CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:

Kapitalizm Kalkınma postmodernizm ve iletişim


Dikkat: Kitabın tümünü web sayfamda farklı başlıklar altında bulabilirsiniz.

Ücretli-çalışanlar arasında fırsat eşitliği ve serbest rekabetin, artan enflasyon ve ücret-politikalarıyla, teşvik edildiği kapitalizm; insanlık tarihinde kölelik sistemlerinin en özgür, en gelişmiş ve en demokratik olanıdır: Somut ve soyut özgürlüğü, gelişmişliği ve demokratikliği kapitalist nedeniyle değil, kapitalistle birlikte, kapitaliste rağmendir.


KAPİTALİZM KALKINMA POST-MODERNİZM VE İLETİŞİM:
SÖMÜRÜNÜN PAKETLENİŞİ VE İÇİNDEKİLER

İRFAN ERDOĞAN

Önsöz

Kapitalizm, post-modernizm ve İletişim başlığı altındaki bu inceleme, modernleşme ve ilerleme ideolojisini, ulusal ve uluslararası yoksun ve yoksul bırakma süreçlerini ve ulusal ve uluslararası ilişkiler bütününü irdelemek için yapılmıştır.

1960'larda yeni-sömürgecilik; savaş ve tüketim teknolojilerinin ürünlerinin transferi, yardım ve borçlandırmalar, kalkınma planları, IMF ve Dünya Bankasıyla "modernleşme çabalarına yardımcı el uzatma", Amerikan kültür ürünlerinin dünyayı sarması, televizyonla eğitim, okur-yazarlık eğitimi paketleriyle geldi. Yeni-sömürgecilik kalkınma ve modernleşme olarak sunuldu. Yeni-sömürgeciliğe karşı direnişler, sürekli yeni-stratejilerin uygulanmasını ve metotları getirdi. 1990'lara gelindiğinde, 1960'larda "kalkınmada uçuşa" çoktan geçmesi gereken ülkelerde iki tür uçuşa geçiş egemen oldu: Uluslararası ortaklıktaki sermayenin uçuşu ve jet gibi giden enflasyon. Fakat "modernleşme teorilerinin" gerçek planları gerçekleşti mi? Büyük ölçüde evet: Tüketim kalkınmasıyla "modernleşme birçok ülkede oldukça gerçekleşti: Örneğin Türkiye’de 1960'lara nazaran televizyon sayısında, radyo sayısında, gazete sayısında, sinema sayısında büyük artışlar kaydedildi. Medya yayınları ve kanalları hem sayı hem de yayın saatleri bakımından büyük gelişme gösterdi. Bunun adı kalkınma mı? Kalkınma ve modernleşme kimin, ne için ve ne pahasına olmaktadır? Kalkınan kim ve kimin sırtından bu modernleşmeyi sağlıyor? Modernleşme kapitalist kültür değerlerini kazanma, siyasal, ekonomik ve sosyal kurumlarını transfer etme ve benimseme mi? Neden Türkün geleneksel kültürü "geri, tutucu" ve Batının kültürü ileri ve modern? Neden Protestan anlayış modern de Müslümanlık "gerici"? Müslüman tüccarların Protestan tüccarlardan "geri olan" neyi var? Bu ve benzeri birçok sorulara bu kitapta cevap verilmeye çalışıldı. Kitabın amacı elbette sadece bazı soruları ve sorunları tartışma değil, aynı zamanda yeni sorularla yeni cevapları ve dolayısıyla politikaları belirleme yolunda iticilik rolünü oynamaktır.

1990'lara gelindiğinde, eski Kalkınma ve modernleşme eskidi çünkü, iddiaya göre, amaçlarının çoğuna erişti. Bu sırada artan karşıtlık ve sorunlara cevap olarak, kendini yeni ideolojik çerçevelemelerle koruma işine girdi. Eskinin modernleşmesi kılık değiştirerek yeni giysilerle belli çevrelerde "sürdürülebilir kalkınma” ve diğerlerinde “post-modernizm” olarak yeniden biçimlendirildi. Bu yeni-kılıkla teknoloji transferi, "çevre dostu" ve daha yararlı teknoloji transferi yapıldı; yardım ve borçlandırma adıyla yürütülen egemenlik ilişkileri, ödeme koşulları kolaylaştırılmış sürdürülebilir kalkınmayı amaçlayan girişimler için yardım ve borç yapıldı; Uluslararası firmalara köstekleyici olan merkeziyetçiliğe ve kamu tekelciliğine saldırarak, yerinden yönetim (desentralizasyon) ve deregulasyon politikasının egemenliği kurulmaya başlandı: Devletin “iç sermayeyi koruyucu" rolü, iç sermayenin iç-sermaye oluşundan çıkışıyla ve küçük sermayenin gülünç faşizminin güçsüzlüğüyle uluslararası firmaların direk ve ortak yatırımlarının artışıyla birlikte anlamını yitirdi. Bu koruyuculuk, örneğin benim gibi bireylerin ve Almanya’dan gelen zavallı işçilerin yanlarında getirdikleri birkaç şeyden akıl almayacak derecede gümrük istenmesi ve gümrük yerine onun çok daha azı olan rüşvetle gümrükçülerin ve ortaklarının beslenmesi ahlaksızlığına dönüştü (Gümrükte, rüşvet almayan insanlar elbette vardır ve onlar "geleneksel ve geri” bir dünyanın insanlarıdır.).

Kapitalizm, post-modernizm ve iletişimi sunarken, sunum sıralamasını tarihsel gelişmeye göre, 19. yüzyıldan 1990'lara kadar aldım. Önce 19. ve yirminci yüzyıldaki genel durumlarla birlikte evrimci ve Marksist yaklaşımları sundum. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki faşist\nazi gelişmeyle ilgili modernleşme görüşleri üzerinde durdum. Büyük ağırlığı İkinci Dünya Savaşından sonraki gelişmelere verdi. Önce, 1950 ve 60'larda gelişen modernleşme anlayışı ve girişimlerini sundum. Ardından yeni-koloniciliğe karşı direnmeyle gelen eleştirici görüşlere eğildim. 1970'lerin ortasına gelindiğinde, eski-modernleşme teorisinin muhasebesi yapılmaya ve revizyonlara gidildi. Bu muhasebe ve yenileme çabaları ve burjuva revizyonizmi sunumlarını yaptım. 1970'lerde bağımlılık teorisindeki değişimleri ve öz-eleştirilerle gelen değişimleri belirttim. Modernleşme politikaları üzerinde durdum. Son olarak, 1990'daki post-modern olarak nitelenen dünyanın post-modern öğeleri, sürdürülebilir kalkınma, özelleştirme deregulasyon ve eski nüfus kontrolü politikasının yenilenişi üzerinde durarak bitirdim.

TOPLUM DEĞİŞİMİ VE BİLİMİN İLETİŞİMİ

Sosyal bilimler, hem kuramsal hem de diğer sunumlarında, kendilerini toplumdan bağımsız gözlemci olarak sunarlar. Bu bilimsel açıklamaların bir grubu da toplum değişimi, kalkınma, gelişme, modernleşme, post-modernizm, post-endüstrialism, post-emperyalizm adlarıyla adlandırılan toplumsal değişim ve toplum içi ve toplumlar arası ilişkiler üzerinedir. Topluluk içinde yaşayan insan, sadece kendinin varlığının nedeni ve amacını değil, aynı zamanda yaşadığı grubun, toplumun ve dünyanın nedenini, amacını düşünmüş ve kendince bazı cevaplarla gelmiştir. Bu düşüncelerin ve cevapların sistemli bir biçimde açıklamalar getirenleri, en geniş anlamıyla, teori olarak nitelenir. Teoriler açıklamaya çalıştıkları ilişkiler dünyasına belli biçimlerde bağıntılıdırlar. Bu bağ, açıkladığı dünyanın evrenselleştirilip meşrulaştırılmasından, eleştirici soruşturması ve karşıtlığına kadar çeşitlilik gösterir: Açıklamalar açıkladıklarından bağımsız, açıkladıklarının üzerinde ve dışında değildirler. Açıklamalar açıklananın sembolsel anlatımıdır. Yunan kölelik sistemini evrensel doğa ile açıklayan o zamanın filozofları ve çağımızın bazı bilim adamlarıyla, bu doğallığın mülkiyet ilişkilerinin yapay dünyasının yapay bir gerçeği olduğunu belirten bilim adamları arasında epey fark vardır. Bu bizi bilimin tarafsızlığı ve taraflılığı, bilimin nesnelliği ve ideoloji, egemenlik ve mücadele, tarihin nasıl ve kimler tarafından yazıldığı konularına götürür.

Bilim nesnel mi? Daha doğrusu, bilim siyasal ve ekonomik amaçlardan bağımsız mı? Amacı sadece "bilmek" olan ve bilime girişiminin başından sonuna kadar nesnel ölçekler mi kullanıyor ve nesnel olarak mı açıklamalar getiriyor? Orta çağlarda feodalizmin egemenliğindeki bilime göre, dünya düzdü; bilim adamları bu düzlük gerçeğine temel olan bilimsel ölçeklerle açıklamalar getiriyordu ve düzlüğüne karşı gelenler çeşitli mekanizmalarla düzeltiliyordu. Şimdi dünya yuvarlak; bu yuvarlaklığa bakıp "Amazon ormanlarına en kısa yoldan nasıl televizyon götürerek ilkel kavimleri kalkındırırız" diye bilimsel araştırma yapan ve önerilerle gelenler ödüllendirilirken, "dünya birkaç kişinin ihtirası için top gibi oynanıyor, Amazon’u kalkındırma ideolojisiyle beyin yıkayanlar aslında kendilerini kalkındırıyor ve Amazonu sömürüyorlar" diye sonuç çıkaranlar ise bödürleştiriliyor: Kısaca, bilimsel nesnellik GENELLİKLE çoğunluk tarafından benimsenen egemen bir yönelimin tanımladığı öznelliktir. Buna genelleştirilmiş öznellik diyebiliriz. Genelleştirmeyi yapan çoğunluk ne halk ne de evrensel doğrular peşinde canla başla koşan bilim adamlarıdır: Belli bir zamanda ve belli koşullar altında bilimdeki egemenlik ve mücadeleyi yansıtan dinamik durumun gerçeğidir. Bu gerçek Orta Çağda dünya düz diyen Kilise ve aydınların egemenliğinde nesnelleştirildi. Bugün kapitalist egemenlikte bu gerçeği belirleyen kapitalizmin üretim ilişkileridir. Kapitalist bilimin hem araştırma hem değerlendirme hem sonuç ve hem de kullanımdaki nesnelliği sermayenin gereksinmelerinin ifadeleridir. Bilim, kapitalist üretim ilişkilerinde hem "ekmek parasını kazanma" çabasındaki insanların, hem de egemen güçlerin egemenliklerini korumak için araştırma ve geliştirme faaliyetlerini doğrudan yöneterek ve\veya üniversite çevrelerine yaptıkları "yardım ve teşviklerle" yönlendirilen bir alandır. Tarihi yazan ve her gün gündemi düzenleyen egemen ilişkilerin ve mücadelenin önemli bir parçası olan bilimdeki nesnelleştirilmiş öznellik nesnellik değil, ilişkiler içinde öznelliğin, örneğin, araştırmacılar arasında egemen olarak belirlenmiş, mekaniksel ve standartlaşmış kurallar içinde karşılıklı-desteklenerek, sürdürülerek, nesnel olarak benimsenmesidir. Eğer bu nesnelleştirme, kuram tartışması yapmayan veya kurama araştırmasında yer vermeyen, modern iletişim teknolojisine ve global teknolojilere sorgusuzca kurtarıcı olarak sarılan, amacı araca göre ayarlayan "gerçek görünen sahte-bilimsel" (pseudo-scientific) incelemelerle de desteklenirse, hem bilim hem de, en kötüsü, bilimin ve ürünlerinin uygulandığı insan toplumu acı çeker. Örneğin belli tanımlamalarla çerçevelenen "modernleşme" ve "iletişim" konusuna yaklaşımda, "hangi örgütlü kim, hangi kimi, ne yolla, ne şekillerde ve nasıl ekonomik bakımdan sömürüyor, siyasal bakımdan eziyor, kültürel pratikler bakımından köleleştiriyor" sorusu değiştirilmiş ve "kim, kimi, hangi kanalla, neyi ve ne etkiyle kalkındırmaya çalışıyor; geleneksel kim, modern kanala, iletişimciye, metotlara ve teknolojiye direniyor” yapılmıştır. Egemen iletişim biliminde çatışma yönetimi dahil, ana ilgi etki üzerine, açıkça, "daha etken olarak nasıl sömürülebilir, yönetilebilir ve yöneltilebilir" üzerine eğilir. Bu ilgi de, davranış psikolojisinden, faşist kalıtım psikolojisinin "iletişimin becerisi, motor beceri, içsel yeterlilik, rol yeterliliği mesaj yeterliliği, yorum yeterliliği” gibi inceleme ve sunumlarına kadar çeşitlenen bireyi egemen topluma hazırlama, bu hazırlananı inceleyerek ölçme ve gerekirse hazırlamayı ve yönetmeyi ona göre ayarlama girişimlerini egemen yaptı. 1980'lerde çatışma yönetimine, yeni bir öğe katıldı: Barış. Çatışma yönetimi ideolojisi barış olmamasını kişisel davranışlara ve çatışmada "vazgeçememeye, isteklerinde direnmeye, azıcık bile geri vermemeye" bağladı, bu çerçeve içinde "barış iletişimi" çözümleri sunmaya başladı. Bu "iletişim bilimindeki" yaklaşım şu sorulara ya yetersizce yaklaştı ya da yok saydı: Barışın anlamı ne? Barışa konu olan tarafların güçleri ve güç pozisyonları ne? Bu güçlerini (veya güçsüzlüklerini) oluşturan nedenler ne? Barış olmamasını belirleyen ve zorlayan etkenlerin nelerdir ve nasıl çalışmaktadır? Barış durumunu belirleyen ve bozan koşulların nelerdir? Barışla tarafların kazandıkları ve kaybettiklerinin anlamları nedir? Özel mülkiyetin yoksunlaştırma ve yoksullaştırmaya dayanan ilişkiler sisteminde yoksul bırakan ve zenginleyenlerle, yoksun bırakılıp yoksullaştırılanlar arasındaki çatışmayı, tutum ve davranışlara indirgemenin anlamı nedir? İletişimle ikna ederek basit tutum ve inançlardan taviz vermek gibi materyal ilişkiler tabanından soyutlanmış çürük ve geçersiz bir tabana oturtulmanın getirdiği sonuçlar nelerdir? (ikna, tatlı dille konuşma, efendice tartışma ve sonunda ortak bir karara varan iletişim olarak ele alınmaktadır. Güç ilişkilerinden yoksun olan bu iletişim yaklaşımında, örneğin savaşla yapılan ikna iletişimi veya "hastahanede sana bakarız ama, yumurtalıklarını almak koşuluyla" diyen nüfus planlaması iknası ya verilmez ya da çarpıtılır.). "Az gelişmiş" ülkelerin neden "az gelişmiş” olduğu sorusuna neden olarak "geleneksellikten" diye cevap vermenin tabanında yatan ırkçılık ve bağnazlığın anlamları nedir? "Kalkınmış ülkeler" neden "kalkınmakta" ve neden medyaya sahip olmaktadır? Az gelişmiş ülkeler "kalkınma” denince" neden kapitalist ülkeler gibi olmayı amaçlamaktadır?.

Egemen kalkınma\modernleşme bilimi, kapitalist ilişkiler düzeninin meşrulaştırılmış örgütleniş biçimini, teknolojik yapısını, iletişim kanallarını ve tecrübesini kullanmayı, onlara dayanmayı ve bağlanmayı zorunlu kılar. Bu durum da, hem gelişmiş ülkedeki hem de az gelişmiş ülkedeki bilim yapanları egemen politikaların bir parçası yapar. Egemen bilimdeki nesnelleştirilmiş öznellik nedeniyle iletişim, iletişim teknolojisi, iletişim ilişkileri ve yapıları, kalkınma\modernleşme, modernleşme\kalkınmada medyanın rolü ile ilgili "bilimsel" açıklamalar, gelişmiş kapitalist ülkelerin uluslararası ekonomik, siyasal ve kültürel çıkar politikalarını yayma, meşrulaştırma, destek ve teşvik içine indirgenmiştir.

Pozitivist anlamda bilimsel incelemenin ilk adımları bir sorunu seçmek, tanımlamalar yapmak ve hipotez şekillendirme ve test metotlarının belirlenmesi safhasını içerir. Bu safha karşılıklı-öznellikte en saptayıcı ön girişimlerden biridir. Her tanım belli değer yargılarına, bu değer yargılarının geldiği belli fikirler toplamının oluşturduğu bir ideolojiye, ve bu ideolojinin çerçevelediği veya etkilediği belli bir bilimsel kurama bağlıdır. Diğer bir deyimle, tanım belli bir bilimsel kuramın ve bu kuramın ideolojisinin bir ifadesidir. Modernleşme teorilerinin "kalkınma, geleneksel ve modern toplum" tanımı bunun en açık örneğidir. (Örneğin Weber'in ideal tipinin modern ileri ve Türkiye'deki kültürün geleneksel geri olarak tasarlanması gibi.)

Tanım ile birlikte, çoğunlukla, o tanıma bağlı olarak, o tanımın sınırladığı sorun çözme yaklaşımları (sorun tespiti, hipotez formüle etme, açık ve kapalı-uçlu sorular hazırlama, alan ve laboratuar testleri kurma, araç kullanım biçimini belirleme, daha önce yapılmış incelemeler ve yapıtları bulma ve okuma) gelir. Bu safha, incelemenin, tanımayla gelen öznel çerçeve içinde, mekaniksel çözümlerle (belli kaideler ve basamaklarla) elde edilen en objektif safhasıdır. Nesnelleştirilmiş öznelliğin en "bilimsel" yanı burada gizlidir. Örneğin istatistiksel ön ölçmeler ve sonradan ölçmeler, hakemler kullanarak test etmelerle sağlanan, bir ölçeğin geçerlilik ve güvenirliliği, objektiflikten çok "çoğunluğun fikir birliğine” dayanan öznelliktir. Bu nedenle, güvenirliliği ve geçerliliği tespit edilmiş standart testler objektiflikten çok ideolojik çerçevelemelerdir.

Modernleşme\kalkınma ve iletişim konusunu incelemede tek bir bilimsel yaklaşım biçimi yoktur, yaklaşım çokluğu vardır. Üniversitelerin ekonomi, siyasal bilimler, sosyal-psikoloji, iletişim, sosyoloji, antropoloji bölümlerinin hepsinde toplum kalkınması\modernleşme üzerinde durulduğunu görürüz. Her bölüm içinde de soruna yaklaşım çokluğu vardır. Aslında bu çokluk "bilimde demokratik çoğulculuğun yansıması" değil, aynı ideolojik çerçeve içindeki çeşitli pozisyonlardır. Bu çokluğa bağlı olarak, üzerinde anlaşılan tek bir tanım yerine birbirine paralel, birbirini tamamlayıcı, birbirine kuramsal bakımdan benzeyen veya birbiriyle rekabet içinde egemenlik mücadelesi veren tanımlamalar vardır.

Bilimin sorunu, tanımlamanın, hipotez testinin ve indirgemeciliğin çok daha ötesindedir. Sorun, ‘ (a) tanımlamanın ve hipotezlerin dayandığı kuramsal çerçeve ve beraberinde getirdiği belli düşünce tarzı ve (b) bu tarzın belirlediği (daha doğrusu belirler göründüğü, fakat gerçekte desteklediği) bilimsel ve sosyal politika, (c) soruna ve sorun çözümüne yaklaşım biçimi, ve (d) bunların insanın bugününe ve geleceğine yaptığı katkılar’ sorunudur. Kapitalist bilim, ta başlangıcından beri artan bir biçimde, kapitalizmin sorunlarına çözüm arar ve sunarken, kapitalizmin egemenliği altındaki insanlık durumunun perçinleyicisi olmuştur. Kapitalist bilim kapitalizmin insanlığa aykırılığının ve yarattığı ciddi insanlık sorunlarının, çözümleyici değil yaratıcı ve destekleyici bir parçasıdır. Bilimin getirdiği çözümler sorunları yaratan üretim düzenindeki değişikliği değil, düzenin bazı istenmeyen, tepkilere neden olan, zararlı olan sonuçlarının "kapatılmasıdır." (Örneğin atık depolama sorununa "sıhhi depolama” çözümü; zehirli gaza filtre çözümü; Zararlı atık suya, arıtma çözümü... Bu çözümler çözüm mü? Çevrenin durumuna bakarsak, yeni teknolojilerin pazarlamasından öte, çözüm olmadıklarını kolayca anlarız.)

Modernleşme\kalkınma ve iletişim tanımlamaları ve sorunları, belli bir yerden bir diğerine yol alma, geçme, gitme, yükselme olarak mekaniksel bir biçimde sunulur. Modernleşme\kalkınma ve iletişim sorunlarının çözümü teknik bir sorun olarak belirlenir. Modernleşmenin kapitalist deneyin başarıya ulaştığı yöntemlerle ve araçlarla gerçekleşeceği ana tema olarak işlenir. “Bu yöntemler ve kullanılan teknolojiler yayılmalı, kullanılmalı ve geliştirilmelidir” düşünce tarzı egemenlik kazanır. Buna bağlı olarak gelen sonuç-öneriler, örneğin teknoloji ve bilgi transferi altında yapılan "geliştirme" değil, daha çok gelişmeyi teknolojilerin yaptığı makinelerin, aletlerin, medyaların, onların ürünlerinin ve "nasıl çalıştırılacağı ve kullanılacağı" hakkında bilgilerin içine hapseden tüketim-gelişmesi bağımlılığı biçiminde yönetme ve engelleme olur. Böylece hem kapitalist teknoloji düzeni kendi yapısını korur; hem sorun bu yapının benimsettiği, "meşruluğu ve geçerliliği önceden kabul edilmiş" çerçeve içinde tanımlanır, hem de çözümler, bu teknolojik yapıya olan "etkiyi, etkenliği, barışı, kalkınmayı sağlama ve sorunları giderme" politikalarıyla aranır. İşte bu, egemen pozitivist bilimin görevselci-amprik yaklaşımın ana özelliklerindendir.

Egemen bilim faaliyetlerinin altında, gerçekte, bir teknolojik ve ideolojik egemenliğin ve bu egemenliğin sağladığı çıkarlar düzeninin korunması ve gelişmesi çabası yatar. Bu gün gelişmiş ülkelerde özelleştirme ve deregulasyon gündemdeyse ve egemenlik kazanmışsa, bu, kamu sisteminin ve destekleyenlerin siyasal ve ekonomik pazardaki göresel egemenliğinin oldukça zayıfladığını, egemenliği özel teşebbüse devretme zorunda bırakıldıklarını işaret eder. Nesnel gerçeklerin ve doğruluğun veya yanlışlığın ve haksızlığın farkına varılmasını ve bu nedenle en doğruyu seçmeyi anlatmaz: Özel teşebbüsün ekonomik ve ideolojik bir gücü kendi kontrolü altına almasını anlatır. Güç ilişkileriyle egemenliği belirlenen ve sürdürülen, ve ideolojik pratiklerle nesnelleştirilen öznel çıkarlar, toplumda doğruyu tanımlar ve kurumlaştırır. Yani, doğruyu ve haklıyı saptayan nesnel kıstaslar değil, belli güçlerin nesnelleştirilmiş özel çıkarının ölçekleridir. Bunun belli yansımalarını bilimsel yaklaşımlarda görürüz.

Kapitalist ideolojide kamu kurumlarına karşı, (örneğin TRT) "doğru çalışmaz, yeteneksizdir, elitisttir" düşünce tarzı egemendir. Bu nedenle kamu politikaları sürekli eleştirilir ve düzeltilmesi gerektiği savunulur. Bu düşünce tarzı, örneğin kitle iletişimi araştırmalarının yapısında da yansır. Bu tarz, araştırmacının kavramsal ve işlevsel (operational) tanımlaması, hipotezler ve araştırma sorularına da yansır. Bu araştırmacılar, en iyi yorumlarında, TRT uygulamalarının yanlışlığını ve yetersizliğini eleştirir ve özelleştirmeci iletişim politikası önerileri öne sürerler: Kamu iletişimi geçmişin tarzıdır, özelleştirme ise çağdaşlığı ve modernliği anlatır. Kamu sektörünün uygulama politikasını eleştiri, aslında, ilericiliğin, gelişmeciliğin, uzak görüşlülüğün ifadesi değildir. Bilim adamlarının ve politika saptayanların önerileri, belli bir ölçüde psikolojik doyum sağlaması yanında, büyük oranda kamu sektörüne karşı yöneltilen (beceriksizlik, rüşvet, düzensizlik, iş bilmeme, kârdan çok zarar yapma, kaynakları ve olanakları etken bir şekilde kullanamama gerekir gibi) ideolojik anlam vermeleri ve bu anlam-vermelerin çıktığı yapıyı destekler. Böylece herhangi bir noktadan başlayan çıkış, dönüp dolaşıp o çıkışla bütünleşen bitişe ulaşır. Bunun temel nedeni mikro seviyeye saplanma ve makro incelemede sistemin kendisini soruşturmamaktır. Örneğin TRT kamu kurumu olarak kamunun yeteneksizliğinden çok sistemin kamuyu bu durumda biçimlendiren yapısının ana bir özelliğini yansıtır. Özel teşebbüsün yetenekliliği ise ideolojik uydurma biçiminden (örneğin halka istediğini verme propagandasından), yeteneği sermayeyi zenginleştirme olarak ele almaya kadar çeşitlenir ki bu da sistemin kendini satışıdır.

Egemen ölçekleri ve kuramsal yaklaşımı kullanan araştırmacı istemese bile, toplumdaki teknolojik üretim ilişkileri düzenini "doğru" olarak kabul eder. İletişim sorunları, bu "doğrunun" uygulaması sırasında çıkan alt-sistem (örneğin kamu yönetiminin iletişim ve eğitim politikasındaki) veya alt-alt sistemlerdeki (örneğin bireylerin tutum ve davranışlarındaki) "arazlar, yetersizlikler, uyumsuzluklar, düzensizlikler, yanlışlıklar" olarak nitelenir. Bu da, ancak bu "doğru" düzenin ilgili parçalarının harekete geçerek düzeltme yolunda girişimleriyle çözümlenebilir. Bu girişimlerle egemen sistem hem kendi dengesini sağlar, hem de girişimler sonucu iletişim okulları, iletişim araştırma firmaları, iletişim teknolojisi ve diğer ilgili teknolojiler tarafından geliştirilen yeni bulgular, devrimler, süreçler, metotlar sayesinde büyür, kendi bütünlüğü içinde farklılaşır, çeşitlenir ve mükemmelleşir. Bu yorum klasik denge kuramının bu daldaki yansımasıdır. Modernleşme teoristleri yapılarını bu anlayış üzerine kurar ve ihraç ederler.

Egemen anlayışta sorunlara çözümün yeni teknolojilerle sunulan mekaniksel çareler ve kamu sektörünün uygulama politikasını eleştirme olduğunu belirtmiştik. Aynı zamanda, bu anlayış davranışçı psikolojiye sarılarak, sorunu kişisel tutumlar ve değerler konusuna da indirger. Tutumlar elbette önemlidir. Fakat tutumları, oluşumunu ve bunlara bağlı davranışları bireyle özümleştirmek bilimi kısıtlayan diğer bir soyutlamadır. Bir toplumda bilinç, tutum, davranış gibi kavramlar "bireye görelik" görünümündedir, çünkü bunları taşıyan ve uygulayan bireylerdir. Fakat bireyi bu tür biçimlendiren bireyin kendisini içinde bulduğu egemen kültür, eğitim, günlük ilişkilerin temel karakterleri, kısaca, sosyalleştirme süreci ve bu süreçte egemen olan dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünün biçimini belirleyen de "bireyin özgür düşüncesi" değil, hem bu egemen düşünceyi hem de değişim gerektiği düşüncesini oluşturan "örgütlenmiş egemen iş görme biçimi”dir (materyal üretim ilişkileri düzenidir).

Günümüzde egemen olan pozitivist bilimde, toplumdaki üretim biçimlerinin sonuçları bağımsız değişken olarak ele alınır ve fokus bu sonuçlara çare arama biçiminde olur. Örneğin, 1995 sonbaharında Ankara Fen Fakültesinde Ulusal Çevre ve Biyoloji Kongresinde izlediğim oturumlardaki araştırmaların hemen hepsinde bu yönelim egemendir. Daha kötüsü, bu araştırmalarda genellikle istatistiksel ölçme metotlarının en sınırlı ölçekleri kullanılmakta ve bu ölçeklerin izin verdiği yorum ötesinde genelleştirmeler yapılıp yorumlar sunulmaktadır. Kısaca, kongrede sadece pozitivizmin egemenliğini görmedim, aynı zamanda istatistik biliminin kötü\yanlış kullanıldığını gördüm. Sonuçların bağımsız değişken olarak alınması, bilimsel yaklaşımda toplumsal güç ilişkilerinin getirdiği bilimdeki ideolojik körlük olarak nitelenebilir. Ara-nedeni veya sonucu bağımsız değişken olarak almak, eğer bilinçli olarak yapılıyorsa, bilimde kasıtlı taraflılıktır; eğer bilinçsiz olarak yapılıyorsa, çare bulamama çıkmazına düşen ve sonunda ne yapacağını bilemeyerek halkı, köylüyü bilinçsizlikle suçlayan bilimsel ilkelliği ifade eder. Bunun aksi bir metotla, "Bilinen" oluşum kaynağı tespiti yapılır ve bu pozisyonlandırma üretim biçimine kaydırılırsa, o zaman, çözümlerde de yeni pozisyonlandırmalar ortaya çıkar. Sonuçta, egemen güç ilişkileri yapısı içinde gerçekleşme olasılığı\potansiyeli az olsa bile, bilimsel cambazlık ve ilkellik ötesine geçilerek, hiç değilse, bilimsel bakımdan çok daha anlamlı çözüm yolu alternatifleri oluşur; çaresizliğin nedenleri soyulan doğaya ve köylüye yüklenme ve yeni-çaresizlikler getiren "eğitmek gerek" ideolojik-kandırmacası yerine, egemen üretim biçimi, teknolojisi ve ilişkilerinin soruşturulması ve değiştirilmesi yönüne kayarak, en azından bilimin, bilinçli veya bilinçsiz olarak, kapitalin hizmetinde olmadığını gösteren bir adım atılmış olunur.

Tartıştığım özelliklerine bakıp deneyciliği (ampirisizm) reddedip geçersiz saymak da hatalıdır. Deneycilik gerçekte “çoğunluğun" veya "egemen bir yönelimin" saptanmasında ve makro incelemeyi tamamlayan mikro seviyedeki incelemelerde geçerli bir metot olarak kullanılınca daha da sağlıklı sonuçlar verebilir. Deneyciliğin "egemen yönelimlere," "normal dağılıma," ve "merkeziliğe" göre meşruluk elde etmesi, maksimum % 5 gibi "yanılma oranı" ile bu meşruluğu geçerli sayması (örneğin belli azınlıkların, evsizlerin, gecekonduda yaşayanların, önemsizliği) kapitalist sistemin ideolojisine uygunluğunu gösterir. Diğer bir deyimle, deneycilik kapitalist ideolojinin ve işlem tarzının entegral bir parçasıdır. Genellikle Ortodoks Marksistler deneyci metodu, sosyal gerçekleri anlama incelemesinde çarpıtıcı, yanıltıcı ve yetersiz olarak niteleyip reddederler. Gerçi deneycilik bir fenomeni açıklamada kendi başına yetersizdir, fakat bilimsel araştırma çabalarında, niteliksel ve makro-yaklaşımlarla birleştirilerek bilgiye yeni boyutlar ekleyecek kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla bir kalemde öyle bir kenara atılamaz. Ayrıca, deneyciler günümüzde, niteliksel analizin (kafa sayımına dayanmayan analizin) bilimsel geçerliliğini kabule başlamışlardır.

Eğer siyasal, sosyal, ekonomik ve iletişim bilimlerinde "modernleşme ve iletişim” incelemelerine bakarsak, davranışçı psikolojinin egemenliğini görürüz. Bu incelemeler bazen bir adım daha ileri gidilerek, makro incelemelere de uzatılır ve iletişim politikalarındaki eleştirilere uygulanır: Politika eleştirişinde, politikayı saptayan güç ilişkilerini tartışma yerine, sorun tekrar bireye indirgenerek, politikaları saptayan ve uygulayan bireylerin (örneğin herhangi bir teknokrat veya bürokratın) tutum ve davranışları politikadaki durumu ortaya çıkaran bağımsız değişken olarak ele alınır (Yani eğer TRT'de bir iletişim politikası sorunu varsa, bunun sorumlusu, örneğin, TRT genel müdürüdür). Bu tür yaklaşımın varacağı tek sonuç ve öneri, işten atmak ve "bireysel veya grup davranış modifikasyonudur". Bu da tutumlardaki değişiklikleri gerektirir. Tutumlardaki değişiklikler de düşünce ve fikirlerdeki değişiklikleri, daha doğrusu eğitimle, bilgilendirmeyle, enformasyonla sağlamayı gerektirir. Bu da neticede, idealist felsefenin ana kuramlarından biri olan fikirlerin yaratıcılığı görüşüne ve toplumdaki üretim ilişkilerinde "etkiyi" çıkaran egemen faktörün akıl\fikir olduğu varsayımına gider. Böylece, fikirler, kendini yaratan koşullara o koşulları tutmak ve\veya değiştirmek için tepki gösteren "sonuç" olma yerine, üretimi belirleyen "etken" olarak dönüşüme uğrar.

Günümüzde dünyada Amerika kökenli egemen bilimsel yaklaşım toplumsal üretim biçimi ve ilişkilerinin yarattığı sorunlara anlamlı çareler bulma yerine, yeni çarelerle yeni sorunların yaratılmasına ve dolayısıyla, belli egemen teknolojik yapıların tutulması ve yaygınlaşmasına yol açar. Ancak kişileri ve kamu politikasını kaynak olarak gösterme ötesine giderek, üretim teknolojisi ve ilişkisini temel olarak ele alan bir yaklaşımla iletişimi ve iletişim konusu ve sorunlarına gerçekçi bir yaklaşım elde edilmiş olunur. Bu da nesnel veya nesnele daha yakın doğrularla öznel çıkarların her gün sürekli çarpıştığı güç ilişkileri konusunu ve bu konuya eğilmeyi ortaya çıkarır. Bilim ne güç ilişkileri düzeninin dışındadır ne de güç ilişkilerinden bağımsızdır. Bilim adamının\kadının toplumdan kendini ayırması, kullandığı metotta uyguladığı mekaniksel süreçler sonucu nesnellik sağladığını sanması ve bilimsel objektiflik iddia etmesi, bilimde belli bir ideolojinin egemenliğinin ifadesidir. Eğer yaşadığımız toplumdaki kendi bilim alanımızla ilgili sorunlara ve bilim dalımızın bu sorunlar içinde aldığı yere dikkatle bakarsak, bilimin çözümler kadar, belki de çözümlerden daha çok, sorunların önemli bir parçası olduğunu görürüz. Bu durum da evrensel bir kaçınılmazlığı değil, yapısal gerçeklerle gelen ve ancak bu yapısal faaliyetlerin değişimiyle değişebilecek bir olguyu ifade eder.
................

SONUÇ

Modern insan ve modernleşme: Modern insan kimdir? Amerika ve Avrupa’daki endüstrileşmiş bir ülkede yaşayan; bir işe sahip olup, haftada en az beş gün işine gidip gelen; kendilerine uygulanan ücret politikalarını soruşturmayı bile aklından geçirmeyen; bir kiliseye üye olup pazar günleri en iyi elbiselerini giyerek gösteri ayine giden; ortalama iki buçuk çocuğu, bir veya bir buçuk arabası, bir beraber yaşadığı veya yaşamadığı bir eşi olan; bir renkli televizyona, bir buçuk evcil hayvana sahip olan; dişini güzel görünmek, seksi görünmek için fırçalayan; iki buçuk bankaya borcu olan; üç buçuk kredi kartını ve çocukları ve hayvanının resmini devamlı cüzdanında taşıyan ve hep bana hep bana, seninki de bana diye sürekli sahip olma hayalleriyle koşuşturan insandır. Bu “modern insan” modernliğin merkezindeki insandır. Bu insan, modernleşmeyi geliştiren yapıdaki egemen ve mücadele kültürünün insanıdır. Batılılaşmak veya modernleşmek isteyen, veya post-modern olduğunu iddia eden ve öyle hisseden ve Ankara’da yaşayan bir Türk’ün modernliği “diğer” merkezli bir modernliktir. Bu “diğer” denen modernlik veya kültür ise, Türk’ün üretmediği, fakat kendini ideolojik olarak bir tuttuğu “başkalarının ürettiği” modernlik veya kültürdür. Bu diğerlikle kendini özdeştirmede daima kendini hor görme, kendinden olanı küçümseme, kendinden kaçış vardır. Özlüce, azgelişmişin modernliği veya post-modernliği, kendinin olmayan, fakat kendini özdeştirdiği, başkasının yarattığı ve kendisinin tükettiği kültürdür. Bu kültürün modernliği, ilericiliği ve çağdaşlığında, bu kültürün üretim mantığı ve dolayısıyla tutuculuk egemendir. Örneğin, laikliğin modernliği, Türkiye gibi ülkelerde bu tür bir karaktere sahiptir. Laikliğin şeriatçılık karşısında iddia ettiği modernlik, çağdaşlık ve ilerilik, bir egemenliğin kednini üstün görüsünden çök az öte gider. Şeriatın gericiliği insan ve insanlar arası ilişi tanımı, suç ve ceza, kadın, seks, iş ve ahlak konularındaki yaklaşımlarında Avrupa orta çağ kilisesinin egemenlik pratiklerine benzer ve bazen onlara taş çıkartacak kadar hunhar olmasında yatar. Şeriatın laiklikle (şeriatin siyasal güç kazanıp, kendi dünya görüşünü ve işyapma biçimini topluma yasal olarak uygulamasını, din ve siyasi gücü ayrı tutarak engellemekle) ilişisine bakıldığında, Türkiye’de, egemen laikliğin yerinden edilmeye çalışıldığını görürüz. Laiklik modernlik ve çağdaşlık iddiasında olduğu, kendini cumhuriyetin temel taşlarından biri olarak benimsediği için, onu yerinden etmeye çalışana karşı egemenlik uygulamaları yapmaktadır. Modernlik ve çağdaşlık tanımı hem çağdaş egemen tarafından tanımlandığı hem de tarihsel çızgisel silsile içınde ele alındığı için, laik insan modern insan olmakta ve şeriatçı da, gerici olarak Kuran elinde tekbir getirmektedir. Kuran elinde olan Türk’ün gericiliğinde de, kendisi yok; çünkü, şeriatçının kendini tanımlaması Arabistan kökenli, (bir kuşak sonra Türklüğünü yitirmiş Osmanlılarla yayılmış), metafizikle desteklenen ve günümüzde oldukça ticarileşmiş bir kültüre dönülerek yapılmaktadır. Bu dönüşte, Türk kendi geliştirdiği “ben” ile değil, ona diğer dünyayı vaad eden Arap kökenli “diğer” ile tanımlamaktadır. Bu benlikte, Türk bayrağı sallayan ve tekbir getiren gerici veya dinci-milliyetçinin içi aslında yeşildir. Bu yeşilliğın metafizik ardında Arabın çölündeki bir kent simgesel olarak durur; materyal ilişkilerinde ise, kapitalisti imrendirecek kadar katı mülkiyet hak ve ilişkileri yatar. Bu hak ve ilişkilerde, insan, özellikle kadın ve köleler mutlak köleliğin getirdiği suç ve ceza, ekmek ve bazen sirk ile şimdileri ve gelecekleri garantilenmiş bir şekilde yaşarlar. Modern kapitalizmin hak ve ilişkilerinde ise, sermayenin hunharlığında, kadın ve köleler ya işsizlik ya da ücretli-köle durumundadırlar; mutlak köleliğin garantisini kaybetmişler ve sermayenin denetimi altında özgür köle olmuşlardır. Bu özgür kölenin laikliği ve modernliği, kapitalist sermayenin kültürel baskı ve bağnazlığının bir ifadesidir. Örgütlü dinin kültürüyle kapanan mutlak köleliğe yatkın kadının, kendi köleliğini savunma yoluyla zincirlerini süsleyişinin “modernlikten” uzak oluşu veya 1990’lardaki giyimle ve davranışla gelen “modernleşmesi,” ve örgütlü dinle siyaset yapan “dinci” sermayenin tüketicisi oluşu, kadının kapitalist modernlikle gelen “kültürel dejenerasyona” karşı direnmede kendine emin bir sığınak buluşuyla anlamlandırılabilir. Özlüce modernlik ve gericilik, egemenlik ve mücadele\boyunsunu durumu içinde ele alınmalıdır.

Kalkınmış ve modern toplum nedir? İnsanın geçmişinin ve geleceğinin, umutlarının ve umutsuzluklarının, sofrasına konan ekmeğinin, boş zaman eğlencesinin ve kültürünün kontrol edildiği, kısaca yaşamak ve ağır psikolojik, kültürel ve ekonomik baskılar altında mücadeleler vermek zorunda bırakıldığı toplumdur. Amerikan’ın kalkınmışlığı ve modernliğiyle, Türkiye’nin kalkınmışlığı ve modernliği, özellikle 1990’larda hızla yaygınlaşan tüketim kültürünün uluslararasılaşmasıyla (yani kitle üretim sermayesinin dünyanın her köşesine girmesiyle) arasında ortak bir nokta oluştu: Amerikan’nın ücretli\maşlı kölelerinin tükettiklerinin çoğunu Türkiye’deki benzerleri de tüketmektedir. Bir elde Big Mac ve diğerinde pepsi, 501 Levi’s bacağında ve ingilizce mesaj yazılı bir t-shirt sırtında, heyecanla, globalleşme, çoğulcu demokrasi ve post-modern düşler görmek mümkündür. Bu düşleri bazı aydınlar da görmektedir. Fakat ne yazık ki görülen bu düş, tüketimle desteklenen “başkasının düşüdür.” Bu düşte, düşün gerçek üreteni ve materyalliğinin sahibi başkasıdır; düşün tüketeni ise, bu düşü kendinin düşü sanıp başkasının olanı sadece materyal tüketimle değil, metafizik\ideolojik tüketimle de desteklemektedir.

Modernleşme ve kalkınmanın siyasal boyutu: Siyasal kalkınma nasıl tanımlanır? Pozitivist siyasal bilimde kalkınma yerine daha çok modernleşme kavramı kullanılır. Kalkınma ekonomi dalının malı olarak ekonomi alanında bırakılır. Ortak-ilişki (correlasyon) modellerinde siyasal partiler ve özgür seçimler gösterge olarak kullanılır. Bu göstergeler, bütün diğerlerinde olduğu gibi “içerikten” yoksundur. Demokrasiyi parti sayısı, oy verme oranı, bu oylarla seçilmiş yöneticilerin varlığı ile eşit tutmak, siyasal gücün oluşum, gelişim ve yapısal özellikleriyle ilgilenmemek, eğitim öğretimi sınıflardaki öğrenci sayısıyla tanımlamak ve kültürel ideolojik devretme sistemi olarak almamak; kitle iletişimini radyo ve televizyon sayısıyla tasvir etmek ve kullanılışıyla ilgilenmemek buna birkaç örnektir.

Modernleşme, kalkınma ve bilimin ideolojisi: Toplum bilimlerinin her dalı “modernleşme” veya "kalkınma" veya "toplum değişiminin" çeşitli yanlarına eğilirler. Gerçekte 1950'lerden sonra artan bağımsızlık savaşları; koloniciliğin son bulması ve yeni-koloniciliğin sağlanması; soğuk savaş; psikolojik savaş girişimleri ve faaliyetleri, kapitalist ve yeni-kolonici ülkelerin bilim dallarında yansıdı. Bu yansıma da kendini çeşitli modernleşme, kalkınma, sosyal değişim teorileri, araştırmaları ve uygulamaları biçimlerinde, yeni-koloniciliğin ideolojik alt-yapısını, meşrulaştırılmasını, karşıt-girişimlere karşı korunmasını ve yayılmasını sağlamaya çalıştı. Özellikle Amerika’nın bilim adamları yeni misyönerler olarak dünyanın her ülkesine araştırmacı, danışman, öğretmen, saha uygulamacısı, kalkınma uzmanı, iletişim ve modernleşme danışmanı olarak gittiler. Hem bir egemenlik ideolojisini ve politikasını götürdüler hem de topladıkları verilerle bu ideoloji ve politikaların etken bir biçimde yeniden gözden geçirilmesi ve belirlenmesinde yardımcı oldular.

İdeolojik ve egemen politikayı belirleme ve sürdürme savaşında, ekonomistler modernleşmeyi öncelikle insanların kişi başına düşen geliri artırmak için teknoloji uygulanması olarak sundular. Bu amaçla kalkınma planları düzenlendi, yardım programları çizildi, teknoloji satın alma politikaları saptandı. Bütün bunlara yakından bakarsak modernleşmenin sayısal büyüme olduğunu görürüz. Daha da yakından bakarsak, teknoloji transferi, dış yardımlar ve kalkınma politikalarının ekonomik bağımlılığın yaratıcısı ve sürdürücüsü olduğunu görürüz. Daha yakından bakıldığında, bütün bunların emperyalizmi ve emperyalizmle işbirliğini hecelediğini görürüz.

Sosyologlar ve sosyal-antropologlar ırkçı egemenlik anlamına gelen “modern” ve "geleneksel toplumların" özellikleri, farklılıkları ve gelenekselden moderne geçiş süreçlerini getirdiler. Özellikle siyasal-sosyologlar ülkelerdeki bağımsızlık ve düzen değişimi hareketlerini, insanların hoşnutsuzluklarını, direnişlerini, siyasal çalkantıları yeni-sömürge ülkelerin sınıf sömürüsüne ve bu sömürünün yoğunluğuna dayandığını ve mücadelenin o ülkedeki kapitalist sistemin benzerine veya herhangi bir biçimde sulandırılmış biçimine karşı direniş olduğunu kabul ederek, uygun ve gerekli sistem arayışı üzerinde durmamışlardır. Aksine, başkaldırıları, gerginlikleri, din, ırk ve sınıf çatışmalarını "modernleşme sürecinin "yan ürünü” veya bazı "düzeltilmesi gereken yıkıcı durumları” olarak nitelerler (örneğin Huntington, Lipset). Bunun millet kurma, yani milli kapitalist burjuva sistemini yerleştirmenin sancıları olarak nitelerler. Buna çare olarak da, uygulamada, örneğin Pye takımı kapalı olarak askeri cuntaların kaçınılmaz gerekliliği üzerinde durmuşlardır, çünkü aksi taktirde, o zamanlar, ülkeler 'komünistleşmeyle" yüzyüzeydi.

Psikolojistler ve sosyal psikolojistler, ezilen ve sömürülen insan kitlelerinin ezilme ve sömürülme psikolojilerine eğilme ve bunu toplumsal yapının egemen üretim ve iletişim biçimine bağlama yerine, kalıplaşmış kategorilerle insanları ve durumlarını değerlendirme yoluna gittiler. Önceden (19. yüzyılda hazırlanmış) kalıplara göre düzenlenmiş kalıplara göre insan psikolojik durumu tartılmış ve bundan sonuçlar çıkartılmıştır. Gerçekte, sonuçlar çıkartılmamış, çünkü zaten 19. yüzyılda bu kalıpları hazırlayanlar (Weber, Tonnies, Spencer vb), sonuçları da içeren bir değişim anlayışı sunmuşlardır. 20. yüzyılın ikinci yarısında da bu kalıplar ve nedensellik ilişkileri yeni-sömürgecilik koşullarına uygulanmaya çalışılmıştır. Örneğin, bu kalıplara uygun olarak, az gelişmişi, kendine-dayanmaktan, kendine güvenmekten, başarı kazanma yöneliminden ve özelliklerinden yoksun insanlar olarak nitelemişlerdir.

Amerikan sosyal bilimleri davranışçı psikoloji ve kültür ideolojisine "modernleşme elbisesi giydirerek, geleneksel kültürleri Batının protestant burjuva anlayış tarzıyla değiştirerek dünyayı "kalkındırmaya" çalıştı. Karl Marks'ın görüşüyle, bu çok normal bir şey, çünkü kapitalist kendi görüntüsünde bir dünya yaratmaya yönelir, dünyanın her köşesine gitmek zorundadır. Bu bir bakıma, kapitalizmi oluşturup, geliştirip, göçertip geçmişe gömecek alın yazısıdır (Thomson, 1976:45,91).

Sömürülenin suçlanması: Modernleşme teorileri, araştırmaları ve sonuçları ve de önerileri, aynı zamanda, psikolojik ve ideolojik savaşın diğer önemli bir görevini yaparlar: Yeni-kolonilerin kalkınması ve modernleşmesi (daha doğrusu sermaye birikimin ve artık değerin o ülkede kalması ve genel çıkar için kullanılarak toplumsal kalkınmayı sağlaması) olasılıklarının gülünç ve olanaklarının kapitalist pazar yapısında geçersiz olduğunu bildikleri (veya bilmeseler bile hissettikleri, hissetmeseler bile açıkça gördükleri) için, o ülkelerin halkı sadece modernleşmeye başlama, geçmeye karşı kişisel ve kültürel yapıya sahip olduklarını anlatmazlar, aynı zamanda, modernleşme girişimlerinin başarısı (ki gerçekte kapitalizmin başarısını ve bu başarı sonucu ortaya çıkan direnme, yoksulluk ve yoksun bırakmayı) kişilere yükleyerek ve kişileri suçlayarak, kapitalist teoriyi ve uygulamayı haklı çıkartırlar. Başarısızlıklar teorideki başarısızlıklar teoriyi geliştirme olarak, yenileme olarak nitelenir ve teorinin kalıcılığı sağlanır, teoriye yeni öğeler eklenir.

Modernleşmenin başarısızlığı ve öz-eleştiriler: Modernleşme teori ve uygulamaları başarısızlığa uğradı. Çünkü, özellikle modernleşme teorisi az gelişmiş diye niteledikleri ülkelerdeki sınıf yapısını ve işlik biçimlerini görmemezlikten gelir; baskıcı ve sömürücü yönetici sınıflar tarafından benimsenen düşünü tarzlarını, ihtiyaç ve değerleri empoze etmeye çalışır. Bu halkların ihtiyaçları egemen sınıfların ve Amerikan misyonerlerinden ayrı ve hatta karşı olduğu için teorilerin öne sürdükleri kademeli bir gelişme olmaz, onun yerine siyasal sosyologların belirttiği istikrarsızlıklar, siyasal çürümeler ve karışıklıklar ortaya çıkar.

1970'lerin ortalarına gelindiğinde, burjuva bilim adamları, Vietnam’dan alınan ders; kültürel emperyalizme önem verme gerekliliği; artan mücadeleler ve burjuva biliminin hissettiği çareler getirme baskısı altında geçmişin muhasebesini yapmak gereğini duydular. Bu muhasebelerle yapılan öz eleştiriler ve çareler modernleşmenin ana temasına sadık kalma; Amerika’daki yerinden yönetim (desentralizasyon) ve yerellik görüşünün diğer ülkelere empozesi; eskinin muhasebesinin sadece merkeziyetçiliğe son ve yerelliğe yönelim stratejisiyle sonuçlanmasını getirdi. Dolayısıyla eski modernleşme yaklaşımlarındaki değişim sadece politikaların uygulanmasında yerelliğe ve yerinden yönetime (desentralizasyona) gidiş önerisi biçiminde olmuştur. Bu arada, 1990’lara ulaşıldığında yeni ideolojik kavramlar sunulmuştur. Yani, muhasebeler yapıldı, öz-eleştiriler sunuldu ve öneriler öne sürüldü. Sonuçta yukarda belirttiğim 1950'lerden beri tutulan yoldan ayrılınmadı. Sadece metotlar üzerinde revizyonlar yapılması gerektiği ileri sürüldü ve en önemli karar verme gücünün merkezilikten yerelliğe yaygınlaştırılması oldu. Bunun da az gelişmiş ülkelerin merkezileşmiş güç yapısı gerçeğinde olasılık potansiyeli hemen hemen hiç yoktur. Fakat merkeziliği kırmada, başarı 1980'lerin sonlarına doğru ), kamu iktisadi teşebbüslerinin ve kitle iletişim araçlarının kamu kuruluşu biçiminin ve özel teşebbüsün kontrolüne geçmesinde sağlandı. Özelleştirme ve iletişimde deregulasyon, kuramsal olarak, yerelleşme olanağını kazandırır. Yerel radyo ve televizyonlar yerellik anlayışı içinde modernleşmeye ve kalkınmaya yardım ederler. Bu kuramsal beklenti, birkaç uluslararası şirketin Türkiye gibi ülkelerde kurduğu televizyon yayını egemenliğiyle büyük ölçüde anlamını yitirir.

Modernleşme ve post-modernliğin eleştirisi: Anayol modernleşme teorisinin ve onun devamı, onu geçmişie gömdüğünü iddia eden post-modernliğin eleştirisi teorinin çeşitli yönlerine karşı yapılmıştır:

? Modernleşme ve post-modernlik, Batıcı ve özellikle Amerikancı dünya görüşü ve iş yapış biçimidir. Bu biçimde Batılılaşma, Amerikanlaşma evrensel ve herkesin arzuladığı doğru yol ve gerçek olarak sunulur. 1990’larda bu sunumda Batılılaşma, uygarlaşma, kalkınma sözcükleri kaldırıldı ve yerlerini, aynı sürecin devamı olan, fakat bu devsamlılığı reddeden post-modernizm, globalleşme, karşılıklı-bağımlılık gibi tanımlamalar aldı.

Klasiklerin, özellikle Tonnies, Durkeim ve Weber'in bugünün gerçeklerine uymayan idealist geleneksel - modern kutuplaşmış modeli oldukça geniş eleştirilere uğramıştır: Model, hem bu kutupların özelliklerinin saptanmasında, hem bir kutuptan diğerine nasıl geçileceğinin politikasında\dinamiğinde, hem de uygulanmasında belli ideolojik bir sistemin diğer sistemler üzerine demokrasi, özgürlük, kalkınma kılıfıyla sunulmuştur. Parsons'un "patern değişkenleri" bu kılıfa en açık örnektir.

Batılılaşma ve Amerikanlaşma, modernleşme paternlerini alıp ülkenin kendine öz geleneksel paternlerini atma görüşü, az gelişmiş ülkelerin tarihsel yapılarını anlamamak ve az gelişmişlik nedenlerini ve süreçlerini görmemezlikten gelmedir. Batının dün gelişmesine uygun koşullar bugünkü koşullarda az gelişmiş ülkelerin sadece gelişmelerine uygun olmamakla kalmaz, gelişmeyi köstekleme yolunda işleyebilir.

Modernleşmede ülkeler total izolasyon içinde görüldü ve toplumda işleyen iç-güçlerin işlemesiyle kalkınma olacağı, ve dışla kontağı "yayılma" teorisi içinde pozitif unsur olarak sunuldu: Modernleşme teorisi, Batının gelişmesinin az gelişmişliğe neden olduğu ve azgelişmişliği sürdürdüğü gerçeğini görmemezlikten gelip, az gelişmiş diyerek ülkelerin halklarını tembellikle, bilgisizlikle, gericilikle ve uyuşuklukla suçlamışlardır. Modernleşme, uluslararası kurulu ekonomik düzeni ve bu düzenin çalışmasını, her ülkenin tarihsel üretim tarzı ve bunun sonucu ortaya çıkan sosyal düzeni ve bu düzenin dünya sisteminde aldığı yeri bir yana atmıştır. 1990’lardaki “post-modernleşme” ve globallikle, aretık her ülke dünya ailesinin bir parçası durumdadır; izolasyon ortadan kalkmıştır; bazı dengesizliklere ve olumsuzluklara rağmen global dünyanın ülkeleri karşılıklı bağımlılık içinde, özelleştirme ve deragulasyonu gerçekleştirme girişimleri dahil, özgürlükçü rekabetçi bir ruhla yarışmaktadır. Bu anlatımın geçersiziliği belirtilmektedir.

Modernleşme kuramının tarihten yoksunluğu yaygın bir şekilde eleştirilmiştir. Frank'a göre, az gelişmiş ülkeler içinde yaşadığı dünya sisteminin tarihsel koşullarına ilgisizlik ve gelişmenin uluslararası yapısına dikkat göstermemek, az gelişmiş toplumların bugünkü dönüşümlerinin gerçeğini ve geleceklerini tamamiyle saptırır. Bir zamanlar zengin olan birçok toplumlar bugün ekonomilerine yapılan emperyal müdahaleler sonucunda az gelişmiştir. Günümüzdeki ticaret ve yardım politikaları zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkı genişletmektedir. Modernleşmecilerin miyopluğu, eğer ideolojik değilse, toplumları yeterli bir uluslararası ilişki paternleri ortamını göz önüne almaksızın statik izolasyonda görme yönelimlerinden dolayıdır (Eisentadt, 1976:39). Frank'ın deyimiyle (1971:55) modernleşme imparatorun çıplak emperyalizmini gizlemeye hizmet eden "imparatorun giysileridir." Epey de imrenen var. Modernleşme kapitalizm ve emperyalizm için ideolojik kılıf olarak hizmet etmiştir.

1990’larda, post-modernlik, globallik ve karşılıkli-bağımlılıkla, 20. yüzyılın eski tarihi son buldu, eski bitti ve yeni bir dönem başladı. Bu dönemin tarihi “post” (sonralık) ile belirlendi. Bu sonralığın ne denli sonra olduğu ve öncesinden ne kadar ve hangi yönlerde ayrıldıgı da tartışılmaktadır.

Teorinin uygulaması ve ortaya çıkardığı sonuçlar da oldukça genişeleştirilerle karşılaştı. 1950'lerde ve 60'larda çeşitli yollarla bu teorinin az gelişmiş ülkelere uygulanması bu ülkelerin burjuva elitlerinde aşağılık duygusunun yerleşmesine; kentlerin proleterya ve lumpen-proleterya dolmasına; gecekonduların ve işsizliğin artmasına; enflasyonun baş döndürücü bir hızla gitmesine; gelişmiş ülkelere kalitesiz ve entelektüel iş gücünün göçüne; siyasal istikrarsızlık ve hoşnutsuzlukların artmasına; insan haklarını hiçe sayan askeri juntaların dış güçler tarafından desteklenerek getirilmesine; devletin baskı ve işkence mekanizmalarını büyük ölçüde gelişip işlerinin yoğunlaşmasına; uluslararası şirketlerin iç ekonomiyi kontrollarının veya etkilerinin artmasına vs. neden olmuştur. Daha doğrusu modernleşme propagandasıyla, yoksunluğa kılıf örülürken, emperyalist dünya düzeni korunur, sürdürülür ve geliştirilmeye çalışılır.

Teknolojik araç transferi ve ideolojisi konusu eleştirilerin bir dıger yönü olmuştur. Teknolojik araçların yayılması 1950'lerde, 1960'larda, kalkınmanın tek yolu olarak sunuldu, 1970'lerde kalkınma için zorunluluğu belirtildi, 80'ler ve 90'larda kalkınma için gerekliliği vurgulanmaktadır. Kısaca, teknolojik ürün transferi ve bu transferle gelen ideolojik yapı ve pratiklerin "modernleşme" olarak sunulması çeşitli isimler ve tanımlamalar altında devam etmektedir. Değişmesi gerekenin kalkınmaya konu olan kişiler olduğu fikri de 1990’larda devam etmektedir. Bu kişilerin belli teknolojilerin yayılması ve bu teknolojilerle ve beraberinde gelen enformasyon ve bilgiyle yüzyüze geldi mi, değişir ve yeniyi kabul eder fikri hala egemendir.

Kağnı arabasından Fransızların süper-sonik jetine, kılıç ve kalkandan okyanuslar arası füzelere, aspirinden aynı aspirine, çobanın kavalından ve seyyarın destanından kitle iletişiminin popüler dangırtısına kadar, özellikle şu son elli yıl içinde, dünyada epey gelişmelere şahit olduk. İnsanlık kompütür ve fiber optiks çağını yaşıyor. Şahane birşey! Evet şahane, şahane olmasına da, büyük lafları ve saçmalıkları bırakıp, kimin için ve ne için şahane olduğunu sorgulayalım!. Dünyanın insanlarının büyük çoğunluğu için bilgi sayarla kontrol edilen füzelerin, fezadaki yapma uyduların, 747 ve Fransız supersoniğinin, açık kalp ameliyatının anlamı ne? Modern teknolojiler modern ücretli\maaşlı kölelerin (ve yarı-kölelerin) evlerine buzdolabı, elektrik, su, tuvalet, televizyon, çamaşır makinesi getirmek için mi yarışıyor? Dünyanın insanlarının büyük çoğunluğu modern teknolojilerin sağladığı rahatlıktan yoksundur. Bu araçları almak için insanlar yırtınırlar ve alınca da is orda bitmez: Modern teknoloji ve bu teknolojinin malları insanlara bağımsızlıktan çok yeni bağımlılıklar getirmiştir. Özgürlük yaratmaktan çok köleliklerini perçinleştirmiştir. FM radyomu, çamaşır makinemi, televizyonumu, onumu bunumu isterim diye yırtınan, eğer su ve elektrik parasını ödeyemezse ne olur? Durmadan artan benzine para bulamazsan altındaki araba ne işe yarar? Modern teknoloji insanların modern köleliğe ve sömürüye boyunsunmasını daha da zorunlu hale getirmiştir: İşten atılma ve iş bulamama korkusu, modern kölelerin her türlü sömürüye ve kullanışa yatkınlığı, elinde olanı tutabilme savaşının getirdiği neticelerden biridir.

Modern teknolojiye gerçek anlamıyla sahip olan küçük bir azınlıktır. Bu azınlık için teknoloji durumlarını sağlamlaştırmak, egemenliklerini sürdürmek ve büyümek anlamınadır. Büyük çoğunluk ise (a) sadece üretim-teknolojisini başkalarını zenginleştirmek ve ekmek parasını kazanmak için işçı\teknisyen\menejer\mühendis olarak kullanır ve (b) tüketimde ise bu kullanmayla elde ettiği parayı harcayarak bağımlılığını ve köleliğini devam ettirir: Büyük kitleler teknolojiyi ve teknolojinin ürünlerini üretirler ve ürettiklerinden "paraları olmadığı ve güçleri yetmediği" için çoğunlukla yoksun kalırlar.

Kısaca modern teknoloji, modern çağ, demokrasi, özgürlük, ilerleme, kalkınma gibi büyük laflarla dünyada küçük bir azınlığın kudurmuşcasına yaptığı yarışı ve bu yarışta büyük kitleleri harcamasını "insanlığın gelişmesi" olarak yutturulmakta ve yutmayanların da boğazlarına tıkılmaktadır. Modern çağı sadece küçük bir azınlık yaşamaktadır: En son ne zaman uçakla tatile gittin? En son ne zaman "yeter yoruldum, birkaç gün kafamı dinleyim" diye elini kolunu sallayarak özgürce karar verip ördek avına gittin? En son ne zaman yatak odasının televizyonu ve VCR'ını atıp en son modelini aldın? En son ne zaman herhangi bir teknolojinin üretim biçimde söz sahibi oldun? Modern teknolojiye ve ürünlerine sahip olanlar egemenliklerini sürdürürken, çoğunluk da umut edici, seyirci, hayallerle hayallenici, hayallerle salyalarını yalayıcı bir durumda yaşar. Ve en kötüsü de hayallerle ve umutsuz umutlarla gerçekleri karıştıracak bir duruma gelecek şekilde yetiştirilir.

Teknolojik transferi ve yardım ideolojisi de eleştirilere uğradı. Teknoloji transferi demek sermayenin ziyareti demektir. bu ziyaretçi de harcadığı paranın, uyguladığı teknolojinin kendisine belli ölçüde çıkar sağlamasını amaçlar. Teknoloji transferi sahipsiz bir şeye sahip olma asla değildir: teknoloji, banka ve yatırım sermayesiyle, bu sermayelerin ortaklarıyla "para"yapmak için gelir. Çıplak soygunun gittikçe zorlaştığı çağımızda ev soyan hırsız bile yaptığını hırsızlık olarak değil de "fırsatları değerlendirme özgürlüğü" olarak sunar ve bunun ev peyzajının modernleşmesi ve yenilenmesine yardım ettiğini, kalkınmasında katkıda bulunduğunu, yatırımı ve harcamayı teşvik ettiğini, dolayısıyla ekonomiyi canlandırdığını ileri sürer. Bu amaçla da kendine ve örgütüne bu imajı veren isimler verir. benzer ve birbirine paralel, birbiriyle ticari bağlarla bağlı örgütlenmeler ortaya çıkar ve önümüze sadece ulus içi değil, aynı zamanda uluslar arası alanda kendini ve amaçlarını olduğundan farklı sunan bir egemen düzen ortaya çıkar: Amerikan Uluslararası Kalkınma Acentası (USAID), Enerji ve çevre için iş\ticaret yardımı, Amerikan dış yardımı, hibe, Uluslararası Para Fonu, Kalkınmaya yardım için Dünya Bankası, Avrupa Topluluğunun Ortak Pazar kuruluşları, kalkınma ve yatırım teşvikleri gibi...

İletişim teknolojilerinin dünyayı evrensel bir bütün yapması: Özellikle 1990’larda iletişim kapitalist pazar mekanizmasının etkenliği, toplum yönetimi ve ideolojik kontrol için büyük önem kazanmıştır. Bunun sonucu olarak egemenliğin gereksinmelerini karşılayan iletişim teknolojisi sanki herkesin kurtarıcısı gibi sunulmaktadır. İletişim konusu bu tür değerlendirmelerin ötesine götürülmeli ve belli biçimlerde şekillendirilmiş teknolojik yapılarla olan ilişkileri içinde ele alınmalıdır. Nasıl ki iletişimin karakteri, kapsamı ve neticeleri, sosyal yapıların tarih içinde değişimiyle değişime uğradıysa ve bugünkü biçimlere dönüştüyse, bu değişimin getirdiği iletişim yapısı, çıkardığı ve desteklediği sonuçlar ancak yapısal değişimlere eğilerek anlaşılabilir, değişim de aynı biçimde sağlanabilir. Sosyal yapı değişimi denildiğinde, aynı yapının egemenliği altında yeni teknolojilerin uygulanmasından çok, bu yapıların revizyonu ve yeni yapıların geliştirilmesi anlaşılmalıdır.

Benzer şekilde, iletişimde kamu kuruluşu ve özel teşebbüs tartışması da dikkatle ele alınmalıdır. Kamu kuruluşu egemen yapı içinde özele “sağlıklı” ve kamu çıkarını koruyacak biçimde biçimlendirilmiş ve kamu için çalışan bir alternatif değildir, büyük ölçüde olamaz. Örneğin, Elliot ve Golding’in belirttiği gibi (1974), ulus içi veya uluslararası haber pazarlanır maldır; Üçüncü dünya ülkelerindeki haber araçları, devletin özerk kurumu oldukları durumlarda bile, uluslararası firma pazarının ve onların içteki ortaklarının parçası olarak çalışırlar. Yani içteki ve dıştaki egemen yapıları anlatır.

Modern ve psotmodern bağımsızlık konusu da eleştirilmektedir. 1950 ve 60'ların bağımsızlık hareketleriyle elde edildiği söylenen "bağımsızlıklar," gerçekte, emperyalizmin yeni siyasal ve ekonomik politikasıyla neo-koloniciliğin kendini sorumluluktan kurtardığı yeni bağımlılıktır. Bu yeni bağımlılık kapitalizmin (örneğin Amerika'da zenci) köleliğe son vermesine benzer: Böylece özgürlük propagandasıyla ücretli köleler sistemi desteklendi.

Post-kolonicilik ideolojisinde, "ulusal bağımsızlık" veya herhangi bir bağımsızlık savaşı ve mücadelesinin, kısaca sosyal adaletin yerini, kitlelerin ve bireylerin global pazara entegrasyonu, modern olaylara modern kitle iletişimini izleyerek katılma ve modern süpermarketlerde özgürlük ve doyumu arama alır. Post-kolonicilikte, eski Batı hayranlığı ve taklitçiliği yeni kılıflarla sunulur: Batı kültürel ırkçılığı evrensellik kazanır; globalleşme, dünya vatandaşlığı, uluslararası firmaların önemli katkıları herkes için kurtuluş türküsü yapılır. Bu arada, bu yeni-emperyalist teorinin ne denli tabansız olduğunu, dünyanın her yerinde artan sömürü ve yoksulluk, azınlıkların bağımsızlık savaşı ve devletlerin silahlı güçleri tarafından katledilmesi, çalışanların artan enflasyon ve fiyatlar ile artmayan ücretler gerçeği karşısında mücadele vermeye devam etmektedir.

Karşılıklı-bağımlılık ve bağımsızlık tartısması sürmektedir. 1990’larda güç kazandırılan “karşılıklı uluslararası ekonomik bağımlılık” tezi ve kavramı çok dikkatle ele alınmalıdır: Karşılıklı bağımlılık, karşılıklı ihtiyaç giderilmesi sahte-gerçeğini getirir: Karşılıklı bağımlılık egemenlik, bağımlılık ve mücadele ilişkileri içinde ele alınmalıdır. Karşılıklı bağımlılıkta, sömürenin kaynak ve emek sömürüsüne ihtiyacı, dolayısıyla "bağımlılığı" vardır. Bu bağımlılık, sömürülen kaynakların sömürenin bu ihtiyacını maniple ederek kendisine çıkar sağlama olanağını verecek bir biçimde örgütlenmemiş, düzenlenmemiştir. Öyle olsaydı, zaten, sömürü ilişkisi konusu ve sorunu önemini yitirirdi. Sömürenin "bağımlılığı" kurduğu ve yürüttüğü bağla gelen egemenliğin getirdiği yapay-gerçektir. Bu bağın ortadan kalkmasıyla, sömüren kendini geliştirme anlamında bağımsızlık kazanmaz, tam aksine emeğe bağımlı-sömürüsünü yitirerek ortaya çıkan bir negatif bağımsızlıkla yüzyüze kalır. Sömürülenin bağımlılığı kendi-seçimiyle gelen bir bağımlılık değil, kendisine tanınan bağımlılıklar arasından yaşamını sürdürebilmek için zorunlu bırakıldığı bir bağlanma seçimidir. Bu egemen ilişkiler düzeni içinde bu bağımlılığı kaybetmesi, onun için ciddi ekonomik sorunlarla yüzyüze gelmek anlamınadır. Eğer düzen içinde bu bağ sınıf olarak kesilirse, bu sosyal devrimdir. Bu devrimle birlikte, yapay-karşılıklı bağımlılık, egemen kullanım biçimindeki gerçekçiliğini, geçerliliğini ve evrenselliğini yitirir.

1990'ların dünyası, çok yakın geçmişin yeniden anlamlandırılmasını belli alanlardaki, özellikle iletişim alanındaki gelişmelere bakarak, evrensel niteliksel değişmeler olarak sunmaktadır. Bu sunumların materyal temeli ekonomik uluslararasılaşma ve bunun özelleştirme ve deregülasyonla özgürlük, serbest ticaret, demokratlaşma, globalleşme, evrenselleşme ve karşılıklı bağımlılık olarak gösterilmektedir. Örneğin, birkaç gün evvel McLuhancılar "global köy" (yani dünya emperyalizminin köyü olma) cümbüşünü çalıyordu; dün ise post-endüstriyalistler, ilkel "global köyün" tarihe karıştığını ve insanların "global kentte" yaşamaya başladığının davulunu çalmaya başladılar. Sovyet Rus imparatorluğunun çözülüp ganimet paylaşma yarışının başlamasıyla birlikte, davulun sesine "soğuk savaş bitti" namesi de katıldı. Dünya henüz, emperyalizmin global kenti olmadı ve soğuk savaş bitmedi. Tam aksine kapitalist ve emperyalist sömürünün olduğu her yerde ve birimde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Kapitalist ülkelerle "kalkınan ülkeler" arasındaki uçuruma ne oldu? Uçurumlar emperyalist, pardon, demokratik iletişimle kapatılmaktadır. Bu da ne demek? Çağımızın egemen iletişim biçimi, zaman ve yeri fethederek (yani teknolojilerle mülkiyetine geçirerek) emperyalist dünyayı örgütleme tarzı oldu.

Modernleşme, kalkınma, post-modernlik, sürdürülebilirlilik, globalleşme ve post-modern karşılıklı bağımlılığın, kimin tarafından projelenip kimin için uygulandığına ve neden yapıldığına bakarsak, karşımızda kapitalist sermaye, sermaye birikimi ve sermaye birikimi için cevabını sırıtır buluruz.

Post-modern olarak nitelenen dünyada, kişinin kendisinin kim ve ne olduğunu bilmesi gittikçe çok daha önem kazanmaktadır. Dünya, bazıları için post-endüstrial ve post-modern bir dünya olsa bile, bu dünyanın bir parçası olarak kendimizi post-modern ilan etmeden önce, bu post-modernlikteki yerimizi çok iyi saptamamız ve ona göre değerlendirmeler yapmamız gerekir. Görecel post-modern tüketicilik varsa, bu tüketicilik post-modern oluşu değil, post-modern bağımlılığı anlatır.


Irfan erdoğan.


İÇİNDEKİLER

TOPLUM DEĞİŞİMİ VE BİLİMİN İLETİŞİMİ

GLOBAL SOSYAL EVRİM VE İLETİŞİM

A. EVRİMCİ SÖZLÜK

B. EVRİM VE MODERNLİK: UYGARLIĞIN GÖTÜRÜLÜŞÜ VE GETİRİLİŞİ?

C. DEĞİŞİM VE KİTLELERDEN KORKU 18

D. İLETİŞİM VE HALK OYU: UYGARLIĞIN KURTULUŞU 20

III. EVRİMDEN DEVRİME: İLETİŞİM VE SINIF MÜCADELESİ 22

A. MARKS, TOPLUM VE DEĞİŞİM 22

B. ÜRETİM TARZLARI, SOSYAL DEĞİŞİM VE İLETİŞİM 29

1. İLKEL ÜRETİM TARZLARI:Komün ve kavimler 30

2. ASYA BİÇİMİ VE KÖLELİK ÜRETİM TARZLARI 35

3. FEODAL KÖLELİK ÜRETİM TARZI 41

4. KAPİTALİST ÜCRETLİ-KÖLELİK ÜRETİM TARZI 48

IV. KAPİTALİZMİN ÇIKMAZI VE FAŞİZM ÇARESİ 58

V. SOĞUK SAVAŞ, MODERNLEŞME VE YENİ-KOLONİCİLİĞE GEÇİŞ: UYGARLIĞIN GETİRİLİŞİ? 60

A. SOĞUK SAVAŞ VE ÖTESİ 60

1. Soğuk savaş ve uluslararası iletişim 61

2. Soğuk savaş ve Radyo propagandasıyla modernlik 62

3. Soğuk savaşın modernleşmeye aktarılışı 63

B. MODERNLEŞMEDE KİTLE İLETİŞİMİ 66

C. MODERNLEŞMENİN EKONOMİSİ: ROSTOW VE KALKIŞA GEÇEMEYEN KALKINMA 70

D. MODERNLEŞME SOSYOLOJİSİ: YAPISAL GÖREVSELCİLİK 79

E. MODERNLEŞMENİN SİYASAL SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİSİ 82

1. İLETİŞİM VE ÜLKE KURMA: DEMOKRATİK FARKLILAŞMA? 86

2. MODERNLEŞME VE SİYASAL İSTİKRARSIZLIK 98

F. MODERNLEŞMENİN KÜLTÜRÜ 102

G. MODERNLEŞMENİN VE İLETİŞİMİN PSİKOLOJİSİ 105

1. İNDEKS VE MODERNLEŞMENİN DEĞİŞKENLERİ 106

2. KIRSAL MODERNLEŞME: YENİLİKLERİN YAYILMASI VE İLETİŞİM 120

H. MODRNLEŞME VE TELEVİZYONLA EĞİTİM 126

I. KALKINMANIN DÜŞMANI: DOĞURGANLIK VE KONTROL 129

VI. KOLONİCİLİĞE VE YENİ-KOLONİCİLİĞE DİRENİŞ: 1970 ÖNCESİ 132

A. DİRENİŞ SÖZLÜĞÜ 134

B. MODERNLEŞMENİN ELEŞTİRİSİ 138

C. SİLAHLI MÜCADELE VE GERİLLACILIK: FANON, DEBRAY, CHE 150

D. NEO-MARKSİZM: BAĞIMLILIK VE AZ GELİŞMİŞLİK 152

1. Paul Baran ve Neo-marksizm 157

2. A. G. Frank ve metropol-uydu bağımlılığı 160

3. Novack ve Mandel 164

4. Wallerstein ve Kapitalist dünya ekonomisi 165

5. Samir Amin ve emperyalist merkez ve uydu halkları 168

VII. 1970'LER VE ESKİ-MODERLEŞMENİN MUHASEBESİ 171

VIII. 1980'LERİN YENİ-MODERNLEŞMESİ: KRALIN YENİ GİYSİSİ 181

A. POST-MODERNIZME DOĞRU: KAPITALIZMIN KENDINE BAKIŞI 182

B. POST-MODERNIN TRANSFERI 194

IX. BURJUVA REVİZYONİZMİ VE SOLA KAYIŞ 199

A. ECLA REVİZYONİSTLERİ 199

B. KURUMSAL-REFORMCULAR: MYRDAL, GALBRAITH 200

X. BAĞIMLILIK TEORİSİNİN SONU TARTIŞMASI 202

XI. SINIF ANALİZİNE DÖNÜŞ 206

A. ÜRETİM BİÇİMİ ANALİZİ 206

B. KÜLTÜR VE SINIF ANALİZİ 207

XII. İLETİŞİMLE SİSTEM SATIŞINA DEVAM: 1970, 80'LER VE SONRASI 209

A. GELIŞMEME, ILETIŞIM VE SINIRLI PAZAR YAPISI 210

B. EGEMEN ÜRETIM VE SÖMÜRÜNÜN DINAMIĞI 212

XIII. UNESCO'DAN BAŞAĞRISI VE UNESCONUN YOLA GETİRİLİŞİ 219

XIV. 1990'LARDA KRALIN EN YENİ GİYSİLERİ 224

A. MODERNDEN POSTMODERN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE: NEYİN VE KİMİN? 232

B. MODERNLİKTEN ENDÜSTRİ-ÖTESİ TOPLUMA GEÇİŞ VE İDELOJİLERİN ÖLÜMÜ 236

C. ULUSLARARASI KARŞILIKLI BAĞIMLILIK: POST-MODERNİZMDE EMPERYALİZMİN SONU? 242

D. MODERNLEŞMEDEN GLOBALLEŞMEYE: EN YENİ-SÖMÜRGECİLİĞİN EN YENİ ADI 244

E. 1990’LARIN DEVLETİ: POST-MODERN SÖMÜRÜNÜN YEREL BEKÇİSİ? 249

F. GENE NÜFUS ARTIŞI: BU KEZ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE ENGEL? 253

G. POST MODERNİZMDE DEMOKRATLAŞMA: ÖZELLEŞTİRME VE DEREGULASYON 257

XV. SONUÇ 260
Share:

Translate

Çok Okunanlar

YENİLER

Blog Arşivi

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir (olası istisnai durum için lütfen okuyun). Gerçi birkaç öğrenciye burs vermek için  bi...