CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:
Post Modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Post Modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Karşılıklı Bağımlılık ve Kültür Emperyalizmi

Küresel Karşılıklı Bağımlılıkta Kültür Emperyalizmi

İrfan Erdoğan



Bildiklerimizin Geçerliliği Üzerine

Kültür emperyalizmi gibi bir konuyu gereği gibi anlayabilmeyi engelleyen en temel koşullardan biri de (aslında her şeyde olduğu gibi) bildiğimizi soruşturmayı asla akla getirmemektir. Hatta en kötüsü de soruşturmayı gereksiz görmek, günah saymak, suçlu hissetmek gibi “içimizde taşıdığımız temelsiz düşünceler, duygular ve inançlardır”. Kendini, ilişkilerini ve dışını soruşturmanın bittiği yerde, insan olma da hızla ortadan kalkar. Elbette çok daha önce ortadan kalkmadıysa ve kendini insan sayan (he de diğer insanlardan daha insan sayan) insanımsılardan biri değilsek.

Elbette insanla, örgütlü yapılar ve ilişkilerle bildiklerimizin (bilincimizde yerleşmiş olanların) hepsinin doğru ve hepsinin yanlış olma olasılığı yoktur. Doğruyu ve yanlışı belirleyen gerçek belirleyici ana birim bildiklerimizin tekabül ettiği her neyse onun doğasıyla örtüşmesidir: Açıkladığı/anlamlandırdığı neyse onu ne ölçüde geçerli olarak açıkladığıdır. Bunun anlamı da şudur: Açıkladığının doğasıyla ne ölçüde örtüştüğü düşüncemizin ve açıkladığımızın geçerliliğini gösterir. Örneğin, Yirmibirinci yüzyılda artık karşılıklı bağımlılık içinde olan bir dünyada yaşadığımız “masalı” böyledir. Sömüren ile sömürülen, güçlüyle güçsüz, patron ile çalışan, ABD ile Türkiye gibi ülkeler arasında karşılıklı bağımlılık olduğunu iddia etmek için ya ahmak olma gerekir ya da birilerini ahmaklaştırmak amacı gütmek gerekir. Kapitalist sınıfın dünyadaki  diktatörlüğü ortadan kalktığında sömürülen kitleler aç ve yoksul kalmaz, bir sömürgen sınıftan ve onun yönetici aslaklarından kurtulurlar. Ama sömürülen kitleler olmazsa, kapitalist sınıf çalışan kitleleri çalıştırarak yaratılan zenginlikleri gasp edemeyeceği için, yok olur. Yani, tarih boyu süregetirilen egemenlik ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık değil, yoksul ve yoksun bırakma vardır. Kapitalist sınıfla (veya krallar ile) geniş kitleler arasındaki ilişki meşrulaştırılmış gasp ve baskı ilişkisidir.

Kültür, emperyalizm ve kültürel emperyalizm

Konumuz “kültür” “emperyalizmi” olduğu için, soruşturmayı bu bağlamda yaparak işe başlayalım: Bize öğretilen “kültür anlayışı” gerçekten de kültürü mü açıklıyor yoksa çarpık egemenliklerin çarpık davranış biliş ve davranış yönetimini mi anlatıyor? “Maganda kültürü ve kültürsüz gibi kavramlarla gelen ve insanları/grupları kötüleme ve aşağılama gibi değer yargılarına sahip bir kültür anlayışı geçersizdir. Aynı zamanda insan ilişkilerinde sömürüyü, emperyalizmi, “böl, birbirine düşür ve yönet” biçimindeki kimlik politikalarını destekleyen bir karaktere sahiptir. Kültür en yalın şekliyle, örgütlü yaşamda (toplumda) insanların kendilerini gerçekleştirme tarzlarını anlatır. Biraz daha açıklayayım: Kültür insanın düşünsel, duygusal, vicdansal, inançsal ve maddesel olarak neden ve nasıl ürettiğini anlatır. İnsanın kendini neden ve nasıl ürettiğinin elbette sonuçları olacaktır. Bu sonuçlar maddi ürünler ve maddi olmayan ama hem maddi olanı hem de maddi olmayanı anlamlandıran düşünsel ve duygusal ürünlerdir. Dikkat edersek, maddi olmayana “ideoloji” demiyorum, çünkü “ideoloji” kavramı hem sadece düşünceye indirgenmiştir hem de egemen pratikler yoluyla ciddi şekilde çarpıtılmıştır. Onun yerine “maddi olmayan” diyorum ve böylece içine düşünceleri, duyguları, inançları, vicdanı, beklentileri, sevileri, tercihleri ve akla gelen diğer beyne işlenen her şeyi (dolayısıyla, tüm bunların egemen güçler ve onlara hizmet edenler tarafından işlenmesini) içerecek biçimde kullanıyorum.

Kültür farklılığı kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde üretim farklılığıdır. Bu üretim farklılığı, ekonomik, siyasal ve diğer tüm ilişkilerde egemenliklerin ve mücadelelerin dinamik doğasını belirler. Kendi koşulları üzerinde düşünüp o koşulları değiştirme çabası sergilemeyenler (ve sergilemesi engellenenler), kaçınılmaz olarak bu çabaya giren ve üretimi kontrol edenlerin egemenliği altına gireceklerdir.

Gelelim emperyalizme; Emperyalizm imparatorluklar (devletlerarası) makro-ekonomik ilişkilerin belli koşullardaki karakterini anlatır. Bu kavrama “kültür” kavramı eklendiğinde, makro seviyede “kültürel emperyalizm” demek, eski doğrudan sömürgecilik koşullarında, sömürgedeki yönetici/üst kademedeki güçlerin (işbirlikçi yöneten sınıfın) sömüren gücün yönetim, düşünce ve ilişki tarzını benimsemesi ve yaşamında uygulaması demektir. Yeni-sömürgecilikte ise, bu benimsemeye, bir taraftan Amerika karşıtlığı ve milliyetçilik taslarken, aynı zamanda “meclis start aldı” gibi melez bir dil ve duyarlılık taşıyan (savunduğu kimlik ile pazarladığı kimlik arasında ciddi çelişki olan) siyasetçiler ve aydınlar katılır. Bu da yeterli değildir: kendini sömüren ve ezene öykünerek yaşayan ve kendi değerini “göğsünde İngilizce sloganlar sergileyen” giysilerde bulan nesiller de buna eklenir. Böylece, günümüz kültürel emperyalizmi, “küresel sermayenin mal ve hizmetleriyle “kafa bulan” ve “kendini gerçekleştiren” kitleleri de içeren bir karaktere sahip olur.

Kültür Emperyalizmi ve Maddi Sömürü Düzeni Bağı

Kültür emperyalizmi maddi ilişkiler ve meşrulaştırılmış soygun yapılarının bütünleşik bir parçasıdır. Eski sömürgecilerin günümüzdeki gibi geniş çaplı bir biliş ve davranış yönetimine gereksinimleri yoktu. Günümüz emperyalizminde sermayenin diktatörlüğü birbirini tamamlayan iki ana bağdan geçerek gerçekleştirilir: (1) özel mülkiyet ilişkileriyle meşrulaştırılmış gasp, soygun, vurgun ve terörizm yoluyla kitleleri kendilerinin en temel ihtiyaçlarını bile üretme koşullarından mahrum edilmesi; (2) Maddi yaşamını üretme koşullarından mahrum edilerek “çalışıyorsa ücretli köle” ve “çalışmıyorsa işsiz serbest köle” durumuna düşürülmüş kitlelere, belli amaçlara hizmet eden kültürün işlenmesi. Bu işleme ile hem maddi ilişkiler düzeni meşrulaştırılır ve desteklenir hem de bu egemen düzenin düşünsel ve duygusal dünyası kendini yeniden üretir. Bu işlenen yaşam ve ilişki kültürü yoluyla, bu kitlelerin bireyinin “ücretli köle veya serbest köle” kavramını kullananlara düşman kesilmesini ve sömürü ve vurgun düzeni ile özgürlük, demokrasi, insan hakları, fırsat eşitliği gibi insanların özlediği her şey arasında olumlu bağ kurması sağlanır. Elbette, güçlüysen çalabilirsin” ve “kısa yoldan köşeyi dönme” gibi haksız kazanç elde etme de genel geçer yapılır.

Dikkat edersek, kültür emperyalizmi yoluyla hem maddi düzen hem de düşünsel düzen desteklenir.

Şunu da unutmayalım: Maddi düzeni destekleyen kültürel çıktıların üretilmesi gerekir. Bu da karşımıza Hollywood’dan “team park” ve cepte internet denen, kitlelerin eline kuru ekmeği verip gece gündüz nerede olurlarsa olsunlar cep telefonu kullanarak sirke gönderme işinde, kapitalizmin “imtiyazlı ücretli köleleri” kapitalist soygunda ve talanda Romalıları yaya bırakacak gelişmeler sağladı.

Kültür Emperyalizminde Politika Oluşturma

Kültür emperyalizminin politikaları tek merkezli oluşturulan politikalar değildir. Çok merkezlidir. Bu politikaları planlı bir şekilde oluşturanların başında, bu işi ciddi şekilde ele alan ve devletlerden ve özel kuruluşlardan dudak uçuklatacak miktarda paralar alan “düşünme biçimlendirme örgütleri” (örneğin think tanks) gelir. Onların dışından devlet kurumları iletişim politikaları, medya politikaları ve eğitim politikalarıyla bu işi planlı olarak düzenler ve desteklerler. Bu güçlerden sonar gelenler, oluşturmadan çok, ürettikleri ürünler ve ilişkiler yoluyla bu politikaların dolaşımda tutulması, yayılması ve benimsetilmesi işini görürler. Örneğin, “Üniversite Radyosu” biçiminde oluşturulmuş ve sürekli yabancı müzik yayınlayan ve üniversitedeki eğitime katkıda bulunma gibi hiçbir faaliyeti olmayan radyolar böyledir. Dinleyicilerin hemen hepsinin sabit gelirli çalışanlar, emekliler veya işsizlerin olduğu radyoların bazılarının spikerlerinin “bol kazançlar” dileğiyle programlarını kapatması, düşünsel ve vicdansal dumura uğratılmış bireysel seviyenin örgütlü yayından geçerek “kendinin ve geçerli  sandığı bir çok işlevsel ahmaklıklardan birini yayması da böyledir.

Kültürel emperyalist politikalar hep bizim için değerli olanları kendine mal ederek iş görür: Demokrasi, özgürlük insan haklarını sürekli çiğnedikleri ve dünyada her yerde terör estirdikleri halde tüm bu özlenen ve aranan şeyleri gasp ederler. Siz hiç iş bulamama terörü, işini kaybetme terörü, aç kalma terörü, sokağa düşme terörü yaşadınız mı? Kötü olan ve tehlikeli olan her şey de, tesadüf olmalı, hep Amerika ve Batı Avrupa dünyasının düşman ilan ettikleri oluyor. İşte bu tür politikalardan biri de kimlik politikalarıdır. Kimlik politikaları emperyalizmin böl, güçsüzleştir, birbirine düşür ve kolayca yönet politikalarının en gözde olanlarından biridir günümüzde. Feminist Burjuva feminizmi ile kadın erkeğe düşman edilir, erkek dışlanır, aşağılanır. İnanca dayanan kimlik politikalarıyla örgütlü dinler ve tarikatlar arası çatışma işlenir ve bu işleme de çoğu kez “dinler arası diyalog”  gibi söylemler ile yapılır. “Savulun Lan Gavur Batı, biz geliyoruz, Müslümanlığı dünyaya hakim kılacağız” diyen düşünsel ve duygusal sefiller beslenir ki hıristiyanlarda da aynı duygular yoğunlaştırılsın ve kendi dilini konuşan birine “bu ülkede bizim dilimizi konuşun” diye saldırtılsın. Sporla ilgili kimlik politikalarında tanrı tutar gibi spor kulübü tutma ve seyirci kitleler arasında kavga ve düşmanlık işleme işi, örneğin, seyirciler stadyumda düşman gruplar olarak yerleştirilerek ve medyada sürekli olarak “futbol holiganları” gibi haberler verilerek desteklenir. Alt-kimlikler ve üst-kimlikler diye ayırımlar yaparak ve insanlardan belli davranışlar işleyerek, mümkün olduğu kadar çok düşman veya rakip kimlikler oluşturulur. Bu, müzik alanı da dahil yaşamın her alanında yapılır.    

Bu politikalarla ekonomi alanında, biliş ve bilinçlerde var olanlara yoğunlaştırıcı vurgu yapılır; var olan ama işlevsel olmayan her şeyi marjinalleştirilir, kötü ve istenmeyen yapılır; var olan değersizleştirilir ve yerine “belli çıkarlara işlevsel olan yenileri” yaratılıp dolaşıma sokulur; şirketler ve şirketlerin devleti için bireye kadar inen bir sürü sahte değerler yaratılır; böylece şirketler dünyasının insanı ve dünyayı paçavra haline getiren ve kullanıp atan iğrenç ve hastalıklı beyninin ve vicdanının kopyaları kitlelerin beyinlerine ve vicdanlarına işlenir. Öyle ki, kendini özgür sanan bireyler, çalışıyorsa ücretli köleliğinde veya çalışmıyorsa serbest-mutlak köleliğinde birbirine karşı özgürlük taslarlar. Aralarından birileri özgürlükleri yok eden ve insanın karnını doyurma olanaklarını bile elinden alan ve doğayı mahveden insanımsıların yaptıklarına ve yapmadıklarına karşı çıktığında, insanımsıların insanımsılığını korumak için bu özgürlük vesaire taslayan sefiller "özgürlük ve diğer bazı soyut şeyler adına" karşı çıkanları ezme, gazlama, kurşunlama, hapsetme ve asma işini zevkle ve coşkuyla yaparlar. Aferin bile almazlar, eğer bu sırada ölmezlerse. Bu özgürlük vesaire taslayan sefillerin en yüksek seviyede alçalmışları olan eğitim ve medya profesyonellerinin asla söylemediği gerçeği, örneğin, bu insanımsılığı ekonomik alanda sürdürenlerden bazıları bazen söylerler: Her yıl on binleri geçen grevler ve başkaldırılar karşısında, insan mı yoksa insanımsı mı olduğunu bilmediğim bir gazeteci, Amerikan demiryolu kralı Jay Gould'da basit bir soru soruyor: Bu durum hakkında ne düşünüyorsun?. Gould, bize filozof ve bilim adamı diye kakalanan Avrupalıların ve onların Türkiye gibi ülkelerdeki ezberci-maymunlarının düşünemediği (günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen) tarihsel gerçeği çok yalın ve açık bir şekilde açıklıyor: "Gerekirse, işçi sınıfının yarısını, diğer yarısını öldürtmek için kiralarım". Bu işi zaten Tarih boyu ordusuyla, polisiyle ve diğer "güvenlik" örgütleriyle yapıyorlardı; Gould zamanında da yaptılar ve günümüzde de yapmaya devam etmektedirler. Katil kapitalistlerden biri olan Gould'u, bu sözü nedeniyle "komünist misin lan? Bölücü müsün sen?" diye kimse hapse atmadı, dövmedi, katletmedi, suçlamadı. Ama bu sözü o gazeteci söyleseydi, o gazetecinin başına gelebilecekleri herhalde tahmin edebilirsiniz. Burada, emperyalizmin ve kapitalizmin (adı ne olursa olsun fark etmez, şimdiye kadar kurulmuş her soyguncu egemenliğin) biliş ve davranış yönetimiyle gelen bir gerçeği daha sırıtır: Güçsüzleştirilmişler güçlülere karşı olumsuz bir sözel veya başka türlü davranışta bulunursa, kiralanmış ve kiralanmamış diğer güçsüzler tarafından, dövülmez, linç edilmez veya katledilmezlerse,  en azından "doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözüyle tanımlanacak karşıtlıkla yüz yüze gelirler. Bu “öykündüklerine ve efendilerine dil uzatana haddini bildirme” işinde, güçlü suçlular orada değildir; onlar insan hakları ve çevre koruma gibi iki-yüzlülüklerini kanıtlayan toplantılarda, yemeklerde ve seyahatlerdedir.

Emperyalist Kültürü Üreten, Yayan ve Yaygınlaştıranlar

Yukarıda anlatıdan da kolayca çıkarabileceğimiz gibi, kültürel emperyalizm günün 24 saati üretilen ve yeniden-üretileni anlatır: Üretilenler temel olarak somutu destekleyen soyut olan her şeydir: Elbette tarihsel olarak, egemenliğin sürekliliğini sağlamaya yardım işinde “somut için soyutu üretenlerin” başında örgütlü din, örgütlü siyaset, örgütlü ticaret (endüstriyel yapılar), örgütlü kültür ve örgütlü eğlence gelir. Tüm bu örgütlü soygun ve gerektiğinde de katliam (doğanın katliamı dahil) işini yapanların en gözde araçları da iletişim araçlarıdır. Bu araçların günümüzde başında da medya denenler gelir. Bu medya denenlerin önde gelenleri ise, bildiğimiz gibi, internet ortamı, televizyon, radyo ve özellikle gençlerin gözde aracı cep telefonu gelir.

   Sinema, televizyon, radyo, gazete, dergi, reklamcılık ve halkla ilişkiler endüstrileri hem kendilerinin öznel çıkarları için hem de kendilerini ortaya çıkaran ve destekleyen genel sistem için yaygın biliş, düşünce, duygu, inanç, beklenti, tercih ve davranış yönetimi (kültürel sömürünün ve kültürel emperyalizmin düşünsel üretimi ve dolaşıma sokulması) işini yaparlar.

Kültürel emperyalizmi destekleyen düşünce, duygu ve davranış biçimlerinin örgütlü üretimi ve çeşitli medya yoluyla dolaşıma sokulması “insan biçimlendirme” sürecinin başlangıcıdır. Bu sürecin dolaşımda kişiler arası ilişkilerden geçerek çoğaltılması ve yaygınlaştırılması gerekir. Bu işi de bizler giydiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, tercihlerimiz ile gündelik hayatta sergilediğimiz her şeyle yaparız: Biz bu sergilediklerimizle, kültürel emperyalizmin hem tüketen taşıyıcıları hem de bireysel ilişkilerden geçerek yaygınlaşmasını sağlayan “iletenleriyiz”, “iki ayaklı yürüyen reklam tahtalarıyız”; en yakınımızı bile etkilemek için çeşitli baskılar kullanan “kapitalizmin yayıcı-ajanlarıyız”; “yaydıklarımız ve tercihlerimiz ve yaşam biçimimizle endüstriyel yapıların sadık maymunlarıyız: “Herkesin kendi düşüncesi kendine aittir” veya “herkes düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir” diye bilgiçlik taslayan (ne dediğini bildiğini sanan) maymun.  

Elbette bu “biz” dediklerime ben ve sen asla dahil değiliz!

İstesek de istemesek de değişen ölçüde dahil olmak zorundayız, çünkü, yaşamak için yemek, içmek, giyinmek ve çalışmak zorundayız.

Neyin, nerede, hangi koşullarda ve nasıl üretileceğine karar veremeyen biz kitleler, o ürünlerin üretimini yapan emeğiz. Dolayısıyla üretilenin doğasına karar veremesek bile, toplumsal maddi ve maddi olmayan üretimi emeğimizle gerçekleştirdiğimiz için (kapitalist düzen bizsiz üretim yapamaz, otomasyon gelişse bile), sevelim veya sevmeyelim, o üretilenler, maddi faydasının büyük kısmı ürettirenler tarafından gasp-edilmesine rağmen, hala toplumsal ürünlerdir.

Dolayısıyla, çözüm ancak egemen üretimin tarzlarının insana ve doğaya zarar vermeyecek biçimde, insanı insanlıktan çıkaran ve yoksun ve yoksul bırakan sonuçları getirmemesi biçiminde değiştirilmesi üzerinde değiştirilmesi için mücadele vermeyi gerektirir. Böyle bir amaca ve isteğe “hayır” demek ve “karşı çıkmak” ancak iki ayaklı insanımsı olmayı gerektirir; ne yazık ki bu iki ayaklı insanımsıların egemenliğinde, insanlık tarihi kötülüklerin, sefilleştirmenin, yoksul ve yoksun bırakmanın tarihi olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Dikkat edersek, kültürel emperyalizm veya kültürel sömürü belli düşünsel, duygusal, inançsal, vicdansal ve ilişkisel dünya inşa eder. Bu inşa o denli güçlüdür ki ilk okuldan başlayarak durmadan tarih kitaplarında “savaşlar, nedenleri ve anlaşmalar” okur ve ezberleriz. Aklımıza hiç bir zaman “savaşla kimler ne kazanıyor, ne kaybediyor, bunu savaşa katılarak ölenler ve öldürenler ve geri kalanları için anlamı ve sonuçları ne” gibi sorular gelmez. Temel nedeni, biliş, düşünce ve duygu yönetimiyle oluşan “bilinç çerçevelenmesi (beynin biçimlenmesi) ile ilgilidir. Bunu bireyin, aynı ortamda ve ilişkiler yapısında kırabilmesi düşünülemez, çünkü kırabilmesi için, örneğin, inandığı doğruyu ve herhangi bir ilişkiyi, “kendini-haklı çıkaran sahte soruşturma ötesine geçip, soruşturması gerekir ya da bir şekilde onu meşrulaştırma yapamayacağı soruşturmaya iten bir şeylerin olması gerekir.

Kültürel Emperyalizmin Dili

Kültür emperyalizminin dili bir şeyin iyi ve faydalı olduğunu dinleyene işleyen, medya profesyoneli, reklamcı, akademisyen, meşhur ve güvenilir kılığındaki iki yüzlü dolandırıcının dilidir. Bu dil, bize sanki bizimmiş gibi, bizim içinmiş gibi ve iyiyi, doğruyu ve haklıyı sunuyormuş gibi görünür. Bu sahtekar dillilerin çoğu kez yüzü güleçtir, sözleri olumludur, vaatleri bizi heyecanlandırır. Bizi notla, işsizlikle, işten atmakla korkutan terörlerini, ölçme ve değerlendirme olarak sunarlar. Bazılarının yüzleri ve dilleri ancak “düşman” hakkında konuşurken hırçınlaşır. Bize “sen sensin, senden daha değerlisi ve iyisi yoktur” denir önce. Hemen ardından da “ama değerini korumak veya kendini daha değerli yapmak için, şunları almalı, şunları sürmeli, giymeli, takınmalı,  şunları şuralarda yemeli ve içmelisin” denir. Bu “deme” bazen en yakın arkadaşımız yolşyula söylenir.. Bu satın alma, kullanma ve benimsemeyle biz sürekli tekrarlanan bir doyumsuzluk ve yetersizlik döngüsü içine sokuluruz: Dönme dolaptayız, dolap döndürülüyor, inmeyi bile düşünemeyiz; düşünenlerin de vay haline.” Özel teşebbüs sisteminin kirli işlerini yönetmek için birbiriyle yarışa girenlerin bizi yalanlarla doldurduğu seçim sistemi, demokrasi ve özgürlük olarak yutturulur. “Sen her şeysin, sen tüketen kralsın, sen izlemezsen biz olamayız, biz senin isteklerini yerine getiren ve sana hizmet vereniz; sana daha iyi hizmet vermek için, (seni daha iyi soymak için), esnek üretimi getirdik; senin tercihlerin için ürün farklılaşmalarını getirdik; çoğulcu demokrasiyi oluşturduk; (ne kadar yer üstü ve yer altı zenginlikler varsa onları yabancı sermayeye ve işbirlikçilerine, elbette kendi avantamızı da alarak peşkeş çekerek) özelleştirmeler yoluyla devlet denen baskıcı güçten seni kurtardık; (Parantez içinde laf sokan bölücülere, teröristlere, birlik ve dirliğimizi bozanlara sakın kulak asma; onları biz ceplerinden vurarak hallederiz); bak, daha dün 50 kuruş olan domatesi şimdi 6.99 liraya yiyorsun; bu, kişi başına düşen gelirin arttığını ve refah seviyemizin ciddi şekilde yükseldiğini gösterir. Kısaca, bu sahtekar, düzenbaz, dolandırıcı, iki yüzlü ve çatal dilli egemenliği sürdürme diline binlerce örnekler verebiliriz.   

Kültürel emperyalizmin dili gerçekleri çarpıtır. Gerçeğin yerine sahte gerçekmiş gibi poz atarak dolaşır. Doğrunun yerini yalan alır. İyinin yerine iyilik taslayan kötü yerleştirilir. İlişkisel gerçekler yozlaştırılır ve uydurular ilişkisel gerçekleri temsil etmeye başlar.

Kültürel emperyalizmin dili kendine işlevsel olmayan kavramları, yok sayabilirse ve gizleyebilirse, dolaşımdan kaldırır. Dolaşımdan kaldıramıyorsa, olumsuz anlamlar yükleyerek yeniden-dolaşıma sokar. Ben New York’ta bir derste tahtaya 20 kelime yazdım (örneğin indoctrination) ve öğrencilere bunları bilip bilmediklerini, duyup duymadıklarını sordum. Yanıt bilmiyorlar ve hiç duymamışlar.  Microsoft Word programında boyunsunma, sefilleştirme ve insanımsı gibi kavramları yazın ve bakın bakalım dilbilgisinde (veya eş anlamlılarda) bu tür kavramlar var mı? New York kütüphanelerinde, Marks ve Marksizmle ilgili kitaplar bilgisayarda var görünür, ama rafta yoktur; sorduğunuzda “bir okuyucunun aldığı” söylenir. Aslında o kştaplar birileri tarafından bir şekilde dolaşımdan fiilen kaldırılmıştır. Türkiye’de?

Birkaç örnekle devam edelim: Emperyalizmin bittiği onun yerine “herkesin birlikte karşılıklı bağımlılık içinde yaşadığı küresel bir dünyanın aldığı” işlenir. Ama bu işlemede küresel dünyanın emperyalist güçlerin ve onların işbirlikçilerinin dünyası olduğu söylenmez. Bu ve, örneğin, kültürler arası diyalog gibi saçmalıklar biliş ve davranış yönetiminden geçerek egemenlikleri pekiştirme yollarıdır. Zaten insanlar tarih boyu savaş dahil çeşitli biçimlerde birbiriyle ilişkide bulunmuştur. Bunun bir anlamı da kültürler arası ilişkinin kaçınılmazlığıdır. “Kültürler/medeniyetler arası diyalog” gibi şeylerden bahsetmek, diplomatik ve siyasal biliş işleme dilidir. Aslında, “diyalog“(karşılıklı) konuşma” veya “birbirini anlama” değildir. Diyalogun olması için tarafların hepsinin de ilişkiyi/iletişimi başlatabilme, sürdürebilme, durdurabilme, içeriğini, konusunu ve amacını değiştirebilme olanaklarına ve haklarına sahip olması ve bunlara kullanabilmesi gerekir. Aksi taktirde, o konuşma veya ilişki egemenlik ve mücadele ilişkisidir, dostça veya düşmanca olsa bile. Amerikan yöneticileri ve uluslararası şirketler ile Türkiye yöneticileri ve şirketleri arasında “kültürel diyalog” yoktur ve “farklılıklarla bir arada yaşama” diyaloğu değil, kültürel sömürüyü, kültürel egemenliği, kültürel emperyalizmi anlatır.

 Soyut İşlevsel-Saçmalıklarla Desteklenen Egemenlik

Dolayısıyla, “kültür insanın kendini maddi ve maddi olmayan biçimlerde nasıl yeniden-ürettiğini hecelediği için, “kültürsüzlük” (veya iletişimsizlik), “kültürel farklılıklar” ve “medeniyetler arası diyalog” gibi kavramlar basit saçmalıklardır. Bu saçmalıkların merkezine yerleştirilmiş olan ve insanımsılığı heceleyen bir kaç örnek verelim: “kapitalizmin köleliğe son vermesi”; istilacıların Demokrasi ve özgürlük sevdalısı olması; bir sınıfın diktatörlüğünü temsi eden) hukuk devleti; oyla seçilen temsilcilerin, (bir yandan “biz çevremizde bu katil şirketleri istemiyoruz” diye iradelerini açıkça dile getiren halkı gazlatırken, yüksek basınçlı suyla yıkatırken, kurşunlatırken ve hapse attırırken, uluslararası şirketlerin ve yerel şirketlerin soygunundan avantalarını alırken, öte yandan da), halkın iradesini temsil etmesi (Tarihin hiçbir döneminde, çok ender birkaç istisna dışında, yöneten güçler halk için yönetmemişlerdir; kendileri ve kendilerini var eden sistemin sahipleri için yönetmişlerdir); “ben devletim” düşüncesine sahip potansiyel katillerin beslenmesi; Batı’nın demokrasinin beşiği olması”, Amerika’nın dünya’da “demokrasi ve özgürlük getirmesi (bunu pek yutan yok artık); bir zamanlar Nikaragua’yı kurtarmak için savaşan özgürlük savaşçısı Johny’ler ve şimdi de Suriye’ye özgürlük getirmek için savaşan “özgürlük savaşçıları”; endüstriyel yapıların ürettikleri, özellikle “mevsimlik sürüleştirme” işi yapan moda endüstrilerinin ürettikleri içinden seçtikleriyle “bireysel özgürlük, bireysel ifade ve kendi modasını kendisi yaratan (ve endüstrilerin maymunu olduğunun farkında bile olmayan) “çoğulcu demokrasinin özgür bireyi; 4 veya beş yılda oy vermeye indirgenen “demokrasi”; internette laf söylemeyle oluşan “katılımcı demokrasi”; tüketimdeki nicel çokluğu “çoğulcu demokrasi” ve “fırsat çokluğu” ve de fırsat eşitliği varlığı (iddiası); aynı vurguların ritmik farklılığıyla yenilik ve değişim iddia eden popüler kültür ve birçok diğer şahane, çekici, özlenen, öykünülen, peşinden gidilen, deli gibi korunan düşünsel saçmalıklar. Bu düşünsel saçmalıklar, maddi sömürü düzeninin egemenliğini ve sürekliliğini sağlamasının tarih boyu garantisi olmuşlardır. Bu garantileme de, maddi olarak yoksun ve yoksul bırakmayla desteklenmiştir: Maddi hiçbir değere ve zenginliğe sahip olmayanlar manevi soyut zenginlikler, değerler ve hayal olan hayaller ile doldururlar. Bu nedenle ki, eskiden Tom Miks, Texas, Zagor ve Süpermen ve de kılıcını bir sallayışta ve bir haykırışta binlerce kafiri telef eden Hz Ali ve benzeri hikayelerle beslenenlerin, şimdi bu meşgalelerden çok daha güçlü ve yaygın olan cep telefonu ve internet ile gelen meşgalelerle zaman harcayanların (aslında hayatını harcayanların) bana ve benim gibi açıklamalarla gelenlere düşman olması ve düşman edilmesi kaçınılmazdır: Avunmaları için onlara bahşedilen ve sömürenlere hizmet eden hayaller/soyutlar onların hayatlarına anlam verdikleri şeyler. Tek sahip oldukları, aslında onların olmayan değerler ve inançlar soyutları, “kötü, zararlı, sömürgenlerin sömürü araçları” gibi sözlerle eleştiremezsin. Vazgeçebilmeleri için, düşünsel alışkanlıklarını ve tarzlarını değiştirmelerini sağlayan bir şeylerin olması ve “bir zamanlar hayal olan şeyleri düşlüyordum, şimdi gerçekleri düşlemeye başladık” diyebilecek değişim beklentilerinin oluşması gerek.      

 Asla unutmayalım, dünya bu tür saçmalıkların yaygın egemenliğiyle desteklenen maddi soyguncular tarafından yönetilmektedir: Tarih boyu köle, yarı köle, özgür ve halk gibi isimlerle adlandırılan insanlara, “egemen bir azınlığın somut çıkarlarını destekleyen soyut ve çoğu kez ulvi duygularla beslenen insanımsı değerler” işlenmiştir; bu değerlerin de yardımıyla insanlar kolayca yönetilmiş, birbirine düşürülmüş, birbirini yemiş ve yemeye de devam etmektedir: Suriye’de ve başka yerlerde soyut bir şeyler adına katliam yapan Dünyayı sömürenlerin ve onların işbirlikçisi güçlerin demokrasi savaşçısı, özgürlük savaşçısı, terörist gibi isimlerle isimlendirilen yoksul ve sefil katil sürüleri buna en somut örnektir: Soyutu haykırarak ve bu sırada ona ödül olarak verilen anlık talan, katliam ve soygun ile gelen güç duygusunu da tadarak, kendi gibi diğer sefilleştirilmişleri de öldürme ve onlar tarafından öldürülme ötesine asla geçemezler; çünkü asıl somutu alanlar ve paylaşanlar orada savaş alanında değildir; onlar ekonomik savaş alanında zenginliklerini ve güçlerini pekiştirme ve yaygınlaştırma yarışı içindedirler: Piyonlar onlar için ölür, ama devlet kursalar bile, örgütlü yapılarda yerleştirildikleri çeşitli seviyelerde birbirine yiyen piyonluklarına devam ederler: Pastayı paylaşan egemen güç düzenindeki ilişkiler yapısı buna izin vermez. 

Son Sözler      

İlginç bir ülkede yaşıyoruz (olumsuz anlamda ilginç): Egemen bilinç yönetiminin ve kültür emperyalizminin kendine kolayca yayılma ve benimsenme ortamı bulduğu bir ülke. Yayma ortamların başında da medya ve üniversiteler gelmektedir. Bu ortamların profesyonelleri (ve onların yaydığını daha da yayan halk denen “izleyici bizler”), örneğin kapitalizmin ne olduğunu bilmeden, kapitalizme düşman olur ve kapitalizmi yererler. Marksizmin ne olduğunu bilmeden, Marks ve marksizmi kötülerler. Elbette medya biliş yönetimi ve kültürel emperyalizmin birinci seviyedeki üreticilerinin ve dağıtıcılarının küçük bir azınlığı ne yaptığının çok iyi bilincindedirler. Fakat bu birincil seviyedekilerin geri kalanları ya öznel çıkarı nedeniyle “güçlünün borazanını çalarak” dümenlerini yürütürler, ya “gerçek inananlardır”.

Benim Türkiye’deki düşünsel ve ilişkisel ortamda insanlardan “öğrendiklerim” (ben herkesten çok şey öğrendim) büyük çoğunlukla insanlığın geleceği için pek de umut verici şeyler değil. Bunun temel nedeni, tembellik ve öznel çıkarları için her şeyi yapan tembeller arası işbirliğinden geçerek oluşturulmuş egemen bir üniversite ortamıdır. Bu ve benzeri ortamlarda, kültürel emperyalizm gibi şeyler sadece hoş veya karşıt olunan söylemler olarak kalır. Ne karşıt olanların önemli bir kısmı ne de destekleyenler için söylemsel ifade ötesinde bir anlam taşımaz: Kervanın itleri ve kervana karşı olan birkaç birbirine havlar ve gerektiğinde birbirini yer: Kervan yürür ve yürüyor da. Fakat farkındaysak, tarih boyu kervanlar aynı şekilde yürümüyor ve yürütülemiyor. Bunun en önde gelen nedeni de, tarihin ve değişimin itici güçleri olan “mücadele veren” insanlardır. İyi ki vardınız, varsınız ve var olacaksınız. Yoksa, sekiz saat çalışma, bayram tatili, asgari ücret, fazla mesai ve çalışanların günümüzde sahip olduğu hakların hiçbiri olmazdı. Bu ve diğer dergiler basılamaz ve bu tür yazı yazılamazdı: Bu tür ve diğer mücadeleci yayınları okuma da kolay olmazdı.

Kendi varlığının kanıtını “düşünüyorum, o halde varım” diye düşünceye indirgeyen, hatta “tüketiyorum o halde varım” diye “gösteriş ve fiziksel-psikolojik doyuma sarılarak yanıtlayan bir egemenlik altında yaşıyoruz. şahane ve büyülü saçmalıkların yaygın dolaşıma sokulduğu ve aynı zamanda kendi varlığının kanıtının ve anlamının “somut varlığın kendisinde ve ilişkileriyle yaşanan somut koşullarda olduğu” düşüncesinin neden “istenmeyen kötü ve tehlikeli düşünce” olarak ilan edildiği konuları, kültürel emperyalizm konusunda da olduğu gibi, egemenliği sürdürme ve yaygınlaştırma ve buna karşı mücadele ile ilgilidir.

Kaynakça

Web sayfamda oldukça çok kaynaklara ulaşabilirsiniz. 

Share:

2000’LERİN DEVLETİ: POST-MODERN SÖMÜRÜNÜN YEREL BEKÇİSİ?

irfan erdogan 

Devlet, kesinlikle devlet egemenliği altındaki insanların tümünün veya toplamının temsilcisi bir siyasal örgütlenme değildir. Olmamıştır ve belli koşullar olmadıkça olamaz da. Tam aksine, devlet kölelik imparatorluklarının ve günümüzde ücretli/ maaşlı kölelik sistemlerinin ilişkiler düzeninde egemenliğin ifadesidir. Devlet kendini oluşturan çıkarları anlatır. Devlet egemen olan bir veya birkaç grubun, bir veya birkaç ailenin veya birbiriyle yatay rekabete girmiş bir sınıfın egemenliğini sürdüren siyasal yönetim organıdır. Devletin ekonomik girişimleri ve ekonomik yanı, onu kesinlikle sınıf karakterinden çıkartıp genel çıkarın temsilciliği karakterini vermez. Devletin yasa yapıcılığı da genel iradenin değil, egemenlik mücadelesinde kazananların iradesinin ifadesidir. Devletin orduyla ve polisle oynadığı rol, bir düzeni baskıyla sürdürmeyi üstlenmektir. Adalet, tarihin hiç bir döneminde güçlünün adaleti ötesine gidip "herkesin adaleti" olmamıştır. Fakat herkesin adaleti olduğunu göstermek için özellikle yönetilen sınıflar içinde eşit veya eşite yakın uygulamalar getirir. 

Devletin sahipleri, sahiplik köleliği (mutlak sahiplik köleliği) üretim biçiminde, köle sahipleridir ve bu sahipler için ve kölelere karşı oluşturulmuşlardır. Feodal sistemlerde, devletin sahipleri feodal lordlar, baronlar, krallardır ve feodal devlet tarımda sömürdüğü kitleler için değil, o kitlelere karşı vardır. Kapitalist üretim ilişkilerinde, devlet, kapitalist sistemdeki devletdir; ücretli/maaşlı köleler kitlesine karşı, "örgütlü fikir birliğini” yaratan ve tutan ve gerektiğinde ordusu ve adalet sistemiyle "adalet ve düzeni" sağlayan teminat organıdır. 

Özelleştirme, uluslararasılaşma, deregülasyon, gümrük duvarlarının yıkılışı, yabancı ülkeye girme ve ürünlerinin bir ülke içinde yaygınlığını kazanışı 1990'larda devlet kavramının ve rolünün yeniden gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkardı. 

1990'larda dünya ülkelerinde iletişim teknolojileri ve örgütlü faaliyetleri devletle halk, uluslararası, ulusal ve yerel ekonomik ve siyasal güçler, üreticiler ve tüketiciler, sosyal plancılar ve yöneticiler arasında yeni gelişme ve değişmelere uğradı. Türkiye gibi ülkeler, reklamcılığın ve siyasal propagandanın kitle iletişiminden geçerek yeni gelişmelere ve biçim değişikliklerine uğradılar. Ulusal politikalar uluslararası firmaların sözcülüğünü kalkınma ve iş\ticaret\turizm adı altında yapmaya başladı. Yüzde yüzleri aşan enflasyonlar, işsizliğin ve ekonomik sıkıntıların artarak yaşanması yanında, eğlence endüstrilerinin (Oyun parkları, Disneyland, Arcadeler, çocuklar için modern video eğlence yerleri, müzikli ve televizyonlu birahaneler) daha da yaygınlaştığı yıllar oldu. 

Post-modern ideolojiyle gelen baskıcı saldırıları yapanlar genel olarak en az üç gruba ayrılabilir: Birinci grup örgütlü ekonomik çıkarları içerir. Bu grup uluslararası ve ulus içi yatırımcı ve firmalardan oluşan ekonomik güçleri; bu güçlerle ortak veya bu güçler için araştırma ve geliştirme projeleri yapan üniversiteleri ve diğer kurumları içine alır. İkinci grup kurumsal güç çıkarlarını içerir. Bu grupta devletler, siyasal partiler, ordu ve seçimle gelen ve atanan temsilcileri görürüz. Üçüncü grup çeşitli çıkarları temsil eden kamu çıkar grupları (sivil toplum örgütleri), akademisyenler ve kapitalistleri içerir. İkinci grubu oluşturan devletlerin 1990’lardaki fonksiyonu oldukça çelişkili bir durum göstermektedir. Bu devletlerin “kamu politikaları” ile teoride “kamu çıkarını temsil etmeleri” arasında apaçık bir zıtlık ortaya çıkmıştır. Kamu politikaları kamunun çıkarını temsil etme yerine özel çıkarları, özellikle uluslararası sermayenin ve ortaklarının çıkarlarını gerçekleştirme yönünde biçimlendirilmekte ve uygulanmaktadır. Bir ülkenin devlet teşkilatı içinde başkanlık veya başbakanlık özelleştirme teşkilatının veya dairesinin bulunmasının amacı olsa olsa, özelleştirmeyi kamu yararına azaltma ve düzeltme olmalıdır; fakat Türkiye gibi ülkelerde kamu adına kamu politikaları çizen ve uygulayan güçler kamunun savunusu yerine kamuya saldırıyı ve özelleştirmeyi, kamu zenginliklerinin toptan özele satılmasını bütün gücüyle desteklemekte ve gerçekleştirmektedir. 

Devlete olan ihtiyacın ortadan kalkması, gümrüklerin, milliyetçiliğin veya milli sınırların ortadan kalkması iddiaları, sömürü ilişkisi açısından yapısal bir değişiklik getirmez; çünkü devletin varlığı zaten sömürü düzenini güvenceye almaktır. Ancak devletlerin hepsi bu yeteneğe sahip olamadığı için emperyalizmin kendi orduları, dış yardımları, silah yardımı, satış ve eğitimleri vardır. Devletin ortadan kalkması ve globalleşme, bu bakımdan, sömürü ilişkilerine, sömürülen açısından olumlu bir değişme getirmez. Gümrük duvarlarının ortadan kalkması, gene sömürülenler açısından pek olumlu anlam taşımaz, çünkü sömürülenlerin gümrükle ilişkisi doğrudan yoktur; Dolaylı olarak iç sermayenin kendini dış rekabete karşı koruyarak içteki soygunu artırması (üretim ve fiyat politikalarını kendisinin saptaması) ile ilgilidir. Bu anlamda, gümrük duvarlarının kalkmasıyla ve uluslararası firmaların serbestçe gelişiyle sömürülenlerin kullandığı tüketim mallarında çeşitlilik ve eskiye nazaran ucuzluk olma olasılığı vardır. Fakat bunlar kesinlikle simetrik olmayan ilişkilerin ortadan kalktığı veya kalkacağı anlamına gelmez. 

Milliyetçilik, kapitalist düzende ideolojik kontrol ve sömürünün güvencesi için kullanılmıştır. Irkçı-milliyetçi ilkelliğin ortadan kalkması, eğer kalkarsa, emperyalist politikaların, özellikle böl ve yönet politikalarının yeni çözümler bulmaları gereğini ortaya çıkartır. Hele din, vatan ve aile değerleri adına kapitalizmin ve uydularının işledikleri toptan cinayetlerin politika olarak uygulanmalarının geçersiz duruma gelmesi, egemenlik politikalarında, yeni "dikkatleri başka yöne çevirme mekanizmaları" yaratmasını ve yeni düşmanlar bulmasını gerektirir. Günümüzde kitle iletişiminin hapları toplum kontrolüne ebediyen yeterli olabilir mi? Sanmıyorum, çünkü bu haplar da hem pasifleştirme hem de siyasal bağnazlıkları ve yobazlıkları teşvik ve kullanma temelli olduğu için, kendilerine yeni haplar bulmaları ve haplarını yeni içerikle doldurmaları gerekir ki, bu içeriğin de eğlence ve spor ötesinde ne olduğu henüz belli değildir. 

Politika uygulamalarında eğer konuyu iletişimin akımının kontrol mekanizmalarıyla dengelenmesi veya olduğu gibi kalması ikilemi içinde alırsak, bu ikilemin iletiştiği seçenek bizi ya dünyanın birçok ülkesindeki baskıcı ve açıkça sansür getiren kontrolü, ya da Amerika’nın serbest akım tezini savunma durumuna düşürür. Bu yol, iletişimde gündem hazırlamayla sunulan egemen alternatiflere ve yürütmenin getirdiği ideolojik çerçevelemeye saplanmadır. Sorun bu ikilemin ötesinde Üçüncü Dünya olarak aynı torbaya konulan ülkelerdeki egemen yapının meşruluğu sorunudur. Yeni sömürgecilerin kontrol ettiği diktatörlük veya şeyhliklerde, enformasyon kontrolü veya serbest akım egemen sınıfların yönetim ve sömürülerini sürdürme sorunudur. UNESCO’daki veya herhangi bir resmi uluslararası toplantıda iletişimle ilgili çatışan çıkarlar, egemen güçlerin aralarındaki mücadele ve işbirliğini yansıtır. Sorun aslında yönetici sınıfların çıkar artırma ve yönetimlerini sürdürme sorunudur. Bu toplantılarda insan kitlelerinin temsilcileri yer almaz, fakat tartışanlar kendilerini öyle nitelerler, tartışılan her alternatif insanlar içinmiş gibi sunulur. Egemen güçlerin sorunu egemenliklerini sürdürme sorunudur. Yoksullaştırılmışın sorunu ise yoksulluğunu getiren mülkiyet ilişkilerini değiştirme sorunudur. 



Yuaridaki parca: Kapitalizm, modernizm, postmodernizm ve iletisim kitabimdan
Share:

1990'LARDA BİLİNÇ YÖNETİMİ:

İDEOLOJİLERİN VE SOĞUK SAVAŞIN SONU, KARŞILIKLI BAĞIMLILIK, GLOBALİZM, ÖZELLEŞTİRME, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA, POST-ENDÜSTRİYALİST, POST-SÖMÜRGECİ, POST-EMPERYALİST DÖNEM? 

GİRİŞ 

1990'larda uluslararası sermayenin her ülke içinde sadece ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik saldırısı da yoğunlaştı. Bu saldırılarla birlikte emperyalist ideoloji yeni sahte-imajlar ve bilim-uydurular yarattı. Bunların en başında özelleştirmenin ve deregülasyonun (=yasal kamu kontroluna son vermenin) demokrasi, fırsat eşitliği ve serbest pazarda "halka istediğini vermesi" olarak çeşitli kılıflar içinde sunulması gelir. Bunlarla birlikte, bu imajları destekleyen ve klişeleştirilip olumlu anlamlar yüklenen diğer ideolojik sunumların başında ideolojinin sonu, endüstri ötesi toplum (post-endustrialism), koloniciliğin bitişi ve küreselleşmeyle dünyanın karşılıklı bağımlılık içinde iç içe evrensel bir bütünlüğe ulaştığı, sınıf çatışmasının son bulduğu "kolonicilik-sonrasına" (post-colonialism) ve modernlik sonrasına (post-modernism) ulaşıldığı savları gelir. 

Yapısalcılık-sonrası (post-structuralism) ve emperyalizm-sonrası (post-emperialism) kavramlarını da çok dikkatle kullanmak ve klişelerin ötesinde ne için kullanıldığını ve kullandığımızı, ne demek istendiği ve istediğimizi belirtmemiz gerekmektedir. 

1970'lerin ortaları ve 1980'lerden kalma bir diğer yanıltıcı kavram da Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Dünya Ekonomik Düzeni kavramlarıdır. Bu kavramlara da kimin ne için kullandığına bakarak titizlikle yaklaşmamız gerekir. 

Önce "post" kavramının ne olduğunu belirtelim: Post birşeyin sonrası, ötesi, ilerisi, aşılmışı anlamına gelir. O zaman, post-endüstriyalist, endüstrileşme ötesi\sonrası; post-kolonicilik kolonicilik-ötesi\sonrası; post-yapısalcılılık, yapısalcılık-ötesi\sonrası; ve post-emperyalizm emperyalizm-ötesi\sonrası anlamlarına gelir. Hepsi de bir başlangıç ve\ veya gelişme safhasının aşıldığını yeni ve farklı bir safhaya gelindiğini anlatır. Bu safha mükemmelleşmeyi belirtir ve sorunların çözüldüğü bir aşama olarak nitelenir. Aslında, yeni safhanın eskisinden yapısal bakımdan ne denli farklı ve yeni olduğu bilimsel bakımdan her zaman tartışmalıdır. Ayrıca ideolojik bakımdan daha çok beyin yönetme stratejilerinin reklamcı uydurusu içine girer. Örneğin (a) post-emperyalizmin yeni-sömürgecilikten öteye gittiği, uluslararasılaşmayla emperyalist-çelişkilerin sınıf kavramını değiştiren yeni bir düzeye geldiği savı; (b) post-endüstrileşmenin ideolojiyi ve sınıfı ortadan kaldırdığı iddiaları geçerlilik sancıları çeken sunumlardır. Hele globalleşmeyle post-endüstri toplumuna ulaşıldığı, "global kentle" ve küresel evrenselleşmeyle sınıf çatışmasının yerini modern teknolojilerle yürütülen "karşılıklı bağımlılığın" aldığı görüşü kan kanserinden muzdarip bir ideolojik savunmadır. Bunu savunan bilim adamları sefalet ve pislik içindeki kentlerden bütün duygularını kapayarak geçiyor ve koltuğuna kurulup şahane teknolojik yaşam düşleri kurarak, düşleri gerçek sanıyor olmalılar. Servis sektörünün egemenliğine bakıp, endüstrileşmenin ötesini ilan edenler, bu sektörlerin egemen olduğu New York gibi kentlerdeki sınıflaşmayı ve sömürüyü görmemezlikten gelmektedir: Her gökdelenin tepesinden yeraltındaki mahzenlerine kadar inen dikey peyzajında ezme ve ezilmenin kademeleşme örneklerini görürüz. Servis sektörünün bulaşık ve çamaşır yıkayanlarından başlayıp yukarıya doğru kademe kademe çıktığımızda, sadece emek sömürüsünü değil, "modern" kapitalizmin ırkçılığının temsilleriyle yüz yüze geliriz. Ne Daniel Bell'in, ne Marshall McLuhan'ın, ne de onların müridlerinin uyduruları bu yalın gerçeği dünya görüşlerine sığdırabilirler. Sığmadığı için de ya yok sayarlar ya da "ötesi olmada" sahte değişim ve romantik-teknolojik bütünlük içinde eritilirler. 

Gerçi UNESCO ile başlatılan "yeni dünya düzeni" tartışmaları da konumuz açısından önemlidir, fakat kapsamının genişliği nedeniyle bir başka incelememe bıraktım. 

Aşağıda sunacağım ideolojik kavramlar birbirinin içinde, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birbirini destekleyici oldukları için, bazen aynısının tekrarı ve benzeri gibi görünebilirler. Bu durum kavramı ve ilettiği imajları anlamada kaçınılmazdır. 

ÖZELLEŞTİRME VE SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA 

1980'lere gelindiğinde, Avrupa'da özelleştirme faaliyetleri başlamıştı. UNESCO yoluyla da devam eden mücadele biçimi güçlenmişti. Amerika kalkınma ve demokrasi adına Latin Amerika, Asya ve Afrika'da askeri cuntaları, toprak ağalığı ve uluslararası şirket ve askerilik ortaklığındaki şeyhlikleri, krallıkları ve diktatörlükleri desteklemeye devam ediyordu. Nerde bağımsızlık ve demokrasi kıpırdanışı varsa orda Amerika vardı: Kafa ezmek ve bastırmak için... Amerika vardı derken ille ki Amerika'nın doğrudan el attığı anlaşılmasın. Yeni-sömürgeciliğin en önemli özelliklerinden biri de sömürünün kaba güçle garantisini yerel güçlerin kendilerinin sağlamasıdır. Bu yerel güçleri silahlandıran, eğiten ve öğreten de Amerikan profesyonelliği ve teknolojisidir. Amerika "yardım" eder, "yardım" adı altında bile soygun yapar; dikkatle izler ve gerektiğinde de müdahale eder. 

1980'lere gelindiğinde gerilla ve karşı-gerilla savaşları dünyanın çeşitli yerlerinde devam ediyordu. Karşı gerillacılar (kiralık ve maaşlı katiller) Amerikan halkına özgürlük savaşçışı olarak sunuldu ve gazetelerde bu savaşçıları desteklemek için ilanlar çıkmaya başladı. Bu özellikle Nikaragua'ya karşı girişilen yıkma kampanyalarında epey yoğun olarak görüldü. 

1980'lerde psikolojik savaş yoğunlaşmaya devam etti. İç savaşlar terörizm olarak nitelenmeye başlandı ve iç savaşları durdurma terörizmle mücadele olarak adlandırılmaya başlandı. Dünya kapitalist pazarı yayılma itisinin kültürel girme ve yayılma ile başarılı olabileceğini benimseyerek, kültürel alanda, özellikle eğitimde özelleştirme ve kitle iletişimiyle, ekonomik saldırılarını destekledi. Özel teşebbüs toplum yaşamının iş dışı hayatına ve kültürel yaşama çok daha kapsamlı ve sistemli olarak girmeye başladı. Kültürel alışveriş ve klasik modernleşme teorileri yenilendi. İletişimde kültürler arası iletişim, ırklar ve cinsler arası iletişim, ülkeler arası kültürel değiş tokuş ve bu değiş tokuşun serbest akımı teorisi saldırı gündeminin başlarına kondu. Uluslararası iletişim firmaları, iletişim teknolojilerinin, özellikle uydu yayınlarının, gelişmesiyle milli sınırları pratikte ortadan kaldırdılar: Yeni iletişim teknolojileriyle iletişim sermayesinin uluslararası faalietleri hızlandı ve kapsamı büyük ölçüde arttı. Amerikan kültürel ürünleri egemenliğini bütün dünyada sürdürmeye devam ederken, iletişim teknolojisi ve ekonomik kontrol alanında gücünü Avrupa topluluğunda çıkan yeni dev sermayeye ve Japonya’ya kaptırmaya başladı. 

1990'lar sürdürülebilir kalkınma, özelleştirme ve deregulasyon görüşlerinin saldırılarını artırdığı ve gelişmiş ülkelerden diğerlerine yayılmaya başladığı yıllar oldu. Sürdürülebilir kalkınma kalkınmayı çevre ile "kalkınma amaçları” arasında dengeli bir şekilde sürdürme olarak nitelendi. Sürdürülebilir kalkınma çevre teknolojilerinin ve yeni teknolojilerin transferi biçimi olarak şekillendi; IMF ve Dünya Bankasının kredi ve politikalarında yumuşama gerekliliği ortaya çıktı. (Yani, IMF ve Dünya Bankası proje incelemelerinde ve verdiği borçlarda, çevreyi gözetmeyi, asıl anlamıyla Amerikanın yeni-çevre teknolojilerine pay vermeyi gerekli gördü.) Kısaca, araştırmaların sonucu bulgularla sürdürülemez olarak belirlenen sürdürülebilir kalkınma, kapitalist kalkınmanın sürdürülmesinde kralın yeni giysilerinden biri oldu. İletişim alanında özelleştirme ve deregulasyonla birlikte özel teşebbüs sisteminin aktif izleyici teorisi tekrar öne sürüldü. iletişim demokratlaşmanın ana unsuru olarak gösterilmeye başlandı. Yeni teoriler yerine eskiler post-emperyalist dönem veya post-endüstriyalist dönem gibi değişime uğradı. En önemli gelişme, kapitalist pazarın artan uluslararasılaşması ve iletişimin uluslararası alanda ekonomik çıkar ötesinde, bu çıkarın gerçekleşmesinde gerekli olan bilinç yönetiminde büyük önem kazandı. McLuhan’ın global köyü, Brzenski'nin global kenti ve Bell'in ideolojinin sonu post-endüstrializmle yeniden canlandırıldı. (Bknz: Mattelart, 1991, 1994; Schiller, 1991; Erdoğan 1995; Alemdar ve Erdoğan, 1995). 

Avrupa ve diğer ülkeler, aynı zamanda, 1990'lara "kültürel kimliklerini koruma ve sürdürme" veya "kaybetme" sorunu ve mücadelesiyle girdiler. Avrupa Topluluğunun önde gelen amaçlarından biri de Avrupanın kültürel kimliğini korumak için tedbirler alma çabalarına önem vermek olmuştur. Avrupa'ya Doğu Avrupa'nın katılmasıyla, yeni bir sorun daha ortaya çıktı: Doğu Avrupanın kimliği ve Batıyla ilişkisinde bu kimliği nasıl belirleyeceği ve sürdüreceği... 

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan diğer ülkelerin kültürel kimliği sorunu 1970'lerden beri uluslararası gündemde kalmıştır. Batı (özellikle Amerika) kültürel emperyalizm tezlerini reddeder. Onun yerine, kültürel alışveriş, kültürel zenginleşme, globalleşme, gelişme, post-endüstriyalizm, post-modernizm, serbest enformasyon ve bilgi akımı gibi tezlerle gelir. Sömürülen ülkelerin bazı entellektüel elitleri de, globalleşmeye kurtarıcı olarak sarılmakta ve post-kolonicilik, yani koloniciliğin ötesine geçildiğini ileri sürerek efendilerinden aferin ve alkış beklemektedirler. Danışmanlıklarla, destekli-araştırmalarla, destekli seminerler ve kongrelerle ve bu kongrelerde dağıtılan çanta, verilen nutuk ve sözlerle iç ve dış talana özellikle üniversite çevrelerinde alkış tutulmaktadır. 

HİPPİLİK ve İDEOLOJİNİN YOKSULLUĞU 

Burjuva sisteminin propaganda faaliyetleri ve ideolojik egemenlik çabalarında geçmişte belli bir yer alan hippilik 1970lerde ölmüştür. Günümüzde globallik ideolojisi içinde hiçbir öneme ve yere sahip değildir. Fakat Türkiye'de son sıralarda, 1960'lardaki Amerikan uyuşturucu madde kültürünün ve toplumsal sorumluluktan "seks ve uyuşturucuya kaçışın" bir ifadesi olan Hippilik hareketinin "anlamlı" bir mücadele biçimi olarak sunulduğunu duydum. Bu nedenle özlü bir yorumu zorunlu gördüm. 

1990'da hippiliğin bizim gibi bir ülkede sunulması, sunanlar eğer zır cahil değillerse veya uyuşturucu maddeyle beyinleri pişmiş yumurtaya dönmemişse, emperyalizmin uyuşturucu ideolojisinin bilinçli sözcülüğünü anlatır. Amerika'da 1960'ların öğrenci hareketleri ne Hippiler tarafından yönetildi ne de hippi olmak içindi: En görünür şekliyle, Vietnam savaşına karşı olan bir toplumsal tepkinin üniversite çevresindeki yansımasıydı. Bu yansıma da, dünyada o zamanlar verilen bağımsızlık savaşlarının ve Amerika’nın saldırganlığına karşı mücadelelerin, Amerikan gençliğindeki etkilerinden biriydi. Kısaca, Hippiler kendi-burjuva babalarının sofralarına tüküren ve alternatif olarak kapitalizmin seks ve uyuşturucu tüketiciliğine sarılanlardı. Onların dışında öğrencilerin birliği SDS ve birçok siyasal bakımdan bilinçli gruplar mücadelede büyük çoğunluğu oluşturuyorlardı. Kapitalist ideolojik propaganda makinesi her günkü sunumlarında (özellikle haberlerde) hippileri seçerek ve sunarak Amerikan toplumundaki bir karşıtlığı beşparalık etme çabasına girdiler. 1960 sonrası, Hippiler uyşuturulmuş beyinleriyle ya kendilerini öldürdüler, ya başkalarını öldürüp hapse girdiler, ya uyuşturucuyla evlenmelerine ve ağızlarından düşmeyen seksten boşanmaya devam ettiler, ya da Wall Street'de 1990'larda meşhur olan, kısa zamanda zengin olup köşeyi dönen ilk YUPPI'leri oluşturdular. 

Aklı başında olan hiçkimse HİPPİ olmaya özenmez: HİPPİLİK en geniş anlamıyla, (1) kendi varlığını yoketmeye yönelik bireyci fiziksel doyumu (seks ve uyuşturucu maddeyi) arayan, (2) insana ve kendine karşı sorumluluğu bu arayış biçimiyle (a) burjuva egemen kültürünün egemen pratiklerine karşıtlığı anlatan ve (b) sonunda egemen kültürün geçerliliğini ve tutarlılığını ispat eden serseriliktir. Amerikada Hippilik, kitle iletişim araçları tarafından toplumcu hareketleri kötülemek için kullanılır. Hippiler anarşist davranış biçimleriyle gösterdikleri karşıtlıkla, ne ekonomik ne de siyasal bir çözüm sunumu yapmayı amaçlamışlardır: Her gösterinin ve karşıtlık faaliyetinin sonucu daima ne istediğini bilmeyen şaşkınlıkla uyşuturucu made içmeye ve eğlenmeye yönelme olmuştur. Siyasal ve ekonomik çözüm bilincinden yoksunluk, onları kendi çıkmazlarında daha da fazla çıkmaza sokmuştur. Elbette, sorunun ekonomik temelli olduğunu anlayanlar ya sol yönelimli bir ideolojiye dönerek anne ve babalarından kopmuşlar ya da WALL STREET'de hazine aramaya atılarak anne ve babalarına katılmışlardır. 

1990'ların Türkiyesinde, millet yiyecek ekmeğini kazanmak için didinirken, emek hırsızlarının yarattığı enflasyon insanları boğarken, HİPPİLİK kendini bilme yeteneğinden yoksunluktan çok daha aşağı seviyede bir solucanlıktır. Türkiyenin mücadeleci gençliği ne 1960'larda hippi olmak istedi ne de bugün ister: Solucanlık, ister sermayenin yaptığı biçimlerde olsun, isterse Hippilerin karşıtlığındaki tüketim solucanlığı olsun, ancak bireyci sömürgenlikte övünülebilecek bir karaktere sahip olabilir. Ana ve babasını temsil eden burjuva kültürünün günlük pratiklerine karşıtlığı içinde, kendini bile bu karşıtlıktan öte tanımlamadan yoksun HİPPİNİN ideolojisi, ideoloji yokluğunu anlatmaz; taşıyıcısı kadar burjuva temelliliğini ve propagandasını yaptığı alternatifle kendisi kadar kendi çaresizliğindeki yoksulluğunu anlatır. HİPPİ, burjuva iğrençliği hem karşıtlığı hem de kendi yaşam kültürüyle göz önüne serer. Karşıtlığında burjuva yaşamının mide bulandırıcılığını buluruz; Kendi yaşam kültüründe ise, burjuva sisteminin ciddi bir diğer sorunu kendini gösterir: Uyuşturucu madde, çok konuşulan fakat çok başarısız seks tüketimi ve bu tüketimin sömürücüsü endüstriler ki bunların en başında kitle iletişim ve reklam endüstrileri, kimya-ilaç sanayisi ve moda endüstrileri gelir. 

1960'larda öğrenci direnişlerine katılan bir veya birkaç kişinin yarım asırlık yaşlarına rağmen HİPPİLİK gibi bir kadavrayı diriltmeye çalışmaları, bu kişilerin (a) ya entellektüel bakımdan acınacak bir şekilde gerilemesi ve ussal kadavraya dönüşerek "Frankestein'ın yaşayan ölüsü” olduğunu anlatır; (b) ya başka nedenlerle soğuk-savaşın ideolojik sivil polisi olduklarını akla getirir; (c) ya da her ikisinin bir karışımını.. Entellektüel gerileme üzüntü veren bir durumdur. Diğeri ise oldukça tehlikeli ve insan olarak insanlık için verimsiz sonuçlara gebedir. 

İDEOLOJİNİN SONU, POST-ENDÜSTRİYALİZM 

1960'lardan batlayarak, hemen her beş on yılda bir entellektüel ve medya çevrelerinde "yenilenen" ve her yenilenişiyle birlikte geçerliliğini yitiren sistem satışı yaklaşımı da "ideolojinin sonu" iletişimleri olmaktadır. Karl Marx 1883'de bir kere gömüldü, fakat 1960'lardan beri sürekli tekrar tekrar gömülmektedir: Öldüğü ilan edilen için sürekli yeniden cenaze merasimleri yapmak oldukça anlamlı değil mi? Demek ki ölmemiş! 

Amerika'da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ekonomik gelişme ve rahatlık, bazı bilim adamlarınca endüstriyel toplumun son bularak yerini temel servis endüstrilerinin aldığı bolluk içindeki postendüstriyel bir topluma geçildiği savunulmaya başlandı. Bunun başlatıcısı olan Daniel Bell 1960'ın başında endüstri sonrası (post-industrial) toplumun gelişi ve ideolojinin sonunu ilan etmiştir. SBF'de 1960'larda fikirleri çevrilerek bize sunulan S. M. Lipset, sınıf mücadelesinin gerilediği ve "kızıl bayraksız" ve ideolojisiz mücadeleye dönüştüğü iddiasını buna eklemiştir. 

Bell'in homojenlik, bütünlük ve tümlük içindeki endüstri-sonrası toplum görüşü, 60'ların ve 70'lerin mücadeleleri, başkaldırıları, sosyal ve ekonomik krizleriyle dolu gerçeğinde çöküntüye uğradı. Fakat uluslararasılaşmayla ve homojenlikten çok, farklılıkların olduğu anlayışının egemen ideolojide güç kazanmasıyla birlikte, post endüstriyalizm görüşü homojenlik fikrini terk edip S. P. Huntington ve benzerlerinin elinde "kırılmalar, çökmeler, kesintiler" fikrine dönüştü (Huntington ve diğerleri, 1975). 1980 ve 90'lara gelindiğınde, eski kalkınma ve değişim fikirleri bu görüşle yeni-kılıflara büründürüldü. Globallikle ideolojik ve sınıf mücadelesinin son bulduğu öne sürüldü ve yerine evrensellik içinde "karşılıklı bağımlılık" getirildi. Karşılıklı bağımlılığın iki insanın eşitcil veya sömürgen ilişki biçimi içinde birleşmelerinden beri var olduğu unutuldu ve "uluslararasılaşmaya, globalleşmeye, modern teknolojik gelişmeye" atfedildi. Karşılıklı bağımlılık hem demokratik eşitlik hem de sahte-demokratik soygun ilişkileri içinde daima vardır. Demokratik karşılıklı bağımlılık ortaklaşalığı ve karşılıklı geliştiriciliği vurgular. Eski ve yeni kölelik sistemlerinin, özellikle globalleşme ideolojisinin, "karşılıklı bağımlılığı" sömürenlerin kurduğu bir egemen ilişkiler düzeninde sömürenlerle sömürülenler arasındaki "karşılıklı bağımlılıktır. Bu bağımlılıkta sömürenin sömürülene bağımlılığı, solucanın emdiğine bağımlılığı gibi hayati bir önem ve değer taşır. Sömürülenin sömürene bağımlılığı ise, kanı emilenin solucana bağımlılığına benzer: Kendi arzusuyla, kendi planı ve programıyla, kendi amacına hizmet eden evrensel bir karşılıklı-bağımlılık değildir. Toplumlardaki egemenlik mücadelelerinin dinamik bir durumunu anlatır; yaratılmıştır; sömürülenin kendini günlük yenileme koşulları sömüren tarafından ele geçirilmiş ve sömürgen tarafından sömürme aracı yapılmıştır. Bunun sonucu da, günümüzde gördüğümüz, yukarda anlattığımız biçimde, karşılıklı-bağımlılık biçimi yaratılmıştır. 

Pozitivist-empirik siyasal bilim, pozitivizmi kendine temel taşı olarak almıştır. Ulusal ve uluslararası alanda "istikrar", "halkoyu", "demokratik denge", "siyasal katılma", "ulus kurma", gibi "demokrasinin" işlemesi, gereksinimleri, geIişmesi azgelişmiş ülkelerde burjuva demokrasisinin kurulması ve korunması ile uğraşmışlardır. Sosyolojide "ideoloji" kavramı dikkatleri çekmeden bir kenara bırakılabilir belki, fakat siyasal bilimde "ideolojiyle" uğraşmak zorunludur. Tutucu siyasal bilimciler ideoloji sorununu dolaylı ve doğrudan bir şekilde ideolojinin sonunu ilan ederek halletmişlerdir. Bu aslında "Marksizmin sonu"nun ilanıdır. İdeolojinin sonu savını D. Bell sanayi sonrası toplum görüşüyle ayrıntılı biçimde savunmuştur. Bell'e göre (1973), 19. yüzyıldan beri süregelen değişimlerle Amerika'da yeni bir toplum oluşmuştur. Batı ülkeleri bu düzeye ulaşma yolundadırlar. Bell bu toplumu sanayi sonrası toplumu olarak niteler: Bir toplumu bu tür topluma dönüştüren, "bilginin" en ön plana geçmesidir. Bell'e göre bilginin elde edilmesi, örgütlenmesi, denetimi, kullanımı sanayi sonrası toplumun temelini oluşturur. Böyle olunca sermaye birikimi, yatırım ve üretim geri plana düşer. Bu oluşumu Bell iki noktayla açıklar:(a) Hizmet sektörü büyüdüğünden beri, insan "şeyler" (makine) yerine daha çok sembol ya da başka insanlarla çalışmaya başlamıştır. Ayrıca sanayi sektöründe kaliteli işçi sayısı çoğalmıştır. Markssist anlamda yabancılaşma sanayi sektöründe bile ortadan kaybolmaktadır. (b) Grupların haklarını elde etme istekleri sonucu eşyalar, öğretim ve sağlık konusundaki beklentilerinin yükselmesiyle, bireysel istekler yerine, toplumda yapılacak hizmetlerde halkın isteği ön plana çıkmıştır. Böylece sanayi sonrası toplum toplumsalcılıkla belirginleşir. Pozitivizmin öncülüğünde sadece Bell değil, S.M. Lipset ve S.P. Huntington gibi tutucu kuramın tanınmış siyasal bilimcileri de demokrasinin sonunu ilan ettiler : Sınai toplumlar istikrarlı demokrasi düzeyine ulaştılar. Bu tür sonuca pozitivist fonksiyoncu yaklaşım biçiminin önderliğinde gelmek büyük gayret gerektirmez. İstikrarlı bir demokrasi, sistemin en iyi biçimdeki dengesidir. Demokratik ilkelerin ve değerlerin çalışmasıyla el ele giden büyüme, farklılaşma, ayarlama, yekpareleşme ve kalitesini yüukseltme süreçlerine sahip olan bir sistemde ideolojiden, özellikle sınıf mücadelesinden söz etmek, doğal olarak ilgisiz bir şeydir. Lipset bunu övünçle şöyle açıklıyor: İşçiler siyasi ve sınai vatandaşlığa ulaştılar, "sınıf mücadelesi küçüldü", "demokratik toplumlardaki siyasal ideolojilerin değişimi tarihi, bu görüş açısından, toplum ve devletle bütünletme açısından yazılabilir." Aynı tutucu yaklaşım, S.P. Huntington'un siyası "istikrar" ve "düzen" ve "azgelişmiş ülkelerdeki" "siyasi değişim" fikirlerinde açıkça görülebilir: Gelişmiş ülkeler istikrarlı siyasal sistemlere sahiptir. Bu sistemlerde "oybirliği", "meşruluk", "örgüt", "etkenlik" ve "istikrar" vardır. "Azgelişmiş ülkelerdeki" düzeni incelerken, Huntington gibi Amerikan bilim adamları konularına bu özellikler açısından bakar. 

Horowitz'e (1976) göre, ideolojinin sonu sadece bir Amerikan deneyi olarak değil, fakat uluslararası gerçek politika deneyi olarak ortaya çıktı: Uluslararası alanda iki süper gücün ilişkilerinde ideoloji yerine ekonomik yanın öne çıkması, çokuluslu şirketlerin Sovyetler Birliği'nde, Balkanlarda, Doğu Avrupa'da işler yapması ve sonuçta yumuşamanın uluslararası ticari yaşam biçimi olması... Horowitz bu durumun ideolojinin sonundan çok çatışmanın sistemler alanından çıkıp dünya imparatorlukları alanına girmesi ve ideolojik nutukların bir sonu olabileceğini söyler. 

Global köycü McLuhancılığa göre yeni iletişim teknolojileri siyasal devrim saplantısını tümüyle moda dışı yaptı ve ideolojilerin sonunu getirdi; iletişim devrimi siyasal devrimlerin çözemediği sorunları çözmeye başladı. Mattelart'ın belirttiği gibi (1994) İletişim teknolojilerindeki gelişmeler (videolar, kablo tv, uydu gibi) hem eşitsiz\dengesiz teknolojik medya akımını hem de alternatif gelişmelerin engellenmesini getirir. Egemenliği destekler. (Mattelart, 1992; Raboy, 1990.) 

İdeolojinin sonu teziyle aynı zamanda yansız bilim ve teknoloji görüşü desteklendi. İdeoloji olmayınca doğal olarak nesnellik\yansızlık egemen olur. Bu nesnellik, ülkeler arası ilişkilerde, bağımlılığı reddeder ve karşılıklı bağımlılık görüşünü getirir. 

İdeolojinin sonu, emperyalist ve ortaklarının siyasal, ekonomik ve kültürel politikalarını ve uygulamalarının ideolojik yapısını nötrleştirir, nesnellik ve yansızlık iddialarıyla insan ve doğa talanını meşrulaştırır. 

KARŞILIKLI BAĞIMLILIK VE EMPERYALİZMİN SONU 

Karşılıklı bağımlılık ve emperyalizmin sonu kavramları da, emperyalizmin günlük ideolojik egemenlik pratiklerinde, çarpıtılarak sunulur ve yanlış anlamlarla yüklenir. 

Elbette insan ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık vardır. Her sömürüde de karşılıklı bağımlılık kurulmuştur. İlişkinin uluslararasılaşması bağımlılığın özelliğini değiştirip sömürünün son bulduğu anlama gelmez. 

İlişkinin karşılıklı bağımlılık olması için ilişkinin simetrik veya simetriğe yakın olması gerekir. Simetrik olmayan ilişki biçiminde, ilişkinin niceliği ne olursa olsun, ilişkiye giren taraflar yerel, ulusal veya uluslararası olsun, farketmez, sömürü hala vardır. Bu sömürü yerel olunca ağanın, küçük burjuvanın veya kapitalistin sömürüsü biçimindedir. Ulusal seviyede kapitalist bir sınıfın sömürüsüdür. Bu sömürü ilişki ağına uluslararası firmalar ve devletler de katılınca, konu emperyalizm, kolonicilik ve yeni-kolonicilik konusu olur. Devletin ortadan kalkması, gümrüklerin ortadan kalkması, milliyetçiliğin veya milli sınırların ortadan kalkması iddialarının anlamı, sömürü ilişkisi açısından, yapısal bir değişiklik getirmez; Çünkü devletin varlığı zaten sömürü düzenini güvenceye almaktır. Devletlerin hepsi de bu yeteneğe sahip olamadığı için emperyalizmin kendi orduları, dış yardımları, silah yardım, satış ve eğitimleri vardır. Devletin ortadan kalkması ve globalleşme, bu bakımdan, sömürü lişkilerine, sömürülen açısından olumlu bir değişme getirmez. Gümrük duvarlarının ortadan kalkması, gene sömürülenler açısından pek olumlu anlam taşımaz, çünkü sömürülenlerin gümrükle ilişkisi doğrudan yoktur; Dolaylı olarak iç sermayenin kendini dış rekabete karşı koruyarak içteki soygunu artırrması (üretim ve fiyat politikalarını kendisinin saptaması) ile ilgilidir. Bu anlamda, gümrük duvarlarının kalkmasıyla ve uluslararası firmaların serbestçe gelişiyle sömürülenlerin kullandığı tüketim mallarında çeşitlilik ve eskiye nazaran ucuzluk olma olasılığı vardır. Fakat bunlar kesinlikle simetrik-olmayan ilişkilerin ortadan kalktığı veya kalkacağı anlamına gelmez. 

Milliyetçilik, kapitalist düzende ideolojik kontrol ve sömürünün güvencesi için kullanılmıştır. Irkçı-milliyetçi kepazeliğin ortadan kalkması emperyalist politikaların, özellikle böl ve yönet politikalarının yeni çözümler bulmaları gereğini ortaya çıkartır. Hele din, vatan ve hele hele aile değerleri diye kapitalizmin ve uydularının işledikleri toptan cinayet KILIFLARININ ortadan kalkması, katillerin ve sömürgenlerin sömürüye bu yazıda tartıştığım kılıflara benzer kılıflar örmesi, yeni "dikkatleri başka yöne çevirme mekanizmaları" yaratması ve, yeni düşmanlar bulmasını gerektirir. Kitle iletişminin hapları toplum kontroluna yeterli olabilir mi? Sanmıyorum, çünkü bu haplar da hem pasifleştirme hem de siyasal bağnazlıkları ve yobazlıkları kullanma temelli olduğu için, kendilerine yeni haplar bulmaları ve haplarını yeni içerikle doldurmaları gerekir ki bu içeriğin de eğlence ve spor ötesinde ne olduğu henüz belli değil. 

SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİNİN YENİ ADI: DENGELER 

Karşılıklı-bağımlılık ideolojisiyle birlikte gelen bir diğer bilinç yönetimi ve devlet terörünü meşrulaştırma aracı da "dengeler ve dengeleri koruma" tezidir. Dengeler de, karşılıklı-bağımlılık gibi, sömürü ilişkilerine dayanan egemenlik durumunu anlatır. Ezenle ezilen arasında karşılıklı bağımlılık tezi, egemen sunuş biçimiyle ne denli gülünç bir uydurmacaysa, dengeler nutukları da o denli gıdıklamadan kahkaha attırıcıdır: Sömürü düzeninin dengesi, en iyi şekliyle, dengesizliğin dengesidir. Denge sömürenle sömürülenler arasındaki soygun ve talan ilişkilerinin "öyle kalmasını" meşrulaştırıp öyle kalmasını istemeyenlere karşı "isteseniz de özelleştireceğiz, istemeseniz de" diyerek, meşrulaştırılmış güç kullanımınına başvuruyu getirir. Denge çığırtkanlığı yapanların sahtekar-tüccarlığı sadece ezenle ezilen arasındaki ilişkilerde değil aynı zamanda, ezenler arasındaki siyasal ve ekonomik pazar ilişkisinde de yutulmayacak bir lokmadır: Kapitalist dünya pazarının egemenlik ilişkilerinin ve pazar yapısının gerçeklerine aykırıdır. Kapitalist pazarda dünün dengesi bugünün geçersizliği (dengesizliği) olabilir. Bunu belirleyen faktör ise hem ezenle ezilenler hem de egemen pazar güçleri arasındaki pastayı bölüşme yarışının olduğu üretim biçimi ve ilişkilerinin dinamiğidir. 

SOĞUK SAVAŞIN SONU VE RAHATLIK UYDURMASI 

Kapitalist ideolojinin bilinç yönetiminde kendi çerçevesi içine sıkıştırıp tanımladığı "soğuk savaş" ışığında (burjuva resmi eğitimin iyi öğrencileri olarak soğuk savaşın bu tanımını hepimiz biliyoruz) Sovyetler çökünce soğuk savaşa ne olur? Elbette ortadan kalkar ve tarihe karışır. 

Soğuk savaş ortadan kalktı mı? Kesinlikle kalkmadı, çünkü soğuk savaş burjuva ideolojisinin tanımından çok farklı bir karaktere sahiptir. Soğuk savaş Amerika ile Sovyetler arasındaki savaşın çok ötesinde ve üstündedir: Soğuk savaş örgütlü bir sömürüyü sürdürmede silahlara başvurmadan yapılan ve kendini "günün normal faaliyeti” olarak gösteren egemenliğin ve mücadelenin yürütülüşüdür. Amerika ve Sovyetler arasındaki soğuk savaş kapitalist sınıf ile çalışan sınıflar arasındaki savaşın soğuk şeklinin bu iki güç arasında olan yansımasından başka birşey değildi. Bunun anlamı da çok açık: Soğuk savaş bitti iddiası, Belli bir örgütlü karşı-güce karşı olan soğuk savaş, bu gücün çözülmesiyle sadece bu çözülen güçle ilişkide ortadan kalkar. Soğuk savaşin kapsamı bu ilişkiden çpok daha kapsamlıdır: Soğuk savaş her an, her gün kapitalizmin fabrikalarında, iş yerlerinde, okullarında, parlamentolarında, bütçe ve ücret politikalarının saptanması ve uygulamalarında, televizyonlarında, başbakanlarının demeçlerinde, adalet sisteminin ve ordunun varlığında, kısaca günlük burjuva materyal ve ideolojik faaliyetler ağı içinde, egemenlik ve mücadelelerle bütün dünyada devam etmektedir. 

Peki sıcak savaş? Sıcak savaşlar yaşadığımız yıllarda büyük ölçüde iç savaşlar biçiminde olmaktadır. Bunları da kabaca iki grup içinde toplayabiliriz. Birinci gruptakiler çöken eski-Sovyetler'deki ganimet kapışma mücadeleleridir ki bu iç savaş biçiminde kendini göstermektedir. Bu ganimet kapışma ve çoğa konma mücadelesi tek bir ırkın olduğu Sovyetlerde genelliklekısa zamanda halledildi. Fakat ırk farkları olan Yugoslavya gibi yerlerde, ırkçılık bu ganimet paylaşma anlaşmazlığına katıldı. Bu da savaşı ikinci türe döndürdü: Diğer bir ırkın yönetici sınıflarının toprak kapma ve sömürgeleştirme çabalarına karşı silahlı bağımsızlık direnişi. Bu bağımsızlık direnişinde, Bosna'da olduğu gibi, önderlik, gene ganimet paylaşma yarışındaki burjuva-anlayışlı liderliğin elindedir. İkinci grup sıcak savaş, bu örnekte olduğu gibi, ırksal bağımsızlık savaşını içerir. Bu tür savaş ırksal farklılıkların olduğu ülkelerin çoğunda, koşullara göre zaman içinde, sıcaktan soğuğa ve soğuktan sıcağa değişerek verilmektedir. Bu savaşların niteliği, Afganistanda ve Barzani'nin Kürt bağımsızlığı hareketinde, ve Apocu liderliğin (eğer egemen iletişim araçlarıyla sunulan olaylar, bomba koyma, mahkeme ve öldürme biçimleri "disinformation" denilen kasıtlı yanıltmaya yönelik olan enformasyon-uydurması değilse) düştüğü son durum gibi, uluslararası emperyalizmin elinde oyuncak olma şekli olabilir, ya da gerçek anlamıyla demokratik bir bağımsızlık arayışı niteliğini taşıyabilir. 

Soğuk savaş bitmedi. Bitmesi için kapitalist üretim biçiminin değişmesi gerekir. Silahlanma hala devam ediyor. Savaşlar hala devam ediyor. Amerikan filoları, füzeleri ve üsleri hala dünyanın her köşesinde haraççının baskı ve terör organı olarak durmaktadır. Amerikanın ve uydularının bütçelerinin önemli bir kısmı hala silah endüstrisine gitmektedir. Dünya ülkelerinde ne orduda ve ne de ordunun politikalarında soğuk savaşın ortadan kalktığını işaret edecek bir değişim olmadı. Soğuk savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Belki burjuva entellektüeller ve araştırmacıların "namuslu" olanları oturdukları rahat yerde bunun ne demek olduğunu bir türlü kavrayamazlar; fakat kapitalistin işyerinde çalışanlar bunu her gün kemiklerinde hissederler: Grev yapan işçiler ve “yasa dışı izinsiz” yürüyüş yapan memurlar bu hissedişin iş yeri önünde ve sokakta mücadeleci dışa vuruluş biçimleridir. 

POST-ENDÜSTRİALİZM VE ENFORMASYON TOPLUMU 

Endüstri-ötesi toplum anlayışı yeni değildir, özellikle 1960'lardan beri sunulmaktaydı, fakat güç kazanması daha sonra olmuştur. Bu görüşün ana ögelerinin oluşturucuları, yukarda belirttiğim gibi, ideolojinin sonunu (1960) ve "post endüstriyel toplumun gelişini (1973) ilan eden D. Bell, Global köy oluşumunu ilan eden McLuhancılar, "iletişim devrimcileri" ve "enformasyon toplumcularıdır" (Dordick ve Wang, 1993; Docheerty, 1993). Fakat görüşün yaratıcısı D. Belldir). Galbraith de benzer şekilde "yeni bir sınıfın" oluştuğunu belirtir. Bell ve benzerlerinin iddiasının aksine, "yüksek maaşlı" yöneticiler "sınıfı" şimdiye kadar ne ekonomik ne siyasal bir güç olabilmişlerdir, ne de kapitalist toplumlarda, güç pozisyonunu kendi çıkarları yönünde değiştirebilmişlerdir. "Yöneticiler sınıfı," kapitalist sınıfın "iyi beslenen" ve oldukça rahat "koruyucu ve yönetici" hizmetçileridir. Amerika ve Avrupada iş ve gelir garantisine sahip değildirler; köpeğin köpeği yiyerek yükseldiği bir iş dünyasının insanlıktan uzaklaştırdığı standartlaşmış görevleri yerine getiren profesyonellerdir. Bu profesyonellerin yaşamı, günlük kabusları, rekabeti ve kin dolu duyguları ne D. Bell ne de Galbrait'in entellektüel dünyasında yaşanarak anlaşılabilir. Kapitalizmin yönetim dünyasına girip yaşamak ve hissetmek gerek. (Bu dünyanın en seviyesiz ve alçalmış olanı siyasal alandır. Siyasal hırsızlık ve orospuluk, kendi özgür arzusuyla hırsızlığı ve orospuluğu seçen hırsızlık ve orospuluktan milyonlarca kat daha hırsızca ve orospucadır. Bunu da ilk söyleyen ben değilim.) 

Reklam profesyonellerinin eskiyi yeni kılıfla sunmakta bulduğu en etken yollardan biri eskinin önüne "yeni" kelimesini koyarak "yeni toz, eskisinden daha iyi temizler" "yeniliğiyle" gelmeleri olmuştur. "Yeni" eskiyince, "daha yeni, en yeni, yep yeni, en geliştirilmiş, mükemmelleştirilmiş" gibi kavramlar kullanarak satış yaparlar. Bu profesyonellerin hocaları da talebelerinden geri kalmayarak, eskiyen kuramlarının önüne önce "neo" eklediler ve ardından son yıllarda "post" kavramıyla geldiler. Her tür dönemleştirmenin yanlış olduğunu iddia etmiyorum. Yeni, gelişmiş ve post kavramlarının çoğu kez anlatmak istedkilerini aslında anlatmadığını, bu kavramlarla birlikte gelen "yeni açıklamaların" kendi subjektiflikleri ötesinde nesnellikten yoksun olduğunu belirtiyorum. Örneğin, Post-endüstriyalizm görüşünde, klasik endüstriyalizmden post-endüstriyalizme geçilir. Post endüstriyalizmde toplum, servis sektörünün egemenlik kazanmasıyla ve iletişim teknolojilerinin yoğun bir biçimde kullanılmasıyla "enformasyon çağını" yaşayan endüstri-ötesi biçime dönüşür. Bu endüstri-ötesi toplumda geleneksel kapitalist endüstriler ve üretim servis sektörünün egemenliğiyle ikinci plana düşer. Servis endüstrisi ve bu endüstrinin canlılığını ve gücünü sağlayan iletişim teknolojileri endüstriyel-ötesi yaklaşımın ana temasıdır. Profesyonel ve teknotrat "sınıf" üstün yeni sınıf olur. Böyle bir ülke nerde var? Servis endüstrisi denen asalak-sömürgenler grubunun ve asalaklaştırılmış köleler kitlelerinin egemen olduğu toplum nerde var? Bu tür asalaklığın egemen olduğu ne New York Amerika'dır, ne Paris Fransadır, ne de Londra İngiltere'dir. 

Post-endüstriyalizmi belirleyen iletişim teknolojisi ve servis endüstrisidir. Dolayısıyla, bu yeni karakter, toplumda egemen ve sermayenin yerini almaya yönelik en değerli kaynaktır. 

Enformasyon toplumları karmaşık elektronik enformasyon ve iletişim şebekelerine bağlı olan toplumlardır. Bu toplumlarda kitle iletişimi sadece bir tür enformasyon üretimidir ve artan bir şekilde diğer iletişim akışlarıyla, özellikle ortak alt-yapılarla (örneğin uydular ve internetle) artan bir biçimde bütünleşmektedir. Enformasyon üretim araçları dağıttıkları özel içerikten, ideolojiden veya enformasyondan çok daha önemlidirler. 

Post-endüstriyel toplumda kapitalistler, sınıflar, üretim ilişkileri, sömürü, baskı ortadan kalkar, herkes enformasyonla karın doyuran özgür post-modern insan olur. (Akşam tv hapı nasıldı? Ben bunu yazdığım akşam Hırvatlarla Türkiye oynadı ve yenildiiik. Tv’ler dalgalanan Türk bayrağı görüntüleriyle, "görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma" türküsünü tekrarlayıp durdu. Epey içlendim. Yenilgi. Ağlayacak gibi oldum. Biraz sonra rahatladım. Bir de yenseydik. "En büyük Türkiye" teraneleriyle çoşar ve coşturulurduk. Sokaklarda zafer haykırışları... Otobüs bileti almak için Kızılayda sıradayım. Önümde bir genç kız, elinde 50 bin lira. Belki de aylarca yıkanmamış, üstü başı perişan bir çocuk, hızla saldırdı ve kızın elinden parayı kapmaya çalıştı. Kapamadı. Beş adım ileride durup diğer arkadaşının gelmesini beklerken bize pişkin pişkin baktı. Fırsat eşitliği. Serbest rekabet. Kaçan fırsatlar. Şans kader... Aldırma gönül aldırma... Yenilenin yenilgiye boyunsundurulmasına yakınarak çaresiz boyunsunuşunun ağıtı..) 

Post-endüstriyalizm, Amerikan kitle iletişiminin eğlence ve zevk ideolojisinin genelleştirilmesi, geleneklerin ve insanlar arası dayanışmanın ortadan kaldırılması, endüstrilerle teşvik edilen ve sömürülen bireysel-doyum arayışının peşinde koşan insanlık durumunun anlatımıdır. Post-endüstriyalist toplum Amerikan toplumudur ve bu görüş Amerikan toplumunda Amerikan ideolojisiyle saklanan ve çarpıtılan gerçekler gibi çarpık bir görüştür. Bu görüşün çizdiği "enformasyon bolluğu ve servis endüstrisi" toplumunda herkesin doyum içinde olduğu imajı sahtedir ve ciddilikten uzaktır. Firmalar dünyasının ve bu dünyanın hizmetinde rahatlık içinde, dünyaları seçkin öğrencileriyle, bilgisayarıyla ve internetle çerçevelenmiş profesörlerin ve entellektüel-bürokratların kendi bolluk içindeki gerçeklerinin bütün topluma mal etmesi sahtekarlığıdır: Enformasyon toplumu veya post-endüstriyel Amerika'da post-endüstriyelizm ve enformasyonla milyonları vuranlar bir asır öncesinin aynı firmaları ve aileleridir. Bu servis ve enformasyon endüstrilerinde ücretli köle olarak çalışan kitleler bir asır öncesinin aynı çalışan kitleleri ve aileleridir. "Bolluk" "eğlence" ve "zevk" için üretim yapan post-edüstriyel toplumda çalışan sınıflar kesinlikle ekonomik sorunlarını çözmemiş; temel ihtiyaçlarını düşünme kaygısı ötesine geçip rahatlık içinde zevk ve eğlence ardından koşacak bir pozisyona kesinlikle gelmemişlerdir. Amerikan insanının televizyon denen "kaçış" kutusunda aradığı eğlence ve Çin ve diğer Asya ülkelerinin emeğinin sömürüsüyle ucuza yapılmış tüketim ürünlerini kullanmayla ve McDonalds'da yediğiyle aldığı zevk, niteliksel bolluğun değil, niceliksel çöplüğün kullanımı ve zevkini anlatır. Daha doğrusu, bu anlatım süper-sömürüdür. 

Post-endüstriyalist toplum ideolojinin öldüğü toplumdur. D. Bell'le birlikte (1979) post-endüstriyalizm de 1970'lerin sonunda "enformasyon toplumu olarak dönüşüme uğradı. Servis sektörünün egemenliği ele aldığı iddiası ve enformasyon toplumunun ve post-endüstrileşmeyle ideolojinin sonunun geldiği tezinin geçerli olabilmesi için, bırakın ekonomik sektördeki değişikliklerin karakterlerini, öncelikle iletişimle ilgili aşağıdaki sorulara cevap verilmesi gerekir: Bilgi ve enformasyon toplumda nerelerde ve ne biçimlerde konumlandırılmıştır? Daha açıkçası, Ekecrantz'in belirttiği gibi (1987), hangi tip\biçim enformasyon ve bilgi nerelerde (hangi sınıflar arasında) dağıtılmaktadır? Bu bilgi ve enformasyon nereden geliyor? Geldiği yerin amaç ve örgütsel özellikleri ne? Bilgi ve enformasyon (veya bilgisizlik ve enformasyon olarak adlandırılan cehaletin simgeleri) bu yere hangi yolla\araçla geldi ve getirildi? Bu sorular bizi bilgi ve enformasyonun (bilgisizlik ve cehaletin) üretildiği, bölüşüldüğü, dağıtıldığı ve iletişildiği sınıflaşmış örgütlü toplumsal ilişkilere ve iletişime götürür. Bu da bize, bilgi ve enformasyonun akışının sermayenin akışıyla yapışık bir biçimde gittiğini gösterir. Nasıl ki materyal ilişkilerde toplumun büyük çoğunluğu yoksun ve yoksul bırakılıyorsa, bilgi ve enformasyon ilişkilerinde de aynı yoksullaştırma ve yoksunlaştırma vardır (Erdoğan, 1996). 

GLOBAL KÖYDEN GLOBAL KENTE: EMPERYALİZMİN YAPAY DÜNYASI 

Teknolojinin zamanı ve yeri fethi teknolojinin içeriğine çökertildiğinde gerçekler değiştirilerek egemen masallar yaratılır. Globalcilerin ideolojisi, Marshall MCluhan'ın global köy ve teknolojik determinizmi ve Brzenski'nin global kenti böyle bir masallaştırmayı öyküler: Dünya önce yerel iletişim ağlarıyla birbiriyle ilişkide bulunan geleneksel köylerden ve onların uzantısı kentlerden oluşuyordu. Fakat elektronik iletişim araçlarındaki gelişmeler, özellikle televizyon yayınlarının yaygınlaşmasıyla ve ev biriminin lüks tüketim maddeleri ve bunlarla birlikte gelen "demokratik" ve "özgürlükçü" kültürle birlikte, bu geleneksel, dışa kapalı köy global köy biçimine dönüştü. Global köyün insanları televizyon sayesinde dünyanın her yerinde olup bitenlere (=Coca Cola, Adidas, Nike, futbol maçları, IBM, Converse, McDonalds, Walt disney, Marvel, Ramboculuk vb) anında şahit olmaktadır. Marshall McLuhan'ın bu global köyü 1970'lerden sonra, uydularla birbirine bağlanan, post-endüstriyalizmle, ideolojinin sonunun yeniden-ilan edildiği ve hizmet sektörüne dayanan global kente dönüştü. Dünya modern uydu iletişimi ve kapitalist üretim biçimindeki gelişmelerle bütünleşik bir dünya oldu. Televizyon barışta ve savaşta kitlelerin "izleyici" olarak değil, “katılımcı” olarak küresel olaylara katıldığı "iletişim devrimini" getirdi. Vietnam global köyde "ilk televizyon savaşı" olarak nitelendi. Global kentin global dünyasında, "Körfez Savaşı" da karşılıklı bağımlılık içindeki dünyanın iletişimle katıldığı, ilk global "kurtarış" savaşı olarak sunuldu. Eski modeller, ideolojiler, kalıplar yok oldu. İnsanlar teknolojik ve iletişim devrimiyle bütün dünyada katılıma yöneldiler. Emperyalizm yerini, “gelişmişi” taklit ederek, onlardan yeni teknikleri ve bilgileri ve tecrübeleri transfer ederek sağlanan “küresel karşılıklı bağımlılıkta gelişmeye” bıraktı. 

Bu iddiaların bazılarının teknolojinin ulaşabilirlilik potansiyeline bakarsak doğru olma olasılıkları vardır. Fakat iddialar mekanikten ve teknikten bahsetmiyor, mekaniğin ve tekniğin ötesinde, mekanikle ve teknikle gelen içerikten bahsediyor. Bu bahsedit biçimi egemen gerçeklerin üzerine desenli kılıflar örmektir. Aslında, iletişim teknolojisinin devrimi içerik açısından reklamcıların devrimidir; Global köy, reklamcıların reklamını yaptıkları tüketim mallarının üreticisi çok-uluslu firmalar ve ortaklarının köyüdür. Bu köydeki insanların övünülen "katılımı" kendi sömürüsüne kendi eliyle tüketim seviyesinde, üretilmiş son-ürünün kullanımındaki katılımıdır (=tüketim kalkınması). Ne Vietnam ne de Körfez Savaşında televizyon kitlelerin arzularının belirlediği ve uygulandığı bir araç veya alan olmuştur; Tam aksine, örneğin Körfez Savaşında tümüyle askeri güçler tarafından kontrollü bir şekilde verilen enformasyon çokluğu, bolluğu vardı. Bu bollukla global kentteki savaşa katılan Amerikalılar (ve dünya) ne savaşın ideolojisine ne de gidişine herhangi bir etkide bulunabilecek bir pozisyona getirildiler. Seyrederek ve seyrettirilerek global kentteki emperyalist petrol çıkarları düzeninin yeniden kurulmasına katıldılar. Böylece, materyal ilişkilerin egemen saptayıcılığında, globalciliğin teknolojik saptayıcılığının yönetimin bir aracından başka bir karaktere sahip olmadığı örneği verildi. 

Global köy'ün insanları, özellikle Batılıların dışındakiler, 1980'den beri elektronik medyanın haber, hayal ve imaj dünyasının içine kitleler halinde atılmışlardır, Fakat globalcilerin iddiasının aksine, globalleşme ve dönüşüm\trasformasyon siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar ötesinde insanları egemen bir dünya cemiyetinin üyesi yapmamıştır. Üyelikle kölelik ve sömürü karıştılmamalıdır. Zincire vurulanın zincirine üyeliği zincirine vurgunluğunu (sahte-bilinci) anlatır ki bu da zincire vurulmanın (örneğin ücret köleliğinin) ortadan kalktığını (veya emperyalizmin olmadığını) anlatmaz. 

GLOBALLETME VE KALKINMA 

Kalkınma kavramı globalleşme içinde eritildi ve "karşılıklı bağımlılık" içinde evrenselleştirildi. Kalkınma, gelişme, modernleşme küresel bir çehreyle gelen emperyalizmde ortaklaşalık, şimdi ve gelecekteki beraberlik yapıldı. Kolonicilik 1960'da yeni-koloniciliğe değiştikten sonra, 1990'larda globallik içinde ortadan kalkarak, bu beraberlik içindeki "kolonicilik-ötesine\sonrasına dönüştürüldü. 

1960'larda başlayan Rostowcu kalkınma ideolojisi, (1961) kalkınmayı ekonomik safhalar içinde sunuma, siyasal-sosyologların benzer biçimdeki, psikolojik ve Weberci "ideal tipe" dayanan yaklaşımları globalcilikte yeni bir aşamaya ulaştı: Artık teknoloji ve bilgi transferiyle her ülke kendi kabuğu içinde "kalkınma" çabasında (=milli soygun) değildir. Onun yerine, modernleşme ve ilerleme süreci globalleşmeden geçerek olmaktadır (=uluslararası soyguna dönüşmüştür.) Bu süreçte, eskiden olduğu gibi gene aynı teraneler okunmakta ve başarının yolunun “ekonomik reformlar” olduğu söylenmektedir (=uluslararası pazar talanına açılış.). 

Globallik ideolojisi, eskiden beri gelen finans kapitalin uluslararası serüveninin 1960'lardaki teknoloji transferiyle zenginleşen kalkınma ideolojiyle birlikte dünyayı soyuşunun 1990'larda yeni teknolojilerle, özellikle iletişim teknolojilerinde (bilgisayarlar ve telekomünikasyon teknolojilerinde) erişilen hızla (uzay ve yerin hızla gaspı ve kontroluyla) yeni bir boyuta ulaşmasını anlatır. Globallik ideolojisi 1990'ların finans ve teknoloji sermayesinin küresel sömürüsünü meşrulaştırır, haklı çıkarır, olduğundan ve amacından farklı gösterir; arzu edilir ve şehvetle istenir yapar. O zaman sonuç, "globallik iyidir" olur. Kimin için iyi olduğu, sanki herkes içinmiş gibi gösterilerek gerçeği tepetaklak edecek biçimde dönüşüme uğratılır. Globalleşme denen uluslararası sermaye ve yerel ortaklarının dünya sömürüsünün, kalkınma, ilerleme, büyüme, teknolojinin o ülkede gelişmesi gibi sonuçları herkes için getirmediği, bunun sadece uluslararası sermaye (ve ortakları) için olduğu istatistiklere bakıldığında açığa çıkar. Örneğin 1980-1992 arasında, OECD ülkelerinin finans varlıklarının yıllık büyüme hızı, bu ülkelerin kendi gerçek ekonomilerinin büyüme hızından (=iş yaratılarak büyümesi) iki mislinden fazla olmuştur. Dünyanın finans varlığı 1992'de 35 trilyon dolara ulaşmıştır ve hızla büyümektedir. Finans kapitalin yansıdığı dünyadaki borsalarda yabancı mübadele alısverişleri, mal ve servislerdeki mübadeleden 50 misli fazladır. Ne zamanki borsa artarsa gerçek-ekonomi gerilemektedir. Bu da finans kapitalin büyümesiyle ekonomik gelişme arasında negatif (tersine giden, biri artarken diğeri azalan) bir ilişki olduğunu gösterir. Bunun önde gelen bir nedeni kar sağlamanın günümüzdeki doğasında yatmaktadır: Örneğin, Washington'daki Ekonomik Politika Enstutüsünün (Economic Policy Institute) son incelemelerinden birinde de görüldüğu gibi, karlar yeni yatırımlar ve verimliliğin artışıyla değil, ücret politikaları yoluyla (ücretleri dondurma, işçi sayısını azaltma gibi yollarla) sağlanmaktadır. Uluslararası pazara uzanma ve üretimini ucuz emek ortamında yapma bu kâr oranını daha da artırmakta ve talan edilen yerdeki büyümeyi daha da engellemektedir. İkinci olarak, globalleşmeyle gelen finans kapital ve talan, işçi sınıflarının gelirlerinde ve yaşam tarzlarında iyiye giden anlamlı bir değişiklik yapmamıştır. Çünkü finans kapitalin amacı, bu ülkelerde gelir dağılımı eşitsizliklerini kaldırmak veya gelir farkı uçurumunu kapatmak değildir; en az vererek en çok kârı sağlamaktır. Bu nedenle, finans kapital büyüdükçe, sefalet de büyür. Birleşmiş Milletler UNDP Human Development Report'a göre (1994), 1970'de dünya nüfusunun en zengin % 20'si, dünyanın en fakir % 20'sinden 32 misli ortalama gelire sahipti. 1991'de bu 32 misli fark, 61 misline çıkmıştır. 1970'de en fakir % 20 dünyanın toplam gelirinin % 2.3'ünü alırken, bu rakam 1991'de 1.4'e düştü. Finans kapital büyüdükçe, uluslararası ekonomi durakladı. Bunun anlamı oldukça açıktır. Birleşmiş Milletlerin World Development Report (1992 ve 1994) istatistiklerine göre, dünyada 1965-1990 arasında kişi başına düşen ortalama brüt iç hasıla (GDP) büyüme hızı 1.5 'di; Bu hız 1980-1992 arasında 1.2 olarak tesbit edildi (Diwan, 1995). Bu istatistikler 1980'lerde sermaye ve yeni teknolojiler gelişirken ülkelerin gelişme hızının azaldığına işaret eder. Bu duraklamaya yeni teknolojilerin ve finans kapitalin uluslararasılaşması cevaptır ve bu cevap da finans kapitalin uluslararası ekonomide büyüme kaynağı olmadığıdır. Bunun anlamı, globalleşmenin uluslararası ekonominin ve ülkelerin gelişme potansiyelini engellemekte olduğudur. 

1990'a ulaşıldığında, 1950'lerden beri bütün ülkelerde çeşitli oranlarda gelişmeler oldu, fakat endüstriyel Batıya yetişme ve endüstrileşme anlamında "kalkınma" yerine geri-kalmışlık devam etti. Gelişmişlerle gelişmemişler arasındaki gelir uçurumu daha da büyüdü: 1950'de kişi başına düşen ortalama gelir (ABD dolarının 1980 değeriyle) az gelişmişlerde 164, gelişmişlerde ise 3841 dolardı: Arada 3677 dolar fark vardı. 30 yıl sonra 1980'de, bu rakam azgelişmişlerde 245 dolara çıkarken, gelişmişlerde 9648 dolara yükseldi: Fark 8403 dolara yükseldi. (245 doların, yani yoksulluğun, nedeni 9648 dolardır.). 1990'a gelindiğinde, uçurum daha da açıldı: Fark (ABD dolarının 1990 değeriyle) 19,820 dolara çıktı. (Az gelişmişlerde 353 dolar ve gelişmişlerde 20173 dolar). Dünyada 3 milyarın üstünde insan, kişi başına geliri yılda 400 dolardan az olan ülkelerde yaşamaktadır. Bir diğer uçurum da ülke içindeki zenginle fakir arasında olandır ve buda gittikçe artmaktadır. (Seligson, 1993:3,4). 

Türkiye 1960-75 arasındaki ortalama büyüme seviyesi devam ederse, gelişmiş ülkelerle olan farkını ancak 675 yıl sonra kapatabilir (Morawetz, 1993:11). 

1960'larda Latin Amerika'nın gelişmiş endüstrileşmiş ülke olma yolunda ilk sırada olduğu ileri sürülüyordu. Lerner'in, Pye'nin ve McCleland'in hesaplarına göre Türkiye de bu ilkler arasındaydı. Olamadılar. Fakat her ülkede yeni zenginlikler ve zenginler yaratıldı. Son yıllarda Doğu Asya bölgelerinın (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur) gelişmişler arasına katılacağı ileri sürülmektedir. Bu ülkelerin ihraç-temelli ekonomik politikaları, ucuz işçi ve iş gücü sömürüsünün yüksek derecesine dayanan ekonomik faaliyetleriyle, bu bölge oldukça elektronik ve yüksek-teknoloji alanında hızlı gelişme göstermiştir. Fakat durum değişmektedir. Sadece 1987-89 arasında, G. Kore'de 7,000 grev oldu. Bu, ortalama, günde on grev eder. Köylüler sürekli ayaklanmakta ve silahlı polis gücüyle bastırılmaktadır. Bu bölgede çevre ve insan talanı düşünülebilecek en yüksek orana ulaşmıştır. 

Kalkınma, sürdürülebilir kalkınma ve globalleşme gibi ideolojik sunumların ne denli Makyavelci, şaşırtıcı ve titizlikle hazırlanmış propaganda olduğunu göstermek için aşağıdaki örneği vermek oldukça faydalıdır: 1980'ın başında, Amerikan dış politikasının uzun yıllardır temsilcisi olan I. de Sola Pool ile Amerikan emperyalizmin 1960'ların sonundan beri eleştiricisi Herbert I. Schiller arasında Profesor Hamelink'in oturum başkanlığını yaptığı bir söyleşide, Hamelink'in iletişim ve kalkınma konusu sorusuna iki profesör aşağıdaki biçimde cevap verdiler. (Pool ‘un cevabındaki siyasal-söylevci oyuna dikkat edin. Bu söylevde engelleyici kötü karşıt devlet ve devletçiliktir.) 

POOL: Açıkça burada değer konusu var. Kalkınma ne? Ben kalkınmadan bahsettiğimde, kendi toplumlarına herhangi bir etkiden yoksun bırakılmış, etkili olma yeteneğinden yoksun bırakılmış milyonlarca insana kendi yaşamları üzerinde kontrol vermeden bahsediyorum; Yetersiz yiyecek, yetersiz para, yetersiz eğitim ve yetersiz siyasal özgürlük tarafından yoksunlaştırılmışlardır. Kalkınmayla ben katılımcı topluma doğru gitmekten bahsediyorum. Elbette hükümetlerin iletişim araçlarına ihtiyaçları vardır. Kahraman milliyetçi mesajları yayınlama ihtiyacındadırlar. Ben bundan daha fazla değeri, köylülere kendilerini duyurma ve ifade yeteneğine veririm. Modern iletişim teknolojisini incelemem, bu bakımdan, Üçüncü Dünya'da kalkınmayı teşvikte önemli rol oynayabilir. 

SCHILLER: Ben tamamiyle farklı bir görüşteyim. Üçüncü Dünya ülkeleri kalkınma modelinin karaktelerinin ne olduğunu, nasıl işlediğini, nelere mal olduğunu, etkilerinin ne olduğunu anlamalıdırlar. Bunu anladıktan sonraki ikinci adım, bu yeni iletişim teknolojilerinin potansiyellerini görmektir. Fakat varolan güç dağılımına, kontrol düzenlemelerine ve Batı modelinin kendi etkisini uzatmak için nasıl çalıştığına bakarsak, bana göre, yeni elektronik teknoloji zarar veren mesajların taşıyıcısıdır. Bu tür kalkınma oldukça üzüntülü bir kalkınmadır. 

Pool'un kim olduğunu bilmezsek verdiği cevaba ilk baktığımızda,, oldukça duygulu ve demokratik bir yaklaşımla geldiği ve hatta popülist veya Marksist nutuk çektiği hissini duyarız. Pool'un diğer tutuculardan farkı, düşmanını (Marks'ı) iyi bilen ve okuyan biri olması ve psikolojik savaşın tecrübeli savaşçısı olmasıdır. Pool'un "yoksun bırakılma" nedenselliği, merkezi idarenin (devlet politikasının) yüzündendir ve "köylülere kendilerini duyurma ve ifade yeteneği" ise, 1970'lerin ortasından beri savunmacı-saldırıya geçen Amerikan ideolojisinin "serbest akım", "serbest ticaret" ve "desentralizasyon" politikasından dolayıdır. Buradan, okuduğumuzu anlamada çok önemli bir yan ortaya çıkar: Söylenenin değerlendirilmesini "ne için söylediğine" bakarak yapmak zorundayız. Makyavellinin çocuğunun söylediklerinin ardındaki amaçlar nedir? Bunu genellikle, sadece söylenenden anlamak her zaman olanaklı değildir; Söyleyenin kimliği ve savunduğu çözüm politikasını bilmek gerekir. Pool'un duygusallığı sınıf ve emperyalizmin çıkarlarına yönelik duyarlılığın ifadesidir. Schiller'in duygusallığı ise dünyanın ezilen insanlarının insanca yaşama haklarına yönelik bir duyarlılıktır. 

1990'larda, emperyalist sisteminin özelleştirme saldırısıyla ekonomik ve siyasal alanda egemenlik mücadelelerini, milli burjuvazilerin ve devletlerinin artan bir şekilde milliliğini yitirmesini, iç savaşların yer yer devamını, çöken Sovyet sisteminin zenginliklerine dünya kapitalistlerinin leş kargası gibi saldırılarının yaygınlaştığını görmekteyiz. 

1960'ların sonu ve 1970'lerde toplumların gündemlerinin ilk sırasını kaplayan toplumu ve toplumsal ilişikileri yeniden düzenleme gerekliliği sorunu, 1980'lerin sonu ve 1990'larda uluslararası sermayenin özelleştirme ve deregülasyon, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun gümrük duvarları, iletişim teknolojisinin efsaneleştirilen rolü ve çevre tartışmalarıyla, Japonya'nın Türkiye'ye kadar uzanan fabrika açmalarıyla, karşıtlığın baskıyla ve kaba güçle sessizleştirilmesiyle geri plana itildi. 1990'lardaki gelişmeler, örneğin Türkiye'nin "kalkınmasını" yeni bir safhaya getirdi: Milli denen büyük burjuvazi kapitalist dünya pazarıyla bütünleşti ve siyasal yapı bu bütünleşmeye uluslararasılaşmanın ve özelleştirmenin reklamcısı, propagandacısı, teşvikçisi olarak açıkça katılmaya başladı. Ülkelerde yerelin uluslararası talanına belediyeler bile doğrudan katılmaya başladılar. 1990'lardaki özelleştirmeyle ve deregülasyonla birlikte, (a) tüketimle-kalkınma ve (b) üretim için ucuz ham madde ve emek sağlama politikalarının egemen olduğu uluslararası pazarın, ülkelere kendisinin meşruluğunu satışı, eğitimi de kendine benzeten "eğlence” ideolojisi ekseninde dönmeye başladı. Eğlenceyle tüketim-teşviki birleştirilerek kapitalist düzenin meşruluğu için gerekli "fikir birliği" sağlama ve yürütme gücü elde edilmeye çalışıldı. Kentleri bırakın kasabalarda bile, insanların kupon toplamak için gazete alması ve eğlence-ve-hediye kazanmak için televizyon seyretmesi, siyasetcilerin stadyumlarda birdenbire belirmeleri, televizyonla eğitimin eğlenceyle yapılması, ciddi söyleşi programlarında bile eğlencenin gerekli görülmesi, bu çabanın hem göstergeleridir hem de çalıştığını belirtir. 

Çok önemli başka bir gelişme ise, kamu sistemi mantığının batıya bağımlı "kaliteli kültür" anlayışının (yani Batı klasik edebiyat ve müziği) desteklenerek kamu sisteminin sırtına yıkılmasına doğru olan gelişmedir. 

KALKINMADAN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE: NEYİN VE KİMİN? 

Ekonominin ve siyasetin uluslararası iletişiminde, 1960'lar öncesinde geri kalmışlık vardı. 1960'larda geri kalmışlık az gelişmişlik olmaya başladı. Ardından gelişmekte olan, gelişen, kalkınan ülkeler kavramları oluştu. Bir zamanlar Batılaşma vardı, ardından modernleşme ve kalkınma geldi. 1980'lerin sonunda sürdürülebilir kalkınma çıktı. Kavramlardaki değişimler egemenlik ve ideolojik mücadelede çerçeveleme ve paketleme biçimleridir. Az gelişmişlik, geri kalmışlık, gelişen ülke gibi kavramlar gerçekte tek bir dünya gerçeğini anlatır: Geri bırakılma durumu ve faaliyetleri. Batılılaşma, modernleşme, kalkınma, gelişme, sürdürülebilir kalkınma da tek bir ortak anlam taşır: Sermayenin düzeninin kalkınması... Sürdürülebilirlik de bu kalkınmanın devamlılığının sağlanması kaygısıdır. Özellikle sürdürülebilirlilikle ileri sürdürülen tartışmaların hepsinin altında bu kaygı yatar. 

Auguste Comte'un pozitivist görüşüne göre, ilerleme düzenin gelişmesidir. 19'uncu yüzyılda sömürgeci imparatorlukların yayılması "medeniyet götürme" adına yapıldı. Medeniyeti yayma işini tüccarlar, silahlı kuvvetler ve misyonerler yaptılar. 20. yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşıyla kurulan yeni düzende, Milletler Ligi'ne göre, "kendine bakamayan ülkelerin bakımı ve kalkınmalarının" "medeni ülkelerin kutsal misyonu" olduğu belirtilir. Buradaki kalkınma anlayışı “medeniyet götürme” kılıfındaki doğrudan sömürgeciliktir. Kalkınmanın ekonomik anlama bürünmesi 1949'dan sonra olmuştur. Türkiye gibi ülkelerin liderliği bu “medenileşmeyi” Batılılaşma olarak aldılar. Cumhuriyet çocukları bacalarından kara duman fışkıran fabrikalar ve makinalar sevdasıyla yetiştirildiler. Fes atıldı, şalvar atıldı, fistan atıldı, pantolon ve ardından da Levy's "medeniyeti" getirildi. Rakıyla viski rekabete girdi: Liberal burjuvalar her ikisini de ortama göre tercih ettiler. Medeni tutucu burjuvalar rakıyı aşağılık ve bayağı olarak nitelemeye başladı. Rakıyı içen özlemciler ve köşe dönme hayalleriyle başkalarının sahip olduklarına bakıp hayal kuranlar her yudumda "ah, medeniyet, ah, viski" diye iç çekmeye başladı, fakat viskiye ekonomik güçleri yetmedi. Benim gibi Hanzo'lar bir türlü medeni olamadılar (Whisky’de tahtakurusu ilacı tadı var!). Medenilerin dilleri değişti, arapçalar atılıp latin dilinin Amerikancasıyla karışık medeni Türkçe gelişti. Okullar bu medeni dili ve düşünce tarzını Türk yurttaşlığı ve milliyetçiliği olarak genç nesillere öğrettiler. Osmanlılar zamanında Türk, Türk olduğu için Türklüğünden utanırdı. Atatürk devrimiyle başlatılan (gerçekte 100 yıla yakın zamandır başlatılmış olan) medenileşmede, önce Türk, Türklüğünü kazanmakta Arabın dinine karşı öncelik kazanmak için mücadeleye girdi. Bu mücadele 1960'lara gelidiğinde "ne mutlu Türküm" diyenin üstünlüğüyle kazanıldı. Fakat 1990'lara gelindiğinde Arab kültürü çevre sakallarda ve siyaset tüccarlarının hesap tesbihlerinde yeniden tırmanmaya başladı. Bu kez Arapçı kültür kendi Türklüğünü kurmaya çalışan Türk olduğu için utanç duyan Türke karşı değil, yeni-sömürgeciliğin Levy'slı, küpeli, Coca Colalı, Adidasla, Marlboroyla kendini Batılı hisseden ve bunları tüketemediğinde Türklüğünü hatırlayıp aşağılık duygusuna kapılan yeni-postmodern Türk’e karşı mücadeleye başladı. Arapçı, dilinde “Allah” ve “emperyalist Amerika” ve de “içteki zındıklar” teranesi, ve elinde ise Amerika’nın kolası ve Marlborosuyla pazara çıkmış. Alışverişte. 

Türklüğün batılılaşarak medenileşmesi 1960'larda medenileşmeden kalkınmaya dönüştü. Çok kısa zamanda kalkınmanın pek de toplumun kalkınması olmadığı, zengin bir sınıfın gümrük duvarları kalkanıyla kurduğu dış ortaklıklarla sömürünün kalkınması olduğu anlaşıldı. Medenileşmenin yücelttiği Türklük, sosyalist ve Marksist millilik duygularıyla ayaklandı. Aynı medenileşmenin yücelttiği eşitliğe ve insanlığa düşman burjuva milliyetçiliği eşitlikçi ulusalcılık üzerine saldırtıldı. Buna düzeni korumayla görevli devlet güçleri eşitlik arayanlara saldırarak, tutuklayarak, hapse atarak, işkence yaparak karşılık verdi. 

1990'a gelindiğinde, kalkınma bitti, onun yerini sürdürülebilir kalkınma aldı. Sürdürülebilir kalkınma nedir? Önce egemen iletişimli tanımını yapalım: Kaynakların kullanımıyla, özellikle doğal kaynakların kullanımıyla kalkınma arasında denge kurarak, hem doğayı gözeten hem de kalkınmayı engellemeyen bir kalkınma. En basit anlamıyla, bazen, “sizin de başbakanınızım” uyutmacasını yutturamayınca, öfkelenip, "isteseniz de özelleştireceğiz, istemeseniz de" diye tehditler savuran kişinin "dengeler, dengeler" türküsü var ya, işte o tür sürdürülebilir kalkınmayı anlatır. Sürdürülebilir kalkınmayla kalkınanların kimler olduğunu anlatmaya gerek var mı? 

Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülmesi hem insanlık hem de doğa için büyük tehlike olan bir sömürü ve talan pazar yapısının egemenliğini sürdürme çabasıdır. 

1950'nin başında ekonomik kalkınma terimiyle birlikte, onun tersi olan kalkınmada yaya kalmışlığı anlatan geri kalmışlık ve az gelişmişlik kavramları çıktı. 1958'de Siyasal Bilgiler'de zevkle ve huşuyla okuduğumuz Daniel Lerner'in Passing the traditional Society (Geleneksel Toplumun Geçip Gidişi) araştırması yayınlandı. Araştırma Türkiye dahil Orta Doğunun, sözde, geleneksel toplumdan modern topluma geçişini ve modern iletişimin rolünü inceliyordu. Daniel Lerner psikolojik savaş uzmanıdır ve 1949'da Almanya'ya karşı psikolojik savaş yapıtını çıkarmıştır. Orta Doğu'nun modernleşmesi adı altında yaptığı araştırmayla topladığı verileri de psikolojik savaş anlayışı biçimi içinde yorumlamış ve kullanmıştır. Bu ülkelerde üç tutum tipi olduğunu blertmiştir: (a) modern insanlar: yani batının anti-faşist burjuva ideallerine yatkın olan kişiler; (b) geleneksel insanlar: yani, 1949 kitabındaki, naziler olarak niteledikleri; (c) Geçiş safhasında olanlar: yani politize olmamışlar, propagandaya yatkın olanlar. Dikkat edersek, D. Lerner, araştırmasıyla, psikolojik savaşta hedefi belirlemekte ve politikaların buna göre ayarlanmasına yardım etmektedir. 

D. Lerner’in metodu sonraki araştırmalarla hem desteklendi hem de geliştirildi: McLelland (1961); Bir zamanlar Çin’de casus olarak çalışmış ve Malazya'da İngiliz güçlerine karşı çarpışan komünist gerillaların sosyolojik araştırmasını yapmış olan Lucien Pye ve grubunun Princeton Üniversitesinde çıkardıkları seri halindeki araştırmalardan İletişim ve Siyasal Kalkınma (1963); Pool (1963); Scramm'in Kitle İletişimi ve Ulusal Kalkınma yapıtı (1964) ve UNESCO'nun 1970'lere kadar bastığı araştırmalar ve kitaplar buna birkaç örnektir. İngiliz Jeremy Tunstall'a göre, D. Lerner, I. de Sola Pool, ve W. Schramm 1960'larda, önce Asya ülkelerine öneriler sunan, sonra geri gelip Amerikan federal kurumlarına (elbette CIA bunların arasında) bilgi veren bir çeşit gezici sirk oluşturdular. D. Lerner sirkin entellektüel lideriydi. Hızlı anti-komünist ve 1980'lerde hızlanan özelleştirme ve deregülasyon saldırılarının hararetli savunucusu I. de Sola Pool ise ABD Savunma Bakanlığının akademik sözcüsüydü. W. Schramm ise toplantılar hazırlayan, gruplar kuran, araştırma merkezleri açan kitle iletişimi uzmanı seyyar satıcıydı. 

İletişim, kalkınma ve modernleşme sürecinde güçlenen ve tavlanan bir grup ordu oldu. 1969'ların sonu ve 1970'lerin başında, ordunun rolü üzerinde durulmadığı ve siyasal bilimcilerin harekete geçtiği görüldü. 1970'ler ve 1980'ler Latin Amerika'da ve diğer ülkelerde askeri güçlerle "düzen ve kalkınma" sağlanmaya başlandı. Amerika Asya’dan İran’a, İran’dan Suudi Arabistan’a, Yunanistan’a ve Afrika'dan Latin Amerika'ya kadar bütün kıtalarda krallıkları ve askeri rejimleri açıkça destekledi, iletişim altyapılarını kurdu ve geliştirdi. Demokratik yolla kendi kalkınmasını sağlamaya çalışan ülkelerde (örneğin Şili, Nikaragua) demokrasi adına demokratik rejimler alaşağı edildi. 

1960'larda gene Amerikan bilim adamlarından gelen, E. Rogers'in önderliğini yaptığı "yeniliklerin yayılması" görüşü, modernleşme ve kalkınmayı tarımsal alana götürdü. Kalkınma sorunu makineleşme, yeni sulama metodları ve suni gübreleme ile halletmeye çalışıldı. Aslında, bunun anlamı tarımsal alana teknoloji transferi ve büyük çiftçiliğin ve intensif tarımın başlatılmasıydı. Kişilere yönelik "yeniliklerin tanıtılması, gösterilmesi, benimsenmesi," toprak mülkiyeti ilişkileri içinde anlamını yitirdi. Bu ilişkilerde, liberal toprak reformu girişimleri köylülerin proleterleşmesi ve toprak sahiplerinin daha da zenginleşmesini getirdi. Yeniliklerin yayılması teorisinin iflasıyla, E. Rogers 1970'in sonunda, genel akışa uyup, yerelliğe, yerel bireyler arası iletişim ağlarının geliştirilmesine, küçük güzeldir (small is beatiful) ideolojisine sarıldı. Yeniliklerin yayılması merkezileşmiş politika ve iletişim aygıtı yerine, yatay iletişim kanallarıyla başarıya ulaşacağı görüşü egemenlik kazanmaya başladı. Kendi-kaynaklarını kullan, kendine-dayan fikri ileri sürülmeye başladı. Bu fikirle birlikte "kendi-içinden” kalkınma egemenlik kazandı. Bu elbette ki, Amerika'nın yerellik propagandasıyla özelleştirmeye, deregülasyona ve desentralizasyona giden yeni pazarlama politikasıydı. Bu politikayla, kalkınmada endüstri amaçlı teknoloji transferi zorunluluğu öne sürüldü. 1980'ler merkezi kamu kontrolunun yerine özel teşebbüsün "özgürlükçü" desentralizasyonu (=merkeziyetçilikten idari yerelleşmeye gidiş), deregülasyon ve özelleştirme saldırıları egemenlik kazandı. Özel-küçük özel-büyük tarafından ya yutuldu, ya faşist ideolojiye sarılmış bir şekilde milli marşlar söylemeye mahkum bir durumda bırakıldı, ya da ortadan kaldırıldı. (Bu üç süreç sürekli tekrarlanan, yenilenen bir süreçtir). 

Kalkınmanın kimin tarafından projelenip kimin için uygulandığına ve neden yapıldığına bakarsak, karşımızda "sermaye, sermaye birikimi ve sermaye birikimi için" cevabını sırıtır buluruz. Sürdürülebilir kalkınma teziyle birlikte, Amerikan ideolojisi ve Gündem 21 (Agenda 21) uluslararası durumun iyi bir muhasebesini yaptı. Gündem 21 oluşturucularınında içinde bulunduğu grup, soruna çarelerden biri olarak teknoloji transferini öne sürdüler. Gündem 21'ciler teknolojilerin daha ucuza satılmasını, en modern teknolojilerin transferini, daha iyi koşullarla "yardım\borç" verilmesini önerdiler. 1960'daki yeniliklerin yayılması (yani bilgi ve teknolojik ürünlerin yayılması) fikri 1990'da isim değiştirerek yeni giysilerle tekrar sunuldu. 1960'ın kalkınması "doğayla denge" kavramı eklenerek "sürdürülebilir kalkınma" oldu. Aynı yılların yardım ve teknolojik transferi, 1990'larda yeni teknolojilerin transferi oldu. 

POST-SÖMÜRGECİLİK 

Post-sömürgecilik kavramının kaynağı Asya'da, özellikle Hindistan ve Filipinler gibi ülkeler başta olamk üzere, komprador sınıfların ve uluslararası şirketlerin "dikkatlerini çekmek" ve "ilgi elde etmek" çabasındaki bazı entellektüellerdir. 

"Post-kolonici kültürel incelemeler " adı altında gelen bu yaklaşım emperyalist düşünü tarzının yansıtıldığı post-sömürgecilik (sömürgecilik ötesi) anlayışını getirir. Post-sömürgecilikle "ulusal bağımsızlık" veya herhangi bir bağımsızlık savaşı ve mücadelesinin, kısaca sosyal adaletin yerini, kitlelerin ve bireylerin global pazara entegrasyonu, modern olaylara modern kitle iletişimini izleyerek katılma ve modern süpermarketlerde özgürlük ve doyumu arama alır. Post-sömürgecilikte, eski Batı hayranlığı ve taklitciliği yeni kılıflarla sunulur: Batı kültürel ırkçılığı evrensellik kazanır; globalleşme, dünya vatandaşlığı, uluslararası firmaların önemli katkıları herkes için kurtuluş türküsü yapılır. Bu arada, bu yeni-emperyalist teorinin ne denli tabansız olduğunu, dünyanın her yerinde artan sömürü ve yoksulluk, azınlıkların bağımsızlık savaşı ve devletlerin silahlı güçleri tarafından katledilmesi, çalışanların artan enflasyon ve fiyatlar ile artmayan ücretler gerçeği karşısında mücadele vermeye devam etmektedir. 

Post-sömürgecilik, uluslararası pazara entegrasyonu ve 1980 ve 1990'lardaki gelişmeleri "büyük ihsan" olarak niteler. Post-kolonici görüş "Birinci Dünya pozitivist-empirikliğini" kopyalar; post-kolonici post-Fordizmin yeni kompradorudur (San Juan, 1995; Bhabha, 1992; Hall, 1992; Callinicos, 1994). 

POST-MODERNİZM 

Bu kavram oldukça farklı ve birbirine zıt ideolojik yaklaşımları içerir. Bu nedenle, aslında, detaylı bir analiz gerektirir. Bu yazıda, sadece post-modernciliğin liberal-çoğulcu olarak niteleyebileceğimiz biçimi üzerinde duracağım. Bunun yanında Marksist ve Marksist yönelimli kültürel yaklaşımlar post-modernizm konusu içinde çok önemli bir yer alırlar. 

Post-modernlik modernliğe karşı, karşıt veya modernliğin ötesinde olarak nitelenir. 

Modernlik endüstriyel toplumların yapısı, post-modernlik ise endüstri-ötesi (post-endüstriyel) kapitalist toplum yapısıdır. 

Endüstriyel devrimle kapitalist toplumlar sosyal sınıfları getirdiler. Sınıf, sosyal yapının en önemli elemanıydı. Post-modern toplumlarda sınıfın önemi artık ortadan kalkar. Onun yerine yaş ve cinsiyet gibi elemanlar alır. Kültürel faktörler merkezi rol oynar. Kişilik, bireysel farklılaşmış rollerin ve seçimlerin çerçevelediği post-modern kültürün çeşitliliğinde oluşur. Ekonomik alanda, Fordizm'in yerini post-Fordizm alır. Fordizm'de dev firmalar kitle pazarları için yarı-kalifiye işgücünü kullanarak kitle-üretim teknolojileriyle kitle üretimi yaparlar. Post-Fordizmde ise pazar “parçalara” ayrılmıştır. Üretim daha küçük firmalar tarafından yapılır ve artan bir şekilde taşeronlar (sub-contractor) kullanılır. (Bu kullanımın amacı aslında sendikacılığı parçalamak ve kârı artırmaktır Bunun da anlamı, kölelik ücretiyle işçi çalıştırarak süper-sömürüdür.). Firmalarda "personel bölümleri" isim değiştirerek "insan kaynağı" bölümleri olur. Sendikalar ya ortadan kalkarlar ya da fabrika birimleri içinde iş görürler. Siyasal anlamda, modern toplumlar "büyük devlet kurumları" olan ve ekonomik politikalar ve kamu kurumlarıyla ekonomiye oldukça karışan bir yapıya sahiptir. Post-modern toplumlar bunun tam aksine, özel teşebbüse, küçük-devlet kurumuna ve devletin ekonomiye karışmamasına ve rekabete dayanır. Kamu kurumları özel teşebbüslere satılır ve devlet klasik sorumluluklarından ve yükümlülüklerinden sıyrılır.(Bu size, 1980'lerin ve 90'ların deregülasyon, uluslararasılaşma, kamu işletmelerinin satılmasının meşrulaştırılması gibi gelmiyor mu?). 

Post-modern iletişim, post-modernliğe yakışır şekilde, kendi doyumları peşinde at koşturan bireyler için enformasyon, bilgi, kendini bulma, faydalanma ve kullanma kaynağıdır. Elbette, insan, ekonomik ve siyasal güce ve elde etme olanaklarına herhangi bir şekilde sahipse... Aksi takdirde, kendi doyumu peşinde koşma, varlığını sürdürme ve kitle iletişim çöplüğünde “kendini yenileme” içine sıkıştılmış ücretli kölenin, tüketim için çalışma, tüketme ve tekrar tüketmek için çalışma çemberi içine sıkıştırılmış bir “doyumlar peşinde koşma” biçimini alır. 

Post-modernizmin eleştirici kanadını sanatın-ticarileşmesine karşı “pazar için sanat” yerine, "sanat için sanat" direnişi olarak niteleyebiliriz. Bu çatışmaya “toplum için sanatı” da ekleyerek üçlü bir gruplandırma yapılabilir. Fakat bu direniş çoğunlukla sembolük sanat alanı çevresi ve çerçevesi içine sıkıştırılmıştır. 

Garnham'a göre (1990) edebiyat, dil ve film analizinden çıkıp gelen "metin analizi (kültürel incelemeler) 1980'lerde önce yapısalcı, ardından 1980'lerde post-yapısalcı Marksizme, oradan da post-modernizme taşındı. İnsan, yaşamını belirleyici materyal ve sosyal faktörlerden kaçtı; referanssız (non-referential) anlam vermeye ve "arzuların özgür oyunu" sahasına taşındı. Bu yaklaşımlar, aynı zamanda, kendi imtiyazlı alanlarında, imtiyazlı sembolik dilleriyle, bu entellektüellerin ideolojisi olarak desenlendi. 

1990'da pozitivizm isim değiştirip postmodernlik oldu: Ulus içinde ve uluslararasında çeşitli metinler (medya ürünleri) dolaşır; insanlar bunları isteyerek alır, kendi yaşamlarına yaratıcı bir şekilde uydururlar. Dolayısıyla, egemenlik\hegemonya ortadan kalkar, onun yerini global postmodern çoğulcu anlamlandırma ve tecrübe alır. Örneğin, Fiske'ye göre (1992) farklı izleyiciler yabancı hegemonyacı ürünlere kendi yorumcu çerçevelerini getirirler ve metni yeniden yorumlar, direnirler. Böylece, post-modernizmde, özgür kişiler ve gruplar çoğulcu anlamlandırmalarla toplu katılımdan, karşı anlamlandırmayla direnmeye kadar çeşitlenen bireysel davranışlarda bulunurlar. 

Post-modern iletişim, post-modernliğe yakışır şekilde, kendi doyumları peşinde at koşturan bireyler için enformasyon, bilgi, kendini bulma, faydalanma ve kullanma kaynağıdır. Post-modernistler bu "kaynak" olmayı anlatırken kaynağa sahiplik, sahipliğin üretimi biçimlendirmesi, dolayısıyla öteki geçerli alternatifleri bir kenara itmesi, doyum peşinde koşan kişi-bireylerin mülkiyet ilişkilerinde, enformasyonun teknolojisi, içeriği ve biçiminin saptanmasındaki gücü ve rolünü bir kenara iter. Kitle üretiminin kitle kültüründe, bu üretime bağlı olarak gelen nicelik çokluğu ve nitelik yoksunluğu ve düşüklüğü vardır. Bunun en önde gelen iki nedeni de ekonomiktir ve "post-modern" kitle üretiminin yaşam zorunluluğuyla ilgilidir: Çok kar, çok üretim, çok satış, çok satış için, çok pahalı olmayan ve pahalı olunca da çalışanların 5-30 yılını ipoteğe alan, çabuk kullanıp, tüketip, çabuk yenileme gereği işlenen ve\veya doğan kalitesiz ve gereksiz ürünler\mallar bolluğu... Bu çöplük ve köleleştirme bolluğu demokratik çoğulculuk olarak sunulur. Bu tür bolluğun ve demokratik çoğulculuğun siyasal-üst yapıdaki yansımasını parlamentoları dolduran siyasal partilerde görmekteyiz. Parlamenter demokrasi uyutmacasının egemen olduğu dünyanın hiçbir yerinde namussuz ve hırsız olmayan tek bir politikacı var mı dersiniz? "Post modern" toplum olarak sunulan "gelişmişlik" ve boyanan renkli-çoğulcu peyzaj, tekdüze egemenliğin yarattığı ruhsal, zihinsel ve maddesel çöplük yığınının kendini kendinden başka birşey olarak, kendine ve dışına satmasıdır. Aynı parlamentoların koridorlarında ve salonlarında bulunanlar birbirlerinin sahtekar, hırsız ve dolandırıcı olduğunu çok iyi bilirler, fakat kendilerini namus ve yüksek idealler peşinde koştuğunu anlatan post-modern fırçayla boyarlar. Elbette namus ve yüksek idealler peşinde koşmaktadırlar: Namusun ve yüksek idealin ırzına geçmek için... 

POST-MARKSİZM, POST-EMPERYALİZM? 

Marksizm-ötesi ve emperyalizm-ötesi\sonrası? H. İ. Schiller'in tartıştığı gibi, yok öyle birşey! Günümüzde Marksizm-sonrası gene Marksizm; ve emperyalizm-sonrası gene emperyalizmdir. Bu "sonralar ve ötesi" henüz gelmedi. Geleceği de pek yakın değil. Kendiliğinden geleceğini ummak boşunadır. 

Dünya 1990'larda Amerikan kültürünün ve özelleştirme ve deregülasyonla getirilen örgütlenme biçiminin egemenliği altına girmeye devam etmektedir. Bunun yanında, teknolojik ve ekonomik kontrol ve sermaye artık Amerikan olmaktan çıkmış, pazarları Avrupa ve Japon dev sermayeleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır. Sadece pazarları paylaşmamakta, örneğin, iletişim iletisi ürünü pazarı (software, yazılımı) dışında, iletişim teknolojisi ürün (hardware, teknik araçlar) pazarlarını kaptırmaktadır. 

1990'larda dünya ülkelerinde iletişim teknolojileri ve örgütlü faaliyetleri devletle halk, uluslararası, ulusal ve yerel ekonomik ve siyasal güçler, üreticiler ve tüketiciler, sosyal plancılar ve yöneticiler arasındaki yeni gelişme ve değişmelere uğradı. Türkiye gibi ülkeler, reklamcılığın ve siyasal propagandanın kitle iletişiminden geçerek yeni gelişmelere ve biçim değişikliklerine uğradılar. Ulusal politikalar uluslararası firmaların sözcülüğünü kalkınma ve iş\ticaret\turizm adı altında yapmaya başladı. Yüzde yüzleri aşan enflasyonlar, işsizliğin ve ekonomik sıkıntıların artarak yaşanması yanında, eğlence endüstrilerinin (team parklar,Walt Disney, Arcadeler, çocuk modern video eğlence yerleri, müzikli ve Tv’li birahaneler) daha da yaygınlaştığı yıllar oldu. 

Özelleştirme, uluslararasılaşma, deregülasyon, gümrük duvarlarının yıkılışı, yabancı ülkeye girme ve ürünlerinin bir ülke içinde yaygınlığını kazanışı 1990'larda devlet kavramının ve rolünün yeniden gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkardı. 

SONUÇ 

1990'ların dünyası, çok yakın geçmişin yeniden anlamlandırılmasını belli alanlardaki, özellikle iletişim alanındaki gelişmelere bakarak, evrensel niteliksel değişmeler olarak sunmaktadır. Bu sunumların materyal temeli ekonomik uluslararasılaşma ve bunun özelleştirme ve deregülasyonla özgürlük, serbest ticaret, demokratlaşma, globalleşme, evrenselleşme ve karşılıklı bağımlılık olarak gösterilmektedir. Örneğin, birkaç gün evvel McLuhancılar "global köy" (yani dünya emperyalizminin köyü olma) cümbüşünü çalıyordu; dün ise post-endüstriyalistler, ilkel "global köyün" tarihe karıştığını ve insanların "global kentte" yaşamaya başladığının davulunu çalmaya başladılar. Sovyet Rus imparatorluğunun çözülüp ganimet paylaşma yarışının başlamasıyla birlikte, davulun sesine "soğuk savaş bitti" namesi de katıldı. Dünya henüz, emperyalizmin global kenti olmadı ve soğuk savaş bitmedi. Tam aksine kapitalist ve emperyalist sömürünün olduğu her yerde ve birimde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Kapitalist ülkelerle "kalkınan ülkeler" arasındaki uçuruma ne oldu? Uçurumlar emperyalist, pardon, demokratik iletişimle kapatılmaktadır. Bu da ne demek? Çağımızın egemen iletişim biçimi, zaman ve yeri fethederek (yani teknolojilerle mülkiyetine geçirerek) emperyalist dünyayı örgütleme tarzı oldu. 

Bütün tartıştığım tür sunumlar geçerliliklerini materyal ilişkilerin idealleştirilmeyen, mitleştirilmeyen, efsaneleştirilmeyen, olduğundan öte abartılmayan gerçeklerinde anlamlarını yitirirler. 1990'ın dünyası dünden kopukluğu anlatmaz, bir sürekliliği ve bu süreklilikteki bazı değişimleri ifade eder. Bu da kesinlikle yakın geçmişin egemen üretim ilişkilerinin temel değişikliklere uğradığı anlamında değildir. Dolayısıyla, kavramların önüne “post” (veya Türkçede ardına “sonrası, ötesi”) eklemeleri yaparak yapılan sunumlar, teknolojik araç yeniliklerinin ve gelişmelerinin ötesinde, üretim ve ilişki biçimlerinde niteliksel değişikliklerle ilişkisi olmadıkça veya sahte mitleştirme seviyesinde kaldıkça ideolojik sahte-biliç sunumunun ötesine gitmezler. 

Dr. İrfan Erdoğan 

New York, Mayıs 1996 



REFERANSLAR 

Alemdar, K. ve İ. Erdoğan (1995), Popüler Kültür ve İletişim. Ankara: Ümit Yayınları.

Amin, S. (1990), "The growing sophistication of Northern Control", Socialist Review, vl 20: 3, p. 22-24.

Bell, D. (1959), The End of ideology. NY:Free press.

Bell, D. (1973), The coming of the post-industrial society. NY:Basic books.




Bhabha, H. (1992), "Postcolonial Criticism." Bknz S. Greenblatt ve G. Gunn (eds.) Redrawing the Boundaries. New York: Modern Language Association of America.. 

Callinicos, Alex. 1989. Against Postmodernism: A Marxist Critique. New York: St. Martin's Press.

Diwan, R. (1995), Globalization: Myth vs. Reality. Professor of Economics, Rensselaer Polytechnic Institute, Troy, NY 12180. e-mail: diwanr@rpi.edu

Dordick, H. ve Wang, G. (1993), The Information Society. Ca: Sage.

Dochery, T. (1993) (ed.), Postmodernizm. New York: Harvester.

Ekecrantz, J. (1987), The sociological order of the new information society. Bknz Slack, J. ve F. Fejes (eds.), Ideology of information age, pp. 78-94. 

Erdoğan, İ. (1996), İnsan, toplum ve iletişim: Egemenlik ve mücadeleye giriş. (basılacak).

Erdoğan, I. (1995), Amerika. Ankara:Ümit yayınları.

Erdoğan, İ., N. Ejder (1996), Çevre sorunu çevre oyunu. (basılacak.).




Fiske, John (1992), British Cultural Studies and Television. Bknz Allen, R. C. (Ed.) Channels of Discourse, Reassembled. London: Routledge 

Galbraith, K. (1977), Age of uncertainty. Boston:Houghton Mifflin. 

Garnham, N. (1990) (ed.), Capitalism and communication: Global culture and the economics of information. Ca: Sage.




Hall, Stuart. (1992), "The Question of Cultural Identity." Bknz Hall, S., D. Held and T. McGrew (eds.) Modernity and Its Futures. London: Polity Press. 

Horowitz, I. L. (1976), İdeology and utopia in the United States; 1956-1976. NY:Oxford University Press.

Lerner, D. (1957), The Passing of traditional society. NY: Free press. (1965 baskısı).

Leys, C. ve B. Berman (1994)(eds.). African capitalists in African development. Colorado: L. Reinner Publishers.

Mattelart, A. (1991), Advertising international: The privitization of public space. NY:Routhledge.

Mattelart, A. (1994), Mapping World Communication. Minnesota: University of Minnesota Press.

McLelland (1961), Achieving society. NY:Free press.

Morawetz, D. (1993), The gap between rich and poor countries. Bknz Seligson, M. A. & J. T. Passe-Smith (eds.) op. cit. p. 9-14. 

Pye. L. (1963) (ed.), Communication and political development. NJ: Princeton University Press.

Pool, I. de Sola (1963), The mass media and politiks in the modernization process. Bknz Pye, L. (ed.) op. cit, s. 234-253.

Rostow, W. W. (1961), The stages of economic growth: a non-communist manifesto. (3r ed. 1990) NY: Cambridge Univesity Press. 

San Juan, E. (1995), Postcolonial Theory Versus Philippine Reality.

Schiller, H. I. (1991), "Not yet the post-imperialist era". Cirtical Studies in Mass Communication, (8) 1, 13-28.

Seligson, M. A. (1993) Dual gaps: An overview of theory and research. Bknz Seigson, M. A. & J. T. Passe-Smith (eds.) op. cit. p. 3-7)

Voloshinov, V. N. (1973). Marxizm and philosophy of language. MA: Harvard University Press.

Share:

Bu Blog'da Ara (search in this blog)

Translate (Başka dile çevir)

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir; ama bazlarını internetteki kitapcılşarda bulabilirsiniz.  Gerçi birkaç öğrenciye burs v...