CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:
Modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Modernizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MODERNLEŞMENİN ELEŞTİRİSİ

Direniş iletişimi çoğunlukla modernleşme ideolojisinin ve pratiklerinin analizi ve eleştirisiyle işe başlarlar. Bunu yaparken (veya sonrasında) herhangi bir genel modernleşme sürecini kabul etmez ve özel, kendine özgü, tarihsel tecrübe üzerine eğilir. Bu eleştirilere göre, modernleşme incelemeleri soyut analiz kategorileri kullanmaktadır ve bu kategorilerle, inceledikleri tarihsel bakımdan özel süreçler ortamını görme imkanını yitirirler. Bu özel süreçler, kapitalizmin yayılmasının ve sonuçta kurulan emperyalist dünya sisteminin parçalarıdır. Bu dünya sistemi, egemen ve bağımlı toplumlardan oluşur. Bu toplumların geleneksel diye nitelenmesi, egemen olanların baskın özelliklerinden çıkartılan ve evrensel olarak nitelenen karakterlerine dayanarak yapılır; bu özelliklere göre yapılan ölçmeler ve karşılaştırmalar nesnel değildir; geçersizdir; ölçülemez. 

Toplum değişimini modernleşme ve burjuva yaklaşımlarının sözlüğüyle ele alıp incelemeye girişmek, ta başından yanlış yola girmek demektir: Modernleşme, kalkınma, az gelişmişlik, gelişme ve geri kalmışlık gibi kavramlar, egemen burjuva ideolojisinin biçimlendirdiği ve/veya kendi ideolojik çerçevesine göre anlam yüklediği kavramlardır. Bu kavram ve yaklaşımlarla uğraşırken, özellikle eleştiriler öne sürerken, kesinlikle, alternatif olarak o kavramın burjuva ideolojisinin çerçevesi içinde hazırlanan zıddını veya tersini veya karşıtını benimseme sınırları içinde kalmamak gerekir. Örneğin serbest akıma karşı, devletin akımı/kontrolü; serbest teşebbüsün kitle iletişimini kontrolü ve sahipliğine karşı, devletin veya devlet kurumlarının kontrolü; ortak pazara karşı yönetici sınıfların gümrük duvarlarının savunulması gibi... 

Ayrıca, yukarıdaki sunum, burjuva sisteminin sunduğu kontrollu karşıtlıklardan hepsini de reddederek, hiçbir alternatifle ortak tanımlamalarda bulunmama olarak anlaşılmamalıdır. Devrimleri hiç bir zaman tek bir sınıf kendi gücüyle yapmamıştır, yapamamıştır. Örneğin çevre korunması için, işkencelerin durdurulması için, insan hakları için, alışılan “burjuva girişimleri” gerektiğinde desteklenmelidir. Doğruya ve haklıya başkası sahip çıkıyor diye, doğruyu ve haklıyı yüzüstü bırakmak yanlıştır. Devrimle yoksunluk ve yoksulluk arasında doğrudan pozitif ilişki kurmak doğru değildir. Yoksunluk ve yoksullukla, devrimden çok faşizmin ve diktatörce bir yönetimin daha çok ilişkisi olmuştur. Yoksunluk ve yoksulluğun artması illa ki devrime gidileceği anlamında değildir. Devrim materyal güçsüzlüğün yaygınlaşması ve üretim araçlarının tekelleşmesiyle gelmez; üretim güçlerindeki güç kompozisyonunun değişmesi ve bunun üretim ilişkileriyle ters düşmesiyle gelir. Yoksullaştırma ve tekelleşmeyle, üretim ilişkilerinde egemen üretim güçlerinin egemen üretim ilişkileriyle ters düşmediği ilişkisel güç ve güçsüzlük yaratılır. Bu durum da ideolojik anlatımlarla meşrulaştırılır. Üretim güçlerinde değişiklik yoktur, sadece kapitalizmin karakteri olan tekelleşme vardır. Sosyal devrim, siyasal darbeden (coupe d'eta) farklı bir oluşumdur. 

Modernleşme 

Lerner (1957) modernleşmeyi, iletişimdeki sözlü tarzdan media sistemlerine geçiş olarak belirler. Lerner'e göre, tipik geleneksel yapıda (örneğin 1957'nin Türkiye’sinde) sözlü iletişim sistemi egemendir; sosyo-ekonomik yapı kırsaldır; siyasal yapı temsiliyetçilikten uzaktır; kültürü okuma-yazma bilmez. Bu sözlü iletişim sisteminde izleyici homojendir; kaynak, statüye dayanan hiyerarşidir; iletişimin içeriği sıkı kuralcıdır. Gelişmiş sistemde kanal medyadır; izleyici heterojen kitledir; kaynak profesyonelliktir; içerik tanımlayıcı\tasvir edicidir. Bu ayırım ve sunumla gelen D. Lerner ve benzerlerinin hem sözlü hem de medya sistemini yorumlama biçiminin bilimsellikle ilgisi, bilimi siyasal ve ırkçı yobazlığa kurban etmesidir. Geleneksel sistemde eğer kuralcılıkla (gelenekler, görenekler, görevler ve sorumluluklarla) egemenlik kurulmuş ise; “Gelişmiş sistemde” daha kötü bir şekilde, insanlar, mülkiyet ilişkilerinin yapısı nedeniyle, temel ihtiyaçlarını elde etme ve kendilerini sağlama araçları ve geliştirme olanaklarından yoksun edilmişler; ücretli\maaşlı köle durumuna düşürülmüşlerdir. Medyanın yapısı buna en açık bir örnektir (Erdoğan, 1997). 

Sözlü sistem ile kitle iletişimi sistemi ayrı iki dönemin ve teknolojik düzenin ifadeleri olarak alınabilir. Fakat Lerner gibi karşılaştırma yapıp birini gelişmeye engel, ilkel ve kuralcı olarak ilan edip, diğerini ilerleme ve modernlik olarak sunmak tarihe hakarettir. Lerner, sözlünün reçeteci (önceden her şeyin reçete gibi belirlenmiş olması ve kullanılması) ve medya sisteminin tasvirci (tanımlayıcı, özelliklerini anlatıcı, açıklayıcı) olduğunu iddia etmektedir: 

(1) Amerikan firma sisteminde çalışan kitleler her gün üretimin yönetimiyle ilgili sözlü iletişimlerinde sıkı kuralcılığa bağlı kalmak zorunda değiller mi? Amerikan kitleleri istedikleri zaman, özgürce, kuralcılığa uymaz ve işlerini terk mi ederler? Buna cevap vermek için illeki Amerika’da yaşamak gerekmez. 

(2) Medya sisteminin kapitalist dünyada egemen sistem olduğunu iddia etmek toplumdaki iletişimin ne olduğunu bilmemek veya bazı iletişim türlerini göz ardı etmektir. Kapitalist düzende de, yine egemen iletişim tarzı sözlü ve çoğu kez yüz yüzedir: Kapitalist dünya günlük yönetimini, kitle iletişimi medyasıyla yapmıyor. Amerika’da her gün milyonlarca insan örgütlü üretim ilişkileri içindedir ve bu ilişkilerin çoğunluğu sözlü ve yüz yüze iletişimle yürütülür.[1] (3) Medyanın tasvirciliği veya tanımlamacılığı, eğer varsa, nesnelliğin ve yansızlığın getirdiği bir tasvircilik değil, belli ekonomik ve siyasal çıkarların belirlediği tasvirciliktir. Sözlü geleneğin reçeteciliği ilişkinin kimler arasında olduğu ve nasıl biçimlendirildiğine bağlıdır: Kapitalistle işçisi arasındaki iletişimin yapısı geleneksel kültürdeki sözlü iletişimin yapısından nitelik bakımından daha mı ileridir, gelişmiştir ve sıkı kuraldan yoksundur? Kapitalizmin sözlü iletişimde özgürlük iddiası çölde susuz sürünenin su içme özgürlüğüne sahip olmasına benzer. Kapitalist, işin koşullarını belirler ve işçi de yoksun bırakılmışlığında işe kapaklanır. Geleneksel baba oğluna ne yapacağını söyler, oğlu gık bile çıkarmadan, istemese de yapar. 

(4) Sözlü yüz yüze iletişim, sözelliği ve de o anlık karşı tepkiyi anlatır. Eğer toplumsal yapısal kölelik ilişkileri yoksa, yüz yüze iletişim medya iletişimiyle karşılaştırılamayacak kadar demokratiktir. 

(5) Sözlüde kaynağın hiyerarşik olması ve medyada profesyonel olması farkı da gene geçersiz bir yorumdur. Medya, yapısal özelliği nedeniyle asıl kendisi hiyerarşik ve tek yönlülüğü ve yukarıdan aşağıya doğru etki ve yönetimi anlatır. 

(6) Sözlüde, örneğin toplum yönetimindeki hiyerarşik iletişim ilişkilerinde, egemenlik ilişkileri apaçıktır, gizli değildir. Medya profesyonelliğinde egemenlik ilişkileri profesyonelliğin ideolojik pratikleri içinde gizlenmiş profesyonel (bilinçli veya bilinçsiz yapılan) sahtekarlıktır. 

(7) Geleneksel sözlü iletişimin homojenliğinde dayanışma vardır. Medyanın heterojenliği (kitle olması) izleyicileri atomlaştırılmış bağımsız bireyler olarak görmeye dayanır ki, bu da demokrasi ve özgür seçim iddiasının meşrulaştırılmasını getirir. Aslında medyanın içerik bakımından heterojenliği de niceliksel çokluk ve tekrardan öteye gitmez. İdeolojik heterojenlik iddiası, Amerikan moda ve popüler kültürünün “dışsal görünüm ve paketleme ayrılığı içinde” homojenliği gizler. Bunun ardında da tekelci kitle (fordist) üretim biçimi yatar. 

(8) Ayrıca, 1957’de Batı'nın kitle iletişim sistemini (bugün bile) toplumun egemen iletişim biçimi olarak tanımlamak geçersizdir. O gün kadar bugün de kitle iletişimi, toplumsal iletişimde sadece (a) tüketim mallarının pazarlanması (b) kitle iletişim örgütünün kendi ticari çıkarlarını gerçekleştirmesi ve (c) ideolojik beyin yönetimi görevlerini yapar. Tekrarlayalım: Toplumsal iletişim, kitle iletişiminin kapsamının çok üstünde ve ötesindedir. Toplumsal üretim ilişkileri kitle iletişiminde değil, kitle iletişiminin de dahil olduğu, örgütlü üretim faaliyetleri ağ ve şebekeleri içinde olur. Kitle iletişimi insanların günlerinin büyük kısmını geçirdiği iş\çalışma yeri iletişimi yanında sınırlı, fakat önemli bir köşede kalır. Ekonomik birim olarak kitle iletişiminin çalıştırdığı insan sayısı ve insanların kitle iletişimiyle geçirdikleri zaman miktarı, diğer günlük örgütlü ilişkilerle karşılaştırıldığında çok azdır. İnsanlar kitle iletişiminin ürettiği haber, eğlence, düş ve umutlarla karınlarını doyurmuyor; kendine sığınacak bir yer yapmıyor; kendini giydirmiyor ve yaşamını düzenlemiyor. Kitle iletişimini ve iletişim teknolojisini bütünün bir parçası olmaktan çıkartıp, bütünün kendisi gibi göstermek, veya bütünün belirleyicisi egemen parça olarak sunmak hatalıdır. 

Sözlünün “cahil” ve medyanın “okumuş” oluşu, ille ki aralarında anlama ve yorum bakımından niteliksel üstünlük farkı olduğunu işaret etmez. Medyada her gün bize verilenlere bakarsak, oynadıkları rolün cehaleti besleme ötesine ender gittiğini görürüz. Yazılı veya kayıtlı gelenek, iletişimde yönetim gücünü tutma ve muhafaza etme olanağını getirir. Medyanın her gün sunduğu çöp yığınını tutmanın anlamı ne ki? Okuma-yazmayı bilmek, okul bitirmek, okuduğunu anlamak, mutlaka yazılı iletinin sözlü iletiden daha “ileri” niteliklere sahip olduğunu anlatmaz. Ayrıca, insanlar arası ilişkilerin çoğu yazılı iletişimle değil, sözlü iletişimle yürütülür. 

Psikolojik Hareketlilik (psychic mobility) 

En geniş anlamıyla, psikolojik yaklaşım, toplumun üyeleri arasında yeni tutum ve değerler elde edilmesi gerektiğini ileri süren görüştür. Bu modelde ana kavram Lerner'in “empathy” kavramıdır. Bu kavram Mead’in “rol alma” ve “sonuç çıkartma” kuramından çıkarılmıştır. Lerner bu kavramı psikolojik hareketlilik (psychic mobility) veya “kendini bir başkasının rolüne, yerine koyma kabiliyeti” olarak tanımlar. Bu görüşe göre, geleneksel toplumlarda kişilik yapıları “süreduran, değişmez” ve sınırlanmış olarak tutulur. Bundan dolayı, “iletişim stratejisi” yapıcı faaliyete uygun bir tutumsal çevre yaratmalıdır. Bu da, çevrenin yeni yanlarıyla yüksek dereceyle kendini bir tutma kapasitesi vererek, geçişteki insanın hayalini genişletme ile olabilir. Hareketli bir psikoloji (ruh hali) hareketli bir kişi yaratır ve bu modern endüstri toplumunun gereğidir (Lerner, 1958). 

Fatalizme karşıt ilgi (empathy) 

Lerner’in yaklaşımın merkezinde “empathy” kavramı vardır: Empathy, Lerner'in ve diğerlerinin kullandığı asıl anlamda, kitle tüketim mallarına arzu demektir: Tüketim için ilgi... Kapitalist kitle üretimi için kitle tüketimi yapacak pazar yaratma ve geliştirmenin psikolojik koşullarının ilgi (empathy) olduğu ve geleneksel kültürün insanının bundan yoksun olduğu ileri sürülür. İlginin yaratılması bakımından, iletişim pazarı (radyo, televizyon, gazete, dergi, müzik, film, telefon) sadece kendi endüstrisinin teşvikçisi değil, aynı zamanda bütün diğer kapitalist endüstri ve yapıların reklamcısı olarak rol oynadığı için oldukça önemlidir. Lerner ve Schramm'a göre, geleneksel toplumun insanı ilgiden yoksundur veya yeterince ilgiye sahip değildir. Bu yoksunluğun nedeni de fatalizmdir. H. Gans 1962 yılındaki incelenmesinde, Amerika'nın yoksul semtlerde yaşayanlarının ilgi ölçeğinde oldukça zayıf olduğunu buldu. Bu bulguya göre sosyal merdivende üste doğru harekete karşı olan güçlü yapısal engellerin algılanması, role ilgisini azaltır. (Gans, 1962). Daha doğrusu, ilgi azlığı veya yokluğu fatalizmin değil, engellenmiş, frastrasyonlara uğratılmış tecrübelerin, alternatif kıtlığının ve yokluğunun, olasılıkların çok uzak olmasının sonucudur. 

Girişim Yoksunluğu ve Motivasyon 

İndeks (ve modernleşme) yaklaşımında kapitalizmin günlük propagandasında olduğu gibi, ana tema yenilikçi bireyselciliktir: Sosyal değişimde bireysel girişim/yatırım fikri egemen rol oynar. Bu iddianın evrenselliği, dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan incelemelerin bulgularıyla geçersizleştirilmiştir. Örneğin, birçok Batılı araştırmacı, Japonya'da insanların hiyerarşiye sıkı sıkıya bağlılıklarına rağmen hızla endüstrileşmesini tuhaf bulmuşlardır. Bu kuramsal tutarsızlık yani Japonya'daki başarı sağlamak dürtüsünün/motivasyonunun haddinden fazla gelişmesi, evrenselliğin içinde yerini almıştır. Diğer bir örnek: Tayland'ın kültürü, gevşek sosyal yapı, hareketlilik, çekirdek aile (kapitalizmin anne, baba ve küçük çocuklardan oluşan aile tipi) ve bireyselcilik özellikleri taşır. Yani modernleşme için gerekli evrensel özelliklere sahiptir, fakat yatırımcı girişim Tayland insanında azdır. Aynı şekilde, bireyselciliğin endüstrileşmeyi engellemedeki rolü Banfield'in (1958) Hindistan’da yaptığı bir incelemede bulunmuştur. 

Motivasyon yokluğu, bireyselciliğin gelişmemiş olması, ilginin olmaması gibi sayısız psikolojik nedensellikler aslında, kalkınma programlarının, teknoloji ve bilgi transferinin, eğitim sistemlerinin transferinin, dış sermaye ve yatırımlarının meşrulaştırılmasıdır. Sadece az gelişmiş toplumlarda değil, aynı zamanda kapitalist toplumlarda, insanların yoksulluğu, işsizliği, devlet yardımıyla geçinmesinin nedenleri de, aynı şekilde, bu insanların tembelliğine, uyuşukluluğuna, motivasyondan yoksunluğuna bağlanmaktadır. İkinci olarak, “yenilik aramaktan yoksunluk” iddiası, sadece hakaret edilen geleneksel kültürün insanı için değil, örneğin Amerikan insanı için de, geçersizdir: Amerikan (veya geri bırakılmış ülkelerin) insanlarının ilk amacı önce aç kalmamak, başını sokacak kiralık bir ev bulmak, kısaca varlığını devam ettirmek mücadelesidir. Yeniliklerin kabulü veya reddi (örneğin doğum kontrolü) gibi kuşkular, bu insanlar için günlük yaşam mücadelesinde arkadan gelen ve onlara yukardan empoze edilmeye çalışılan politikalardan biridir. Her gün yukardan empoze edilen ve onu sayısız kıskaçlar içine almış politikalarla mücadele ederek yaşamını sürdürmeye çalışan insanları, tembellik ve uyuşuklukla suçlamak burjuva biliminin ve onu benimseyen Türkiye gibi ülkelerdeki üniversite çevrelerinin etik yoksunluğudur. Evrensel olarak öne sürülen kişisel nitelikler, elbette rekabet içindeki sermayenin egemen karakterleri olacaktır. Ezilende bu karakterler varsa ezilmişliği anlatır; eğer yoksa, gene ezilmişlikte faydasızlığı ve yok edilmişliği ifade eder. Bir insan ne denli yatırımcı ruhla dolu olursa olsun, yapısal gerçekler, örneğin sermaye gerekliliği, pazardaki geçerliliği ve başarı olasılığı, bu ruhu materyal ilişkiler gerçeğinde tuz ruhu yapıp eritir. Ama efendim, Hüsnü çorap satarak, hiç durmadan tekrar tekrar yineleyerek zenginledi. Öyle olduğunu bile kabul etsek; Hüsnü bu yapısal ilişkiler düzeninin egemen karakterini değil, ender istisnaları temsil eder ve egemen ideolojinin desteklenmesini değil, çürütülmesini anlatır. Bu satırları yazarken, benim köpeğim büyük motivasyon, zevk ve iştahla, güçlü bir arzu ve girişimle, peçete kağıdını almış, bir sanat eser yapar gibi dişleriyle küçük parçalara ayırıyordu. Gidip elinden aldım: Geçmiş olsun motivasyon, geçmiş olsun arzular, girişimler, zevkler, istekler ve yenilik arayışları... 

Yeniliğin kabul edilmemesi de geleneksel kültürün gerici ve tutucu özelliklerine atfedilmektedir. REFAH veya FAZİLET Partisi'nin gerisindeki sermaye geleneksel kültürün gerici ve tutuculuğunu mu temsil etmekte yoksa bu kültürel tabanı kullanarak sermaye birikimi sağlayan pragmatik ve fırsatçı bir yapıyı mı? Kapitalizm kendi olanı, kendinden olanı ve kendisinin üstünlüğünü ve muhteşemliğini ilan ederken; kişilerin seçme özgürlüklerinden bahsederken, başkalarına gelince aynı şeyi reddeder: Bir kültürün bir diğerini kendi değerleriyle değerlendirip aşağılamasının ve buna katılımın nedenleri nedir? Bir güçsüzleştirilmiş yapının kendi ekonomik ve kültürel çıkarlarının gerçekleşmesi için yaptığı girişimler reddedildiğinde, reddeden kültür, direnişi küçümseyerek olumsuz karşılarken, reddedilen kültür en azından kendini korumak için (veya yayılmak için) direndiğinde, rekabete girdiğinde ve “çek elini belimden, ben sevgilin değilim” dediğinde, neden “serbest ticarete, serbest enformasyon akımına, insan haklarına, özgürlüğe saldırı var!, Komünist var!, hurafeci var, gerici var!” diye bağırarak saldırılır? Çünkü, talancılar, sömürgeciler ve emperyalistler her devirde kendilerini haklı ve ileri ilan etmişler ve kendilerine karşı direnişi de hem kültürel, hem siyasal, hem de ekonomik alanda ezmek için silahlı yok etme dahil akla gelen her yola başvurmuşlardır. Emperyalizmin, koloniciliğin, feodalizmin bilim adamları da bu saldırılarda kendilerine düşen görevi yapmak için birbiriyle yarışmışlardır.[2]

Geleneksel insanın tembelliği, burjuvanın çalışkanlığı 

Modernleşme teorilerinin “ertelenmiş doyum” nosyonu, Weber'in ideal tipinden alınmış ve Protestan ahlakı ile kaynaşmış, orta sınıf kişisel hareketliliğini idealleştiren bir görüşü yansıtır. (Ertelenmiş doyum, kısa dönemli kapkaççılık, köşe dönmecilik yerine uzun dönemli hesapçılık demektir). Geri bırakılmış ülkelerin halklarının tembel, aylak, uyuşuk, geri kafalı olduğunu benimseyen bu anlayış tarzına, örneğin Schramm'a göre iletişim, bu ülkelerde “insanları, kemerlerini sıkmak ve adalelerini sertleştirmek, çok çalışmak ve ödülünü beklemek için harekete geçirmelidir.” Diğer bir deyişle, geri bırakılmış ülkelerin insanları hayatı gayet hafife alan, kemerlerini sıkmaya gerek duymayan, çalışmadıkları için adaleleri cıvık et gibi olmuş kitlelerden oluşur. Bu kitleyi harekete geçirmek için Protestan çalışma ahlakını vererek, düşünce tarzlarını “dünya sınırlı şeyler verir/sunar, denemeye ne gerek var” biçiminden, “eğer yeterince sıkı çalışırsan, onları hak etmek için, dünya sınırsız zenginliklere sahiptir” biçimine değiştirmek gerekir. 

Lerner'e göre (1963) iletişim, ödülü çaba ile açıkça ve sürekli olarak ilişkilendirerek, kalkınma için gerekli yaşam biçimlerinin dönüşümüne biçim verebilir. Yani iletişim geleneksel kitleleri modernleştirmek için, kişisel çaba (istekle gelen çalışma arzusu) ile kişisel ödülü (istenen şeyi, çalışmayla elde edileni) ilişkilendirerek, onları çok çalışıp çok kazanmaya teşvik edecektir. Lerner'in tek korkusu 1970'de, isteklerin elde edilenlerden (ödüllerden) fazla olmasıdır. Lerner buna çare olarak da iletişimcilerin, kitlelerin haddinden fazla isteklerini (taleplerini) kısıtlamayı öngörmektedir. Modernleşmenin gerektirdiği “çabayı (= çalışma arzusunu) teşvik etmek için medyanın dürtücü, teşvik edici ödüller çizmesi/resmetmesi gerekir. Bunun gizli ve açık anlamı şudur: Medya, Batı'nın reklamını yaptığı orta sınıf tüketimci yaşam biçiminin teşvikiyle, kapitalist ürünlerin satışı ve kapitalizmin yaygınlaşmasının teşvikini yapmalıdır. Pool (1966) bunu çok özlüce belirtmiştir: Medya elektrik, buzdolabı, otomobil gibi yeni malları kullanmak için ne tür fırsatların olduğunu sergiler. Modernleşmecilerin medyaya verdikleri bu görevi medya en iyi ve yaygın bir şekilde yapmaktadır. Fakat bunun kimin ve ne için modernleşme, ilerleme, kalkınma olduğunu sormazsak, Lerner, Pool ve benzerlerinin teorik tuzağına düşeriz. 

Artan Beklentiler, başarılar ve frastrasyonlar 

Jean Baudrillard (1969) modernleşme kuramcılarının sonradan, girişimlerinin başarısızlıklarını “beklentilerle” “elde edilenler” arasındaki dengesizlik ilişkisiyle açıklamalarını, oldukça ayrı bir biçimde anlamlandırmaktadır: Kişiler “umar”, çünkü umabileceklerini bilirler. Çok fazla ummazlar, çünkü toplumun özgür yükselmeye karşı koyduğu büyük engellerin farkındadırlar. Bununla beraber “azıcık çok umarlar,” çünkü hareketlilik ve büyüme ideolojisini tecrübelerler. (Her gün bu ideoloji, toplumsal hareketlilik, yani yükselme olanaklarının bolluğu ve büyüme, yani zenginleşme örnekleriyle yaygın ileti faaliyetlerinde bulunur). Dolayısıyla kişilerin beklenti/umut seviyeleri, gerçek verilerin getirdiği gerçekçilik ve kuşatan ideolojinin tuttuğu gerçek dışıcılık arasındaki uzlaşma, uyuşma ve anlaşmanın bir sonucudur. Bu uzlaşma tüm toplumun içsel çelişkisini yansıtır. 

Bu uzlaşmanın, kişinin kendi kendine vardığı bir sonuçtan çok, kişinin günlük üretim faaliyetlerinde bu üretim faaliyetlerinin biçiminin zorlaması (basitçe güç ilişkileri) sonucu çaresiz bırakılmasından dolayı olduğunu belirtmek daha doğru olur. Çünkü egemenlik, mücadele, boyunsundurma ve boyunsunma, yapısallaştırılmış örgütlü faaliyetler gerçeği içinde olur, yürütülür, tutulur, sürdürülür ve geliştirilir. Değişim de aynı şekilde, bu faaliyetlere direnme ve bunlarla mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkan üretimin niteliğindeki değişikliklerle gelişir. Bu değişmede fikirlerle mücadele, materyal ilişkiler üzerindeki mücadelenin verildiği bir alandan öte bağımsız bir şey değildir. 

Ülkelerin kendi geçmişlerinden edilişi 

Modernleşme yaklaşımları hem kendi endüstriyel tarihlerinden hem de az gelişmiş ülkelerin tarihlerinden soyutlanmış varsayımlarla gelirler: Yaklaşımları tarihsizdir. Tarihsizliğin birinci biçimi, kalkınan ülkeleri durgun izolasyondan çıkan ve “20. yüzyıla sarsıp sokacak dışsal bir uyarana ihtiyacı olan ülkeler” olarak nitelemesidir. Bu görüş, kalkınan ülkelerin gerçek tarihi tecrübelerinin verileri ışığında tümüyle geçersizdir. Hem sömürgeleştirilmiş ve geri bırakılmış ülkeler hem de resmi olarak sömürgeleşmemiş Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeler medeniyet götürdüklerini iddia edenler tarafından geriletilmiştir. Modernleşme araştırmacıları ve görevselci okulun temsilcileri, modern devletin ön koşullarını aramaktan hala geri durmazlar ve sistemli bir şekilde bu ayrı devletlerin bağlı olduğu uluslararası koloni sisteminin kenarından geçip giderler. 

Schramm ve “modernleşmecilerin” bu görüşü, gerçekte soğuk savaşla yapışık gelen psikolojik savaşın, bu bilim adamları tarafından sürdürülmesi girişimleridir. Bu aydınlar Hristiyanlığın da yayıcılarıdır ve din propagandası yapan örgütlerle ilişkidedirler. Din tüccarlarıyla, din tüccarlarının ideolojisine inanmış kültürel tüccarlar, egemen tarihte “keşiflerin yayılması, modernleşme ve kalkınma” diye okutulan sömürgeleştirmedeki işbirliklerini hala sürdürmektedirler. 

Modernleşmenin, Aynının Büyümesi Olması 

Modernleşme teorileri, kapitalist şirket büyümesi gibi, toplumsal geleceği şimdinin aynısının daha geniş ve büyük biçimi ve iş bölümleriyle çeşitlenmiş şekli olarak görürler (Elliott & Golding, 1974:234). Daha basit dille, büyüme, mükemmelleşme, farklılaşma, entegrasyon ve yeniden entegrasyon az gelişmiş ülkelere taşınarak evrensel geçerlilik ve kalıcılık iddia edilir. Giderek, 1990’ların sonuna gelindiğinde, Türkiye gibi ülkelerde maaşlı köleliğinin bile bilincinde olmayan bazı “aydınlar” yerel kimliklerin sınırlayıcılığına karşın “evrensel değerlerden” bahsetmeye başlarlar. Böylece 1990’ların egemen pazar yapısını meşrulaştıran düşünsel\ideolojik anlatımlar evrensel değerler yapılır. 

Modernleşme teorilerini eleştiren Baran ve Hobsbawm (1961) “az gelişme” sorununu çözmek için önce bu ülkelerin neden “az gelişmiş” olduklarını anlamak gerektiğini belirtmişlerdir. Bu soruya cevap, ancak, bu ülkelerin tarihi geçmişine bakarak verilebilir. Bu da bizi her ülkenin kendi yapısal ve dışla ilişkisel geçmişini incelemeye götürür. 

Goran'ın belirttiği gibi (1982:19) modernleşme teorisinde, az gelişmiş ülkeler sanki birden bire yoktan çıkıp gelmektedirler. Hiçbir tarihe sahip değildirler. Hepsi de “geleneksel toplumlar” kategorisi içine sokulurlar. En iyi biçimiyle, tarihin eski dönemlerine ait kültürlerin toplumları olarak nitelenirler. 

Nicelik artışının niteliksel değişim olarak sunulması 

Modernleşme arayışında dikkat edersek “geri kalmış” kafalarda yerleşmesi istenen, kitle iletişim araçlarına sahip ol, onları izle, onların istedikleri yönde mutfak eşyaları ve modern tüketim malları al, çok çocuk yapma, çocuklarına bol oyuncak ve yiyecek al, çok çalış ve harca, eskiyi at ve yeniyi al, tutma, başkaldırıyı unut, sana bizim gibi iyi niyetlilerin ve gelişmişlerin sunduklarını al yut gibi teşviklerle gelen ve kapitalizmin Batı'da egemen bir şekilde uyguladığı tüketim için hareketlilik ve nicelik artışının nitelik değişimi olarak sunumudur. 

Teorinin Irkçılığı 

Modernleşme indeksleri, ideal tipin kavramları, az gelişmiş ülkelerden ve insanlarından istenen ve beklenenler ve empoze edilmeye çalışılanlar, kapitalist Batı'nın ırkçı kültürel üstünlük görüş ve politikalarının kendinden olmayanlara yönelik saldırısıdır. 

Teoride Gelenekselliğe Düşmanlık 

Türkiye’de ve diğer ülkelerde yaptığı araştırmada ve önceki psikolojik savaşla ilgili araştırmasındaki kategorileri göz önüne alırsak, Lerner, geleneksel toplumu değişime karşı olarak nitelerken, modern veya “geçişte olanlara” (daha doğrusu propagandaya açık olana) değil, “geleneksel tip” olarak nitelediğine, yani daha evvelce faşist olarak nitelediği tipe saldırmaktadır: Geleneksel tip değişime, yani kapitalist tip olmaya, tamamiyle karşıdır. Değişme olanağı yoktur. Lerner bunun farkındadır; bu nedenle gelenekseli, karşı saldırıyla, küçümseyerek, değersizleştirerek, her türlü negatif değerle isimlendirerek, psikolojik olarak yıkma yolunu seçmiştir. 1970’lerde durum değişti ve 1980’lerde “kültürlere” ve “yerele saygı,” diğer deyişle çoğulculuk ve yerellik politikaları daha görevsel oldu. Ulus kurma ve geleneklik tartışması atıldı. Türbanlıya “türbanı bırak” politikasının verimsizliği ortaya çıktı. Onun yerine türbanın altında Levi’s, elinde Coca Cola, dudaklarında Fransız veya Amerikan ruju ve yüzünde gene Amerikan veya Avrupa boyasıyla “yerel veya geleneksel kimlik” daha verimli oldu. 

Yaklaşımın örgütlü yapılardaki insan yerine sözlü ifadeye dayanışı 

Modernleşme teorisiyle toplanan ve değerlendirilen veriler ve çıkartılan sonuçlar, kişilerin kendileri hakkında ne söyledikleri, ne düşündükleri ve inançları\tutumlarına dayanmaktadır. Aslında, dayanılması gereken temel, insanların somut yaşam gerçekleri ve etkinlikleridir. Sosyal bilimlerde, özellikle 1970’lerden beri, insanların kendileri, bir durum veya bir süreç hakkında söyledikleriyle (tutumlar, bilinç, inanç, görüşleriyle) gözlemlenen özellikler arasındaki uyuşmazlığı açıklamaya çalışmaktadırlar. Sorun ve çözümleri bilme, bilinç ve tutumun çok ötesine gitmektedir. 1960’ların sonuna kadar egemen olan bilinç/tutum ile davranış arasındaki belirleyici bağın günümüzde etkenliği ciddi bir şekilde soruşturulmuş ve pozitivist-ampirik okul içinde yeni açıklamalar getirilmiştir. Örneğin, De Young (1986) geri dönüşüm davranışında, dürtünün (motivasyonun) ve yapmayla ilgili psikolojik tatminin yönlendirici nedenler arasında olduğunu bulmuştur. Çevre duyarlılığı ve ilgisiyle hareket eden insanların, ekonomik çıkar değil, değerli ve yararlı bir şey yaptıklarını bilmenin verdiği tatmin duygusuyla hareket ettiklerini bulan araştırmalar, davranış değişiminde, tutum değişimine ağırlık verme yerine, önce bu duygular üzerinde durulmasını önermektedirler (Oskamp, 1991). Cottrell 1993’deki araştırmasında, kendini “sözlü onaylama” (örneğin, çevreyi gözettiğini söyleme), “çevre ilgisi” (örneğin çevreye olan ilgi derecesi), “çevre kirlenmesi hakkında bilgi”, “davranışın sonuçlarının farkında olma”, “kişisel onaylama”, “durumsal faktörler” ve “genel sorumlu çevre davranışı” ölçülerini kullanmış ve çok değişkenli regrasyon analizi sonucunda, “sözlü onaylama” ve “ekoloji bilgisinin” birlikte, genel “sorumlu çevre davranışının” sadece % 21.8’ini açıkladığını bulmuştur (R2 = 21.8). Sosyal normların (kurallar ve kültürel geleneklerin) nasıl davranışı etkilediği üzerine eğilen Schwartz’ın “alturism” modeline göre (1991), kişiyi geri dönüşüm davranışına iten zincirde, sırayla (a) sosyal normların kişisel normlar olarak benimsenmesi, (b) davranışın sonuçlarının bilincinde olma ve (c) sonuçtan kişisel sorumluluk duyma duygusu vardır. Ejder-Erdoğan ise 1997’deki incelemesinde, kişilerin kendi davranışları hakkındaki sözleriyle, kişilerin gerçek davranışları arasında önemli farklılık olduğunu bulmuştur: Değerlerde, tutumlarda ve enformasyondaki değişim ancak davranışlarda göründüğünde, sözlerden çok günlük faaliyetlerde ifade edildiğinde anlam kazanır. 

Ayrıca, sosyal bilimin amacı sadece toplumlardaki inanç ve tutum farklılıkları ve bunların dağılımının frekanslar, indeksler, merkezi yönelimler ve standart sapmalarla belirlenmesi değildir. Sosyal bilim dağılımın özelliğinin neden ve sonuçlarını açıklamakla yükümlüdür. 

Bu tür teori, insanın düşünce yapısından hareket ederek insanı açıklamaya yönelir. Aslında, insan ve toplumunu yapan ve değiştiren, insanın materyal yaşamını belirleyen, insanın düşüncesi değil, tam aksidir. Düşünceler insanı ancak o zamanın egemen düşüncelerinden öteye götürebilir; o kadar; düşüncelerle gidilen “öte” ancak materyal üretimdeki insanın günlük yaşanan gerçeğiyle asıl anlamını bulur. Yani, düşünce hiçbir şeyi tutamaz veya değiştiremez; Tutan ve değiştiren, materyal ilişkiler gerçeğinde bu gerçekle ilişkili düşünceler taşıyan insandır. 



[1] Medya ile yapılan reklam ve ideolojik yönlendirme ve yönetimin etken olması, ancak kişiden ve kişiler arasından geçerek mümkün olabilir. 

[2] Adam kavramı “erkek” değil, “insan” anlamında kullanıldı. Dilde mücadelede, kavramdan vazgeçme yerine, anlamlandırmayla sahip çıkılmalıdır. Gerekirse, elbette alternatif sunulmalıdır.
Share:

MODERNLEŞMENİN SOSYOLOJİSİ: YAPISAL GÖREVSELCİLİK

Modernleşmenin tutucu sosyolojideki egemen yaklaşımı, Tönnies ve Weber'in geleneksel ve modern üzerine olan perspektiflerini birleştirmeye çalışan T. Parsons, E. Shils ve öğrencilerinin savunduğu yapısal görevselcilik[1] teorisidir. Bu birleştirmeyle, Parsons (1951) sosyal faaliyetlerin ve sosyal örgütlerin etrafında döndüğü beş kalıp değişkeni ortaya atmıştır. Bu kalıplar mikro (= psikolojik, davranışçı), ara (= sosyo-psikoloji) ve makro (= örgütsel) seviyelerde inceleme yapan modernleşme teorisyenleri tarafından benimsenip kullanılmıştır. Bu kalıplar kutuplaşmış ikilemlerdir ve modern kapitalizmle ilgili olanlar evrensel, modern ve arzu edilir gerçekler olarak sunulur. Bu kalıp/patern değişkenlerini özetleyelim: 

(a) Duygusallık - kişisel yansızlık ikilemi: Kişiler o anki doyumlarını (haz veren isteklerini, ki bu ihtiyaç olabilir veya olmayabilir) azamileştiriyor mu, yoksa gelecekteki olasılıklı daha büyük avantajlar için doyumlarından mı vazgeçiyorlar? Ya da kişiler ilişkilere duygusal nedenlerle mi giriyorlar yoksa maddi, çıkarcı nedenlerle mi? Bunu şöyle okuyalım: Hisleriyle hareket eden insanla planlı hareket eden insan arasında fark vardır. Hisleriyle hareket eden şimdiye dönüktür ve hayvan gibi o anki ihtiyaçlarını tatmin eder ve hayvan gibi tekrar ihtiyaç karşılanması gerektiğinde harekete geçer. Hissellik/duygusallık ilkellikle eşleştirilmektedir. Kişisel yansızlıkta ise en az iki gizli anlam vardır: Birinci anlam, “kemerleri sık, tasarruf et, bir gün sen de zengin olursun, yeter ki çalış” ideolojisinin teşviki ve yoksullaştırılmışı yoksulluk koşulları için suçlamadır. İkincisi ise “uzun dönemli planlarla, diğer insanlar dahil bütün kaynakları, kar hesaplarına göre, sömürü ve bu sömürüde kaz gelecek yerden civcivi esirgememek” hesapçı davranışçılığıdır. 

(b) Dağınıklılık/yaygınlık – belirginlik ikilemi: Kişilerin diğerleriyle ilişkisi her şeyi mi kapsıyor yoksa belli alanlar içinde mi sınırlanıyor? Bunu şöyle anlamlandıralım: Benim hem ekonomi, hem siyaset sosyolojisi, hem siyasal ekonomi, hem iletişim gibi her dalda fikrimin olması, kapitalizmin bölümlere ve alt-alt bölümlere ayrılmış bilim anlayışında, genellikle çıkarlara dokunduğu için, olumlu olarak nitelenmez. Belli bir alana kendini bütünüyle verme ve amaçlarını kesinlikle belirgin bir çerçeve içinde saptamadır; böylece hem mücadelede, hem de “kar” sağlamada avantajlı duruma gelebilirsin. Birinci tip insan ve toplum yapısı işbölümünün yoğun olmadığı basit yapıları anlatır. Herkes her şeyi yapar; çünkü her şey çok sınırlı bir alan içindedir. Dikey ve yatay farklılaşma ve çeşitlenme yok denecek kadar azdır. İkinci tip ise, yaygın işbölümü ve uzmanlaşmanın olduğu gelişmeyi anlatır. İkinci tipte çıkar alanları mülkiyet ilişkileriyle sıkı sıkıya düzenlenmiş ve korunmuştur; ve yaygın işbölümü nedeniyle uzmanlaşmada dışlama ve “benim ve bizim” sahipliği egemendir. 

(c) Öznel adamacılık – evrensellik ikilemi: Birey, kişisel ilişkilere göre mi (örneğin arkadaşlık, akrabalık gibi) yoksa duruma ve kişiye özgü ölçülere göre mi değerlendirme yapıyor? Örneğin, futbol takımı tutar gibi mi yoksa balık tutar gibi parti tutuyor? Burada da dikkat edersek, kapitalist bireyselleşmiş çıkar evrenselleştiriliyor ve bireyin kendi çıkarını yakın çevresinin çıkarından geçerek tanımlaması ilkellik ve gelişmemişlik olarak anlamlandırılıyor. 

(d) Soy/rütbe – başarı ikilemi: Kişiler sülale ve silsilelerine, ve onların ne yaptıklarına göre mi, yoksa kendilerinin elde ettiği başarıyla mı tartılır? Bu anlayışa göre, geleneksel toplumlarda sosyal sahnede aile egemendir, yerel cemiyetler küçüktür ve ailenin, cemiyetin ortak amaçlarında ve kazançların dağıtılmasında (bölüşülmesinde), kimin ne alacağına karar verilmesinde kişisel ilişkilere ağırlık verilir. Dolayısıyla başarı kişiye değil, kişinin nereden geldiğine, kimlerden olduğuna bağlıdır. Çok gelişmiş Amerika’da bile profesyonel seviyede iş bulma ve tutmaya gelindiginde sadece ne bildiğin değil, öncelikle seni kimin bildiği onem kazanır. Kennedy, Ford, Carnegie aile kimliği ve New York’un Harleminde herhangi bir aileden olma kimliği toplumda yaratılan zenginliklerinin dagitılmasında kimin ne alacağına ve nasıl alacağına neyin karar verdiğine çarpıcı bir örnektir. Soy ve rütbe (sınıf) ile birlikte, ona yapışık olarak başarı da gelir. Kapitalizmi sanki bireysel başarı üzerine kurulmuş ve sosyal kademelerde yükselmenin ve düşmenin (sınıflar arası geçişin) yaygın olduğu, soy ve rütbenin (sınıfsal aitliğin) yerine bireysel başarının geçerli olduğu bir sistem olarak sunmak ideolojik uyutmacadır. 

Bu kuramsal çerçeveye göre, modern toplumda, akrabalık daha az egemendir; sosyal yapılar/örgütler daha büyük ve komplekstir; belirgin ilişkilere, bireysel amacın gerçekleşmesine ve kazançların dağılımının objektif ölçeklere göre yapılmasına ağırlık verilir. Kısaca, geleneksel gerilikten kurtulmak için modern karakterlere sahip olmak gerekir: örneğin eğer ev sahibiysen ve evini kiralıyorsan, oğluna kiralasan bile, kira parası almalısın. Arkadaşlığını hissel temele değil, çıkar temeline dayandırmalısın; kişilerle olan ilişkinde belli çıkarlar çerçevesi içinde ilişki kurmalı ve amaçlarını bu çerçeve içinde belirlemeli ve alacaklarını duygusallığa kapılmadan almalısın. Örneğin, bir istihbarat örgütünde çalışıyorsan veya polissen, herhangi bir yakınına veya arkadaşına ilişkin görevin ile arkadaşlık arasında bir seçim yapman gerekiyorsa, daima görevini seçmelisin. 

Parsons'a göre, sosyal evrim sosyal alt sistemlerin birbiri ardına olan farklılaşmasından geçerek devam eder: Modernleşme, ekonomi ve ekonominin dayandığı teknolojinin, yüküyle farklılaştığı ve toplumun diğer parçalarından özerklik kazandığı zaman olur. Değişim, farklılaşma (işbölümü) ve yeniden entegrasyondur.[2]

Frank (1971:2), görevselci yaklaşımın ırksal bakımdan kendini beğenmiş, ampirik bakımdan geçersiz, teorik bakımdan yanlış, ideolojik bakımdan tek yanlı, politika bakımından, tümüyle zararlı değilse bile, etkisiz olduğunu belirtir: Uygulandığı az gelişmiş ülke gibi, bu sosyoloji de gittikçe az gelişmiş olmaktadır. 

Parsons'u yansıtan Smelser'e göre (1964) modernleşme yapısal farklılaşmayı içerir: Modernleşme süreciyle karmaşık bir yapı oluşur. Bu yapı çoğulcul görevler yapar. Bu görevleri de farklı, özel, uzman alt yapılar görür. 

Sosyoloji ne işe yarar? Toplumsal faaliyetlerin sosyal açıdan açıklamasını yaparak nesnel bilime katkıda bulunur; örneğin modernleştirme ve modernleşme adı altında yapılan faaliyetlerin sosyolojik araştırma ve açıklamalarla meşrulaştırılmasını sağlar. Bu faaliyetlerin sürekliliğine, etkenliğine ve geliştirilmesine katkıda bulunmak için önerilerde bulunur. Böylece bilim adamı\kadını kendine ödenene karşı ödemeyle geri iletişimde bulunur. Bunun bir neticesi de sosyolojinin kendi varlığının “yararlılığına” inanması, varlığını sürdürmesi ve geliştirmesidir. 


[1] Structural functionalism mekaniksel işlevselliğe değil, biyolojik farklılaşma ve entegrasyona paralel bir görevselliğe dayanır, bu nedenle işlevsellik kavramı kullanılmadı. 


[2] Yeniden entegrasyon (reentegration), alt sistemdeki uyuşmazlığı alt sistemde değişiklik yaparak giderip, bozulan dengeyi yeniden kurarak organizmanın ya da toplumsal yapının bütünlüğünü tekrar sağlamaktır.
Share:

MODERNLEŞMENİN EKONOMİSİ: ROSTOW VE KALKIŞA GEÇEMEYEN KALKINMA

Geleneksel (klasik), neo-klasik ve neo-Keynesci ekonomiler öncelikle kıt üretim kaynaklarının verimli bir şekilde “en az kullanım için tahsisi” ve zaman içinde bu kaynakların optimum büyümesiyle genişleyen mal ve servisler üretimi ile ilgilenir. Todaro'ya göre (1977), bu geleneksel ekonomik yaklaşım kalkınma ekonomisine uymaz. Kalkınma ekonomisi daha geniş alana sahiptir: Ekonomik, sosyal ve kurumsal mekanizmalarla ilgilenerek yoksul kitlelerin yaşam seviyesini artırmaya yönelir. Bu nedenle intizamlı (düzenli) ekonomik planlama ve geniş tabanlı ekonomik politikalar zorunludur. Batı'nın ekonomik teorilerinin varsayımları ve soyutlamaları soruşturma yapılmadan diğer ülkenin koşullarına aktarılmaktadır. Üniversitelerde sanki evrensel modeller gibi okutulmaktadır. Ekonomik kalkınma varsayımları ve soyutlamaları kullanılan ülkenin gerçeklerine uymalıdır ve gözlemlerle ve tecrübelerle kaydedilmiş ekonomik yaşam özelliklerine ve karakterlerine uygun olmalıdır. Myrdal (1970) ekonomik kuramcıların bu teorileri her zaman, her yer ve her kültür için geçerli saymalarının doğru olmadığını ve bunun ciddi sonuçlar getireceğini belirtmiştir. Ne yazık ki, Batı'nın kurumları gibi profesyonel pratikleriyle birlikte; Batı'nın ekonomik görüş tarzı da mikro, makro ve uluslararası iktisat kategorileri içinde transfer edilmiştir. Bu ekonomik görüş kapitalist sömürünün tüketici bağımsızlığı/özgürlüğü (iletişimde aktif izleyici), mükemmel yönetim (iletişimde özelleştirme) ve kar azamileştirmesi yoluyla büyümesi ve yaygınlaşması üzerine eğilir. Bunda da “rekabetçi denge”, “arz ve talep” ve “marjinalite” ağırlıktadır. “Kalkınma ekonomisi en kısa zamanda, bütün toplumun önemli ekonomik, kurumsal ve sosyal dönüşümlerini sağlayacak uygun kamu politikaları formüle etmeyle ilgilenmelidir.” Temel sorular olan, “ne, nerede, nasıl, ne kadar ve kimin için mal ve hizmetler üretilmelidir?” yeterli değildir. Ülke seviyesinde ekonomik kararları kim yapmakta veya etkilemekte, kimin çıkarları için bu kararlar verilmekte, uluslararası karar verme dahil, güç kullanımı kimin için yapılmaktadır? (Todaro, 1977:15) Önemli bir egemen gerçek, bu sorularda cevabın daima halk/kamu adına, kamu için, kamu temsilcisi siyasal güç tarafından yapıldığını ileri sürmektedir: Türkiye'de Başbakan veya Cumhurbaşkanının ne zaman çıkıp “Sevgili halkım, bakın bu Japon firmasının açılışını yapıyoruz, böylece hem bu firma hem ortakları hem de bu firmanın üretimiyle ilgili yan firmalar zenginleşecek; kölelik ücreti verilerek ve fiyatlar sürekli artırılarak işçi sınıfının daima günlük ekmeğe muhtaç işçi sınıfı olarak kalması sağlanacak; bu firma tası tarağı toplayıp gittiğinde geriye talan edilmiş bir çevre ve insanlık kalacak” dediğini duydunuz mu? Başbakan ve Cumhurbaşkanlarının ne dediklerini her zaman duyuyoruz. Dolayısıyla, güç kullanımıyla kullanımın kılıfları üzerinde durmak da öncelik kazanmaktadır. Bu da bizi bir toplumun örgütlü yapısına ve yapının iletişiminin (sınıf yapısı, ulusal ve uluslararası ilişkiler düzeni) belirleyici karakterine getirir. 

Ekonomik kalkınma literatüründe 1970’lerin başlarına kadar iki egemen görüş görürüz: Birincisi 1950'lerde ve 1960'ların başlarındaki, Rostow'un önderliğini yaptığı “ekonomik kalkınmanın safhaları” teorisidir. İkincisi, 1960'ların ortalarından itibaren yaygınlık kazanan A. G. Frank'ın öne sürdüğü “bağımlılık” teorisidir. Frank’ın çalışmaları ileride ayrı bir bölümde sunulacaktır. 

1950 ve 60’larda ekonomik kalkınmada ülkelerin birbirini takip eden modernleşme safhalarından geçmesi zorunlu olarak görülüyordu. Modernleşme ekonomik büyüme içine sıkıştırılmıştı. Kalkınmanın yabancı yardım ve uygun yatırımla sağlanacağı düşünülüyordu. 

Ekonomik modernleşme modeli denince akla hemen W. Rostow gelir. Rostow'un insanlık tarihine kapitalist şatodan bakınca, aşağıda şatoya doğru gelen tek bir yol ve yolun gerisinde sıralanmış çeşitli “kalkınma durumundaki” ülkeler görülür. Yol gelip şatoda biterek selamete ve kurtuluşa ulaşıyordu. Bu tek çizgisel ve evrensel model insanlığı geleneksel toplumdan kapitalist topluma doğru yol alan bir tarihsiz tarih içinde sıkıştırdı. Bu tarihsiz tarihin tarih olarak geçerliliği belki de İngiliz endüstriyel kalkınması için doğru olabilir. Rostow'un modeli de Lerner gibi, yüzdelere dayanarak ölçmeler yapıp, yorumlar ileri sürme yanında; belli göstergelerin indekslerini alma ve istatistiksel ilişkilerle gelişmeyi, kalkınmayı değerlendirme şeklindedir. Modernleşme Lerner'den ve siyasal sosyolojiden alınan terimlerle ve ekonomik safhalarla açıklanırken, medya gelişmenin ajanları, modern ilişki biçiminin üreticileri, “artan beklentilerin taşıyıcıları” olarak nitelendi. “Artan beklentiler” “artan engellenmelere (frastrasyonlara) dönüştüğünde” medyaya bu engellenmeleri gidermede görevler verildi. 

Ana yol modernleşme görüşünün tutucu ekonomi alanında yansıması Rostow'un kalkınma teorisinde açıkça görülür: Kalkınma, Rostow'a göre, beş safhada olur: . 

1. Başlangıç safhasında Geleneksel toplum bulunmaktadır. Rostow’da geleneksel toplumların temel özelliği, kişi başına elde edilebilen gelir düzeyinde bir tavanın mevcut olmasıdır. Bu tür toplumlar genellikle üretimin sınırlı olması yüzünden kaynaklarının çok büyük bir kısmını tarıma ayırmak zorunda kalırlar. Tarım, emek gücünün ağırlıklı istihdam alanıdır. Yatırımların çok düşük olduğu ve klasik toprağa bağımlı üretim yöntemlerinin kullanıldığı geleneksel toplumlarda siyasi iktidar da genellikle toprak sahiplerinin elindedir. 

2. İkinci safhada hazırlık aşamasındaki toplum gelir. Rostowcu modele göre, geleneksel toplumdan kurtuluş ve hazırlık aşamasına geçiş; en azından toplumun bir kısmında fikirlerin ve tutumların ekonomik kalkınma yönünde değişmesi ve dışarıdan gelen şoklarla gerçekleşmektedir. Hazırlık aşamasındaki toplumlarda öncelikle, sosyal sabit sermaye yatırımlarının gerçekleştirilmesiyle uğraşılır. Toprak reformu ve diğer araçlarla tarımda elde edilen gelirin bir kısmının sanayiye transferi veya girişimci toprak sahiplerinin gelirlerinin bir kısmını kendilerinin ticaret ve sanayiye yatırmaları bu dönemin ekonomik yapısındaki belirgin özelliktir. 

3. Üçüncü safhada kalkışa geçen toplum gelir. Bir önceki hazırlık aşamasıyla arasında net bir ayırım yapılmasa da kalkışa geçme aşaması modelin en önemli kısmıdır ve sanayileşmenin ilk dönemi esas alınır. Rostow bazı ülkeler için tahmini kalkış tarihleri belirlemiştir (Tablo 1). 

Tablo SEQ Tablo \* ALPHABETIC A. Tahmini kalkış tarihleri (Rostow, 1966:52) 

ÜLKELER KALKIŞ 

İngiltere 1783 – 1802 

Rusya 1890 – 1914 

Fransa 1830 – 1860 

Kanada 1896 – 1914 

Belçika 1833 – 1860 

Arjantin 1935 - 

ABD 1843 – 1860 

Türkiye 1937 - 

Almanya 1850 – 1873 

Hindistan 1952 - 

İsveç 1868 – 1890 

Çin 1952 - 

Japonya 1878 – 1900 







Bu aşamada toplum gelişmeyi başlatan uyarıcılara olumlu ve düzenli tepki verir. Ancak yine de kalkışın gerçekleşmesi için öncelikle üç koşulun meydana gelmesi gerekir: 

· Üretken yatırımların milli gelir içindeki payının %5 veya daha azından; %10 veya daha fazlasına çıkması ve böylece nüfus artış hızını aşan gelir artışının sağlanması, 

· Yüksek hızla gelişen bir veya birkaç imalat sektörünün kurulması, 

· Modern sektörde gelişmeyi tahrik eden ve kalkış aşamasının dış ticarette yapacağı tasarrufları iyi kullanabilecek, başlatılan gelişmeye süreklilik verebilecek siyasi, sosyal ve yönetsel bir ortamın bulunması (Rostow, 1966:65). 

Kalkış döneminde kendi kendini besleyen ve sürekli gelişmeyi önleyen engeller ve direnmeler tamamen yıkılır. Tarımsal üretim yöntemlerinde köklü değişimler gözlenirken, sanayide “öncü sektör” söz konusudur. Öncü sektör, ekonomide birinci derecede gelişen ve gelişimlerinin daha başlangıç aşamasında çok hızlı gelişerek, ekonomik yapı üzerinde doğrudan veya dolaylı büyük etkileri olan sektördür. Rostow’a göre bir sektörün veya ekonomik faaliyetin ekonomik gelişmeye önderlik edebilmesinin belirli koşulları vardır: 

(a) Öncü sektörün üretiminde sürekli artış için yüksek talep, (b) Bu sektöre yeni üretim fonksiyonları girmeli ve bunların kapasiteleri genişlemeli, (c) Toplum tarafından öncü sektöre gerekli sermaye sağlanmalı ve girişimciler elde ettikleri gelirin büyük bir kısmını yeniden sektöre yönelik yatırımlara harcamalı, (ç) Öncü sektör, diğer sektörlerdeki teknolojik yeniliği kışkırtmalıdır (1966:66). 

Rostowcu modelde kalkınma süreci devam ederken etkinliğini kaybeden öncü sektörün yerini yeni öncü sektörler alabilmekte; süreç hızını kaybetmemektedir. 

Rostow 1955 yılında yayımladığı çalışmasında Türkiye’nin kalkışa geçmesini şöyle açıklar:”Aşağı yukarı 1935’de, endüstrileşme tedbirlerinin konulmasının ortaya çıkardığı temel üstünde Türk ekonomisi son beş sene içinde dikkate değer bir hareket göstermiştir. Tarımsal gelirin ve tarımda prodüktivitenin artışı bu hareketin temelini teşkil etmiştir. Farklı iki milli siyaset altında meydana gelmiş olan bu hamlelerin kendini besleyen gelişmeye doğru bir ön yapı teşkil edip etmeyeceği, Türkiye’nin bünyevi meselelerine göre çare bulup bulamayacağı şimdiden kestirilemez” (1966:52). 

4. Modelin dördüncü safhası, kendi ekonomik büyümesini kendi sağlayan “Olgunluk” aşamasındaki toplumdur. Bu dönemde ekonomik faaliyetler düzenli bir şekilde gelişmeye, modern teknoloji her alana yayılmaya başlamıştır. Milli gelirin % 10 - % 20 kadarı devamlı bir şekilde üretken yatırımlara aktarılmakta ve gelir artışı nüfus artışından daha fazla olmaktadır. Rostow, “Teknolojik bakımdan daha karmaşık üretim süreçlerine doğru ilerlenirken ekonomiye yeni öncü sektörler hakim olur.” demektedir (1966:71). Ekonomi uluslararası piyasalarda yerini bulur ve öncü sektörü karşılaştırmalı üstünlüğünü hissettirir. Olgunluk aşaması sonunda nüfusun çoğunluğu sanayi ve hizmetler sektörlerinde istihdam edilmekte; toplumsal yapıda gelişme gözlenmekte ve dünya genelinde rol üstlenilmeye başlanmaktadır. 

5. Rostow, yoğun kitlesel tüketim aşamasındaki toplumla beşinci aşamaya geçer ve modelini tamamlar. Yoğun kitlesel tüketim aşamasındaki toplumun yeni öncü sektörleri, dayanıklı tüketim malları ve hizmet sektörleridir. Kaynaklar gittikçe tüketim mallarına ve kitlesel düzeyde çeşitli hizmetlerin yayılmasına yönelmektedir. Bu dönemde her ülke şu hedefleri arasında dengeyi kurmayı amaçlamaktadır: 

· Sosyal güvenliği arttırma, gelir dağılımını yeniden düzenleme, çalışma saatlerini azaltma gibi refah devleti koşulları, 

· Dayanıklı tüketim malları üretme ve hizmet sektörüne önem verme, 

· Dünya çapında nüfuzunu arttırma ve yeni roller oynama (1966:71) [1]

Rostow’un modeli dünyanın geri kalmışına ve kalkınma çabasın içinde debelenene yardım elini uzatan insancıl ve demokratik bir sistemin aydınının nesnel bilimselliğe dayanarak hazırladığı ve sunduğu eşsiz bir yapıttır!. Gerçek anlamıyla Karl Marks’ın Komunist Manifostosu’nu çöpe atacak anti-komunist bir manifesto! İktisat biliminin şaheseri! Türkiyenin parlementosunun küçük bir azınlığın dışındaki büyük çoğunluğu o zaman globalliği ve karşılıklı bağımlılığı anlayacak kapasiteye sahip olmadığı için Anayasa değişikliği yapıp bu beş safhayı Anayasaya koymadı. Büyük kayıp! 60 ve 70’lerde ülkeyi alelane satış ayıp olduğu için oldukça dikkat ediliyordu. Şimdi parlementerinden bilim ve filim adamlarına kadar herkes satma yarışına girmiş ve “satış meşrulaştırılıyor! Satış kolaylaştırılıyor” diye laf edenler duyulmuyor. Devletin TRT’sinde siyasetçinin biri çıkmış “sizi de özelleştireceğiz!” diye böbürleniyor ve hiç kimse bu egemen söyleme karşı kabaca “ha sittir lan kimin malını kime satıyorsun” diyemiyor. Kıyasıya satış yarışı var. Rostow 1960’da bu yarışın temellerini döşüyordu. Rostow’un bu döşeyişine safha safha eleştirel bir göz atalım: 

(a) Başlangıç safhası geleneksel, durgun, tarımsal toplum safhasıdır. Bunu şöyle anlayalım: Kapitalist iç ve dış sermayenin yeterince girmediği feodal ilişkilerin veya bağımsız, kendine yeterli ekonomik üretimin olduğu bir sosyal biçimlenme. Bu safhayı uluslararası sermayenin ulusal ortaklarla egemenlik kurmadığı safha olarak niteleyebiliriz. Bu safhada özellikle Amerika, “dış yardım” ve “hibeler” yoluyla içteki gelişmeyi, birikimi ve özellikle tarımdaki kendi kendine yeterliliği ortadan kaldırır. 

(b) İkinci safhada, en azından toplumun bir kısmında fikirler ve tutumlar ekonomik kalkınma yönünde değişir. Bu safhayı şöyle anlamlandırabiliriz: Batı emperyalizminin yönetici sınıflarından ve ekonomik güçlerinden bazılarıyla işbirliğine girmeye başlanması safhası. Bu safhada Batı'nın siyasal, ekonomik ve kültürel yapıları transfer edilir ve toplumun boğazına sokulmaya başlanır. Sanki daha önce, hiç kimse içinde bulunduğu koşulları daha iyiye götürmek istemiyordu ve birden bire Batıdan alınan ilhamla fikir ve tutumlar ekonomik kalkınma yönünde değişmeye başladı. Kapitalistler gelmeden önceki medeniyetlerin gelişmesi nasıl oldu? Tesadüfen mi? Kapitalizmin gelişmesi nasıl oldu? Kapitalizm dünyanın doğuşundan beri mi vardı? Saçmalığa bakın: Sanki “az gelişmiş ülkelerin tarihi”, daha doğrusu gelişme tarihi, kapitalizmle başlıyor ve kapitalizmle bitiyor. Evet, gerçekte, az gelişmiş ülkelerin az geliştirilme tarihi kapitalizmle başlar. Ondan önceki tarihleri, kapitalist ideoloji tarafından, gelişmeye ve kalkınmaya engel olarak nitelenir. Gerçekten engel olsaydı; örneğin Anadolu medeniyetleri nasıl oldu da zengin bir kültür ve gelişmeye sahip oldular? Bu safha, çıkar peşinde koşan ve karının büyük kısmını yeniden yatırıma sokan özel ve kamu elitlerinin ortaya ilk kez çıkmasının sağlandığı safha olarak nitelenmektedir. Sanki evvelce, kapitalist gelinceye kadar, hiç kimse yatırım yapmak istemiyor, yatırım yapanlar da karlarını çömlekle yere gömüp saklıyormuş gibi. Ayrıca, “yatırım ve kar “ denen artı değerin gaspı da nereden geldi birden bire? Amerikan yardımı ve Marshall Planı yoluyla olmalı! Bu safhanın anlamı oldukça açıktır: İkinci safha yeni koloniciliğin yönetici sınıflar arasında düşünsel temelinin atıldığı safhadır. 

(c). Üçüncü safha “kalkış, uçuşa geçme” safhasıdır. Bunu şöyle anlamlandıralım: O zamana kadar Türk köylüsü ve işçisi yan gelip yatıyordu, bir iş yapmıyordu. Erkekler sabah akşam kahvede oturuyor ve kadınlar dedikodu yapıyordu. Uluslararası sermayenin yardımı ve içteki elitlerin bazılarının işbirliğiyle hareketlendirilerek, oturdukları yerden kaldırıldılar: Böylece Türk halkı hareketlendi. Bu safhayı belli sermayenin uluslararası ortaklarla kalkınmaya başlaması safhası olarak da niteleyebiliriz. Bu safhada, ulusal denen sermaye ya büyümek ya da uluslararası sermayenin baskısı altında erimek zorunda kalmanın ilk kabuslarını görmektedir. Bu safha, örneğin, Hacı Şakir'in, Procter & Gamble önünde, Hayat suyunun Danone karşısında ya yok olması ya da ortak sömürüyü seçmede başlangıç safhasıdır. Bu safhada hala, “ulus kurma” söylemleri ve ulus devlet yoluyla dış sermayeye zorlaştırıcı engeller vardır. Bu safhada iç sermaye “tüketici” denen halka en küçük bir saygı göstermeksizin, örneğin otomobil’de olduğu gibi parayı önceden alıp uzun bir süre sonra ürünü vererek, en büyük vurgunları vurur. Elbette, kendi imajında bir dünya yaratma peşindeki emperyalist sermayenin serüveni önünde bu tür iç sömürü, ortaklık ve engeller asla arzu edilmez. Kaçınılmaz sonuç, uluslararası sermayenin 18. yüzyıldaki Avrupa’daki sömürü koşullarını Avrupa dışındaki ülkelerde kendisi için sürdüren postmodern 1990’ları yaratmaktır. 

Kalkışın olması için yatırım gerekir; yatırım için iç tasarrufun kullanılması gerekir; tasarruf için harcanandan fazla üretim gerekir; harcanandan fazla üretim için bunu yaratacak yatırım gerektirir. Yani, bu değerlendirmeye göre, geleneksel toplumlar bir çıkmaz çemberinde dönmektedirler. Çare nedir?: İç olmadığı ya da çok yetersiz olduğu için, ekonomik büyümeyi sağlayacak yatırımları dış yardım ve borçlanmayla gerçekleştirmek gerekir. Bu safhada yatırım oranında dramatik artış ortaya çıkar. Bu artışın sonucu olarak gerçek kişi başına düşen üretim önemli oranda artar. Bunu da şöyle anlamlandıralım: Dış yardım ve borçlanmalar ve de dıştan gelen sermaye sonucu, yatırım oranı artar. Bu yatırımın sonucu olarak gerçek kişi başına düşen üretim, önemli oranda artar ve üretilenin üstüne kapitalistler yatar. İstatistikle yalan söyleneceğini bilmeyenler için oldukça inandırıcı bir yalan: Bizim mahallenin ortalama geliri bir milyondu. Mahalleye Coca Cola firması geldi ve mahalledeki süpermarket yoluyla “zenginlik üretildi.” Şimdi mahallenin ortalama geliri on milyon oldu. Kişi başına artış on misli oldu. Acaba? Peki süpermarketin gelirini bu ortalamaya katmazsak ne olur? İstatistikle yapılan sahtekarlık ortaya çıkar. Kişi başına artış orantılı bir şekilde toplumun insanlarının tümüne yansımadıkça, kalkınma toplumun değil bazı çıkar çevrelerinin kalkınması olur. 

Rostowcular ve bunun etkisindeki kalkınma plancıları yılda % 6-7 kalkınma sağlamak için dış sermayeye başvurdular. Bunun anlamı da şudur: Bu teoriyle düpedüz sermayenin, özellikle uluslararası banka/finans sermayesinin ve belli teknolojilerin transferinin sözcülüğü yapılmakta, uluslararası sermayenin ve ortaklarının doğal zenginlikleri paylaşma ve sömürme saldırısı meşrulaştırılmaktadır. Diyelim ki bu “yardım-saldırıyla” üretim arttı. Bu artan üretim toplumdaki insan sayısına bölünürse, insanlara daha önce düşen payın arttığı görülür. Artış kalkınma planlarında, ekonomik konferanslarda ve propaganda girişimlerinde kaydedilir ve bilimsel bir şekilde anlatılır. Bu arada üretilenin ve yaratılan artı değerin üzerine kimin yattığından, sermayenin zenginleşirken, emekçi insanların yoksun ve yoksul bırakıldığından bahsedilmez. Ülke yatırımlarla, artan üretimle kalkınıyor: Üreten insanlar ürettiklerinden yoksun bırakılırken, üretilenler popüler kültürün aç gözlü asalakların yaşadığı kentlere ve diğer ülkelerin kentlerine taşınırken, kalkınanın kim olduğu anlatılmıyor. Bir mahalleden birinin o mahalleyi soyup soğana çevirerek kalkınması, nasıl oluyor da mahallenin kalkınması oluyor? Elbette kişi başına düşen üretim artar, fakat bunun anlamı kapitalistlerin bunu işçi ve köylülerle paylaşacağı mıdır? Elbette 1990'ları 1960'larla karşılaştırırsak, yolsuz, elektriksiz, buzdolapsız, radyosuz köyler göremeyiz. Bu durum paylaşıldığını değil, kaçınılmaz olarak emperyalist kitle üretiminin ürünlerini ücretli/maaşlı kölelerin satın alabilme seviyesinde tutulmaları gerekliliğini gösterir. Aksi taktirde, ne kapitalizmin hayal ve frastrasyonlu umutlar yaratan ideolojisi ne de kapitalist sistem ayakta durabilir. 

Teoriye göre kalkışla üretim metodu da değişir: Bu teori ve kalkınma planlarıyla, imalat ve servis endüstrilerinin genel ekonomik yapı içindeki payının artması ve tarımın payının azalması amaçlanır. Bu amaçla, tarımda büyük sermayenin toprakları kapması ortaya çıkarken ve küçük çiftçiler ihmal edilirken, kentsel endüstrileşme teşvik edilir. Bu ekonomik büyüme ölçüsüne, sonradan, bu teorinin mantığına uygun yeni göstergeler eklenmiştir: Okuma-yazma, eğitim seviyesi, sağlık koşulları ve servisleri, ev ve yerleşim koşulları gibi kentleşme ölçüleri kalkınma ölçekleri olarak kullanılır. 

Toplumda imalat ve servis endüstrilerinin ağırlık kazanmasıyla, ekonomi, geleneksel pozisyondan kalkışı takip eden, sürekli büyümeyi teminat altına alan verimliliğe geçer. Bu iddiayı da şöyle okuyabiliriz: Kırsal alanlarda küçük çiftçiler topraklarını kaybeder ve proleter duruma düşer, büyük intensif tarım ve hayvancılık sermayesi oluşur. Tarım alanları zenginliğin ve yaygın sefaletin yaratıldığı, üretilenin başka alanlara taşındığı, ve doğal yapının özellikle madencilik ve hayvancılıkla talan edilip, işi bittikten sonra tahrip edilmiş biçimde terk edilen yerler haline getirildiği soyulmuş alanlar olur. 

(d) Dördüncü safha, kendi ekonomik büyümesini kendi sağlayan “Olgunluk” safhasıdır. Rostow'un 1955'deki ince hesabına göre, Türkiye’nin 1970'lerin sonunda bu dördüncü safhaya geçmiş olması gerekirdi. Bu safhayı şöyle okuyalım: Ülkenin yeni koloniciliğe geçişi bitirip, emperyalist pazar içine bütünleşmesinin tamamlanması safhası. Bu safhada, teoriye göre, dış yardım ve dış sermayenin uzattığı ele ihtiyaç kalmayacak biçimde sermaye birikimi ve teknolojinin uygulanması oluşacaktır. Dış borçlar teşekkür edilerek, ödenecek; dış sermayenin eli sıkılarak minnettarlık belirtilip geriye geldiği ülkeye gönderilecektir. Bu safha, ideolojik “uyutmacanın” ve hayalperestliğin dördüncü katıdır. Bugün dünyanın hiçbir “az gelişmiş ülkesi” bırakın borçlarını, borç faizlerinin faizlerini ödeyecek durumda değildir. Uluslararası örgütlü tefeciliğin elinde ülkeler ebedi borç köleliği içine sokulmuşlardır. Kalkınma planları ve uygulamaları bu tefeciler ve ortakları tarafından yürütülmektedir. Gerçekte, dördüncü safha, uluslararası pazarın o ülkede dayanıklı bir alt yapı kurduğu safha olarak anlaşılmalıdır. Bu safhayı aynı zamanda, 1990’larda Türkiye gibi ülkelerdeki uluslararası pazarla bütünleşmenin önemli ölçüde sağlandığı safha olarak da niteleyebiliriz. Bu safha, yeni-sömürgeciliğe geçiş sürecinin olgunlaştığı safhadır. 

(e). Beşinci safha, yüksek seviyedeki kitle tüketimine rağmen, ekonomik büyümenin devam ettiği son safhadır. Bu safhayı da şöyle anlayalım: Uluslararası sermayenin ve ortaklarının kitle üretim sanayilerinin kitle tüketimiyle sürdürülmesini sağlayacak tüketici kitle üretiminin ve kültürünün egemen olduğu safha... Bu safhada, artık kitle üretimi sadece gelişmiş ülkelerin geniş kentlerindeki ve az gelişmişlerin birkaç kentindeki “hali vakti fena olmayan” asalak kitlelerinin veya ücretli/maaşlı servis hizmetinde çalışan kölelerin güdümlenmiş tüketim gözü dönmüşlüklerini karşılamak gibi sınırlı kar alanından çıkmıştır ve azgelişmiş ülkelerde oluşturulan kitle tüketicilerini de gereksiz tüketimle içine almıştır. 

1960'larda ilerici Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum Rostow'un kitabı, İngilizce’de anlamlı bir şekilde “komünist olmayan manifesto” diye alt başlık taşıyordu. Düşünelim bakalım, bizdeki çeviride, bu küçük başlık konuldu mu yoksa, hasır altı mı edildi. 

Baran ve Hobsbawn'a (1961) göre, Rostow'un kalkınma safhaları teorisi bize bazı safhaların olduğundan başka hiçbir şey söylemez. Gerçekte, yukarıdaki tartışmalarımda görüleceği gibi çok şey söyler: Rostow'un tarihsel ve sosyolojik iddiasına rağmen, ekonomik kalkınmayı tek bir kalıba indirger. Tarihin akışında sosyal ve siyasal evrimi ateşleyen “motorun” özelliğiyle ilgili hiçbir öneride bulunmaz. Marks ise bu soruya oldukça kapsamlı bir cevap getirmiştir: Üretim biçimi, ilişkileri, araçları ve güçleri arasındaki ilişkinin toplum gelişmesini belirlemesi... 

Frank'a göre (1975:6) Rostow'un safhalarının gelişen ülkelerin geçmiş ve gelecekteki gerçekleriyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu tür ülkelerin çoğunda bu safhalar yokluklarıyla dikkati çeker. Rostow'un ilk iki safhası hayal mahsulüdür, üçüncü safhası olanaksızdır; son iki safhası ütopyadır. 

Amerikan dış politikasının sözcüsü ve savunucusu Rostow sayesinde, daha dün geleneksel durgun toplumken, bugün modern hareketli toplum olduk. Modern okulları, fabrikaları ve büroları doldurduk; Sevinçliyiz hepimiz, yaşasın bunu bize öğreten öğretmenimiz; bizi kalkındıran kapitalistimiz ve elbette Amerika'mız, canımız. İlginç olan ve gözden kaçan bir diğer gerçek de, Beş Yıllık Planlarla ulaşılması gereken amaçlara çoğu ülkelerde belli ölçüde ulaşıldı. Büyüme amaçlarına az çok varıldı. Fakat kitlelerin yaşam koşullarında ya çok az, ya da hiç değişiklik olmadı. Pek çok kerelerse gerileme oldu. Bu da bize, kalkınma anlayışında çok önemli bir noksanlığın veya yanlışlığın olduğunu gösterir. Bu da en azından şu soruya cevap aramayı getirir: Kapitalist ekonomik büyüme, eğer yoksulluğu, eşitsizliği ve işsizliği ortadan kaldırmıyorsa, kalkınma mıdır? Ne tür bir kalkınmadır? Kimin için ve ne pahasınadır? 

Modernleşmenin ekonomisi, az gelişmiş denen ülkelerin geri bırakılmasının garantisini sağlayan uluslararası pazar sisteminin örgütlü ve planlı faaliyetlerinin meşrulaştırılması; kalkınma adı altında kapitalist ekonomik düzenin satışıdır. 

1960'lardan beri Türkiye beş yıllık planlarla kapitalist kalkınma anlayışını kullanmaktadır. Bu planlarla kalkındık epey de, kalkınan kimler ve kaç kişi? Elbette, kalkınma fikri 1960'ların basitliği ve sınırlılığı çerçevesinde kalmadı: 1990'larda kapitalist dünya pazarına bütünleşmeyle, “her mahalleden bir zengin” fikri modern tekelci kapitalizme aykırı düştüğü için, kapsamını genişleterek, “her ülkeden birkaç zengin” ilkesine dönüştü. Serbest akım ve rekabet ilkesi politikları, “bu birkaç zenginden biri olma” çabasının önündeki engelleri devletin kaldırması garantisini getirerek, “demokratik çoğulculuğu” sağlamaya devam etmektedir. Bu çoğulculuğun iç-düşmanlarına karşı “halkın güvenliğini korumak için” polis ve ordu en modern silah ve eğitimle donatıldı. Demokratik çoğulculuk ve halk güvenliği ne tür bir uyduru, ne için, neye ve kime karşı? 

1970'e gelindiğinde “kalkınma” anlayışı, bütün ilginin topyekün ekonomik büyüme olduğu yaklaşım tarzından, yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik sorunlarıyla uğraşmayı ön plana getirerek ilgi alanını genişletti. 

[1] Rostow’un beş sayfhasının sadece özetini Tolga Tellan yaptı.
Share:

SOĞUK SAVAŞ, MODERNLEŞME VE YENİ SÖMÜRGECİLİĞE DOĞRU: UYGARLIĞIN GETİRİLİŞİ?

A. KAPİTALİZMİN ÇIKMAZI VE FAŞİZM ÇARESİ 

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra zafer kazananlar tarihi kendileri için yeniden yazmaya başladılar: Kaybedenlerin sömürgelerdeki toprakları ve zenginlikleri paylaşıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları çok daha önceden paylaşılmaya başlanmıştı. Aynı zamanda, Osmanlı topraklarında milliyetçi ulusal bağımsızlık, özellikle Avrupalılar tarafından manda olarak paylaşılan Arap topraklarında görülmeye başladı ve kısa zamanda başarıya ulaştı. Birinci Dünya Savaşı'nda kaybeden güçler kısa zamanda toparlandılar. Artan işçi hareketlerini bastırma çaresi olarak faşizmi/nazizmi seçtiler. Diğer kapitalist güçler, baskıyı yasalarla ve polis baskısıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Nazizmde ve faşist ülkelerde “güçlü yürütme” fikri desteklenirken, diğerlerinde “kamuoyu” ve dolayısıyla kamuoyunun kontrolü fikirleri egemenlik kazandı. Nazi/faşist gelişme “total fikir birliğiyle” kapitalist sistemi desteklemeye zorlarken, diğerleri propagandanın etkisi ve kitlelerin yola getirilişini izleyerek, demokrasi ve kamuoyu propagandasıyla ve yasal baskılarla egemenliğin sürdürülmesini daha uygun gördüler. Bu yönetim görüşüne bağlı olarak, toplum değişmesinde ve yönetiminde basın, propaganda ve iletişim, siyasal yönetimlerce parti kontrolüyle veya serbest teşebbüs tarafından kullanıldı. Türkiye gibi yeniden veya yeni bağımsızlıklarını kazanmış toplumlarda radyo ve diğer iletişim kanalları burjuva rejimini kurmada ve Batı’nın değerlerini yerleştirmede kontrollü değişim ajanı/aracı olarak kullanılmaya başlandı. 

Alman nazileri ve İtalyan faşistleri belli sosyal değişim görüşlerinden ilham aldılar: Wilfredo Pareto (1848-1923) ve Gaetano Mosca (1858-1941) tarafından savunulan devir teorisi, bizdeki zaman zaman kullanılan “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü en özlü bir biçimde açıklar. Bu teoristler tarihi birbirini takip eden evrimci devreler olarak görmediler: Bunun yerine, bir diğer devirden başka hiçbir yere götürmeyen sonsuz olarak tekrarlanan devirler serisi olarak açıkladılar. Bu teoristler siyasal gücün dinamiğiyle ilgilendiler ve toplum değişimini, toplumu idare eden azınlık elit bir grubun diğer bir elit gruba yerini bırakması ile izah ettiler. Örneğin, Pareto’nun yerdiği işçi sendikalarının taleplerine boyun eğen “korkak İtalyan burjuvazisinin” yerini işçi grevlerini kanla bastıran kahraman faşist burjuvazinin alması ve bunu Pareto’nun alkışlaması gibi... 

Bu dönem kitle hareketlerinin, bu hareketleri bastırma uygulamalarının, kitlelere duyulan nefretin en yoğun olduğu zamandır. Propagandayla yönetim ve kontrol, propagandayı anlama ve kullanma çabalarının arttığı bir dönemdir. Bu dönemde, propaganda faaliyetlerine radyo ve film etken bir araç olarak girmiş ve yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. 

B. SOĞUK SAVAŞ VE ÖTESİ 

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, “medeniyeti götürme” ideo-lojisine, medeniyeti komünist tehlikeye karşı koruma, “kalkınmışlık” ve “azgelişmişlik” kavramlarıyla getirilen “kalkınma ideolojisi” eklendi. Amerika’nın Sovyetler'i durdurma politikası demokrasiyi koruma, bu politikanın temelinde yatan ekonomik egemenlik arayışı “kalkınmaya teşvik” ve emperyalizmin yayılması da “özgür dünyanın modernleşmesi” olarak sunuldu. 1949'da Amerikan resmi politikasında uluslararası ilişkilerde kalkınma ve onun tersi az gelişme vurgulandı. İletişim ve iletişim teknolojisi kalkınmada temel bir yer alması için davet edildi. Soğuk savaşçı aydınlar bu davete hemen katıldılar. Soğuk savaş, kalkınma teorisi ve girişimlerinin, yani modernleşmenin, temeli durumuna geldi. 

İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş propagandası ve araştırması yapan aydınlar, savaş sonrası soğuk savaş mücadelesinde Amerikan devletinin gayrı resmi propaganda ajanları olarak çalışmalarını sivil alanda devam ettirdiler. W. Schramm Amerikan federal devlet kurumlarıyla ilişkisine devam etti; I. de Sola Pool Amerikan Savunma Bakanlığı'nın ateşli sözcülüğünü yaptı. D. Lerner entelektüel akademik araştırması ve girişimleriyle bunlara katkıda bulundu. Kısaca, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, iletişim ve modernleşme/kalkınma faaliyetleri, Amerikan dış politikasının gerçekleştirilmesi ve güçlendirilmesinde rol oynayan güdümlü akademik bir alan oldu. Amerika'daki bu yaklaşımla, rakibi İngiltere, Fransa gibi ülkelerdeki aydınların modernleşme kuram ve politikalarında oynadıkları rol karşılaştırıldığında önemli ölçüde farklılık olmasını bekleyemeyiz. 

1. Soğuk savaş ve uluslararası iletişim 

Amerikan siyasal bürokrasisinin savaş sonrası davetine cevap olarak, soğuk savaşçılar uluslararası iletişimi gündeme getirdiler ve kendi önemlerinin ve değerlerinin anlaşılması gerektiğini belirttiler. “Uluslararası iletişim” kavramı Amerika’nın kültürel yayılma ve radyo propagandalarıyla birlikte 1950'nin başlarında gündeme getirildiğinde, İlgili aydınlarının ilk işi kendilerini pazarlama olmuştur.[1]

Bu pazarlamada hedef, hem ABD'nin hem de uluslararası sermayenin gözünde önem kazanarak kendilerine pay çıkarmaktı. Alex Inkeles (1974), İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki bildiğimiz soğuk savaşın başlamasıyla, uluslararası iletişim kanallarının, dünya üzerindeki insanların sadakatini ve gönülden bağlılığını kazanmak için ideolojik mücadelede propaganda silahı olarak kullanılmaya başlandığını; bunun en büyük etkisinin insanların düşüncelerinde olduğunu ve bunun anlamının da milli denge ve uluslararası barış anlamına geldiğini belirttikten sonra, kitle iletişimindeki ve kamuoyundaki uzmanların bu etkileri incelemesinin büyük bir sorumluluk olduğunu vurgulamıştır. Joseph Klapper ve Leo Löwenthal (1951), Amerika’nın Sesi radyosu için uzman olarak çalışırken yaptıkları bir incelemede bu pazarlamayı, medyayı Amerika’nın psikolojik savaşçıları olarak, yücelterek yaptılar. Bir propaganda makinesini yüceltirken kendilerinin de önemini artırdılar. 

Public Opinion Quarterly'nin 1952-1953 sayısında, Amerika’nın ileri gelen bilim adamları uluslararası iletişimi yeni bir inceleme alanı olarak ilan ettiler. Bu ilan gerçekte, grup halinde, örgütlü bir pazarlamaydı. Bu sayıda, P. Lazarsfeld uluslararası ilişkilerde politika yapıcıların sosyal bilimlerle birleşmesini belirtmiş ve buna gerekçe olarak da hem bilim adamlarının onlara yardım edeceğini hem de sosyal bilimin dışarıda bırakılmasının ülkeler için önemli bir kaynak olan bilim adamlarını yoksullaştıracağını belirtmiştir. Akademik araştırmayı Amerika’ya geldiğinden beri (özel firmalar, ordu ve devlet örgütleri için) yönetim araştırması (administrative research) biçimine dönüştüren P. Lazarsfeld’in bu çağrısı karşılıksız kalmadı. Bilgisayar, data/veri transferi, yeni silahların ve şebekelerin geliştirilmesi için Amerikan devleti, üniversiteler ve bilim adamları ve de özel teşebbüsle kontratlar yaptılar. 

Komünizme karşı ve Amerikan emperyalizminin yayılmasındaki psikolojik savaş mücadelesinde öncü olan Wilbur Schramm da 1951'de “Komünistlerin Seul'u Alışı” incelemesinden sonra bir başka çalışmasında (1958), psikolojik savaşı eğitilmiş uzmanlar kadrosunun yürütmesinin gerekli olduğunu savunmuştur. 

1960'lara Amerikan sosyal ve siyasal bilimcilerine iletişim bilimcileri de katılarak dünya üzerinde serüvene girdiler. 

2. Soğuk Savaş ve Radyo Propagandası 

Propaganda savaşının ve psikolojik savaşın yerini, bu ikisini de kapsayan soğuk savaş aldı (Gerçekte Soğuk savaş Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra başladı, fakat resmi politika olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıktı). “Kapitalist Modernleşme ve Kalkınma” işine yardıma savaş sırasında kurulan istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, sivil olarak kurulan Amerika’nın Sesi ve Radio Free Europe'un yaptığı radyo propagandasıyla devam edildi. Bu modernleştirme girişimi ve veri toplayıp değerlendirme araştırmalarını, savaş sırasında propaganda ve casusluk işiyle görev yapmış entelektüeller yüklendi. İçte kitle üretim endüstrileri ve reklamcılık endüstrisinin etkenliğine, siyasal politikaların ve kamu yönetiminin gelişmesine; ve uluslararasında, Soğuk Savaşı desteklemeye (doğrudan ve dolaylı) yardım yönünde, Yale grubu laboratuar araştırmalarına devam etti. İlk saha araştırması 1950'de Paul Lazarsfeld tarafından yönetilen, Columbia Üniversitesi Uygulamalı Sosyal Araştırma Bürosu tarafından (Leo Löwenthal tarafından) desteklenen İkinci Dünya Savaşı'nda psikolojik savaş araştırmasında istihbarat subayı olarak tecrübe kazanmış olan Lerner'in çalışmasıdır. Araştırmanın amacı Voice of Amerika’nın rakip propaganda aracı BBC karşısındaki durumunun ve elbette anti-komunist\kapitalist propogandanın etkisinin belirlenmesiydi. Columbia Üniversitesi'nden araştırmacılar Ürdün’de 325 kişiyle 2-3 saatlik mülakat yaptılar. Mülâkat edilenler çöl bedevileri, çiftçiler, kent ve kır burjuvazisi ve elitler olarak beş gruba ayrıldı. Sorular radyo, basın ve sinema medyasını kullanma ve yerel, ulusal ve uluslararası (Kore savaşı, Amerikan emperyalizmi, Sovyet emperyalizmi ve Filistin sorunu gibi) sorunlardaki fikirleriyle ilgiliydi. Araştırmanın diğer amacı “kalkınmaya karşı tutumlar tipolojisini” kurmaktı. Bu araştırmada Lerner üç modernleşme/ kalkınma kategorisi çıkarttı: Modern, geleneksel ve geçişte olanlar. Modern tipler kapitalist burjuva tipleriydi. Geleneksel tipler modernliğe direnen (daha evvelki araştırmasında Nazi olarak gruplandırdığı) tiplerdi. Geçişte olan tipler ise politik bakımdan teşvik ve etkiye açık olan, siyasetten uzak, apolitik, geçişteki tiplerdi (Samarajiwa, 1984). 

Lerner aynı amaçlı araştırmalarına 1950’lerde devam etti. 1952 ve 1954’de Ankara Balgat’ta yapılan araştırmalar aynı tipoloji üzerinde durdu. Batılılaşma çabasındaki ve gittikçe artan bri şekilde Amerikan etkisindeki Türkiye’deki değişimler Balgat örneğindeki tiplerin karşılaştırılmasından hareket edilerek geleneksel toplumun geçip gidişi olarak nitelendi. Tipolojiler üzerinde açıklamalar ve durum saptamalarıyla, Lerner ve diğer psikolojik savaşçılar Amerika’nın ideolojik ve kültürel politikasında kime nasıl yaklaşılacağını belirlediler. Bu belirlemeyle, 1950, 1960 ve 1970’lerde “gelenekseller” doğrudan hedef olarak alınmadı, çünkü onlar değişime direnenler olarak nitelendi. Böylece geleneksel, göçmesi ve modernleşmenin sonunda kendiliğinden yok olması beklenen bir karşıt olarak ortaya çıktı. Bu karşıtlar oldukça büyük bir “tüketici” ve “oy verici” kitleyi içeriyordu. Eriyip ve göçüp gitmedi. Bunlara ulaşma gereği, özellikle kitle üretim endüstrilerinin kitle tüketimi gereksinimlerinin global alanda artmasıyla politika değişimi gerekliliği kaçınılmaz oldu. Globalleşme ve glokalleşme, postmodern çoğulculuk, deregülasyon ve özelleştirmeyle birlikte “kimlikler” üzerinde kurulan ideolojik biçimlendirmeyle yeni politikalar saptandı ve uygulandı. 1980’lerden sonra, tüketim endüstrilerinin ve ideolojisinin egemenliğinde “geleneksele dönüş, yerel kimlikler” gibi politikalarla, gavur Batıya direnen “gelenekseller” türbanlı Coca Cola içen, Amerikan ve Fransız parfümü kullanan ve faizsiz yatırım ve dualı su reklamı yapan, fundementalist radyo, televizyon ve diğer medyayı izleyen global yerellikteki uluslararası şirketlerin ve ortaklarının kitle tüketicileri arasına katıldılar. 

Radyo propagandası Sovyetlerin çöküşüyle son bulmadı ve devam etmektedir. Radyoyla psikolojik savaş (kültürel emperyalizmden geçerek rızayla, zevkle ve bükülmeyen eli öpmeyle boyunsundurma) dönemi devam etmektedir. 

3. Soğuk savaşın modernleşmeye aktarılışı 

Modernleşme fikri öncelikle Amerikan fikridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerikan sosyal bilimcileri tarafından geliştirildi ve 1960'ların ortasında zirvesine ulaşmıştır. Bu dönem Amerikan çıkarlarının bütün dünyada yaygınlaştığı ve Amerikan toplumuna yaygın rahatlık tutumlarının oluştuğu yıllar oldu. 

Modernleşme teorilerinin ve araştırmalarının amacı, değişimi “müdahale” ile sağlamaktı. Bu nedenle ana sorular bu müdahaleyi nasıl örgütleyeceğiz, başlatacağız, gözleyecek, izleyecek ve kontrol edeceğiz sorularıdır. Bu sorulara cevap “planlı ekonomi ve kalkınma” içinde aranmıştır. Planlı ekonomi deyince, değişimi kurulu düzenin güçleri ve güç ilişkileri koşullarına göre yapma çerçevesi gelir. Bunun da ima ettiği belli anlamlar vardır. Teori hem kendini hem de müdahalenin örgütlenme ve planlanmasını meşrulaştırır. “Yardım” ideolojisiyle de uygulamanın meşrulaştırılması yapılır. Marshall Yardımları'yla başlayan “yardım” Stalin’in ölümüne kadar Sovyetler'le bölüşülmüş sınırlar içinde kalmıştı. Kruçef’’le “tarafsız” ülkelere kalkınma yardımı fikri geldi. Nasır’ın millileştirme politikasından hoşlanmayan Amerika, Asuan Barajı'nın yapımına yardımı kesince araya Sovyetler girdi. Bunu takip eden yıllarda “yardım” soğuk savaşın önemli bir öğesi oldu (Tipps, 1976:46-47). 

1950’lerin ortalarından önceki modernleşme dönemi, Amerikan egemenliğindeki, ABD'nin stratejik politikasının bir parçası olan “yardım” verme dönemiydi. 

E. Kadt çalışmasında (1974) 1950'lerdeki entelektüel atmosferi şöyle özetlemiştir: Yıllarca bakışlarımız dikkatle görevselciliğe (fonksiyonalizm) ve sistem korumaya saplanmıştı. Sosyal değişim bilincimizin ve basılan kitaplarımızın uzak bir köşesine sıkıştırılmıştı. O zaman “geri” diye adlandırdığımız toplumlara baktığımda, bunu, Batı aklımızda, sıkı sıkıya bir örnek olarak ele aldık ve modernleşmenin ön koşullarını iyice inceledik: Toplumlar muhtemelen açık safhalardan geçerek arzu edilen modernleşmiş, endüstrileşmiş ve üstü örtülü olarak Batılılaşmış safhaya ulaşacaktı. Bizim değişim görüşümüz geçişsizdi ve sonraları yeni evrimcilik teorisi içine birleştirildi. 

Daniel Lerner 1950’lerdeki araştırmalarının ortak meyvasını “Geleneksel Toplumun Çöküşü” adlı yapıtında etraflıca toparladı. Araştırmalarının sonuçlarını “bilimsel analiz” olarak sunarken, topladığı verilerin, aynı zamanda, petrol ve jeopolitik analiz ve kararlarda oldukça verimli olduğunu tahmin edebiliriz. Bu yapıt kapitalist insan davranış tipi tanımına dayanan modernleşmeyi kalkınmayla eş tuttu ve “kalkınma” “kapitalizme geçiş” haline geldi. 

Lerner'i destekleyen araştırmalar takip etti: D. McLelland (1961); Pye ve grubunun iletişim ve ulusal modernleşme/kalkınma çalışmaları (1963) ve Lerner ve Schramm'ın modernleşme el kitabı olarak kullanılan Kitle İletişimi ve Ulusal Kalkınma kitabı (1964); B. Hoselitz ve W. Moore'un düzenledikleri ve UNESCO tarafından çeşitli dillerde basılan Endüstrileşme ve Toplum (1964) yapıtı bunların önde gelenleridir. 

Modernleşme/kalkınma araştırmaları, radyo propagandaları ve modernleşme politikaları aynı zamanda geri bırakılmış ülkelerdeki devrim potansiyelini yok etmek amacını gütmüştür. Amerika’nın Marshall Planı'yla Türkiye dahil Avrupa’ya yardımı, soğuk savaşın ilk “tedbir” adımlarından biridir. 

Kültürel alanda dünya egemenliği politikasında “kültürel gecikme” teorisi, modernleşme çabasının gereği üzerine eğildi. Siyasal alanda millet/ülke kurma, sistem sorunları ve çıkmazları üzerinde duruldu. 

C. MODERNLEŞMEDE KİTLE İLETİŞİMİ 

1950'lerin değişim teorileri, klasik teorileri yirminci yüzyılın koşullarına uydurma çabaları sonucu revizyonlarla ( = kısaca yenilemelerle) sunulan devamıdır. Comte, Durkheim, Weber, Tönnies ve benzerlerinin fikirlerinin sentezinden ana akım, modernleşme ve yeniliklerin yayılışı yaklaşımları çıktı. Bu yaklaşımlar genel toplumsal gelişmede modernleşme fikrini öne atar ve modernleşmede gerginlik/gerilim, yitiklik (anomie) ve çözülme/dağılma üzerinde durur. Bu yaklaşımlar Rostow ile ekonomik, T. Parsons ile sosyolojik, S. P. Huntington ve diğerleriyle siyasal, D. Lerner ve diğerleriyle psikolojik, Ogburn ile kültürel biçimler aldı. Lerner'den Schramm'a, Inkeles'den McLelland'a kadar modernleşme kuramcılarının hepsi, az gelişmiş, geleneksel ve geri kalmış olarak nitelenen ülkelerde, sosyal, siyasal ve ekonomik kurumlara ve teknoloji-insan ilişkisine yönelik sorunu, nedeni ve çareyi, “insanı modern yapma” çerçevesi içinde gördü ve gösterdiler. Kişilerin düşünce, davranış, alışkanlık, tutumlar, değerler ve geleneklerinde değişim gerekliliği iddiasıyla geldiler. 

Amerikan FM radyoları, CIA, diğer devlet kurumları ve üniversitelerin yardımıyla Amerikan propagandası yaparak diğer ülkeleri kalkındırmaya çalışırken, hedef ülkelere kitle iletişim teknolojisini satmak ve bu yolla hem ekonomik hem de ideolojik yayılmayı sağlamak için kitle iletişiminin modernleşme ve kalkınmadaki önemli rolüne ağırlık verilmeye başlandı. 

Modernleşme kuramcıları ve kalkınma politikası yapanlar kitle iletişiminin modernleşme ve kalkınmada önemli rol oynadığını, modernleşme ve kalkınmanın ölçüsü ve itici gücü olduğunu belirtirler. Klapper'in bulduğu sonuçlar ve iletişimin “babalarının” açıklamaları, kitle iletişiminin toplumdaki rolüyle ilgili enteresan, çelişkili ve çelişkiyi çözücü yorumlar getirmişlerdir. Lazarsfeld ve Merton'un (1960) kitle iletişiminin sosyal rolü üzerindeki anlatımlarıyla bunu açıklayalım: Otomobilin getirdiği geniş ve yaygın etkileri ve değişimleri kitle iletişimiyle karşılaştıran, Lazarsfeld ve Merton (1960:496) kitle iletişiminin “toplumu biçimlendirmede az rol oynadığını” belirtmişlerdir. Eğer az rol oynuyorsa, “o zaman neden kitle iletişimine karşı yoğun bir ilgi ve eleştiri var?” sorusu sorulur. Buna yanıt olarak, halkın boş ve dinlenme zamanlarını “Columbia Üniversitesi yerine, Columbia Broadcasting System ile geçirmesine” (yani kültür yerine medya ile ilgilenmesine) karşı kültürel reformcuların hoşnutsuzluğu olarak cevap verirler (1960:497). Medyanın sosyal görevlerini üç ana grup içinde toplayarak sunarlar: 

1. Kitle iletişimi kamu konularına, kişilere, örgütlere ve sosyal hareketlere “statü” verir. Yani, örneğin eğer “güvenilir bir medya” bir siyasal kişiyi destekleyici bir biçimde sunarsa, bu o kişiye statü ve prestij kazandırır. Daha açıkçası, medya meşrulaştırma ajanı olarak görev görür. Örneğin eğer, “ara 900’lü hatları, seks yap” işine açıkta sen girişirsen, “ahlak” polisi tarafından ahlaksızca ahlaka davet edilirsin. Ama bu işi televizyon veya telefon firmaları yaparsa, epey sükseli ve şık bir şey olur. 

2. Sosyal kaidelerin, kuralların uygulanmasını “olayları ve sorunları” ileterek sağlama görevi (basının dördüncü güç olması görevi): Böylece kitle iletişimi sosyal kaideleri tekrar doğrular. (Bunun anlamı ise; Kitle iletişimi egemen kültürel pratiklerin destekleyicisidir, değişim ajanı değildir.) 

3. Kitle iletişimi sunduğu sayısız içerikle insanları bir şey yapmak için harekete geçirme ve enerjilendirme yerine, bilen fakat bir şey yapmayan kişilere dönüştüren uyuşturucu görevi... 

Kitle iletişim endüstrisinin sahiplik yapısının sosyal ahlakı/etikleri farklılaştıracağını belirten Lazarsfeld ve Merton (1960:503).; özel teşebbüs sisteminde, amacın ne olduğunu değil, gerçekte “kaval çalana ödemeyi yapanın genellikle istediği nameyi çaldırdığını” belirtirler. Bu yorum, beklenmedik bir yorumdur gerçekte. Bu bilim adamlarına göre, kitle iletişimi özel teşebbüs sistemi tarafından desteklendiği için, medya bu sistemin sürdürülmesine katkıda bulunur. Bu katkı sadece reklamda değil, medyanın içeriğinde de bulunur. Bu nedenle, medyanın “bu yapıda en küçük bir değişim için çalışacağına” güvenilemez Burada, açıkça, Lazarsfeld ve Merton (1960:504), en azından Amerikan medyasının, değişim ajanı değil, koruma ajanı olduğunu belirtmektedir ve bu “gerçeğe” aykırı olan iddiaların “hayal olduğunun ispatlandığını” söylemektedirler. Bu noktadan, Lazarsfeld ve Merton önceden belirlenmiş, planlanmış sosyal amaçlarda medyanın rolü sorununa geçerler. Yani, tutucu görev yapan medya, destekleme dışında, herhangi bir sosyal amaç için kullanılabilir mi (örneğin tutum değişimi)? Medyanın bu tür kullanılmasını “sosyal amaçlar için propaganda” adı altında sunan Lazarsfeld ve Merton, bu propagandanın etkili olabilmesi için gerekli koşulları da sıralarlar: 

(a) kitle iletişim tekelciliğinin olması ve karşı propagandanın olmaması; 

(b) temel değerleri değiştirme yerine, yönlendirme amacını gütmesi (yani temel değerleri değiştirmeye çalışırsa, başarısız kalmaktadır); 

(c) tekelci olmayan ve yönlendirme karakteri olmayan kitle propagandası, yüz yüze ilişkiyle tamamlanırsa, az çok, etken olabilir. 

Lazarsfeld ve Merton yorumlarını kitle iletişiminin sosyal ve kültürel yapının değişmesi yerine tutulması yönünde işlediklerini” belirterek bitirirler (1960:512). Böylece kitle iletişiminin toplum değişimindeki rolü, Klapper'in 1960'a kadar olan incelemelerden vardığı sonucu destekleyen bir biçimde anlamlandırılır. 

Klapper'in bu sonucuna ve Amerikan bilim adamlarının bunu kabullenmesi gerçeğine rağmen, Lerner, Schramm, Pye, Inkeles, Rogers ve diğer “modernleşmeciler” kitle iletişimin sosyal değişime etkisi ve değişim aracı olduğu üzerinde ısrar ettiler. Bu modernleşmecilere göre, iletişim modernleşmede şu görevleri yapar (veya yapabilir): 

· Kitle iletişimi, modernleşme yönünde davranış biçimleri, yeni değerler, tutumlar işleyerek değişim atmosferi yaratabilir. 

· Kitle iletişimi kalkınma ve modernleşme yolunda, öğrenmeyle, iş yapmayla, tarımla, endüstriyle, sağlıkla ilgili yeni beceriler yaratabilir. 

· Kitle iletişim araçları bilgi kaynaklarının çoğaltıcısı olarak iş görebilir. 

· Kitle iletişimi, hareketli kişilik yaratmadaki maliyeti dolaylı tecrübe yoluyla azaltabilir (= televizyon seyrederek, radyo dinleyerek katılma ile öğrenme) 

· İletişim beklenti seviyesini yükseltebilir, böylece faaliyet için teşvik olarak çalışır. 

· Millet duygusunu yaratabilir. 

· İletişim halkın çoğunun kendi önemlerini anlamalarını sağlayabilir: Bu da artan siyasal faaliyete gider. 

· İletişim kalkınma planlarının planlama ve uygulamasını kolaylaştırır. 

· İletişim ekonomik, sosyal ve siyasal kalkınmayı kendi kendini sürdüren bir süreç yapabilir. 

Dikkat edersek yukarıda sıralananların çoğu Batı tipi düşünce ve davranış tarzı ve ideolojik egemenliği sağlama ve yürütmeyle ilgilidir. 

Araştırmalarla saptanmış gerçeğe ve Klapper'in raporuna rağmen, neden bazı Amerikan bilim adamları, özellikle Lerner, Schramm, Rogers, Frey, Pye “medyanın kalkınmadaki” rolü üzerinde ısrar ettiler? Bu entelektüellere göre, medya modernleşme ajanıdır.[2] Yani medyayı alır ve kullanırsan modernleşmenin yolunu tutarsın. Israrın ekonomik nedeni: Medya teknolojisinin (radyoların, televizyonların, gazetelerin, magazinlerin) diğer ülkelerde yaygınlığı, bu teknolojileri üreten Batı için ekonomik kar demektir. Bu bilim adamlarının ve bunların teşvikine sarılan iletişimcilerin kendi materyal çıkarlarının, bu tür ilişki alanı içinde olmasıdır. Kültürel ve siyasal nedeni: Batı tüketim ve siyasal kültürünün benimsenmesi ve böylece Batı'nın global ekonomik pazarda yayılması ve üstünlük sağlamasıdır. Kitle iletişim araçlarının sosyal değişim getirmeyeceğini, kitlelerin yerine belli ulus içi ve uluslararası çıkarları “kalkındıracağı” elbette biliniyordu. Genel kalkınmacıların (Lerner), kırsal kalkınmacıların (Rogers), ekonomik kalkınmacıların (Rostow) ve siyasal kalkınmacıların (Pye, Frey, Lipset, Huntington) bütün çabası, Bolşevik veya herhangi bir sosyalist biçimlenmeye yönelimden uzak, kapitalist sermayeye yatkın, istikrarlı, direnmeden uzak ve katılımcı bir çevre yaratmaktır. Bu yoldaki başarısızlıklarda, çektikleri acı, az gelişmiş ülkelerin ezilen insanlarına karşı duygusal bağlarından değil, kendi özel ve temsil ettikleri genel çıkarlara karşı olan sorumluluk ve görevlerinde başarısızlıklarından dolayıdır. Bu nedenle, her seferinde, geçmişin muhasebesi yapılır ve her seferinde teoriler ve uygulamalar “yenilenerek” tekrar sunulur. Diğer nedenler kitabın akışı içinde görülecektir. 

Modernleşme kuramcılarının kalkınmada kitle iletişimine verdikleri önemli rol ve bu rolün anlamı üzerinde çeşitli eleştiriler olmuştur. Medyanın önemi değişimde doğrudan etkisi bakımından yanlış anlaşılmıştır. Medyanın kalkınmış ve kalkınan ülkelerde işleyiş tarzları hakkında yanlış-imajlar vardır. Medyanın kalkınan ülkelerde sosyal değişimin muhtemel yönü ve kaynağı hakkında yaptığı varsayımlar da yanlış anlaşılmıştır. Uluslararası medya sistemi, kalkınan ülkelerin Batı kapitalizminin ortak kültürel hegemonyası içine getirildiği bir mekanizmadır (Elliot ve Golding, 1974:230). 



[1] Sanki evvelce uluslararası iletişim yokmuş gibi! Şüphesiz vardı, ancak İletişim fakültelerinde ve sosyal bilimlerde radyo ve televizyon ile propaganda savaşı biçimi henüz gelişmemişti. Bu işe de elbette İletişim profesörlerinin sahip çıkması gerekirdi: Ekonomi meselesi, yani gelir alanı bölüşümü söz konusuydu. 

[2] Ajan kavramı yerine “aktör” kavramını kullanmadım; çünkü bu aydınlar agent kavramını kullanmaktadır, aktör değil.
Share:

Bu Blog'da Ara (search in this blog)

Translate (Başka dile çevir)

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir; ama bazlarını internetteki kitapcılşarda bulabilirsiniz.  Gerçi birkaç öğrenciye burs v...