla örgütlü dinler ve tarikatlar arası çatışma işlenir ve bu işleme de çoğu kez “dinler arası diyalog”  gibi söylemler ile yapılır. “Savulun Lan Gavur Batı, biz geliyoruz, Müslümanlığı dünyaya hakim kılacağız” diyen düşünsel ve duygusal sefiller beslenir ki hıristiyanlarda da aynı duygular yoğunlaştırılsın ve kendi dilini konuşan birine “bu ülkede bizim dilimizi konuşun” diye saldırtılsın. Sporla ilgili kimlik politikalarında tanrı tutar gibi spor kulübü tutma ve seyirci kitleler arasında kavga ve düşmanlık işleme işi, örneğin, seyirciler stadyumda düşman gruplar olarak yerleştirilerek ve medyada sürekli olarak “futbol holiganları” gibi haberler verilerek desteklenir. Alt-kimlikler ve üst-kimlikler diye ayırımlar yaparak ve insanlardan belli davranışlar işleyerek, mümkün olduğu kadar çok düşman veya rakip kimlikler oluşturulur. Bu, müzik alanı da dahil yaşamın her alanında yapılır.    

Bu politikalarla ekonomi alanında, biliş ve bilinçlerde var olanlara yoğunlaştırıcı vurgu yapılır; var olan ama işlevsel olmayan her şeyi marjinalleştirilir, kötü ve istenmeyen yapılır; var olan değersizleştirilir ve yerine “belli çıkarlara işlevsel olan yenileri” yaratılıp dolaşıma sokulur; şirketler ve şirketlerin devleti için bireye kadar inen bir sürü sahte değerler yaratılır; böylece şirketler dünyasının insanı ve dünyayı paçavra haline getiren ve kullanıp atan iğrenç ve hastalıklı beyninin ve vicdanının kopyaları kitlelerin beyinlerine ve vicdanlarına işlenir. Öyle ki, kendini özgür sanan bireyler, çalışıyorsa ücretli köleliğinde veya çalışmıyorsa serbest-mutlak köleliğinde birbirine karşı özgürlük taslarlar. Aralarından birileri özgürlükleri yok eden ve insanın karnını doyurma olanaklarını bile elinden alan ve doğayı mahveden insanımsıların yaptıklarına ve yapmadıklarına karşı çıktığında, insanımsıların insanımsılığını korumak için bu özgürlük vesaire taslayan sefiller "özgürlük ve diğer bazı soyut şeyler adına" karşı çıkanları ezme, gazlama, kurşunlama, hapsetme ve asma işini zevkle ve coşkuyla yaparlar. Aferin bile almazlar, eğer bu sırada ölmezlerse. Bu özgürlük vesaire taslayan sefillerin en yüksek seviyede alçalmışları olan eğitim ve medya profesyonellerinin asla söylemediği gerçeği, örneğin, bu insanımsılığı ekonomik alanda sürdürenlerden bazıları bazen söylerler: Her yıl on binleri geçen grevler ve başkaldırılar karşısında, insan mı yoksa insanımsı mı olduğunu bilmediğim bir gazeteci, Amerikan demiryolu kralı Jay Gould'da basit bir soru soruyor: Bu durum hakkında ne düşünüyorsun?. Gould, bize filozof ve bilim adamı diye kakalanan Avrupalıların ve onların Türkiye gibi ülkelerdeki ezberci-maymunlarının düşünemediği (günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen) tarihsel gerçeği çok yalın ve açık bir şekilde açıklıyor: "Gerekirse, işçi sınıfının yarısını, diğer yarısını öldürtmek için kiralarım". Bu işi zaten Tarih boyu ordusuyla, polisiyle ve diğer "güvenlik" örgütleriyle yapıyorlardı; Gould zamanında da yaptılar ve günümüzde de yapmaya devam etmektedirler. Katil kapitalistlerden biri olan Gould'u, bu sözü nedeniyle "komünist misin lan? Bölücü müsün sen?" diye kimse hapse atmadı, dövmedi, katletmedi, suçlamadı. Ama bu sözü o gazeteci söyleseydi, o gazetecinin başına gelebilecekleri herhalde tahmin edebilirsiniz. Burada, emperyalizmin ve kapitalizmin (adı ne olursa olsun fark etmez, şimdiye kadar kurulmuş her soyguncu egemenliğin) biliş ve davranış yönetimiyle gelen bir gerçeği daha sırıtır: Güçsüzleştirilmişler güçlülere karşı olumsuz bir sözel veya başka türlü davranışta bulunursa, kiralanmış ve kiralanmamış diğer güçsüzler tarafından, dövülmez, linç edilmez veya katledilmezlerse,  en azından "doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözüyle tanımlanacak karşıtlıkla yüz yüze gelirler. Bu “öykündüklerine ve efendilerine dil uzatana haddini bildirme” işinde, güçlü suçlular orada değildir; onlar insan hakları ve çevre koruma gibi iki-yüzlülüklerini kanıtlayan toplantılarda, yemeklerde ve seyahatlerdedir.

Emperyalist Kültürü Üreten, Yayan ve Yaygınlaştıranlar

Yukarıda anlatıdan da kolayca çıkarabileceğimiz gibi, kültürel emperyalizm günün 24 saati üretilen ve yeniden-üretileni anlatır: Üretilenler temel olarak somutu destekleyen soyut olan her şeydir: Elbette tarihsel olarak, egemenliğin sürekliliğini sağlamaya yardım işinde “somut için soyutu üretenlerin” başında örgütlü din, örgütlü siyaset, örgütlü ticaret (endüstriyel yapılar), örgütlü kültür ve örgütlü eğlence gelir. Tüm bu örgütlü soygun ve gerektiğinde de katliam (doğanın katliamı dahil) işini yapanların en gözde araçları da iletişim araçlarıdır. Bu araçların günümüzde başında da medya denenler gelir. Bu medya denenlerin önde gelenleri ise, bildiğimiz gibi, internet ortamı, televizyon, radyo ve özellikle gençlerin gözde aracı cep telefonu gelir.

   Sinema, televizyon, radyo, gazete, dergi, reklamcılık ve halkla ilişkiler endüstrileri hem kendilerinin öznel çıkarları için hem de kendilerini ortaya çıkaran ve destekleyen genel sistem için yaygın biliş, düşünce, duygu, inanç, beklenti, tercih ve davranış yönetimi (kültürel sömürünün ve kültürel emperyalizmin düşünsel üretimi ve dolaşıma sokulması) işini yaparlar.

Kültürel emperyalizmi destekleyen düşünce, duygu ve davranış biçimlerinin örgütlü üretimi ve çeşitli medya yoluyla dolaşıma sokulması “insan biçimlendirme” sürecinin başlangıcıdır. Bu sürecin dolaşımda kişiler arası ilişkilerden geçerek çoğaltılması ve yaygınlaştırılması gerekir. Bu işi de bizler giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, tercihlerimiz ile gündelik hayatta sergilediğimiz her şeyle yaparız: Biz bu sergilediklerimizle, kültürel emperyalizmin hem tüketen taşıyıcıları hem de bireysel ilişkilerden geçerek yaygınlaşmasını sağlayan “iletenleriyiz”, “iki ayaklı yürüyen reklam tahtalarıyız”; en yakınımızı bile etkilemek için çeşitli baskılar kullanan “kapitalizmin yayıcı-ajanlarıyız”; “yaydıklarımız ve tercihlerimiz ve yaşam biçimimizle endüstriyel yapıların sadık maymunlarıyız: “Herkesin kendi düşüncesi kendine aittir” veya “herkes düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir” diye bilgiçlik taslayan (ne dediğini bildiğini sanan) maymun.  

Elbette bu “biz” dediklerime ben ve sen asla dahil değiliz!

İstesek de istemesek de değişen ölçüde dahil olmak zorundayız, çünkü, yaşamak için yemek, içmek, giyinmek ve çalışmak zorundayız.

Neyin, nerede, hangi koşullarda ve nasıl üretileceğine karar veremeyen biz kitleler, o ürünlerin üretimini yapan emeğiz. Dolayısıyla üretilenin doğasına karar veremesek bile, toplumsal maddi ve maddi olmayan üretimi emeğimizle gerçekleştirdiğimiz için (kapitalist düzen bizsiz üretim yapamaz, otomasyon gelişse bile), sevelim veya sevmeyelim, o üretilenler, maddi faydasının büyük kısmı ürettirenler tarafından gasp-edilmesine rağmen, hala toplumsal ürünlerdir.

Dolayısıyla, çözüm ancak egemen üretimin tarzlarının insana ve doğaya zarar vermeyecek biçimde, insanı insanlıktan çıkaran ve yoksun ve yoksul bırakan sonuçları getirmemesi biçiminde değiştirilmesi üzerinde değiştirilmesi için mücadele vermeyi gerektirir. Böyle bir amaca ve isteğe “hayır” demek ve “karşı çıkmak” ancak iki ayaklı insanımsı olmayı gerektirir; ne yazık ki bu iki ayaklı insanımsıların egemenliğinde, insanlık tarihi kötülüklerin, sefilleştirmenin, yoksul ve yoksun bırakmanın tarihi olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Dikkat edersek, kültürel emperyalizm veya kültürel sömürü belli düşünsel, duygusal, inançsal, vicdansal ve ilişkisel dünya inşa eder. Bu inşa o denli güçlüdür ki ilk okuldan başlayarak durmadan tarih kitaplarında “savaşlar, nedenleri ve anlaşmalar” okur ve ezberleriz. Aklımıza hiç bir zaman “savaşla kimler ne kazanıyor, ne kaybediyor, bunu savaşa katılarak ölenler ve öldürenler ve geri kalanları için anlamı ve sonuçları ne” gibi sorular gelmez. Temel nedeni, biliş, düşünce ve duygu yönetimiyle oluşan “bilinç çerçevelenmesi (beynin biçimlenmesi) ile ilgilidir. Bunu bireyin, aynı ortamda ve ilişkiler yapısında kırabilmesi düşünülemez, çünkü kırabilmesi için, örneğin, inandığı doğruyu ve herhangi bir ilişkiyi, “kendini-haklı çıkaran sahte soruşturma ötesine geçip, soruşturması gerekir ya da bir şekilde onu meşrulaştırma yapamayacağı soruşturmaya iten bir şeylerin olması gerekir.

Kültürel Emperyalizmin Dili

Kültür emperyalizminin dili bir şeyin iyi ve faydalı olduğunu dinleyene işleyen, medya profesyoneli, reklamcı, akademisyen, meşhur ve güvenilir kılığındaki iki yüzlü dolandırıcının dilidir. Bu dil, bize sanki bizimmiş gibi, bizim içinmiş gibi ve iyiyi, doğruyu ve haklıyı sunuyormuş gibi görünür. Bu sahtekar dillilerin çoğu kez yüzü güleçtir, sözleri olumludur, vaatleri bizi heyecanlandırır. Bizi notla, işsizlikle, işten atmakla korkutan terörlerini, ölçme ve değerlendirme olarak sunarlar. Bazılarının yüzleri ve dilleri ancak “düşman” hakkında konuşurken hırçınlaşır. Bize “sen sensin, senden daha değerlisi ve iyisi yoktur” denir önce. Hemen ardından da “ama değerini korumak veya kendini daha değerli yapmak için, şunları almalı, şunları sürmeli, giymeli, takınmalı,  şunları şuralarda yemeli ve içmelisin” denir. Bu “deme” bazen en yakın arkadaşımız yolşyula söylenir.. Bu satın alma, kullanma ve benimsemeyle biz sürekli tekrarlanan bir doyumsuzluk ve yetersizlik döngüsü içine sokuluruz: Dönme dolaptayız, dolap döndürülüyor, inmeyi bile düşünemeyiz; düşünenlerin de vay haline.” Özel teşebbüs sisteminin kirli işlerini yönetmek için birbiriyle yarışa girenlerin bizi yalanlarla doldurduğu seçim sistemi, demokrasi ve özgürlük olarak yutturulur. “Sen her şeysin, sen tüketen kralsın, sen izlemezsen biz olamayız, biz senin isteklerini yerine getiren ve sana hizmet vereniz; sana daha iyi hizmet vermek için, (seni daha iyi soymak için), esnek üretimi getirdik; senin tercihlerin için ürün farklılaşmalarını getirdik; çoğulcu demokrasiyi oluşturduk; (ne kadar yer üstü ve yer altı zenginlikler varsa onları yabancı sermayeye ve işbirlikçilerine, elbette kendi avantamızı da alarak peşkeş çekerek) özelleştirmeler yoluyla devlet denen baskıcı güçten seni kurtardık; (Parantez içinde laf sokan bölücülere, teröristlere, birlik ve dirliğimizi bozanlara sakın kulak asma; onları biz ceplerinden vurarak hallederiz); bak, daha dün 50 kuruş olan domatesi şimdi 6.99 liraya yiyorsun; bu, kişi başına düşen gelirin arttığını ve refah seviyemizin ciddi şekilde yükseldiğini gösterir. Kısaca, bu sahtekar, düzenbaz, dolandırıcı, iki yüzlü ve çatal dilli egemenliği sürdürme diline binlerce örnekler verebiliriz.   

Kültürel emperyalizmin dili gerçekleri çarpıtır. Gerçeğin yerine sahte gerçekmiş gibi poz atarak dolaşır. Doğrunun yerini yalan alır. İyinin yerine iyilik taslayan kötü yerleştirilir. İlişkisel gerçekler yozlaştırılır ve uydurular ilişkisel gerçekleri temsil etmeye başlar.

Kültürel emperyalizmin dili kendine işlevsel olmayan kavramları, yok sayabilirse ve gizleyebilirse, dolaşımdan kaldırır. Dolaşımdan kaldıramıyorsa, olumsuz anlamlar yükleyerek yeniden-dolaşıma sokar. Ben New York’ta bir derste tahtaya 20 kelime yazdım (örneğin indoctrination) ve öğrencilere bunları bilip bilmediklerini, duyup duymadıklarını sordum. Yanıt bilmiyorlar ve hiç duymamışlar.  Microsoft Word programında boyunsunma, sefilleştirme ve insanımsı gibi kavramları yazın ve bakın bakalım dilbilgisinde (veya eş anlamlılarda) bu tür kavramlar var mı? New York kütüphanelerinde, Marks ve Marksizmle ilgili kitaplar bilgisayarda var görünür, ama rafta yoktur; sorduğunuzda “bir okuyucunun aldığı” söylenir. Aslında o kştaplar birileri tarafından bir şekilde dolaşımdan fiilen kaldırılmıştır. Türkiye’de?

Birkaç örnekle devam edelim: Emperyalizmin bittiği onun yerine “herkesin birlikte karşılıklı bağımlılık içinde yaşadığı küresel bir dünyanın aldığı” işlenir. Ama bu işlemede küresel dünyanın emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin dünyası olduğu söylenmez. Bu ve, örneğin, kültürler arası diyalog gibi saçmalıklar biliş ve davranış yönetiminden geçerek egemenlikleri pekiştirme yollarıdır. Zaten insanlar tarih boyu savaş dahil çeşitli biçimlerde birbiriyle ilişkide bulunmuştur. Bunun bir anlamı da kültürler arası ilişkinin kaçınılmazlığıdır. “Kültürler/medeniyetler arası diyalog” gibi şeylerden bahsetmek, diplomatik ve siyasal biliş işleme dilidir. Aslında, “diyalog“(karşılıklı) konuşma” veya “birbirini anlama” değildir. Diyalogun olması için tarafların hepsinin de ilişkiyi/iletişimi başlatabilme, sürdürebilme, durdurabilme, içeriğini, konusunu ve amacını değiştirebilme olanaklarına ve haklarına sahip olması ve bunlara kullanabilmesi gerekir. Aksi taktirde, o konuşma veya ilişki egemenlik ve mücadele ilişkisidir, dostça veya düşmanca olsa bile. Amerikan yöneticileri ve uluslararası şirketler ile Türkiye yöneticileri ve şirketleri arasında “kültürel diyalog” yoktur ve “farklılıklarla bir arada yaşama” diyaloğu değil, kültürel sömürüyü, kültürel egemenliği, kültürel emperyalizmi anlatır.

 Soyut İşlevsel-Saçmalıklarla Desteklenen Egemenlik

Dolayısıyla, “kültür insanın kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde nasıl yeniden-ürettiğini hecelediği için, “kültürsüzlük” (veya iletişimsizlik), “kültürel farklılıklar” ve “medeniyetler arası diyalog” gibi kavramlar basit saçmalıklardır. Bu saçmalıkların merkezine yerleştirilmiş olan ve insanımsılığı heceleyen bir kaç örnek verelim: “kapitalizmin köleliğe son vermesi”; istilacıların Demokrasi ve özgürlük sevdalısı olması; bir sınıfın diktatörlüğünü temsi eden) hukuk devleti; oyla seçilen temsilcilerin, (bir yandan “biz çevremizde bu katil şirketleri istemiyoruz” diye iradelerini açıkça dile getiren halkı gazlatırken, yüksek basınçlı suyla yıkatırken, kurşunlatırken ve hapse attırırken, uluslararası şirketlerin ve yerel şirketlerin soygunundan avantalarını alırken, öte yandan da), halkın iradesini temsil etmesi (Tarihin hiçbir döneminde, çok ender birkaç istisna dışında, yöneten güçler halk için yönetmemişlerdir; kendileri ve kendilerini var eden sistemin sahipleri için yönetmişlerdir); “ben devletim” düşüncesine sahip potansiyel katillerin beslenmesi; Batı’nın demokrasinin beşiği olması”, Amerika’nın dünya’da “demokrasi ve özgürlük getirmesi (bunu pek yutan yok artık); bir zamanlar Nikaragua’yı kurtarmak için savaşan özgürlük savaşçısı Johny’ler ve şimdi de Suriye’ye özgürlük getirmek için savaşan “özgürlük savaşçıları”; endüstriyel yapıların ürettikleri, özellikle “mevsimlik sürüleştirme” işi yapan moda endüstrilerinin ürettikleri içinden seçtikleriyle “bireysel özgürlük, bireysel ifade ve kendi modasını kendisi yaratan (ve endüstrilerin maymunu olduğunun farkında bile olmayan) “çoğulcu demokrasinin özgür bireyi; 4 veya beş yılda oy vermeye indirgenen “demokrasi”; internette laf söylemeyle oluşan “katılımcı demokrasi”; tüketimdeki nicel çokluğu “çoğulcu demokrasi” ve “fırsat çokluğu” ve de fırsat eşitliği varlığı (iddiası); aynı vurguların ritmik farklılığıyla yenilik ve değişim iddia eden popüler kültür ve birçok diğer şahane, çekici, özlenen, öykünülen, peşinden gidilen, deli gibi korunan düşünsel saçmalıklar. Bu düşünsel saçmalıklar, maddi sömürü düzeninin egemenliğini ve sürekliliğini sağlamasının tarih boyu garantisi olmuşlardır. Bu garantileme de, maddi olarak yoksun ve yoksul bırakmayla desteklenmiştir: Maddi hiçbir değere ve zenginliğe sahip olmayanlar manevi soyut zenginlikler, değerler ve hayal olan hayaller ile doldururlar. Bu nedenle ki, eskiden Tom Miks, Texas, Zagor ve Süpermen ve de kılıcını bir sallayışta ve bir haykırışta binlerce kafiri telef eden Hz Ali ve benzeri hikayelerle beslenenlerin, şimdi bu meşgalelerden çok daha güçlü ve yaygın olan cep telefonu ve internet ile gelen meşgalelerle zaman harcayanların (aslında hayatını harcayanların) bana ve benim gibi açıklamalarla gelenlere düşman olması ve düşman edilmesi kaçınılmazdır: Avunmaları için onlara bahşedilen ve sömürenlere hizmet eden hayaller/soyutlar onların hayatlarına anlam verdikleri şeyler. Tek sahip oldukları, aslında onların olmayan değerler ve inançlar soyutları, “kötü, zararlı, sömürgenlerin sömürü araçları” gibi sözlerle eleştiremezsin. Vazgeçebilmeleri için, düşünsel alışkanlıklarını ve tarzlarını değiştirmelerini sağlayan bir şeylerin olması ve “bir zamanlar hayal olan şeyleri düşlüyordum, şimdi gerçekleri düşlemeye başladık” diyebilecek değişim beklentilerinin oluşması gerek.      

 Asla unutmayalım, dünya bu tür saçmalıkların yaygın egemenliğiyle desteklenen maddi soyguncular tarafından yönetilmektedir: Tarih boyu köle, yarı köle, özgür ve halk gibi isimlerle adlandırılan insanlara, “egemen bir azınlığın somut çıkarlarını destekleyen soyut ve çoğu kez ulvi duygularla beslenen insanımsı değerler” işlenmiştir; bu değerlerin de yardımıyla insanlar kolayca yönetilmiş, birbirine düşürülmüş, birbirini yemiş ve yemeye de devam etmektedir: Suriye’de ve başka yerlerde soyut bir şeyler adına katliam yapan Dünyayı sömürenlerin ve onların işbirlikçisi güçlerin demokrasi savaşçısı, özgürlük savaşçısı, terörist gibi isimlerle isimlendirilen yoksul ve sefil katil sürüleri buna en somut örnektir: Soyutu haykırarak ve bu sırada ona ödül olarak verilen anlık talan, katliam ve soygun ile gelen güç duygusunu da tadarak, kendi gibi diğer sefilleştirilmişleri de öldürme ve onlar tarafından öldürülme ötesine asla geçemezler; çünkü asıl somutu alanlar ve paylaşanlar orada savaş alanında değildir; onlar ekonomik savaş alanında zenginliklerini ve güçlerini pekiştirme ve yaygınlaştırma yarışı içindedirler: Piyonlar onlar için ölür, ama devlet kursalar bile, örgütlü yapılarda yerleştirildikleri çeşitli seviyelerde birbirine yiyen piyonluklarına devam ederler: Pastayı paylaşan egemen güç düzenindeki ilişkiler yapısı buna izin vermez. 

Son Sözler      

İlginç bir ülkede yaşıyoruz (olumsuz anlamda ilginç): Egemen bilinç yönetiminin ve kültür emperyalizminin kendine kolayca yayılma ve benimsenme ortamı bulduğu bir ülke. Yayma ortamların başında da medya ve üniversiteler gelmektedir. Bu ortamların profesyonelleri (ve onların yaydığını daha da yayan halk denen “izleyici bizler”), örneğin kapitalizmin ne olduğunu bilmeden, kapitalizme düşman olur ve kapitalizmi yererler. Marksizmin ne olduğunu bilmeden, Marks ve marksizmi kötülerler. Elbette medya biliş yönetimi ve kültürel emperyalizmin birinci seviyedeki üreticilerinin ve dağıtıcılarının küçük bir azınlığı ne yaptığının çok iyi bilincindedirler. Fakat bu birincil seviyedekilerin geri kalanları ya öznel çıkarı nedeniyle “güçlünün borazanını çalarak” dümenlerini yürütürler, ya “gerçek inananlardır”.

Benim Türkiye’deki düşünsel ve ilişkisel ortamda insanlardan “öğrendiklerim” (ben herkesten çok şey öğrendim) büyük çoğunlukla insanlığın geleceği için pek de umut verici şeyler değil. Bunun temel nedeni, tembellik ve öznel çıkarları için her şeyi yapan tembeller arası işbirliğinden geçerek oluşturulmuş egemen bir üniversite ortamıdır. Bu ve benzeri ortamlarda, kültürel emperyalizm gibi şeyler sadece hoş veya karşıt olunan söylemler olarak kalır. Ne karşıt olanların önemli bir kısmı ne de destekleyenler için söylemsel ifade ötesinde bir anlam taşımaz: Kervanın itleri ve kervana karşı olan birkaç birbirine havlar ve gerektiğinde birbirini yer: Kervan yürür ve yürüyor da. Fakat farkındaysak, tarih boyu kervanlar aynı şekilde yürümüyor ve yürütülemiyor. Bunun en önde gelen nedeni de, tarihin ve değişimin itici güçleri olan “mücadele veren” insanlardır. İyi ki vardınız, varsınız ve var olacaksınız. Yoksa, sekiz saat çalışma, bayram tatili, asgari ücret, fazla mesai ve çalışanların günümüzde sahip olduğu hakların hiçbiri olmazdı. Bu ve diğer dergiler basılamaz ve bu tür yazı yazılamazdı: Bu tür ve diğer mücadeleci yayınları okuma da kolay olmazdı.

Kendi varlığının kanıtını “düşünüyorum, o halde varım” diye düşünceye indirgeyen, hatta “tüketiyorum o halde varım” diye “gösteriş ve fiziksel-psikolojik doyuma sarılarak yanıtlayan bir egemenlik altında yaşıyoruz. şahane ve büyülü saçmalıkların yaygın dolaşıma sokulduğu ve aynı zamanda kendi varlığının kanıtının ve anlamının “somut varlığın kendisinde ve ilişkileriyle yaşanan somut koşullarda olduğu” düşüncesinin neden “istenmeyen kötü ve tehlikeli düşünce” olarak ilan edildiği konuları, kültürel emperyalizm konusunda da olduğu gibi, egemenliği sürdürme ve yaygınlaştırma ve buna karşı mücadele ile ilgilidir.

Kaynakça

Web sayfamda oldukça çok kaynaklara ulaşabilirsiniz. 

Share:

Şanghay: Çin komunistlerinin azgın ve kudurmuş küresel kapitalistlerle dansı




Şanghay Shanghai (Çin) kenti yanında New York, Londra ve Paris birer köhne kasaba kalırlar. Batı kapitalistlerini kıskandırmak için yapılmış sanki...

Şanghay uluslararası şirketlerle dolu. Giyecekten yiyeceğe kadar bu şirketlerin ürünlerinin "İNDİRİM VAR" fiyatı bile tam bir soygun fiyatı!

BLT Çiftlik market'te, fiyatlar dudak uçuklatıcı: Fiyatlar ya yarım kilo, ya 200-330 gramlık paketler halinde. Resme basıp büytürseniz miktar ve fiyatı görebilirsiniz.
.

                       
                 Üzüm paket: 128 Yuan (100 yuan 80 TL)


                     
              Havuç: yarım kiloso 17-19 Yuan (semt pazarında 2-3 yuan)


               Domates pakette  23 yuan. (Semt pazarından 5-6 yuan)


                   Biber ve patlıcan 200 gram paket: 15 - 17 yuan


                        Patlıcan 200 gramı 16 yuan (kilosu 80)

                     Dolma Biber 200 gram paket: 16.80 Yuan

             
                Yumurta 10 adet 32.80 Yuan. Dediğim gibi İNDİRİMli fiyatlar

                      Yumurta 38.80 den indirimli soygun ile 32.80 yuan
                      yapmışlar. Ne kadar da zarif ve düşünceliler değil mi?



                      Bu herhalde şeftali. 6 tanesi  49 yuan.
                      Sempt pazarinda 4.99 yarım kilosu.

             Bunun ne olduğunu unuttum. Ama 6 tanesi 69.80 yuan

                        Kivi 8 tanesi 99.80 yuan (100Yunadan az! Ucuz!)

                                     Sütün fiyatı 28-32 yuan


                       Yogurt bedava!: 200 gramı sadece 96 yuan!
                        (kim yiyebiliyor acama bu fiyata. Demek ki birileri
                        satın alıyor. Zaten markettekiler de zaten semt
                        pazarındakilere hiç benzemiyorlar.

                        Bir de zeytin yağlarına bakayım dedim:
                        Bizdekinin en az dört misli fiyattalar.


 Walmart marketi gördüm: Ne iyi Miami'deki fiyatlarla karşılaştırırım dedim. Amerika'daki fiyatları getirip Şanghay'a uygulamışlar: Yani, ne almak istediysem, vazgeçtim, çünkü Türkiye'de çok ucuz. En ucuz ekmek semt pazarındaki tandır ekmeğiydi. Onun dışında bizdekinin üç misli.

Carrefour gördüm. Ah, ne güzel, bizimle karşılaştırırım dedim: Aynı soygun!

İngiliz ve Amerikan eğitimli  akademisyenlere (Birisi London School of Economics mezunu) asgari ücreti sordum, bilmiyorlar.

Çinde Amerikanın ve Avrupanın üniversiteleri cirit atıyor. Çinli ortaklarıyla ortaklaşa beyin igfali ve kültür çökerrtme ve kapitalist pazar kültüürünü aşılama işini yapıyorlar. Amerikan ve İngiliz Ünversiteleri Şanghay'a ve diğer kentlere yayılmışlar. Ne dersiniz? dedim. Şaşkın bakışlarla karşılaştım: "Normal bir şey soruşturulur mu?" der gibi baktılar bana: Demek ki post-modernizm ve liberal çoğulcu görüşün aydınlatıcı ışığında  kültür emperyalizmi akla bile gelmiyor.

Gençlerin bazıları ağızlarını kapatan maske kullanıyorlar. "Hava kirliliğindendir" dedim kendime, ama hava da kirli falan değil ki. Sordum: modaymış, çünkü yüzü küçük gösteriyormuş. Metroda yanımda oturan  Çinli genç biri ingilizce konuşuyordu. Ona "niye maske takıyorsun" dedim. "Hoşuma gidiyor, seviyorum" dedi. Üzücü ve ürpertici bir durum! Moda, "cola", "fast-food", kozmetik ve diğer endüstriler için ENDÜSTRİLERİN MAYMUNU zavallı (ve aynı zamanda duyarlılıklarıyla kendine ve başkalarına gerektiğinde tehlikeli) insanı yaratma işindeki başarıyı görüyoruz bu durumda.

Şanghay televizyonları kalitesizlik ve saçmalık (yani kozmetik, moda, soda, giyim, eğlence vesaire endüstrilerinin geri zekalılaştırma işini yapma) bağlamında bizdeki televizyonları yaya bırakır (tek istisna, cinler ve şetanlar ile vaaz verenler ve reklam yapanları görmedim; ama o da olacak zamanı geldiğinde).

Gençler metroda cep telefonuyla arkadaşlık ediyorlar ve yaşlılara falan yer verme akıllarından bile geçmiyor. Bana, 20 kez kadar metro seyahatimde 6-7 kez orta yaş ve üzerindekiler yer verdiler.

Ben otele yakın bir yerde  semt pazarı buldum: orada fiyatlar yarım kilo fiyatları olduğu için, bizdekinden iki misli kadar pahalı. Yeşillikler ucuz.

İki Şangya var: Yok eden ve yok edilen. Yok edilen Şanghay'ın eski püskü ve yoksul iş yerleri ve çevrelerinden geriye kalanlar da kısa bir zamanda
ortadan kaldırılacak. Tarihi evler ve binalar, tam Türkiye'de Turizm adına (kentsel dönüşüm, renevasyon gibi kılıflarla) yapıldığı gibi, kullanılıyor: Turist çekme tuzağı olarak kullanılıyor. Birileri para kazanıyor, ama o kazananlar o bölgede yayşayan yerel halk değil, tüm dünyada olduğu gibi. 

Merak ettiğim şuydu: O yoksul evlerde yaşayanlara, birkaç metre karelik dükkanda kendi emeğiyle yaşamını sürdürmeye çalışan insanlara, yaşam ortamları dev binalarla istila edildiğinde ne oluyor acaba? New York'da 1970'lerde semt parklarından yatan ecsiz ailelere ender rastlanırdı, 1980lerde ve sonrasında, o parklarda evsiz ve işsiz aileler sayısı hızla artmaya başladı. Şanghhay'da sadece mal varlığı vücuduna doladığı yorganı olan bir kadın gördüm. Aynı zamanda, akşam bir kadının çöp kusundan yiyecek aradığını da gördüm. Kadının her iki ayağında farklı  paçavra ayakkabiler vardı. Kapitalistlerin ve yöneticilerinin zalimliği ver açgüzlülüğü sonucunda, Şanghay insanı sefaletin ve açlığın ne olduğunu çok daha fazla yaşayacaklar. Uluslararası sermaye, içteki işbirlikçileriyle birlikte Çin komünizmini de çökerttiklerinde, işte ondan sonra, Çin halkının büyük çoğunluğu hem maddi hem de düşünsel yoksunlukla sefil bir hayat sürmeye başlayacak. 

Asgari ücrettten habersiz ve ilgisiz olan imtiyazlı akademisyenler ve entellektüeller ve Şanghay gençleri ve onlara özenenlerin yardımıyla Batının kudurmuş kapitalistleri, büyük olasılıkla Çin sistemini çökerttiklerinde; dünyada döndürmedik taş bırakmama işini tamamlayacaklardır. Sonrası? bakalım ipeği ve sözü yumuşak Çinli yöneticilerin, en küçük çıkarı için kuduran kapitalist yöneticilerle dans etmeyi ne kadar sürdürebilecekler?


    








Share:

Forged Factoids: Social Media, Social Software etc


Forged Factoids: Social Media, Social Software etc
Irfan erdogan, june 2019

Lets ask ourselves about the rights we have now that other people died for before; and rights some others are denied.
But nobody died for social media: It is the most functional mind and behavior management by-product of the capitalist war industrial complex.

What I kindly want from you students is this: Let’s question together by reflecting our thoughts on our own ideas and the daily organized life;… and participate by expressing your opinions.
Couple weeks ago, a journalist working for an alternative media called me for an interview. His concern was that lately the number of foreign blogs, web journals and journalists in Turkey are increased. He wants to get rid of them.
One of the main problem of media professionals (academics, intellectuals, politicians in Turkey and in Trump’s world) is this: they want freedom of speech for their own selves, but they cannot stand those who criticize them.

I will start with brief conceptual explanations of social, social software and social movement under the title of struggle over meaning. Then, I will talk about some important issues related with social software and social movements. While doing so, I will also provide brief explanations related with Turkey.


1.     Appropriation and struggle over meaning  

a.   Social: when the term “social” is used, it automatically excludes political, economic and cultural. Actually, social includes everything related with life in society. So, we cannot keep politics, economics and cultural out of social. In my speech, whenever I use social, please include everything in daily life.
     (show slide 3) His word about Obama indicates dirty politics in the USA.

b.   Software: It simply refers to the programs in computer mediated communication technology. It includes a set of instructions to operate technological gadgets and execute specific tasks. Software is a finished product and lets us interact with a device to perform tasks, access other devices, play games, and connect and communicate with others.     
 
(SHOW SLİDE 4) Nothing can be used without a software in social media.

(SHOW SLİDE 5) Now social software.
We put “Social” and “software” side by side, We get “social software”. At first glance, it looks meaningless and absurd to say “social software.” You can say “computer software or cell phone software or machine software.”
Concept of “social software” is a magical construct to create fantastic fancy image in a person’s mind.
Stupefying bedazzlement by impressive words that makes a person as if he/she is thinking and saying something magnificent. I call it, ignorance that fancies itself as knowing something that is most profound.  
  
Definitions of “social software” are related with the running and/or using internet hardware. Examples of social software include, for instance, instant messaging, email, internet forums, web blogs, chat rooms and the likes. Are they “softwares”? for instance, is “internet forum” a software?
“internet forum” is an organized platform. It has its organizer, its hardware, its software,  its participants, and goals of everyone involved in it..
None of the above means “software”. İnstant messaging, email and chatroom activities in cyberspace are not “social softwares”; they are communicative actions that are realized through internet. Furthermore, communicative action per se (such as sending and receiving messages, encoding and decoding, construction and deconstruction) is not communication. “Chat rooms” refers to organized space, not software.

To me, concept of “social software”, just like virtual reality and cyberspace, is cleverly forged to disguise the mechanisms of control that are applied through tools of promotion and marketing of material and immaterial products.
Mystical, magical, enchanted and fascinating concepts are used in mind, interest and behavior management, in order to create kind of ignorance that replaces the facts, reality, logic and knowledge.
Software, just like other commodities, is a social product that is appropriated by the private owners.

c.   Social media:

“Social media” is another cunningly forged and widely accepted concept. This concept breaks the rules of scientific categorization (just like the other ones); Social media is a subcategory of a conceptual unit. What is the name of the unit? What are the names of the other sub-categories beside social media? I donot know. ASK THEM!!

 Is it non-social media?
Are there sub-categories of a conceptual unit such as social media, cultural media, economic media and political media? Scientific category requires mutually exclusiveness that is based on a theoretical definition of a unit.
Let’s look at the next slide:

SLİDE 6:  talk about it! ASK….


Definitions of social media are mostly invalid, because excluded and included indicators mostly are based on invalid reasoning and invalid indicators. 

In fact, social media includes all kinds of media in human life, because you can exclude nothing from social if it is part of the human relations.

(SHOW SLİDE 7: Talk about it.  
Let’s look at the slide:
1.     Which one is not social media?
2.     It says “the evolution of communication” Is it the evolution of communication?

NEXT SLİDE 8: (Talk about it):

The department I worked was named as “Public Relations and Promotions Department”. What is wrong with it?
Then, problem is with conceptual level of scientific grouping.

NEXT SLİDE 9: Talk about it.


(SHOW NEXT SLİDE: 10: Talk about

(Talk about it): What makes a communication two or one way is not the mechanical flow of communication; it is the nature of the relationship of communication:

A boss says something and worker answers; worker ask something and boss answers. Perfect instant two-way flow that spells democracy, horizontal communication, dialog.
Right?
Wrong, because there is an organized power relations. Talking or conversing does not mean dialog.
    
(SHOW NEXT SLİDE: 11 and talk about slides….
Up till slide 20 (e. social movements)

Other forged factoids about social media:

·       Bottom-up and side-to-side communication, not just top-down information transmission.
·       Dialogue and conversation rather than monologue
·       Content is produced and used by produsers
·       No or few gatekeepers restricting access and flow

(SHOW NEXT SLİDES UP to slide 20   


d.        Social movements: (SHOW slide 20)

Social movements sound like an umbrella term that covers all kinds of movements. This is a misconception, because we live in a world of strategically forged and widely circulated products that play mind, interest and behavior management roles. That’s why, I learned that if a book like “Four theories of Press” or writers/scholars like MCQuail, Giddens, and Habermas are put in wide circulation all over the world, we should ask ourselves: “Why are they widely circulated? Let’s give an example in order to find the answer to this question: I am using Giddens as typical example.
Please pay attention to the way the social movements is framed:
(SHOW NEXT SLİDE 21) (defining social movements slide)
“Social movements are collective attempts to further a common interest through actions outside of established institutions.”

Let’s see the implications and outcomes of this kind of social movements:
They mostly cultivate wrong ideas and images.

a.     Concept of “collective attempts” in fact is not collective attempts of all or for all people, but collective attempts of a group.

b.     Concept of “Common interest” is not the common interest of general public, but common interest of a certain group.

c.     Concept of “furthering common interests outside of established institutions” means non-institutionalized activity in which some people voluntarily engage. It sounds like pluralistic and/or post-modern society or new social movement society.

This kind of conceptualisation has very functional implications and outcomes: because if a group wants to further its common interests thru action outside of established institutions, it means that their action is directed to other people or other groups. Namely, It means that this kind of social movements serve the ongoing dominant policy of “divide and set them against each other.” It is an effective supplementary policy to the policy of “hiring half of the working class in order to coerce and kill the other half, if necessary”.
Let’s continue: according to Giddens-like mind management propaganda, social movements operate primarily following areas in contemporary societies:

(SHOW NEXT SLİDE 22)

1.     Democratic movements:  democratic movements that work for political rights. (a) This kind of approach reduces social movements to democratic movements”; namely to the movements that are functional to the dominant system, or are legitimized or accepted as legitimate by the existing legal order. Then, if it is against Trump, it is Against America. Contrary to this kind of representation, social movements include any and every kind of movement.  (b) democratic movements are defined as movements that work for political rights”. This kind of definition, too, limits the political movements to “work for political rights”. Namely, others are either not worthy to mention, illegal, dangerous, disruptive, subversive or anti-democratic.)

2.     Labor movements: Labor movements that work for control of the workplace.  (This description of “labor movements” limits the struggle to the control of the workplace. It represents the labor movements that are functional to capitalist system and work for personal interest of the small ruling groups that run the labor unions. It is not a proper description of labor movements; rather, it is normalization and propaganda of labor unions such as the American Federation of Labor (AFL) and Congress of Industrial Organizations (CIO). Let give two examples how the idea of the control of the workplace works: I was kicked out of the job because we slowed down the assembly line when the management speeded up the assembly line from 40 units to 50 units a day, in a factory in West Lafayette, Indiana. Our union, CİO, did not do anything about it; but, few months later, sent us mail, threatening us that we should pay union dues. Other example: My AFL member union in NY helped my employer to fire me, because I organized the work place and unionized it, as a result, the vice president and few others in the union lost the kickbacks they used to get (it was one hundred dollars cash gift a year to the vise president). Here is another feature of this kind of Labor movements: According to the AFL union book, you cannot be a union member if you are a communist.

3.     Ecological movements: It is defined as “ecological movements that are concerned with the environment”. (Here the ecological movements are narrowed down to sole concern about environment.   

4.     Peace movements: that work toward peace. (here, the international problems are reduced to war;..and betterment of life on earth is reduced to peace movements. The rest is ignored or de-legitimized).   

5.     New social movements:  They are mostly based on extremely functional identity politics. Surely, not functional for me.
   

We like it or not, there were, are and will be micro, meso and macro level organized or unorganized reactions and movements. The problem is not the very existence of such movements. Problem starts with propagating the idea that defines and imprisons social movements within the confines of reactions that are functional to the culprit system. These kinds of concerns focus on problems at a symptoms level and recommend “aspirins” as solution. Aspirin deals with symptom, not with the causes of symptom; so, it not only perpetuates the system that creates problems and symptoms, but also, it helps the system to expand: Think of a spiral that extremely functional for legitimizing and expanding industrial practices. The same industries pollute the rivers and provide the technological means for water treatment plants.     

“Social” in social movements, misleads us and excludes especially political, confines the opposition within, for instance personal civil obedience and activities of non-governmental organizations. I do not consider some NGOs as the part of struggle for better human life on earth: They are mostly the functional structures for the prevailing order of domination and, if they are presented as some kind of alternative organizations, they generally represent the nicely forged alternatives that justify and promote the existing structure of relations.

(SHOW NEXT SLİDE 23)


2.     Social software and social movements
The title sets the frame: We will talk about social software and social movements within the framework of social software. It means that we will talk about  domination and struggle over internet and/or cyberspace in Turkey with specific reference to social software.
I am not going to reiterate a history of internet software and social movements in Turkey. We can find various versions of it in internet However it is necessary to provide a very brief evaluation:
We cannot talk about the development of internet software in Turkey, just like in most countries, because web/internet software are produced and controlled by certain countries. Who produces software for facebook, twitter, email, chat and the rest? Some large corporations. The dominant practices in production and control over software do not permit others beyond use of the software.       
Regarding social movements: Historical development of social movements in every country has a long and bloody past and it still continues. Turkey is not an exception.
if we start with Ottoman Empire, social movements have a long and violent history full of human sufferings. İf we start with Turkish republic, the establishment of the republic was the first important victory gained against Euroepan imperialist Powers right after the Soviet revolution. In mid 1960s, socialist/communist movement in Turkey, especially among students, picked up speed. In a few years, revolutionary labor union movement also gained strength. 1970s were the times of widespread struggle, including limited armed struggle in the large cities and some rural areas. In 1960s and 1970s, our concern as revolutionary youth and concern of some labor unions were to get rid of the capitalist-like system of production and production relations, and establish a system of production and distribution that is based on socialist economy, politics, culture and life. We could not use mass media. Mass media were not for us and not with us. Ours were less words and more action.
In order to save Turkey from the mounting social movements, the army, supported by the Western interests, took over in 1980. As they did it in Latin America and elsewhere, Jails were full of with youngsters. There were widespread of torture, unaccounted murders and missing persons.
 The history of oppression and coercion tells us how the ruling forces with the support of security forces, academicians, researchers, intellectuals and media, used and advanced the ways and means to deal with the ever growing opposition. Historically prevailing method is the justified coercion and killing by weapons, hanging and covert operations. Physical individual and mass elimination never accomplished much, mainly because the roots of opposition and struggle are imbedded in the social system itself: The existence of opposition and struggle are undesired and unwanted byproducts of  the daily production relations of the existing structure of a society. It means that you have to change the system in such a way that it will not produce dysfunctional outcomes. Realizing this fact of organized life, the ruling forces learned, advanced and applied some of the classical methods besides coercion and torture: That is “divide an set them against each other”. At least few methods are used by the ruling forces against the opposing movements (I will call them alternatives): (when I say ruling forces please include not only organized forces of coercion, but also formal educational structures, especially universities and old and new media of communication):
(a)  creating their own controlled alternatives: These alternatives are put forward in order to place  fake oppositions in place of genuine ones. This kind of control is geared towards the control of the ideas, interests, attentions and behaviors. Social media are full of such alternatives, especially in the form of blogs. Once, I was a member of an environmentalist group in internet until I realized that it was a fake environmentalist group. Another ones are News groups that are supported by some rich people or by intelligence agencies.
(b)  Infiltrating within the genuine alternatives for at least few purposes: (1) distrupting, (2) spying, (3) occupying the top positions or getting close to the top positions in order to control the daily, short term, mid term and long term agendas, policies and activities of the opposing groups. (4) provocation for (a) illegal decisions, illegal activities, engaging in activities that divert the organizational policies and daily agendas from their original purposes.
(c)   Funding, supporting, promoting and widespread distribution of some alternative (reformist) ideas, products and organizations that are actually functional to the interest of ruling systems and ruling relations.                     

In 1980s, neo-liberal politics and practices all over the world, including Turkey, were initiated: These politics came up with very aggressive policies of liberalization, coercion and control mechanisms. These policies also included mind and behavior management through newly defined and circulated  ideas such as democratization, civil society, public space, liberalization, pluralizm, end of ideology, ldentity politics, feminism, post-modernism, post-structuralism, death of grand theories, death of author, consumer independence,  and many more fancy factoids. Social movements presented as practices of non-governmental organisations and collection of people.  When the internet and web arrived to Turkey, prevailing policies and practices of domination and struggle extended to the new media. Every new media tricks that were applied all over the world were copied and used by the political and cultural power holders and their paid personnel in Turkey in order to thwart, marginalize and demonize social movements in the cyberspace.
  
Prevelant organized structures that use the web in Turkey are formal and informal theological schools and teological cults. They stand for (a) reactionary forces against the infidels and heretics, (b) against communist demons and (c) placing god’s rule and god’s state by overthrowing an heretic or secular system. In 1992, the capitalist West killed the demon, that is Soviet Russia. Throughout the history, the ruling forces always needed demons as means of keeping the masses scared and ready for demon bashing and killing. They cannot feel safe without having demons. So, they created their own functional demon, that is Islamic terrorists. The new demons are tightly controlled and used wherever needed.
In Turkey other NGOs that are active in cyberspace are trust foundations. They include all private schools and private universities, and charitable foundations that are organized mostly for tax evasion, money laundering, larceny, theft, and meeting political and economic ends.

Sure, in Turkey, we have political parties, labor unions, voluntary associations, nonprofit organizations and professional associations, including media associations. They are also in internet. Whenever they feel that it is good for their interest, they organize and participate in social movements.

In Turkey, probably the best organized ones are theologic groups/sects and present ruling political party. They can mobilize large number of people in a short time by using the web.

The web, especially instegram and twitter are vastly used by youngsters. But their uses do not constitute social movement.

However, the potential of sudden transformation to political protests and other social movements definitely exists. This potential is extremely high among the right wing youngsters as compared to others, because they are tightly organized.

In 1980s, moving away from social class based movements that focus on emancipation from the dictatorship of capitalist class domination has planned, orchestrated, started, promoted and funded. Disassociated, dispersed, micro-level, gender and ethnic based social movements emerged and cleverly named, for instance, “new social movements”. Most of these social movements can be considered as “functional alternatives to the interest of ruling forces.”

Neo-liberalism created its own neo-fascists and neo-conservatives, Post-structuralism, post-positivizm, post-modernism, post-industrialism, glocalism, and gender and minority based theories are widely supported and promoted to sustain and advance the image of pluralism and democracy under the widespread neo-cold war attacks of global capitalism.

Under the ever expanding false-images and factoids world, ideas of class struggle are declared outmoded and obsolete and newly forged discussions on democratic public space, identity politics, civil society with elected popular civil dictators are made contemporary social, political and cultural fashion of contemporary world. This fashion found its most effective communication and distribution channel: İnternet. Internet is stripped off being a war machine and economic marketing tool; and presented as means of realizing participative democracy, creator of knowledge society, enabler of new and uncontrolled free public space of pluralist debates, and many more exaggerated and mostly fabricated attributes. I will repeat this: The valid and important thing is not the attributes, possibilities and potentials of an instrument. The important thing is existing dominant nature of production, nature of use, nature of actual outcomes, and nature of distribution of material wealth created in internet. Here is my most general conclusion: The mediated communication by new technologies has extended ongoing dominations and struggles to the cyberspace. The rest generally is the similar euphoria and promotion that has been used for every new medium.


3.     Positioning ourselves within “computer/internet mediated communication” and within social movements:



Recenty in turkey, a peasant woman among the ultra-right crowd who forced the main opposition party leader, Kılıçtaroglu, to take refuge in a villager’s house, was screaming “burn that house! Why didn’t you still burn the house! Burn it!” She is an uneducated villager and position herself within a movement and political party. She represents the historical organized reality of general public: They are deprived of material goods, but are granted many immaterial values. They only have gods, nation and abstract values to protect against each other.


Now, let’s see, where we actually stand in cyberspace and social movements:  

(SHOW NEXT SLİDE 24
   
1.     Organizing phase

We, as individuals can produce a software, only if we know the computer language. Next step is to put this software in use. At this stage, we should establish our own software production and distribution organizations, if we have the means to do so.

In organizing social movements through internet, we have at least two choices: 1. to participate in an existing movement or 2. start a new one.

2.     Production and distribution phases

“Social software” sounds like software produced by social; produced for social;  not economic, not political, not private, not for private interests, belongs to everybody. Let’s give an example: Let’s think about the google, facebook or instegram: We are talking about structures that are organized for organizing and producing hardware and software for certain private purposes.

Organizations are formed to produce services or material goods. Or both. Let’s position ourselves within the production phase of software first, and then within social movements.

I do not and cannot decide on the nature of software; where, how, when and under what conditions to produce them, to distribute them, and to share the benefits/wealth created, because I do not own or control the means of software production. I do not work as VİP at a software production company. So, I am outside of the software production phase.

Here another question rises: Do I or not defend the software freedom, rights and  benefits of the producing powers as against those who struggle for having access in decision making and software production.
Because I cannot decide on the nature of the software, I cannot manipulate the software beyond the structured and defined framework of use.

Now, let’s talk about, production phase of social movement: The only and foremost producers of the social movements are ruling structures; they produce the cause for the social movements; there would be no opposition and movement if they did not create the poverty, exploitation, coercion, environmental destruction and so on. They are the primary culprits. The producers of poverty, unemployment, injustice, racism and justified murder perfectly know that oppositions are inevitable.

So, what is our position in social movements:

(a) We, part of general public, can be hired to protect the system from some of US and from THEM and coerce the participants of a demonstration. (THEM, indeed, most of the time are some of US defined as enemy).

(b) We can be active participant of a demonstration or also participant of organizing the social movement.
           (c) We can participate by viewing television news and participating by placing ourselves on the side of the ruling forces or on the side of demonstrators.
(d)  We donot give a damn about anything beyond our own personal life.

Namely, we reproduce the ongoing practices of domination and struggle by positioning ourselves, even if we say “we do not care about anything”.

Can those who engage in social movements produce software? It requires knowledge of the computer language, You can learn it. If you learn it, can you create software? Yes you can. Producing a software has no meaning, if you cannot put it in use in cyberspace. Can you do it. You can to a certain extent. However main question is: can you use it for widespread use in internet? I donot think so, because well established organized entities either buys you out, or kicks you out or makes you remain at the very marginal level.
However, you can use your software in clandestine operations or to communicate with your own social environment. if you are the part of organized struggle like Redhack in Turkey, you can produce your own software and or manipulate the exisiting softwares for the sake of struggle. (Readhack is a Turkish Marxist-Leninist computer hacker group founded in 1997).

No technological tool on circulation can escape from being object of domination and struggle. Namely, regardless of the nature of ownership of a technological medium, there are always relations of control concerning the production, distribution, use, actual and potential outcomes to varying degrees.
The dominant structure makes it better, practical and a lot more pragmatic to use their existing services and programs. In short at the organizing and production phases of software for the sake of struggle and social movement, You, as an anti-establishment person, have little chance to establish software production organization, unless you have necessary finance or financial support  to start and sustain production.

3.     Software use phase

Social software is in fact refers to software of computer, cell phone and web based technologically mediated communication tools. Software is the coded language used to run the means of communication. For us, as users of internet and web, software is the finished-product of technological domination. We learn “how to use” these finished products in order to complete the process, reach our own personal goals of buying, diversion, free time activity, playing, listening, watching, connecting and, as a final outcome, to reproduce the conditions of domination and struggle.
I finish here and open the discussion with my question.
Internet was developed in order to solve the problem of the linear communication structure in a war. The solution was the web that broke the dependency to the linear connection. Here is my question: Does an American internet user have a web that is not dependent on linear communication?
I am breaking the customary rule of interaction and asking the question.
Thank you for listening.
       
References
Ataman, B.,& B. Çoban (2018). Counter-surveillance and alternative new media in Turkey (alternative media and networked social movements). Information, Communication & Society, 21(7): 1014-1029.
Berberoglu, B. (2019) The Palgrave Handbook of Social Movements, Revolution, and Social Transformation. Palgrave Macmillan Publishers.
Erdogan, İ. (2018) Diktatörlüğün Medyası: Maddi Yoksulluğun Düşünsel ve duygusal Yosullukla Desteklenmesi (Media of Dictatorship: Supporting Material Poverty with mental and emotional poverty). Ankara: Pozitif.
Erdogan. İ. (2001) Teknolojini getirdiği özgürlük üzerine: Cep telefonuya dolan ve boşalan cepler ve bilinçler (on freedom technology brings about). Bilim ve Ütopya,  83: 10-13.
Farro, A. L., & Demirhisar, D. G. (2014). The Gezi Park movement: a Turkish experience of the twenty-first-century collective movements. International Review of Sociology, 176-189.
Gaby, S. and N. Caren (2016). The Rise of Inequality: How Social Movements Shape Discursive Fields   Mobilization: An International Quarterly 21(4): 413-429. https://mobilizationjournal.org/doi/abs/10.17813/1086-671X-21-4-413
Giddens, A. & P. W. Sutton (2013) (7th edition). Sociology. Cambridge: Polity Press.
            https://arxiv.org/pdf/1406.7197
Open Texbook Project (2012). Introduction to Sociology – 1st Canadian Edition. Chapter 21. Social Movements and Social Change.  https://opentextbc.ca/introductiontosociology/chapter/chapter21-social-movements-and-social-change/
Serpil, Ç. (2009) “Political-Social Movements: Revolutionary: Turkey”, in: Encyclopedia of Women & Islamic Cultures, General Editor Suad Joseph. Consulted online on 12 May 2019 http://dx.doi.org/10.1163/1872-5309_ewic_EWICCOM_0135k
Şimşek, S. (2004). New Social Movements in Turkey Since. 1980. Turkish Studies, 5(2): 2004, 111–139 https://www.iemed.org/documents/novesrealitats/Henkel/a1.pdf
Varol, O. et. Al. (2014) Evolution of Online User Behavior During a Social Upheaval. WebSci’14, June 23–26, Bloomington, IN, USA. http://dx.doi.org/10.1145/2615569.2615699
Share:

Translate Çeviri

Çok Okunanlar popülerler

EN YENİLER Recent Posts