CİLALI BAŞ DEVRİ 21. YÜZYILDA İNSANLIK:
Egitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Egitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eğitimle İlgili Bazı Notlar

İrfan Erdoğan 

Toplumda örgütlü yapılarca geliştirilen teknolojik araçlar kaçınılmaz olarak yararlı olduğu alanlarda kullanılırlar. Bu doğallığın ötesinde araç pazar gücünün içinde yer aldığı için planlı olarak yaygınlaşması için girişimler başlar ve geliştirilir. Her yeni araç bu planlı girişimin amacı ve aracı olur. Bu girişim daima herkese fayda biçiminde belli gerçekler ve gerçekler ötesinde mitler yaratarak zenginleştirilir. Eğitimle doğrudan ve dolaylı olarak ilgili araçlar da pazar mekanizması içindedir ve dolayısıyla pazar kuralları ve pazarlama , ideolojik satış, mitler yaratma, tarihi yeniden yazma veya teknolojik devrimler yaratma gibi iddialarla desteklenen faaliyetlere konu olur. 

Dolayısıyla okuma yazmayı cehaletten kurtulmayla eşleştirmek yaratılan mitlerden biridir; yanlıştır; tam aksine bilinç yönetiminin en yoğun ve planlı olarak yapıldığı yirmi birinci yüzyılda okuma yazma cehaletin egemenliğinin sağlanması için en gerekli faktörlerden biridir: Okuyamazsa, bu yolla ulaşıp yönlendiremezsin. 

19 yüzyılın yarısında ve daha sonra 1960’larda Amerika’da yoğun bir şekilde olan bir şey günümüzde Türkiye’de artan bir yoğunlukta olmaktadır: üniversitelere üniversite içinden ve dışından yöneltilen bu olan şeye tekniksel/teknolojik-faydacı saldırı diyebiliriz. Denen şu: Üniversiteler gerçek dünyanın (yani endüstriyel çıkarların) taleplerini karşılayamamaktadır. Yani teknolojiye ve teknolojik yapının iş gereksinimlerine yönelik eğitim yapmamaktadır (Collins, 1979). Bu iddialar elbette var olan bir yapının desteklenmesini getirdiği gibi aynı zamanda bazı yapıların yaygınlaşmasını da meşrulaştırmaktadır. Örnekler: kamunun yaptığı eğitimle özel şirketlerin eğitimi arasında, farklı bölümler arasında sahte ve meşrulaştırıcı rekabeti getirmiştir; konvensiyonel yüksek öğretime ticari ticaret okullarını sokmuştur; iş dünyasının yürüttüğü tranining/eğitim programlarını getirmiştir; bu programların vakıflar yoluyla üniversitelerde de yaygınlaşmasını getirmiştir; İşletme okulları olarak profesyonel ve paraprofesyonel okulların siyasal bilgiler fakültesini ve hukuk fakültesini bile işgal etmesini sağlamıştır; eğitim müfredatında uygulamalı derslere yönelimin artmasını getirmiştir; yetişkin eğitiminin de bu tür biçime yönelik ve bu biçimi destekleyici bir yöne gitmesi Basklılarını artırmıştır. Teknolojik-faydacı görüşte okulun amacı endüstriyel yapının amacıyla özleştiriliyor ve okulların uygulama öğretmesi isteniyor: Beceri ve tecrübe okulda değil, işyerinde öğrenilir. Bu gerçeğe rağmen, okul işpazarında yüksek maaşlı bir yerde yer almayı garantileyen bir yapıymış gibi sunuluyor. Böylece bir önemli mit destekleniyor ve birçok amaç yanında bir önemli amaç gerçekleştirilmeye çalışılıyor: Mit başarının okuldan geçtiği miti. Milyonlarca mezun iş bulamıyor, ama mit hala yaşatılıyor. Bu mit yetişkin eğitimiyle ilgili gerekçelerle de besleniyor. Gerçekleştirilmeye çalışılan önemli amaç da şudur: Bir işte acemi, çıkarak olarak başlayan birinin işi gereği gibi yapan biri olarak yetiştirilmesi için endüstriler her yıl muhtemelen trilyonlarca masraf yapmaktadır. Bu masrafın olmamasının bir yolu da Üniversitelerin bu çıraklık dönemiyle ilgili eğitimi yapmasıdır. Böylece çıraklara para ödeme yerine çıraklar para ödeyerek çıraklık safhasını veya hiç değilse safhanın büyük bölümünü okulda tamamlamaktadır. Öğrencilere ve yetişkinlere bilgisayar gibi alanlarındaki araçları tanıması ve temel kullanım becerilerini öğrenmesi bu bağlamda endüstrinin ekonomik çıkarı için oldukça yararlıdır. Hele endüstriler kendi training programlarını geliştirdiklerinde, sorunun ayni zamanda bir başka yüzü ortaya çıkmaktadır: Amaç tekniksel işlerde ve süreçlerde tekel ve kontrol kurmadır. Böylece örneğin tamir yerini parça değiştirme getirilmektedir. 

Kreşlerden başlayarak üniversitelere kadar okulların iç mekanındaki duvarlarda bile Barbie, Toys R Us, Colgate, yiyecek, giyecek, kullanım vb endüstrilerin bilgi, eğitim, öğrenme ve öğretme kılıfıyla sunduğu propagandalar ve promosyonlarla dolu. Ticari, kullanım, tüketimle ilgili ticari bilginin, bilincin ve kültürün işenmesi okullarda ta kreşten itibaren başlıyor. Çocukların defter kapaklarındaki resimler ve yazılardan okul çantalarındaki logolara, resimlere ve yazılara kadar her şeyde bir endüstriyel yapının tercihlerle, iyi olanla, değerli olanla ilgili biliş satışının reklamları dolu. Çoğu reklamlarda da yazılar İngilizce. Yaşam boyu resmi olmayan eğitimdeki endüstriyel egemenlik resmi olan eğitim alanına şahane mitlerle desteklenerek taşınıyor. 

Kimin neden, ne amaç ve sonuçlarla teknolojik araç ürettiği bir kenara itilir ve örneğin katliam teknolojileri insanlığa mal edilir: Hangi insan bu teknolojilere gereksinim duyar ve neden? Benzer şekilde teknolojik ürünler resmi ve resmi olmayan günlük hayattaki öğrenme faaliyetlerine de girer. Yaygınlaşması gereken yerler varsa ve yaygınlaşması için yönetimsel girişimler gerekiyorsa bunlar da yapılır. Bu yönetimsel girişimler tatlı sözle iknadan, çıkar işbirliğine, yoğun baskılar ve şantajlara kadar çeşitlenir. 

Yaşam boyu öğrenme yaşam boyu ilişkilerden geçerek sürekli olmaktadır. İnsanin kendini ve toplumunu sürekli yaratması ve yeniden yaratması, geliştirmesi ve değiştirme çabaları ve sorunları “dikkat vücudunuz konuşuyor, evlilikte nasıl başarılı olunur, etkili iletişim, başarılı yatırımcılık, imaj yapılandırma, etkili halkla ilişkiler” gibi dersler yoluyla olmaz. Gerçek örgütlü ilişkiler içinde olur. İmaj yapılandırma ve etkili halkla ilişkiler gibi eğitim şarlatanlığı bu olanın içinde geliştirilmiş, planlı ve sistemli olarak yapılan sistemli materyal ve bilinç soygunculuğunun bir parçasıdır. Birileri birilerini vaadlerle ve mytlerle kandırmakta, oyalamakta, yanlış umutlarla umut tüccarlığı yaparak para kazanmaktadır. 

Şimdi hemen fonlar ayıralım, bir grubu CIT teknolojilerini satın alması ve yürütmesi için görevlendirelim. Onlar da bir şeyler nasiplensinler, satanlar da… Peki öğrenciler? Asil merkezdeki öğrenciler? Şey… affedersiniz, merkezde sanki ieltişim teknolojileri pazarı var gibi mi ne? Öğrenciler de işte öğrenecekler… öğreniyorlar da.. Bir suru istatistikler var… Bence gidip öğrencilere sorsak iyi olur…. Ama acı gerçek şu ki: AB ve bazı çıkar grupları bizi geliştirmek ve modernleştirmek için bize istemesek de aldıracaklar. 

Yirmi birinci yüzyılın yanlış bilişten geçerek cehaleti yaratması ve desteklemesi görsel, işitsel ve yazınsal medyadan geçerek yapılmaktadır. Özlüce okuma yazmayı bilme cahillikten kurtulmaktan çok, okuma yazma ile insan yoğun bir fonksiyonel cahilleştirme, yoksul ve yoksun bırakma süreci içine sokulmaktadır. Bir ünivesite mezununun ilk okul beşinci sınıfı bitirmiş babasından çök daha aydın, bilinçli, bilgili olduğu, babasının ise beşinci sınıf cahili olduğu söylenebilir mi? Söyleniyor ve inanılıyor. Bu söyleme cehaletin bilgiçlik taslaması denir. 

Okur yazarlık cehalet ile karşılaştırılarak, okumayı yazmayı bilmek cehaletten kurtulmak olarak sunuluyor. Cehalet bilmemeyle ilişkilidir. Okumayı yazmayı bilmemek bilme veya yanlış bilme yolunda aracılanmış bir teknolojik aracı kullanamama demektir. Bilmek sadece okuma yazma ile gerçekleşmez. Aslında bilmenin sadece küçük bir kısmı okuma yazmadan geçerek olur. Bilmek bizim diğer duyularımızla olan, doğayla ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, deneyimlerimizden geçerek olur. Yazılı basının, kitabın, gazetenin cehaleti ortadan kaldırdığı varsayımı büyük ölçüde yaratılmış sahte gerçeklerden, mitlerden biridir. Yirmi birinci yüzyılın yanlış bilişten geçerek cehaleti yaratması ve desteklemesi görsel, işitsel ve yazınsal medyadan geçerek yapılmaktadır. Özlüce okuma yazmayı bilme cahillikten kurtulmaktan çok, okuma yazma ile insan yoğun bir fonksiyonel cahilleştirme, yoksul ve yoksun bırakma süreci içine sokulmaktadır. Bir üniversite mezununun ilk okul beşinci sınıfı bitirmiş babasından çök daha aydın, bilinçli, bilgili olduğu, babasının ise beşinci sınif cahili olduğu söylenebilir mi? Söyleniyor ve inanılıyor. Bu söyleme cehaletin bilgiçlik taslaması denir. 

Dolayısıyla okuma yazmayı cehaletten kurtulmayla eşleştirmek yaratılan mitlerden biridir; yanlıştır; tam aksine bilinç yönetiminin en yoğun ve planlı olarak yapıldığı yirmi birinci yüzyılda okuma yazma cehaletin egemenliğinin sağlanması için en gerekli faktörlerden biridir: Okuyamazsa, bu yolla ulaşıp yönlendiremezsin. 

Teknolojik-faydacı görüşte okulun amacı endüstriyel yapının amacıyla özdeşitiriliyor ve okulların uygulama öğretmesi isteniyor: Beceri ve tecrübe okulda değil, işyerinde öğrenilir. Bu gerçeğe rağmen, okul işpazarında yüksek maaşlı bir yerde yer almayı garantileyen bir yapıymış gibi sunuluyor. Böylece bir önemli mit destekleniyor ve birçok amaç yanında bir önemli amaç gerçekleştirilmeye çalışılıyor: Mit başarının okuldan geçtigi miti. Milyonlarca mezun iş bulamıyor, ama mit hala yaşatılıyor. Bu mit yetişkin eğitimiyle ilgili gerekçelerle de besleniyor. Gerçekleştirilmeye çalışılan önemli amaç da şudur: Bir işte acemi, çırak olarak başlayan birinin işı gereği gibi yapan biri olarak yetiştirilmesi için endüstriler her yil muhtemelen trilyonlarca masraf yapmaktadır. Bu masrafın olmamasının bir yolu da Üniversitelerin bu çıraklık dönemiyle ilgili eğitimi yapmasıdır. Böylece çıraklara para ödeme yerine çıraklar para ödeyerek çıraklık safhasını veya hiç değilse safhanın büyük bölümünü okulda tamamlamaktadır. Öğrencilere ve yetişkinlere bilgisayar gibi alanlarındaki araçları tanıması ve temel kullanım becerilerini öğrenmesi bu bağlamda endüstrinin ekonomik çıkarı için oldukça yararlıdır. Hele endüstriler kendi training programlarını geliştirdiklerinde, sorunun ayni zamanda bir başka yüzü ortaya çıkmaktadır: Amaç tekniksel işlerde ve süreçlerde tekel ve kontrol kurmadır. Böylece örneğin tamir yerini parça değiştirme getirilmektedir.
Share:

Eğitim Sisteminin Doğası Üzerine

İrfan erdoğan

1. Eğitim alanı da örgütlenmesiyle, diliyle, müfredatıyla, öğrettikleriyle, öğrettiklerinin içerikleriyle, ürettikleriyle¸ özlüce her şeyiyle daima bir mücadele alanı olmuştur ve olacaktır. Bu ilk sözümü aklınızdan çıkartmadan, biraz sonra söyleyeceklerimi yakından değerlendirmenizi isterim. 

Önce bir reklam: Ben bir sosyal bilimciyim, kendimi asla ve asla herhangi bir ideolojinin savunucusu veya kötüleyicisi olarak kabule etmiyorum. Ben her insan gibi gözlemlerim, nedensellik bağları kurar ve sonuçlar çıkartırım. Bunu yaparken de farkında olarak veya olmayarak, ki çoğu kez farkında olmayarak efendilerimin doğrularını asıl doğrular sanıp savunurum. Ben karşıt olduğumda ise sadece efendimin cırtlak çıkan sesiyim. Efendim ne kadar boğazını temizlese de, ne denli bakım, onarım ve hatta şan dersleri alarak düzeltmeye çalışsa da tarih boyu bu cırtlak çıkan sesi bir türlü düzeltememiştir. Ben özel mülkiyet ilişkilerine dayanan üretim tarzının bir sosyal yaratığıyım. İşsiz kaldığımda özgür köle olacağım. Elime cep telefonumu alıp, özgür kızı tavlamaya çalışacağım. Ama onun gönlü popstar Tarkan’da. Tarkan’ınki de başkasında. Eğitim bu işte… eşcinseller revaçta... Genç olsaydım, belki taktik olarak eşcinselliği düşünürmüydüm acaba diye düşünüyorum. Özgürüm ya ve özgürce seçeceğim… Kullanma olanakları olmayan bir özgürlük uydurudur. Bu nedenle, hemen bir şeyler satın alalım; böylece özgür olduğumuzu kanıtlayıp rahatlayalım. Kölenin özgürlük taslayışı… 

Şimdi sizle ilgili bir reklam yapalım: Nasılsınız? Saçınız sizi seviyor mu? Yüzünüzü ve kimliğinizi tanımlayan ve size değer veren takı denen alet ve edevatların modası geçiyor mu? Aman dikkat edin, hip kalın, cool kalın, hep yeniliğe doğru start alın!. Bakın ben 80 yaşındayım, hip ve cool kalıyorum ve her sabah start alıyorum. Nasıl diye sormayın. 

Reklam bitti. Şimdi de bilime bir giriş yapalım: Sosyal bilim özellikle Türkiye gibi ülkelerde uygulandığı gibi, yüksek seviyede yapılan dedikodudur. Asıl sosyal sosyal bilim en geniş anlamıyla, kendini, toplumunu ve doğal yaşam ortamını tanımak, belirsizlikleri ortadan kaldırmak ve daha iyi koşullar yaratmak için yapılan bir girişimdir. Weber şunu dedi, Russo şöyle dedi, Smith şunu yedi değil. Weber’in veya herhangi bir sosyal bilimcinin ne dediği beni hiç ilgilendirmez. Bana ne Durkeim veya Marks ne dediyse. Önemli olan denilen ne zaman, hangi koşullarda, neden denmiş ve bu söylenen insan için hangi sonuçları doğurmakta veya hangi sonuçları desteklemektedir. Önemli olan o denilenin insanın geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle olan bağıdır. 

Şimdi de eğitime bir giriş yapalım: 

Eğitimin demokratikleştirilmesi veya demokratik eğitim ne demek? Harç olmayınca demokratik eğitim mi oluyor? Sınıfsal farklılık ortanda mı kalkıyor? Fırsat eşitliği mi doğuyor? Özel şirket eğitimi olmayınca, yani özel okullar olmayınca eğitim demokratik mi oluyor? Yök olmazsa eğitim demokratik mi olacak? Bu sorular ve buna benzer sorulara tek bir cevap var: Hayır. Kapitalist veya kapitalistimsi veya küreselleşmiş kapitalizmin sömürgelerindeki eğitim kapitalist üretim ve ilişki biçiminin dışında, ona karşı, ondan farklı bir karaktere sahip olamaz. Kamu kurumu veya özel şirket biçiminde oluşturulmuş resmi eğitim zaten demokrasinin bütünleşik bir parçasıdır. Sadece kamu okulları endüstriyel yapıya yeterince işlevsel olmayan köhnemiş, monoton, durağan, kısır bir karaktere sahip olduğu söyleniyor. Demokratik ve serbest küresel pazarın gereksinimlerini yeterince karşılamayan bir örgütlenme ve yönetim yapısına sahip deniyor. Yani CHP gibi TRT gibi elitist. Yani yeterince demokratik değil. Bu eğitim şimdi özelleştirilerek demokratikleştirilmektedir. Yani pazara tam entegrasyonu sağlanmaktadır. Zaten demokratikleşiyor. 

Şimdi eğitim denen “anka kuşunun” asıl kimliğine gelelim: 

Okulun sosyal amacı toplumu eğitim yoluyla geliştirme olarak sunulur. Aslında, eğitim süreci sosyal kontrol aracı olarak işlev görür. Çocuklara ve gençlere belli kuralları, gelenekleri, değerleri, umutları ve umutsuzlukları işleyen eğitim sistemi, egemen bir düzenin ve sınıfın resmi sosyalleştirme aracıdır. Yeni-sömürgecilikte bu araç kültürel ve ekonomik emperyalizme uyarlama biçimini alır. Bu karakteri nedeniyle, eğitim aynı zamanda ideolojik mücadelelerin en yoğun verildiği bir alandır. 

Eğitim toplumsal üretime işgücü hazırlayarak, bilgi ve araştırma olanaklarıyla, kültürel ve tekniksel bilgiyle yardım eder: Okullar, uluslararası şirketlerin ve ortaklarının egemenliğinde küreselleştirilmiş dünyada hem insan kapitali hem teknolojik bilgi ve geliştirme kaynağıdır. Hem kültürel ve ideolojik fonksiyon görürler hem de endüstrilere değerli emek-kapitali (insan ve bilgi gücünü) üreten kitle fabrikaları gibidirler. 

Siyasal politikalar ve ideolojiler yoluyla eğitim "geleceğin yurttaşını eğiterek hazırlama" olarak meşrulaştırılır. Bu hazırlamada örneğin not politikalarıyla ücret politikalarına gençler alıştırılır. Okulu bitirdiklerinde not politikalarıyla bilinçlendirilen gençler ücret politikalarına ve bu politikalarla gelen ilişki tarzlarına yatkın bir hale getirilmişlerdir. Eğitim sistemi kendi yapısını ve yeni-sömürgeci yapıyı hem sembolik olarak hem de örgütlenme ve örgütlü iş yapış biçimiyle günlük faaliyetlerinde kurar, yeniden-kurar, tutar, geçerliliğini yanıtlar ve sürdürür. Eğitim ideolojisi, fırsat eşitliği, demokratik çoğulculuk ve çabayla yükselme ideolojilerini, dolayısıyla, toplumun adil ve demokratik bir rayda olduğunu ve geliştiği masallarını anlatır. Dolayısıyla eğitimde mücadele alanı aynı zamanda ekonomik ve siyasal politikalar ve ideolojiyle ilgili mücadele alanıdır. 

Okul ilerde işsiz olacak veya eğitimiyle bağdaşmayan çok aşağı seviyede bir işe bile kurtarıcı olarak sarılacaklar için baskıcı-meşruluğa boyun sunmayı olağan olarak kabul etmeyi yaratır;

Okul gençleri işsizlik pazarından ve ordusundan dışarıda tutar; Bu dışarıda tutma sadece işsizliğe hazırlama değil, aynı zamanda işsizliği meşrulaştırma eğitimini vermeyi getirir; İlerde işsizler kitlesine katılacak veya eğitiminin beş para etmediğini gösterecek bir işte çalışacak gençlere, bunun nedeninin toplumsal yapı değil kendi başarısızlıkları ve beceriksizlikleri olduğunu aşılar; İş ve işsizlik durumunu, ücret politikalarını ve mülkiyet ilişkiler düzenini birlik, beraberlik, demokrasi, fırsat eşitliği, rekabet ve serbest pazar öyküleri içinde meşrulaştırır; Ankara’nın Kızılayında her adım başı yüzlerce metrelik bez üzerine yazılı binlerce "Üniversiteyi kazanmışlar" listesine bakan ve bu kazanmışlar listesinde, kazananlar arasındaki dikey kademeleşmeyi gören bir genç için, oyunun kuralının adaletsiz olduğu düşüncesi bile kendine adaletsiz gelir; Eğitimle getirilen sonuç… adaletsizin adaletine adaletsizin adalet olarak sunduğu kurallara uyarak uymanın ötesinde, başkaldırıyı haksız çıkarma ve bu duyguları pasifikasyona uğratmadır: Yenilgi ve yenilginin meşru olarak gösterilmesi ve görülmesi.... Bu anlamda mücadele umutlar ve beklentilerle, meşrulaştırmalar ve gayrimeşrulaştırmalarla, BEN’in psikolojik biçimlendirilmesiyle, baskı ve terörle gelen bilinç yönetimiyle ilgilidir. 

Ders programları ve okul kitaplarının içeriği egemenliğin kurulması ve yürütülmesinde, dolayısıyla egemenlik ve mücadelede önemli bir yer alır. Okulda sunulan bilgi ve dünya gerçekleri incelendiğinde, toplumdaki egemen güçlerin ve egemenlik altındakilerin kimliği ve özellikleri hakkında oldukça ayrıntılı bulgular elde edilir. Okul kitapları egemen güçlerin görüşleri, faaliyetleri, umutları, korkuları, dostları ve düşmanlarıyla doludur. Ders program ve kitapları egemen sınıfların sosyal pozisyonlarını destekleyen tutumların yaratılması ve tutulmasına yardım eder. Okul kitapları somut örneklemelerle sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal konularda tarihsel başarı ve başarısızlıkları anlatma biçimleriyle belli inançları belirleyip teşvik ederken, diğer alternatif seçenekleri sınırlarlar. Başarının ve başarısızlığın, doğrunun ve yanlışın, haklının ve haksızın tanımlanmasıyla birlikte bu tanımlamaya uygun belli "çare" ve çözüm önerileri" ve faaliyetleri de gelir. Okul kitaplarının sosyal adalet, iş, zenginlik, fakirlik ve endüstriyel işçi sorunlarını sunuş biçimi güçlünün gücünü ve güçsüzün güçsüzlüğünü bireyselleştirerek kişiye indirgeme şeklindedir. Yoksulluk kişilerin başarısızlıklarının bir sonucudur; Yoksulluğun ekonomik kaynakların bölüşümü ve kullanılması (mülkiyet ilişkileri) ile ilişkisi kesinlikle kurulmaz. Yeni-sömürgeci ideolojide bu ilişkiyi kuranlar da "serbest rekabetin" ve "fırsat eşitliğinin" düşmanı olarak nitelenir. Yeni-sömürgecilikte ekonomiyi işleyen okul kitapları özel teşebbüsün karını artırmak için kullandığı yönetim tekniklerini ve işçinin "verimliliğini artırma" politikalarını (işgücünü azaltma, işe son verme, firmayı kapatıp daha ucuza işgücü ve kaynak olan yere gitme, ücretleri artırmama dahil) sosyal bakımdan meşru olarak sunar. İşçi sınıfı direnişini ve ekonomisini işleyen kitap ve öğretmenler "önyargılı" veya "siyasallaşmış" olarak nitelenir. Belli grupların (örneğin özel teşebbüsün, kamu teşebbüsü üzerinde) meşru sosyal-ekonomik, kültürel veya siyasal güce sahip olduğu ve diğerlerinin "yarışta kaybeden beceriksiz acizler" olduğu görüşüyle, bu meşru grupların desteklenmeyi hak ettiği fikri işlenir. "Halka istediğini verdiğini sürekli anlatan" özel teşebbüs ancak istediğini almak istemeyenler tarafından istenmez. Okul kitaplarını okuyan yoksullaştırılmış kitlelerin çocukları, kendi gerçeklerinin üzerine oturtulan egemen çıkarların sembolsel ifadeleriyle bombardıman edilerek, materyal ilişkilerdeki baskı ve şiddete ek olarak, kültürel ve sembolsel tecavüze uğratılırlar.

Eğitimin içerik yanıyla gelen ve bilginin meşruluğu (neyin öğretileceği, öğretilmeyeceği ve öğretilemeyeceği) tartışmasını getiren kültürel sermaye politikaları üzerine olan egemenlik ve mücadele de devam etmektedir. Eğitimin ekonomik amacı, hangi bilim dalında olursa olsun, ne öğretirse öğretsin, kapitalist sermayenin yapısal gerçeğine "eğiterek ve öğreterek” sosyalleştirmedir. Okullar ekonomik yapıyı yeniden-yaratmada (sürekliliğini ve yapısını desteklemede) gerekli koşulları yaratarak\üreterek yeni-sömürgecilikte iç ve dış pazarda kapitalist sermaye birikimine yardım ederler; Bunu da "başarı" ölçekleri koyarak ve kapitalist sistemi yansıtan bir eğitim yapısı içinde, sistemin örnek yapısını üreterek yaparlar. Eğitim sisteminin (rektöründen, dekanından, öğrencisi, kapıcısı ve çaycısına kadar) kademeli örgütlenmesi ve iş yapma biçimi genel olarak o toplumun sınıfsal örgütlenme biçimini yansıtır: Okullar iş gücünün kademeleşmiş yapısını (bağnazlığı, ırkçılığı, seksist tutumu, büyüklük ve aşağılık duyguları, bürokratik ezme ve ezilme kültürel pratikleri dahil) kendi yapısı ve pratiklerinde üretir. 

Eğitimde özel teşebbüs sistemiyle birlikte, örgütsel özerklik ticari bir şirketin serbest pazarda serbestçe işini yürütmesi biçimine dönüşür. Bu örgütsel özerklik içinde özerkçe öğretim ve bilim yapmaya çalışan öğretim üyeleri de sermayenin karıyla ve üretimiyle direk ilişkisi olan ücretli işçi durumundadır. Özerklik ne tür yasal oyunlarla var olarak nitelense bile, özel teşebbüsün pazar ve ideolojik süreçleri içinde çok az anlam taşır. 

Yeni-sömurgecilikle yaygınlaşan özel okul sisteminde okul öncelikle ticari amaçlı ve örgütlenme ticari örgütlenme olduğu için, öğretmenlerin direnişi ancak örgütlü sendika (o da varsa) yoluyla anlamlı bir biçimde yapılabilir. Özellikle öğretmenlik özel teşebbüs sisteminde ticari bir meslek durumuna dönüştürüldüğü ve klasik idealizmini (doğru veya yanlış) yitirir; Öğretmen bilgi-emeğini belli bir ücret karşılığı satar ve alıcı da özel teşebbüstür. Bu alışveriş ilişkisinde, örgütlü sermaye iş koşullarını tanımlayandır. İş koşullarıyla birlikte örgütün genel ideolojisi de belli egemen pratikler içinde tanımlanır. Öğretmen tanımlanmış koşulların ve ideolojinin izin verdiği çerçeveler içinde çalışmak zorundadır. 

Özelleştirmeyle kamu, karma ve özel olarak çeşitlenen eğitim sisteminde ortaya çıkan bir diğer mücadele alanı da kamu sisteminin sürekli saldırılarla birlikte getirilen ve yaratılan ekonomik krizlerdir: Kamu okullarına ekonomik yardımlar kesilir, bütçede eğitime ayrılan para kısıtlanır ve kamu eğitimi çıkmaza ve dar boğaza sokulur. Yaratılan ekonomik krizlere çare olarak da, genellikle özelleştirmenin belli biçimlerinden biri veya birkaçı uygulanarak, kamu için ayrılması istenmeyen paradan çok daha fazlası özel teşebbüsün cebine aktarılır.

Yeni-sömürgelerdeki eğitim sisteminin babaca-faşist yapısında, başarıyı değerlendirme ve davranışları kontrol kural ve süreçleri içinde baskıcı köleliğe boyun sunmayı eğitim ve öğretim olarak almak zorunda bırakılan öğrenciler, bu sistemin kurbanlık koyunları durumundadırlar: Kesim için beslenirler. Onlara en yakın dostları, bazı istisnalar dışında, en büyük düşmanlarıdır: Öğretmenler. Bu öğretmenler, sistemin maaşlı cellatlığını gönüllü veya gönülsüz üstelenen profesyonellerdir. Bu profesyoneller “demokratik eğitimde” çocukların hem fiziksel hem de nesnel bilişsel anlamda kılına bile dokunmazlar: Bilinç yönetiminin öznel maaşlı\ücretli ajanları olarak çalışırlar. O kadar. 

Kamu eğitim sisteminde öğrenciler "yoğrularak ezilen ve biçimlenmeye zorlanan" kültürel "maldır." Özel teşebbüs okulunda bu kültürel mal mali değere sahip ticari mal özelliğini alır. Hem kamu hem de özel teşebbüs sisteminde öğrenciler egemen örgütlü yapıyı benimsemek zorundadırlar; Çünkü alternatif ya okul düzeninin değiştirilmesi ya da öğrencinin tasını tarağını toplayıp gitmesidir. Genellikle "sorunlu" öğrenciler "başarısız" öğrencilerdir;" sonunda ya bürokratik süreçlerden geçerek dışarıda bırakılırlar ya da kendileri terk ederler. Toplu direnişler ise okul reformu isteyen "başkaldırılar" "boykotlar" ve "okul işgalleridir" ki bu olasılıklar yeni kontrol mekanizmalarıyla ortadan kaldırılmıştır. Öğrencilerin en küçük başkaldırısı meşrulaştırılmış örgütlü baskı sisteminde "gayri-meşru" ilan edildiği için, egemen güçlerin şiddetli karşıtlığı ve tedbirleriyle bastırılarak sonuçlandırılır. Öğrencilerin emtialaştırılması ve siyasal ifade özgürlüklerinin elinden alınması konusu önemli bir mücadele alanıdır.
Share:

EĞİTİM POLİTİKASI VE İDEOLOJİSİ

irfan erdoğan 

Eğitim sistemi egemenlilerin ve mücadelelerin verildiği bir alandır. Bu egemenlikler ve mücadeleler, kitap denilen araçta da yansır. 

Okuldan geçen eğitimin toplumsal görevi 

Siyasal politikalar ve ideoloji konusu: ideolojilerinde "geleceğin yurttaşını eğiterek hazırlama" olarak özetleyebiliriz. Bireysel olarak da başarının eğitimden geçtiği ideolojisi işlenir. Okul bitirmeye dayanan yurrttaşlıkta değer kazanma ve yurttaşların rekabet içinde dayanışması" kapitalist Batının kendi-imajının ayrılamaz parçası olmuştur. Kolonilicilik bu yurttaşlık imajını her kolonilerine eşit olarak ekememiştir, fakat her yeni ve eski kolonilerde okul (okula gitme, okuldan mezun olma, tahsil) bir kamu veya özel bürokrat sınıfın üyesi olmanın ön koşulu olmuştur (örneğin memurluğun ve profesyonelliğin tahsile göre kademeleşmesi). Böylece insanlar okul kapısından geçerek topluma girişe inanır. 

Sosyal politikalar ve okulun sosyal amacı konusu: Sosyal amaç, egemen anlatım biçimiyle, toplumu eğitim yoluyla geliştirme olarak özetlenebilir. Okul eğitim süreci sosyal kontrol aracı olarak işlev yapar. Çocuklara ve gençlere egemen kuralları, gelenekleri, değerleri, umutları ve umutsuzlukları işleyen okul sistemi, egemen bir düzenin ve sınıfın resmi sosyalleştirme aracıdır. Bu karakteri nedeniyle, eğitim aynı zamanda ideolojik mücadelelerin en yoğun verildiği bir alandır. 

Eğitimin kültürel politikası sorunu: Bu sorun, verilen bilginin meşruluğu tartışmasını getirir; Örneğin çocuklara neyin öğretileceği veya öğretilemeyeceği çekişmesi (klasik örnek, okullarda dua, okul kitaplarının eskiliği ve köhnemişliği, ve hatta bazı konuların ve derslerin gereksizliği ve diğerlerinin zorunluluğu)... 

Eğitimin ekonomik amacı konusu: oldukça idealleştirilip özellikten çıkartılıp genelleştirilir: Okulun amacı toplumun ekonomik gelişmesiyle ve teknolojik kalkınmayla ilişkilendirilir. Kişisel anlamda, okul modern insanı yapan araç olarak nitelenerek, ekonominin üzerine kültürel çökertilir. 

Toplumsal görevle ilgili olarak okul'un birbirine bağlı en az üç ana görev yaptığı görülür: 

(1) Okullar ekonomik yapıyı yeniden-yaratmada (sürekliliğini ve yapısını desteklemede) gerekli koşulları yaratarak\üreterek kapitalist sermaye birikimine yardım ederler; Bunu da "başarı" ölçekleri koyarak ve kapitalist sistemi yansıtan bir eğitim yapısı içinde, kapitalist sistemin örnek yapısını üreterek yaparlar. Eğitim sisteminin (dekanından öğrencisi, kapıcısı ve çaycısına kadar) kademeli örgütlenmesi ve iş yapma biçimi genel olarak o toplumun sınıfsal örgütlenme biçimini yansıtır: Okullar iş gücünün kademeleşmiş yapısını (bağnazlığı, ırkçılığı, seksist tutumu, büyüklük ve aşağılık duyguları, bürokratik ezme ve ezilme kültürel pratikleri dahil) kendi yapısı ve pratiklerinde üretir. 

(2) Toplumsal yapının ve egemen pratiklerin meşrulaştırılmasına yardım: Okullar resmi devlet ideolojisinin ve bu ideolojinin sınıfsal örgütlenme biçiminin meşrulaştırmasında en önde gelen bir kurumdur. Bu meşrulaştırma pratikleriyle eğitim sistemi hem kendi yapısını hem de içinde iş gördüğü yapıyı hem semboolik olarak hem de yapısal biçimiyle günlük faaliyetlerinde kurar, yeniden-kurar, tutar ve geçerliliğini yanıtlar. Okul sistemi ve ideolojisi kapitalizmin fırsat eşitliği, demokratik çoğulculuk ve çabayla yükselme ideolojilerini, dolayısiyle, toplumun adil ve demokratik bir rayda olduğunu ve geliştiğini anlatır. 

Özel teşebbüs olarak okullar sadece kültürel bir kurum değil, öncelikle ekonomik bir kurum olduklarından, kendi varlık ve önemlerinin de meşrulaştırılması gerekir. örneğin, Türkiyenin her kenti ve kasabasında, özel dersanelerin binalarının önünde, onlardan ders alanların rekorlarını gösteren asılı dev reklamlar, kamu eğitiminin "diploma veren" meşru örgüt olması ötesinde faydasızlığını anlatırken ve kendi reklamını yaparken, aslında tüm eğitim sisteminin amacının ve varlığının değişen ölçüde eleştirisini yapar, özelin önem ve zorunluluğunu anlatır. 

(3) Okul toplumsal materyal üretime işgücü hazırlayarak, bilgi ve araştırma olanaklarıyla, kültürel ve tekniksel bilgiyle yardım eder: Toplumsal üretimin (dağıtım ve tüketim dahil) her alanında ve seviyesinde belli bilgi beceri ve teknolojinin kullanılması gerekir. Bilginin yenilenmesi, üretim biçiminin ve teknolojisinin geliştirilmesi, korunması, üretim ve tüketim için gereksinmelerin ve teşviklerin yapılması, iş bölümünün kontrolu ve yürütülmesi, teknolojik yeniliklerin sağlanmasında eğitim sistemi çok önemli bir yer alır. Üniversiteler (ve üniversitelerden gelen ve özel teşebbüsün laboratuvarlarında araştırma yapanlar ve örgütleri yürütenler) kitle üretim teknolojisinin hem insan kapitali hem teknolojik bilgi ve geliştirme kaynağıdır. Hem kültürel ve ideolojik fonksiyon görürler hem de endüstrilere değerli emek-kapitali (insan ve bilgi gücü) üreten kitle fabrikaları gibidirler. 

Güç yapısının etkisi, ders programları ve Okul kitaplarının egemen içeriği 

Okulda sunulan bilgi ve dünya gerçeklerini incelediğimizde, toplumdaki egemen güçlerin ve egemenlik altındakilerin kimliği ve özellikleri hakkında oldukça ayrıntılı bulgular elde deriz. Okul kitaplarında egemen güçlerin görüşleri, faaliyetleri, umutları, korkuları, dostları ve düşmanlarını buluruz. kitaplar, sadece egemen ideolojiler ifade etmez, aynı zamanda egemen sınıfların sosyal pozisyonlarını destekleyen tutumların yaratılması ve tutulmasına yardım eder. 

Okul kitabları somut örneklemelerle sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal konularda tarihsel başarı ve başarısızlıkları anlatma biçimleriyle belli inançları belirleyip teşvik ederken, diğer alternatif seçenekleri sınırlarlar. Başarı daima egemen düzeninin çerçevesi içinde olandır ve başarısızlık bu çerçeveye karşıtlık veya çerçevenin belirlediği ölçeklere göre kaybetmek veya kurallar dışına çıkmaktır. örneğin, Amerikadan transfer edilen iletişim ideolojisinin Türkiyede yansıtılışında olduğu gibi, "çatışma çözümü" (örneğin devlet reformları ve grevlerin anlaşmayla çözümlenmesi) normali ve başarıyı anlatır; Çatışma ve greve gitme metodu "başarısızlık" (iletişimin çökmesi) olarak nitelenir. Başarının ve başarısızlığın, doğrunun ve yanlışın, haklının ve haksızın tanımlanmasıyla birlikte bu tanımlamaya uygun belli "çare" ve çözüm önerileri" ve faaliyetleri de gelir. Okul kitaplarının sunduğu çözüm önerileri egemen güç yapısının tutulması ve karşıtın engellenmesi biçimindedir. 

Okul kitaplarının sosyal adalet, iş, zenginlik, fakirlik ve endüstriyel işçi sorunlarını sunuş biçimi güçlünün gücünü ve güçsüzün güçsüzlüğünü bireyselleştirerek kişiye indirgeme şeklindedir. Yoksulluk kişilerin başarısızlıklarının bir sonucudur; Yoksulluğun ekonomik kaynakların bölüşümü ve kullanılması (mülkiyet ilişkileri) ile ilişkisi kesinlikle kurulmaz. Bu ilişkiyi kuranlar da "serbest rekabetin" ve "fırsat eşitliğinin" düşmanı olarak nitelenirler. Eğitimle yayılan egemen ideolojinin ön sırasını şu görüş alır: Okul ve benzeri şekilde biçimlenmiş "kişiyi değiştirme" faaliyetleri başarıya giden yol olarak tanımlanırken, ekonomik yapı ve bu yapıyla biçimlenen diğer yapılaşmaların karakterleri ve sonuçları yok sayılır. 

Okul kitapları milliyetçilik üzerine inşa edilir ve sınıf olmadığı veya sınıfı öne çıkaran ideolojilerin geçersizliğini işlerler: Herkesi "bir ulkenin yurttaşı' kapsamı içine sokarlar. Çalışan sınıfın çıkarları görüş açısından yazılmış okul kitabı yoktur; Ekonomiyi işleyen okul kitapları özel teşebbüsün karını artırmak için kullandığı yönetim tekniklerini ve işçinin "verimliliğini artırma" politikalarını (işgücünü azaltma, işe son verme, firmayı kapatip daha ucuza işgücü ve kaynak olan yere gitme, ücretleri artırmama dahil) sosyal bakımdan meşru olarak işlenir; Bu işleme biçimi de demokratik ve nesnel olarak sunulur. işçi sınıfı direnişini ve ekonomisini işleyen kitap ve öğretmenler "ideolojisel" veya "siyasallaşmış" olarak nitelenir. Elbette sorun bu nitleme seviyesinde kalmaz: Bu kitap ve öğretmenden "meşrulaştırılmış" kurtulma yolları aranır. Tarih kitapları kahramanlik destanları ve egemen güçlerin savaş ve barış ilişkilerinin öyküleriyle doludur. 

Belli grupların (örneğin özel teşebbüsün, kamu teşebüsü üzerinde) meşru sosyal-ekonomik, kültürel veya siyasal güce sahip olduğu ve digerlerinin "yarışta kaybeden beceriksiz acizler" olduğu görüşü bu meşru grupların desteklenmeyi hak ettiği fikrini doğurur. Doğru dürüst iş yapmayan KiT'leri desteklemek haksızın ve doğru olmayanın yanında olmak demektir; "Halka istediğini verdiğini sürekli anlatan" özel teşebbüs ancak istediğini almak istemeyen kafadan kontaklar tarafından istenmez.. Eğer McDoalds'ı bana vermese aç, Pepsiyi vermese susuz, levys'i vermese donsuz, ve Nike'ı vermese ayakkabısız mı kalırdım? Ben istemesem, hiç verirler miydi. Suç ve zevk benim!.. Soru: Ben istemesem giderler mi dersin? 

Okul kitaplarını okuyan yoksullaştırılmış kitlelerin çocukları, kendi gerçeklerinin üzerine oturtulan egemen sınıf çıkarlarının sembolsel ifadeleriyle bombardıman edilirler. Bourdieu'nun belirttiği gibi, bunu, materyal ilişkilerdeki baskı ve şiddete ek olarak, kültürel ve sembolsel tecavüz olarak nitleyebiliriz. Özelleştirmeyle, bu tecavüz daha da şiddetli bir biçim alır: Atatürk Cumhuriyetinin miliyetçi-burjuva-idealist ideolojisinin 20. yüzyılın sonundaki emperyalizm ve emperyalizmle ortaklıktaki siyasal ve ekonomik pazar gerçekleriyle uyuşmaması normaldir: Özelleştirmeyle aranan ve özelleştirmeyi meşrulaştıran üst-yapısal değişim, bu uyuşmamazlığı ortadan kaldırarak Atatürk idealizmini bu alanda da öldürüp yeniden-gömmedir. Atatütkü kalkan yapanlar ise Atatürkçülüğü yeni sömurgecilik politikasında kullananlardır. 

Özellikle öğretmenlik özel teşebbüş sisteminde ticari bir meslek durumuna dönüştürülür ve klasik idealizmini (doğru veya yanlış) yitirir; Öğretmen bilgi-emeğini belli bir ücret karşılığı satar ve alıcı da özel teşebbüstür. Bu alışveriş ilişkisinde, örgütlü sermaye iş koşullarını büyük ölçüde tanımlayandır. İş koşullarıyla birlikte örgütün genel ideolojisi de belli egemen pratikler içinde tanımlanır. Öğretmen bu ideolojinin izin verdiği çerçeveler içinde karşıtlık tezleri öne sürebilir. Marksist tez öne sürülmesi gerekirse, daima "demokrasiyle" karşılaştırma yapılır ve en iyi şekliyle "ideal bir ütopya" olduğu sonucuyla bitirilir. Amerikan okullarındaki ilk, orta ve lise seviyesindeki 0kul kitaplarının en "liberal" olanlarında böyle bir sunum vardır. Ünivesitlerde ise, genel tutum böyledir. 

Öğrenci velilerinin "direnişi" Türkiye gibi ülkelerdeki kamu sisteminde ve "eti senin kemiği benim" kültüründe yoktur. Bireyselleştirilmiş ve bensellik kültürünün eğitim sisteminde yerelleşmiş eğitimde velilerin aktif olarak çocuklarının geleceği için hem okul toplantılarında hem de yerel seçimlerde tartışmalar açtığı ve tartışmalara katıldığını görürüz. Veliler öğrencilerden çok daha aktif ve çıkarını arayan olarak ortaya çıkarlar. Ateşli tartışmaların olduğu toplantılara rağmen genellikle velilerin karşı olduğu egemen süreçler kısa bir süre dursa veya değiştirilse bile tekrar devam eder. Özel okullarda bu olasılık da ticarilik içinde eritilmiştir: Parana göre konuşursun!! Eger daha iyi ve kaliteli eğitim istiyorsan, o zaman daha çok para isteyen ve endüstriyel yapıyla daha yakından ilişkili olan okula gönderirsin çocuğunu!. En çok gürültü yapan veliler, çocukları için en çok yatırım yapıp en çok verimi talep edenlerdir. Bu tür kişilerin de ne seviyede bir eğitim aldıkları ve sosyo-ekonomik pozisyonda olduklarını tahmin etmek güç değildir. 

Öğrenciler kendilerine neyin nasıl öğretilecegi hakkında hiçbir söze sahip değildir. 

Kamu eğitim sisteminde öğrenciler "yoğurularak ezilen ve biçimlenmeye zorlanan" kültürel "maldır." Özel teşebbüs okulunda bu kültürel mal ticari mal özelliğini alır. Hem kamu hem de özel teşebbüs sisteminde öğrenciler egemen örgütlü yapıyı benimsemek zorundadırlar; Çünkü alternatif ya okul düzeninin değiştirilmesi ya da öğrencinin tasını tarağını toplayıp gitmesidir. Genellikle "sorunlu" öğrenciler "başarısız" öğrencilerdir" ve ya bürkoratik süreçlerden geçerek dışlanırlar ya da kendileri terkederler. Toplu direnişler ise okul reformu isteyen "başkaldırılar" "boykotlar" ve "okul işgalleridir." Bu yöntem de meşrulaştırılmış örgütlü yoğurma sisteminde "gayri-meşru" ilan edildiği için, egemen güçlerin şiddetli karşıtlığı ve tedbirleriyle bastırılarak sonuçlandırılır. 

Egemen bilgi ve ideolojilere karşıtlık, örgütlü günlük faaliyetleri aksatmadıkça, öğrencilerin red edebileceği ve direnebileceği bir mücadele alanıdır. Bu alan da elbette "sınav ve not vererek" değerlendirme süreci içinde egemen pratiklerin baskıcı kontrolu altında tutulmaya çalışılır. Bir amaç için boyun sunma ve ödün verme gerekliliği mücadeleye çeşitlilik katar; Bu çeşitlilik okulda tur atan Jandarmalar veya okula çağrılan polisle süslenince eğitim ve mücadele daha da "enteresan" bir konuma girer. Bu tür güçlülükle, egemen ideolojik pratikler bu alanda güç yoksulluğuyla karşı karşıya kalır. 

20. yüzyılın başında tekelci kapitalizme geçişle birlikte, ailenin çocuğunu "çalışma\iş dünyasına hazırlama" (örneğin bizde kasabalarda olduğu gibi çocuğuna bir meslek öğretme) kontrolunu yitirdiler (Altenbaugh, 1993). Aileler iş-çevresiyle olan yakın ilişkiden koptular. Bu sırada gelişen "kalitesiz işçi" pazarında iş bulma olanakları ortaya çıktı. Bu gelişmeler sırasında, okullar meslek ve bakma (çocuk\genci yetiştirme) sorumluluğunu yüklenince, ailenin çocuğunu yetiştirme ve çalışma dünyasına hazırlama rolü önemini yitirdi (Burda, kendi okulları ve bağlantılarıyla çocuklarının geleceğini güçleriyle ellerinde tutan egemen sınıfların ailelerinden bahsetmiyorum.). Okul disiplin ve kurallarıyla aile otoritesinin yerini aldı. Fakat aslında aile otoritesinde ve ilişkisinde, ortaklaşalık, dayanışma, aile değerleri, sevgisi ve yapısı vardır. Ailedeki yapı ve amaç okuldakinden farklıdır. Okuldaki otorite ve amaç "çalışma\iş yeriyle" ilgilidir ve çalışma dünyasının ekonomik, siyasal ve kültürel yapısal özelliklerini ve değerlerine geçerlilik ve egemenlik verir. 

Yoksulaştırılmış kitlelerin çalışma\iş yerine olan "elde etme" (iş yerinin sahibini tanıma, yüzyüze ilişkiler, çalışma yerinin yakınlığı ve insan ilişkilerindeki yerel karakteri) ortadan kalkınca ve okullar yukarda belirttiğim rolü üstelenince, yoksullaştırılmış sınıfların aileleri çocuklarının geleceklerini kontrolu yitirdiler. Kontrol egemen sınıfların ekonomik ve kültürel\eğitim pazarının eline geçti. Bu süreçler sırasında önemlibir diğer değişim de oldu: Okul özgürleştirici, yetenekleri geliştirici ve ideal öğrenim yeri olma yerine yoksullaştırılmış sınıfların çocukları ve aileleri için "ekmeğini kazanma ve aç kalmamayı (yaşamını sağlamayı)" temsil eden bir araç durumuna dönüştü. Bunu hem öğrenciler hem de aileleri çok iyi bilincindeydirler. Bu durum Türkiyede de, özellikle özelleştirme ideolojisi ve faaliyetlerinin ışığı altında, egemen olma yolundadır: Okulun varlığı, özelleştirme ile, açıkça yeni kuşakları yatay-rekabetçi bir şekilde çalışma dünyasında 'başarıya" götüren bir araç olarak anlamlandırılır. Bu araç gençler ve aileleri için iş bulma ve fazla para kazanmak için geçmek zorunda oldukları bir kapı olur. Eğitim böylece kapitalist pazar gereksinmelerinin yanında, verdiği gerçek ve sahte umutlarla kapitalist ideolojinin bir aracı biçimine dönüşür: İnsana insanlığını ve özgürlüğünü kazandırma değeri olarak eğitimle insan arasına "para" girer ve insan insanlığını kazanmayı parayla satın alma ve eğitim de bu amaçta bir maşa durumuna gelir.
Share:

Eğitimde ulusal Karakterin Yitirilişi:

Öğretmen Dünyası yıl: 21, sayı: 242, Şubat 2000, s. 6-11 


Avrupa Birliğine Üyelik ve Eğitimde ulusal Karakterin Yitirilişi: 
Egemenlik ve Mücadele alanları 

İrfan Erdoğan 

Sorun 

Avrupa Birliğine Türkiye’nin girmesiyle Ulusal halkçı bir eğitimin yerini Avrupa kökenli emperyalist bir eğitim alacağı korkusu ve kuşkusu yersizdir. Çünkü zaten 1984’de hızlanan ve 1990’larda büyük ölçüde tamamlanmış olan sömürgeleştirme süreçleri sonucu Türkiye küreselleştirilmiş dünyada yeni-sömürge olarak yerini almaktadır; Türkiye’deki eğitim sistemi bu yeni-sömürge koşuluna son 15 yıldan beri hızla uyarlanmaktadır. 

Türkiyedeki egemen ekonomik ve siyasal yapı günümüzde artık ulusalcı ve halkçı bir eğitimi gerektiren bir karaktere sahip değildir. Bu yeni yapıda, eğitim alanındaki egemenlik ve mücadele en azından beş güç arasında verilmektedir: (1) Kıta Avrupası geleneğinin değil, Amerikan kültürel emperyalizminin etkisindeki, özelleştirme peşinde koşan ve kamu zenginliklerini ve eğitim kurumlarını özel çıkarlara peşkeş çeken, Atatürk’ü çıkarı için gerektiğinde kalkan olarak kullanan, egemen yapı; (2) ekonomik sömürüyü teolojiden geçerek yapan, teolojinin egemen olduğu bir siyasal düzen hayal eden ve pazarı gene kapitalist pazar olan din tüccarlarının egemenliğindeki ekonomik ve siyasal sermaye yapısı; (3) emperyalist sermayenin zor durumda kaldığında kullandığı, milliyetçilikle teolojiyi birleştiren, Atatürk’ü sevmeyen, ırkçı sermaye yapısı; (4) Mustafa Kemal’in ulusalcı, halkçı ve bağımsızlıkçı yanını alan ve ekonomik sermayede cılız kalmış yapı; (5) Ekonomik ve siyasal sermayeden yoksun, sosyalist yapı. 

Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da egemenlik ve mücadele ilişkileri sürekli devam etmektedir. Yukarıda özlüce belirtilenin yanında bir diğer açık gerçeği kabul etmek gerekir: Eğitim alanında, Türkiye’de Avrupa Birliği ülkelerinin kültürel yapıları değil, Amerikan kültürel emperyalizminin eğitimde yansımaları egemen durumdadır. Bu egemenlik, Amerikan eğitim kültürününün aksine, en az ve en sahtekarca hizmet ve en çok kar peşinde koşan iki tür sermaye tarafından paylaşılmaktadır: Amerikan ideolojisinin egemenliğindeki “laik ve aynı zamanda sınırlı din sömürüsü yapan” sermaye ve hem dindar hem de milliyetçi kesimi sömüren teolojik sermaye. Her iki sermaye türü de kapitalist pazarın, birbiriyle rekabet eden, bütünleşik bir parçasıdır. Bu ikiliye karşı olarak, ulusal bağımsızlıkçı ve halkçı bir eğitim arayan yapı egemenlik altına sokulmuş, güç bakımından marjinal duruma düşürülmüş ve egemen olana karşı mücadele durumundadır. 

Sorun Avrupa birliği değil, yeni-sömürge durumuna hızla uyarlanan eğitim sistemindeki güçler ve politikalarla ilgilidir. Mücadele koşulları ekonomik, siyasal ve kültürel anlamda oldukça zorluklarla doludur. Mücadele eğitimde egemenliğin kurulduğu ve sürdürüldüğü alanlar belirlenerek ve bu alanlara ciddi bir şekilde eğilinerek verilmelidir. 

Egemenlik ve mücadele alanları 




Okulun sosyal amacı, sosyal politikalardaki egemen anlatımda, toplumu eğitim yoluyla geliştirme olarak sunulur. Aslında, eğitim süreci sosyal kontrol aracı olarak işlev görür. Çocuklara ve gençlere belli kuralları, gelenekleri, değerleri, umutları ve umutsuzlukları işleyen eğitim sistemi, egemen bir düzenin ve sınıfın resmi sosyalleştirme aracıdır. Yeni-sömürgecilikte bu araç kültürel eperyalizme uyarlama biçimini alır. Bu karakteri nedeniyle, eğitim aynı zamanda ideolojik mücadelelerin en yoğun verildiği bir alandır. Dolayısıyla, sosyal politikalar alanı en ciddi mücadele alanıdır. 


Eğitim toplumsal materyal üretime işgücü hazırlayarak, bilgi ve araştırma olanaklarıyla, kültürel ve tekniksel bilgiyle yardım eder: Toplumsal üretimin (dağıtım ve tüketim dahil) her alanında ve seviyesinde belli bilgi, beceri ve teknolojinin kullanılmasını gerekir. Bilginin yenilenmesi, üretim biçiminin ve teknolojisinin geliştirilmesi, korunması, üretim ve tüketim için gereksinmelerin ve teşviklerin yapılması, iş bölümünün kontrolu ve yürütülmesi, teknolojik yeniliklerin sağlanmasında eğitim sistemi çok önemli bir yer alır ve rol oynar. Okullar, uluslararası şirketlerin ve ortaklarının egemenliğinde küreselleştirilmiş dünyada hem insan kapitali hem teknolojik bilgi ve geliştirme kaynağıdır. Hem kültürel ve ideolojik fonksiyon görürler hem de endüstrilere değerli emek-kapitali (insan ve bilgi gücünü) üreten kitle fabrikaları gibidirler. Bu nedenle eğitim sisteminin kendisi bir mücadele alanıdır. 


Siyasal politikalar ve ideolojiler yoluyla eğitim "geleceğin yurttaşını eğiterek hazırlama" olarak meşrulaştırılır. Bunun Amerika’daki anlamı çocuğu resmi olarak "Amerikalılaştırmadır." Yeni-sömürge durumundaki Türkiye gibi ülkelerdeki anlamı da, "demokratikleşme ve özelleştirme gibi sloganlarla gelen Amerikalılaştırmadır. Bu eğitimin Amerikadakinden farkı, Türkiye’deki siyasal ve ekonomik kültürle birleştirilerek en çıkarcı ve yozlaşmış bir biçimlerinin oluşturulmasıdır. Bu biçimler, toplumsal yapının ve egemen pratiklerin meşrulaştırılmasına yardım eder. Okullar demokratikleşme, özgürlük, serbest ticaret, deregulasyon, özelleştirme, post-modernleşme, küreselleşme, karşılıklı bağımlılık gibi işlemelerle yeni-sömürgeci egemen siyasal ideolojinin ve bu ideolojinin sınıfsal örgütlenme biçiminin meşrulaştırmasını yaparlar. Eğitim sistemi kendi yapısını ve yeni-sömürgeci yapıyı hem sembolik olarak hem de yapısal biçimiyle günlük faaliyetlerinde kurar, yeniden-kurar, tutar, geçerliliğini yanıtlar ve sürdürür. Eğitim sistemi ve ideolojisi, 1990’ların küreselleşmiş kapitalizminde, fırsat eşitliği, demokratik çoğulculuk ve çabayla yükselme ideolojilerini, dolayısiyle, toplumun adil ve demokratik bir rayda olduğunu ve geliştiği masallarını anlatır. Dolayısıyla eğitimde mücadele alani aynı zamanda siyasal politikalar ve ideolojiyle ilgili mücadele alanıdır. 


2000 yılında, kapitalist pazar diliyle, arz (okul mezunluğu) talebi (mezuna ihtiyacı) kat kat geçmiş durumdadır. Bu nedenle de, yeni-sömürgecilikte okulun foksiyonlarına yenileri eklendi: Okul ilerde işsiz olacak veya eğitimiyle bağdaşmayan çok aşağı seviyede bir işe bile kurtarıcı olarak sarılacak baskıcı-meşruluğa boyunsunmayı olağan olarak kabul etmeyi yaratır; Okulda olmazlarsa işsizler kitlesine katılacak gençleri işsizlik pazarından ve ordusundan dışarda tutar; Bu dışarda tutma sadece işsizliğe hazırlama değil, aynı zamanda işsizliği meşrulaştırma eğitimini vermeyi getirir; İlerde işsizler kitlesine katılacak veya eğitiminin beş para etmediğini gösterecek bir işte çalışacak gençlere, bunun nedeninin toplumsal yapı değil kendi başarısızlıkları ve beceriksizlikleri olduğunu aşılar; İş ve işsizlik durumunu, ücret politikalarını ve mülkiyet ilişkiler düzenini post-modern küreselleşmiş karşılıklı bağımlılıktaki dünyada, birlik, beraberlik, demokrasi, fırsat eşitliği, rekabet ve serbest pazar öyküleri içinde meşrulaştırır; Ankara’nın Kızılayında her adım başı yüzlerce metrelik bez üzerine yazılı binlerce "kazanmışlar" listesine bakan ve bu kazanmışlar listesinde, bırak kaybetmişleri, kazananlar arasındaki dikey kademeleşmeyi gören bir genç için, oyunun kuralının adaletsiz olduğu fikri bile kendine adaletsiz gelir; Sonuç adaletsizin adaletine adaletsizin adalet olarak sunduğu kurallara uyarak uymanın ötesinde, başkaldırıyı haksız çıkarma ve bu duyguları pasifikasyona uğratmadır: Yenilgi ve yenilginin meşru olarak gösterilmesi ve görülmesi.... Bu duygu sadece pasif kabullenmeyi getirmez, aynı zamanda yeni-sömürgecilik düzenine dil uzatanın dilini kesmeye yönelik Amerikan teknolojisi ve deneyimiyle desteklenen egemen sınıfın örgütlü baskı ve terör girişimlerinin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu anlamda mücadele umutlar ve beklentilerle, meşrulaştırmalar ve gayrimeşrulaştırmalarla, BEN’in psikolojik biçimlendirilmesiyle, bilinç yönetimiyle ilgilidir. 


Eğitimin kültürel yanıyla gelen ve bilginin meşruluğu (neyin öğretileceği, öğretilmeyeceği ve öğretilemeyeceği) tartışmasını getiren kültürel kapital politikaları üzerine olan egemenlik ve mücadele de devam etmektedir. Türkiye gibi yeni-sömürgelerde eğitimin özelleştirilmesi sadece kültürün ticarileştirilmesini normalleştirmez, aynı zamanda kısa dönemde köşe dönmeci bir ticari kültürde eğitimi kendine benzer bir emtia yapar. Özel teşebbüs olarak okullar sadece kültürel bir kurum değil, öncelikle ekonomik bir kurum olduklarından, kendi varlık ve önemlerinin de meşrulaştırılması gerekir. Örneğin, Türkiyenin her kenti ve kasabasında, özel dersanelerin binalarının önünde, onlardan ders alanların rekorlarını gösteren asılı dev reklamlar, kamu eğitiminin "diploma veren" meşru örgüt olması ötesinde faydasızlığını anlatırken ve kendi reklamını yaparken, aslında tüm eğitim sisteminin amacının ve varlığının değişen ölçüde eleştirisini yapar, özelin önem ve zorunluluğunu anlatır. 


Eğitimin ekonomik amacı da gerçekten uzaklaştırılıp oldukça idealleştirilerek toplumun ekonomik gelişmesiyle ve teknolojik kalkınmayla ilişkilendirilir. Kişisel anlamda ise, okul modern insanı yapan araç olarak nitlenerek, ekonominin üzerine kültürel çökertilir. Kimin teknolojisi ve kalkınması, kazananlar ve kaybedenler kimler ve neden soruları “herkese mal etme” ideolojisiyle ortadan kaldırılır. Yeni-sömürgecilik düzeninde, Amerika’dan örnek alınarak, eğitimin ekonomik amacı, hangi bilim dalında olursa olsun, ne öğretirse öğretsin, kapitalist sermayenin yapısal gerçeğine "eğiterek ve öğreterek” sosyalleştirmedir. Okullar ekonomik yapıyı yeniden-yaratmada (sürekliliğini ve yapısını desteklemede) gerekli koşulları yaratarak\üreterek yeni-sömürgecilikte iç ve dış pazarda kapitalist sermaye birikimine yardım ederler; Bunu da "başarı" ölçekleri koyarak ve kapitalist sistemi yansıtan bir eğitim yapısı içinde, sistemin örnek yapısını üreterek yaparlar. Eğitim sisteminin (müdüründen, öğretmeni, öğrencisi, kapıcısı ve çaycısına kadar) kademeli örgütlenmesi ve iş yapma biçimi genel olarak o toplumun sınıfsal örgütlenme biçimini yansıtır: Okullar iş gücünün kademeleşmiş yapısını (bağnazlığı, ırkçılığı, seksist tutumu, büyüklük ve aşağılık duyguları, bürokratik ezme ve ezilme kültürel pratikleri dahil) kendi yapısı ve pratiklerinde üretir. 


Eğitim konularının eğitim-dışı çekişmelere kaydırılarak "yerinden edilmesi" politikaları siyasal-ekonomik çıkar çekişmelerinde eğitim sisteminin olta\yem olarak kullanılması biçiminde olur. Eğitim konuları içine dışarıdan getirilen gündemlerle de, esas gündemler ortadan kaldırılır. Örneğin direniş gündemi dinle, seksle, okullarda prezervatif dağıtılmasıyla, öğrenci-gebeliğiyle, uyuşturucu madde kullanımıyla, okullara silah sokma ve kullanma gibi disiplin sorunlarıyla ilgili alanlara sıkıştırılır ve daha kötüsü bireyselleştirilir. 


Ders programları ve okul kitaplarının içeriği egemenliğin kurulması ve yürütülmesinde, dolayısıyla egemenlik ve mücadelede önemli bir yer alır. Okulda sunulan bilgi ve dünya gerçekleri incelendiğinde, toplumdaki egemen güçlerin ve egemenlik altındakilerin kimliği ve özellikleri hakkında oldukça ayrıntılı bulgular elde edilir. Okul kitapları egemen güçlerin görüşleri, faaliyetleri, umutları, korkuları, dostları ve düşmanlarıyla doludur. Ders program ve kitapları egemen sınıfların sosyal pozisyonlarını destekleyen tutumların yaratılması ve tutulmasına yardım eder. Okul kitapları somut örneklemelerle sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal konularda tarihsel başarı ve başarısızlıkları anlatma biçimleriyle belli inançları belirleyip teşvik ederken, diğer alternatif seçenekleri sınırlarlar. Başarının ve başarısızlığın, doğrunun ve yanlışın, haklının ve haksızın tanımlanmasıyla birlikte bu tanımlamaya uygun belli "çare" ve çözüm önerileri" ve faaliyetleri de gelir. Okul kitaplarının sosyal adalet, iş, zenginlik, fakirlik ve endüstriyel işçi sorunlarını sunuş biçimi güçlünün gücünü ve güçsüzün güçsüzlüğünü bireyselleştirerek kişiye indirgeme şeklindedir. Yoksulluk kişilerin başarısızlıklarının bir sonucudur; Yoksulluğun ekonomik kaynakların bölüşümü ve kullanılması (mülkiyet ilişkileri) ile ilişkisi kesinlikle kurulmaz. Yeni-sömürgeci ideolojide bu ilişkiyi kuranlar da "serbest rekabetin" ve "fırsat eşitliğinin" düşmanı olarak nitelenir. Yeni-sömürgecilikte ekonomiyi işleyen okul kitapları özel teşebbüsün karını artırmak için kullandığı yönetim tekniklerini ve işçinin "verimliliğini artırma" politikalarını (işgücünü azaltma, işe son verme, firmayı kapatip daha ucuza işgücü ve kaynak olan yere gitme, ücretleri artırmama dahil) sosyal bakımdan meşru olarak sunar. İşçi sınıfı direnişini ve ekonomisini işleyen kitap ve öğretmenler "önyargılı" veya "siyasallaşmış" olarak nitelenir. Belli grupların (örneğin özel teşebbüsün, kamu teşebüsü üzerinde) meşru sosyal-ekonomik, kültürel veya siyasal güce sahip olduğu ve diğerlerinin "yarışta kaybeden beceriksiz acizler" olduğu görüşüyle, bu meşru grupların desteklenmeyi hak ettiği fikri işlenir. "Halka istediğini verdiğini sürekli anlatan" özel teşebbüs ancak istediğini almak istemeyenler tarafından istenmez. Okul kitaplarını okuyan yoksullaştırılmış kitlelerin çocukları, kendi gerçeklerinin üzerine oturtulan egemen çıkarların sembolsel ifadeleriyle bombardıman edilerek, materyal ilişkilerdeki baskı ve şiddete ek olarak, kültürel ve sembolsel tecavüze uğratılırlar. 


Eğitimde özel teşebbüs sistemiyle birlikte, örgütsel özerklik ticari bir şirketin serbest pazarda serbestçe işini yürütmesi biçimine dönüşür. Bu örgütsel özerklik içinde özerkçe öğretim ve bilim yapmaya çalışan öğretim üyeleri de sermayenin karıyla ve üretimiyle direk ilişkisi olan ücretli işçi durumuna düşer. Özerklik ne tür yasal oyunlarla var olarak nitelense bile, özel teşebbüsün pazar ve ideolojik süreçleri içinde çok az anlam taşır. 


Yeni-sömurgecilikle yaygınlaşan özel okul sisteminde okul öncelikle ticari amaçlı ve örgütlenme ticari örgütlenme olduğu için, öğretmenlerin direnişi ancak örgütlü sendika (o da varsa) yoluyla anlamlı bir biçimde yapılabilir. Özellikle öğretmenlik özel teşebbüş sisteminde ticari bir meslek durumuna dönüştürüldüğü ve klasik idealizmini (doğru veya yanlış) yitirir; Öğretmen bilgi-emeğini belli bir ücret karşılığı satar ve alıcı da özel teşebbüstür. Bu alışveriş ilişkisinde, örgütlü sermaye iş koşullarını tanımlayandır. İş koşullarıyla birlikte örgütün genel ideolojisi de belli egemen pratikler içinde tanımlanır. Öğretmen tanımlanmış koşulların ve ideolojinin izin verdiği çerçeveler içinde çalışmak zorundadır. 


Yeni-sömürgeci eğitimde akademik özgürlük şirket düzenine bütünleşmenin ifadesidir. Bu da kendini, şirket dünyasının çıkarlarına yönelik uygulamalı ve yönetimsel öğretim mefrudatı ve incelemelerinin eğitim sisteminde egemenlik kurmasıyla gerçekleşir. 


Özelleştirmeyle kamu, karma ve özel olarak çeşitlenen eğitim sisteminde ortaya çıkan bir diğer mücadele alanı da kamu sisteminin sürekli saldırılarla birlikte getirilen ve yaratılan ekonomik krizlerdir: Kamu okullarına ekonomik yardımlar kesilir, bütçede eğitime ayrılan para kısıtlanır ve kamu eğitimi çıkmaza ve dar boğaza sokulur. Yaratılan ekonomik krizlere çare olarak da, genellikle özelleştirmenin belli biçimlerinden biri veya birkaçı uygulanarak, kamu için ayrılması istenmeyen paradan çok daha fazlası özel teşebbüsün cebine aktarılır. 


Küreselleştirme ve 1990’ların yeni sömürgeciliğiyle yaygınlaşan eğitimde özelleştirmeyi sadece sistemin tümünün özelleştirmesi olarak anlamamak gerekir. Özelleştirme sistemin tümünden başlayarak sistemin "ekonomik faydası çok olan" (yani özel teşebbüse kar sağlayan ve kamu zenginliklerini devlet kurumları tarafından özele transfer etme sistemi kuran) parçalarının çeşitli biçimlerde "özelleştirilmesidir." Bu sistemde, kamu sistemi çesitli yollar ve servislerle "özel teşebüsün" ekonomik çıkarlarını gerçekleştiren araç olarak kullanılır. Okullar sadece eğitim faaliyetlerinin olduğu bir yerden çıkar ve öğrenci ve öğretmen kafeteryasından, elektronik oyun makineleri, spor salonuna ve eğlence faaliyetlerine kadar birçok faaliyetler sözleşmelerle, açık artırmalarla, imtiyazlarla, teşviklerle, özel teşebbüsün kar alanı biçimine getirilmiştir. İlginç olan, yeni-sömürgeci yapıda, örneğin Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinin yemekhanelerinde bile yabancı sermayenin baskınlığı görülür. Elbette sorun “Türk sermayesinin acizliği veya iş bilmezliği” değil, yeni-sömürge koşulundaki egemen yapıdır. 


Yeni-sömürgelerdeki eğitim sisteminin babaca-faşist yapısında, başarıyı değerlendirme ve davranışları kontrol kural ve süreçleri içinde baskıcı köleliğe boyunsunmayı eğitim ve öğretim olarak almak zorunda bırakılan öğrenciler, bu sistemin kurbanlık koyunları durumundadırlar: Kesim için beslenirler. Onlara en yakın dostları, bazı istisnalar dışında, en büyük düşmanlarıdır: Öğretmenler. Bu öğretmenler, sistemin maaşlı cellatlığını gönüllü veya gönülsüz üstelenen profesyonellerdir. Bu profesyoneller “demokratik eğitimde” çocukların hem fiziksel hem de nesnel bilişsel anlamda kılına bile dokunmazlar: Bilinç yönetiminin öznel maaşlı\ücretli ajanları olarak çalışırlar. 


Kamu eğitim sisteminde öğrenciler "yoğurularak ezilen ve biçimlenmeye zorlanan" kültürel "maldır." Özel teşebbüs okulunda bu kültürel mal mali değere sahip ticari mal özelliğini alır. Hem kamu hem de özel teşebbüs sisteminde öğrenciler egemen örgütlü yapıyı benimsemek zorundadırlar; Çünkü alternatif ya okul düzeninin değiştirilmesi ya da öğrencinin tasını tarağını toplayıp gitmesidir. Genellikle "sorunlu" öğrenciler "başarısız" öğrencilerdir;" sonunda ya bürkoratik süreçlerden geçerek dışarıda bırakılırlar ya da kendileri terkederler. Toplu direnişler ise okul reformu isteyen "başkaldırılar" "boykotlar" ve "okul işgalleridir" ki bu olasılıklar yeni kontrol mekanizmalarıyla ortadan kaldırılmıştır. Öğrencilerin en küçük başkaldırısı meşrulaştırılmış örgütlü baskı sisteminde "gayri-meşru" ilan edildiği için, egemen güçlerin şiddetli karşıtlığı ve tedbirleriyle bastırılarak sonuçlandırılır. Öğrencilerin emptialaştırılması ve siyasal ifade özgürlüklerinin elinden alınması konusu önemli bir mücadele alanıdır. 


Öğrenci velilerinin "direniş kültürü" söz konusu değildir ve ancak bireysel öfke biçiminde kalmaktadır. Velilerin direnişi Türkiye gibi yeni-sömürgelerde kamu sisteminde kamu çalışanlarının faşist-gaddarlığıyla, polis ve yasal durdurmalarla karşılaşır. Özel okullarda bu olasılık ticarilik içinde eritilmiştir. Öğrenci velilerinin örgütlenmesi ve çocuklarının geleceğinin uluslalarası sermaye ve sermaye kültürüyle ortaklık kurmuş güçlerin çıkar politikalarına göre biçimlendirilmesine direnmesi önemli bir mücadele alanıdır. 

Özlüce, sorun Avrupa Birliği değil, Batının kültürel emperyalizmine katma ve gönüllü katılma ile ilgilidir. Eğitimde egemenlik ve mücadele sadece tek bir alan içinde sınırlı değildir; çok boyutludur ve ekonomik, ideolojik, kültürel, siyasal güç ilişkilerinin ve üretimin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğitim kültürel, ekonomik, siyasal yapısal bütünle birlikte ele alınıp incelenmeli ve mücadeleler bunlara göre biçimlendirilmelidir.
Share:

Eğitimle ilgili Uydurular ve eğitimin doğası üzerine

irfan erdoğan 

Devlet kurumlarının ve özel şirketlerin örgütlü yapıları içinde sürdürülen Resmi eğitim, diğer eğitim türleriyle eğitimiyle birlikte günümüzde küresel serüvendeki bir ekonomik, siyasal ve kültürel pazar yapısının bütünleşik bir parçasıdır. 

Çoğu öğrenci için eğitim sadece entelektüel olmayan amaçlar/sonuçlar için araçtır: Sertifika alıp emek pazarında çalışan ücretli ve çalışmayan işsiz serbest köleler arası rekabette iş bularak bir yer edinmek. 

Okul ve eğitim idealleştirilmektedir; Aslında okul ticari bir dünyanın ticarileşmiş bir parçasıdır. Hele Türkiye’de kamu okullarının diploma ve sertifika verdiği; özel dershanelerle üniversite eğitimine hazırlığın bilmeye, bilişe ve bilince hakaret olarak kurulmuş gelişmiş utanç verici bir yapının olduğunu hepimiz biliyoruz. 

Okur yazarlık cehalet ile karşılaştırılarak, okumayı yazmayı bilmek cehaletten kurtulmak olarak sunuluyor. Cehalet bilmemeyle ilişkilidir. Okumayı yazmayı bilmemek bilme veya yanlış bilme yolunda aracılanmış bir teknolojik aracı kullanamama demektir. Bilmek sadece okuma yazma ile gerçekleşmez. Aslında bilmenin sadece küçük bir kısmı okuma yazmadan geçerek olur. Bilmek bizim diğer duyularımızla olan, doğayla ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, deneyimlerimizden geçerek olur. Yazılı basının, kitabın, gazetenin cehaleti ortadan kaldırdığı varsayımı büyük ölçüde yaratılmış sahte gerçeklerden, mitlerden biridir. Yirmi birinci yüzyılın yanlış bilişten geçerek cehaleti yaratması ve desteklemesi görsel, işitsel ve yazınsal medyadan geçerek yapılmaktadır. Özlüce okuma yazmayı bilme cahillikten kurtulmaktan çok, okuma yazma ile insan yoğun bir fonksiyonel cahilleştirme, yoksul ve yoksun bırakma süreci içine sokulmaktadır. Bir üniversite mezununun ilk okul beşinci sınıfı bitirmiş babasından çok daha aydın, bilinçli, bilgili olduğu, babasının ise beşinci sınıf cahili olduğu söylenebilir mi? Söyleniyor ve inanılıyor. Bu söyleme, cehaletin bilgiçlik taslaması denir. 

Dolayısıyla okuma yazmayı cehaletten kurtulmayla eşleştirmek yaratılan mitlerden biridir; yanlıştır; tam aksine bilinç yönetiminin en yoğun ve planlı olarak yapıldığı yirmi birinci yüzyılda okuma yazma cehaletin egemenliğinin sağlanması için en gerekli faktörlerden biridir: Okuyamazsa, bu yolla ulaşıp yönlendiremezsin. 

Yazıda olduğu gibi görsel ve işitselde de teknolojik araçlar yüceltilmekte, asıl yaptıkları saklanarak yapıyor veya yapar diye bu araçların faydalı sonuçlarıyla ilgili mitler yaratılmaktadır. Bu mitlerin ardında temel olarak birkaç gerçek yatmaktadır: Bu araçların kendisi pazardaki bir emtiadır ve mümkün olduğu kadar insanın bulunduğu her yere girmesi, her yerde satması gerekir ki kar maksimizasyonunun elde edilebilsin. Bu yerlerden önde gelenlerden biri de okullardır. Okullar milyonlarca öğrencisiyle mal satışı için çok karlı bir pazardır. Bu pazar yaratılan mitlerle sadece teknolojik medya ve iletim ürünlerinin satılması yeri haline getirilmemiş, aynı zamanda yiyecek ve içecek endüstrilerinin aptalca tüketimin yaptırıldığı (tüketim kültürünün desteklendiği) bir yer durumuna dönüştürülmüştür. Okullar ticari bir dünyanın iş yaptığı diğer bir ticarethane durumundadır. 

Teknolojik araca sahiplik, bilgiye, doğru ve geçerli bilgiye erişmeyi mi getirir? Getirebilir de getirmeyebilir de. İlk okuldan başlayarak bütün okullarda okutulan kitaplara ve diğer teknolojik araçlara bakın: Bu kitaplar, dergiler, gazeteler, bilgisayarlar, televizyonlar, cdler, kasetler, vcd’ler ve internete sahip olduğumuzda, bilgiye mi sahip oluyoruz? Bu tür araçlara sahiplik bitmiş bir ürüne sahipliktir ve bitmiş ürün de kendi çıkar yapısının ve dünya görüşünün bilincini getirir; dolayısıyla evrensel, doğru ve yansız bilgiyi, evrensel insan ve toplum gerçeğini yansıtma olasılığı çok azdır. Bu olasılık çıkar örtüşmesine bağlıdır. Yani aracın kendisi yanlıdır; taşıdığı bilinç yanlıdır. Gelelim araçla ilgili ikinci önemli mite; Örneğin bilgisayarın var, internete bağlısın, sen artık bütün dünyadaki trilyonlarca sayıdaki bilgiye ulaşma potansiyeline sahipsin. Yeter ki interneti aç ve başla. Bu iddia da büyük ölçüde geçersizdir. Potansiyel olan ile, olabilir ile, olan arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Olabileceği olan gibi sunmak imaj yapılandırma sahtekarlığıdır. Erişme olasılığı özgürlük değildir; erişme olasılığı bilgi çokluğunu ve bilgi toplumunu ifade etmez. 

Gelelim üçüncü bir mite: Sanki internetle, kitapla, dergiyle, radyoyla, televizyonla ulaşılanlar “bilgiyi” oluşturuyor ve toplumu bilgi toplumu yapıyor ve bizi de bilgi toplumunun bir parçası. Internet, kitap, dergi, radyo, televizyon, bilgi sayar, cd, kaset hem kendisi kendi varlığını ve bu varlığı oluşturan ve sürdüren bir teknolojik yapıyı anlatan bir içeriğe sahiptir; hem de görsel ve işitsel olarak kodlanmış şifrelerle yüklenmiş bir içeriğe sahiptir. Yani bu taşıyıcı araçlar taşıyıcı araç olarak bir ideolojik içeriğe sahiptirler hem de taşıdıklarıyla biliş, bilinç ve davranış yönetimi yapan içeriklere sahiptirler. İçerik de bitmiş üründür. Bu ürün endüstrinin yoğun bilgisi ve deneyimleriyle akıllıca hazirlanmış, paketlenmiş ve sunulmuştur. Dolayısıyla bütün bu bitmiş ürünler bizi bilgi toplumu yapmaz, endüstriyel çıkarların bilmek istediğini bilmeye yöneltilen, özün tüketim, gösteri, gösterişle tanımlandığı tüketim, gösteri ve gösteriş toplumu yapar. 

Kreşlerden başlayarak üniversitelere kadar okulların iç mekanındaki duvarlarda bile Barbie, Toys R Us, Colgate, yiyecek, giyecek, kullanım vb endüstrilerin bilgi, eğitim, öğrenme ve öğretme kılıfıyla sunduğu propagandalar ve promosyonlarla dolu. Ticari, kullanım, tüketimle ilgili ticari bilginin, bilincin ve kültürün işenmesi okullarda ta kreşten itibaren başlıyor. Çocukların defter kapaklarındaki resimler ve yazılardan okul çantalarındaki logolara, resimlere ve yazılara kadar her şeyde bir endüstriyel yapının tercihlerle, iyi olanla, değerli olanla ilgili biliş satışının reklamları dolu. Çoğu reklamlarda da yazılar İngilizce. Yaşam boyu eğitimdeki endüstriyel egemenlik resmi olan egitim alanına şahane mitlerle desteklenerek taşınıyor. 

19 yüzyılın yarısında ve daha sonra 1960’larda Amerika’da yoğun bir şekilde olan bir şey günümüzde Türkiye’de artan bir yoğunlukta olmaktadır: üniversitelere üniversite içinden ve dışından yöneltilen bu şeye tekniksel/teknolojik-faydacı saldırı diyebiliriz. Denen şu: Üniversiteler gerçek dünyanın (yani endüstriyel çıkarların) taleplerini karşılayamamaktadır. Yani teknolojiye ve teknolojik yapının iş gereksinimlerine yönelik eğitim yapmamaktadır (Collins, 1979). Bu iddialar elbette var olan bir yapının desteklenmesini getirdiği gibi aynı zamanda bazı yapıların yaygınlaşmasını da meşrulaştırmaktadır. Örnekler: kamunun yaptığı eğitimle özel şirketlerin eğitimi arasında, farklı bölümler arasında sahte ve meşrulaştırıcı rekabeti getirmiştir; konvensiyonel yüksek öğretime ticari ticaret okullarını sokmuştur; iş dünyasının yürüttüğü tranining/egitim programlarını getirmiştir; bu programların vakıflar yoluyla üniversitelerde de yaygınlaşmasını getirmiştir; işletme/ticaret okulları olarak profesyonel ve paraprofesyonel okulların siyasal bilgiler fakültesini ve hukuk fakültesini bile işgal etmesini sağlamıştır; eğitim müfredatında uygulamalı derslere yönelimin artmasını getirmiştir; yetişkin eğitiminin de bu tür biçime yönelik ve bu biçimi destekleyici bir yöne gitmesi Basklılarını artırmıştır. Teknolojik-faydacı görüşte okulun amacı endüstriyel yapının amacıyla özdeştriliyor ve okulların uygulama öğretmesi isteniyor: Beceri ve tecrübe okulda değil, işyerinde öğrenilir. Bu gerçeğe rağmen, okul iş pazarında yüksek maaşlı bir yerde yer almayı garantileyen bir yapıymış gibi sunuluyor. Böylece bir önemli mit destekleniyor ve birçok amaç yanında bir önemli amaç gerçekleştirilmeye çalışılıyor: Başarının okuldan geçtiği miti. Milyonlarca mezun iş bulamıyor, ama mit hala yaşatılıyor. Bu mit yetişkin eğitimiyle ilgili gerekçelerle de besleniyor. Gerçekleştirilmeye çalışılan önemli amaç da şudur: Bir işte acemi, çırak olarak başlayan birinin işi gereği gibi yapan biri olarak yetiştirilmesi için endüstriler her yıl muhtemelen trilyonlarca masraf yapmaktadır. Bu masrafın olmamasının bir yolu da Üniversitelerin bu çıraklık dönemiyle ilgili eğitimi yapmasıdır. Böylece çıraklara para ödeme yerine çıraklar para ödeyerek çıraklık safhasını veya hiç değilse safhanın büyük bölümünü okulda tamamlamaktadır. Öğrencilere ve yetişkinlere bilgisayar gibi alanlarındaki araçları tanıması ve temel kullanım becerilerini öğrenmesi bu bağlamda endüstrinin ekonomik çıkarı için oldukça yararlıdır. Hele endüstriler kendi training programlarını geliştirdiklerinde, sorunun ayni zamanda bir başka yüzü ortaya çıkmaktadır: Amaç tekniksel işlerde ve süreçlerde tekel ve kontrol kurmadır. Böylece örneğin tamir yerini parça değiştirme getirilmektedir. 



BAZI KAYNAKÇA 

Does Access = Equity? A Paper by Yours Truly on the Hype over Computers in the Classroom http://www.jiti.com/v1n1/shade.pdf 

In the Corporate Interest: The YNN Experience in Canadian Schools 

edited by Erika Shaker, from the CCPA 

http://www.policyalternatives.ca/publications/index.html 


Check out other excellent papers here, including a series on YNN 

http://www.policyalternatives.ca/eduproj/index.html 


Canada's Children In A Wired World: The Parent's View 

An Investigation of Internet Content and Online Safety Issues: 

Literature Review 

http://www.media-awareness.ca/eng/webaware/netsurvey2000/ litreviewfull.htm 

Captive Kids... http://www.corpwatch.org/trac/feature/education/ commercial/captive1.html 

Randall Collins, The Credential Society. New York: Academic Press, 1979, pp. 191-204.
Share:

Yaşam Boyu Öğrenme ve Medya: Mitler ve Gerçekler

İrfan Erdoğan

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Yaşam Boyu Öğrenme Sempozyumu I
9 10 Aralık 2004
sunum

Giriş

Ben bu konuşmamda normatif bir değerlendirme yapmıyorum ve asla bir şeyi eleştirmiyorum. Hele eleştiri kavramını asla kabul etmiyorum; çünkü en azından ben normal olana karşı, normal olanı yeren bir yaklaşımla gelmiyorum. Ben normal diye kabul edileni “normalleştirilmiş normallik” olarak niteliyorum. Benim sunduklarım eleştiri değil, bir durumun açıklanmasıdır. Normal olana karşıt değildir; çünkü normal olan zaten büyük ölçüde normal değildir, çünkü belli bir üretim tarzı ve bu tarzın dünyada kurduğu egemenlik ilişkilerinin farklılaştırılmış yansıtılmalarıdır. Yani eleştirel veya eleştirme gibi kavramlarla gelen negatif yüklü biliş şeklinin tuzağına düşmemek için bunları söylüyorum. Ben eleştirmiyorum; ben normalleştirilmiş anormalliği açıklıyorum.

Eğitim, insan ve gelişme bağı

Okul ve eğitim çoğu kez idealleştirilir. Aslında günümüzde okul küreselleşen bir Pazar yapısının ticarileşmiş bir parçasıdır. Hele Türkiye’de devlet okullarının diploma ve sertifika verdiğini ve özel dershanelerin bilmeye, bilişe ve bilince hakaret olarak gelişmiş utanç verici bir yapı olduğunu hepimiz biliyoruz.

Devlet kurumlarının ve özel şirketlerin örgütlü yapıları içinde sürdürülen resmi eğitim ve hem okul içinde hem de okul dışında yapılan yaşam boyu eğitim günümüzde küresel serüvendeki bir ekonomik, siyasal ve kültürel pazar yapısının bütünleşik bir parçasıdır. Eğitim alanı resmi ve resmi olmayan örgütlenmesiyle, kullandığı teknolojik araçlarla, diliyle, müfredatıyla, öğrettikleriyle, öğrettiklerinin içerikleriyle, ürettikleriyle¸ özlüce her şeyiyle daima bir mücadele alanı olmuştur ve olacaktır. Resmi eğitiminden yaygın, yetişkin, sürekli ve yaşam boyu “öğrenime” kadar, eğitim alanı aynı zamanda pazar politikaları ve siyasal politikalarla gelen mal ve bilinç satış alanı olmuştur; bu durum günümüzde çok daha ciddi ve belirgin bir haldedir. Günümüzde, yaşam boyu öğretim (öğrenim demiyorum) dahil, eğitimin her alanı ve her anı teknolojik araç satışının ve bu araçlarla gelen yan ürün satışlarının yapıldığı zengin bir pazar durumundadır.

Okul içi veya dışında çoğu öğrenci için eğitim sadece entelektüel olmayan amaçlar/sonuçlar için araçtır: Sertifika alıp emek pazarında çalışan ücretli ve çalışmayan işsiz serbest köleler arası rekabette iş bularak bir yer edinmek.

Eğitim, toplumsal üretime, işgücü hazırlayarak, bilgi ve araştırma olanakları sunarak, kültürel ve tekniksel bilgi üreterek yardım eder: Okullar, hem insan kapitali yetiştirme, hem de teknolojik bilgi sağlama ve geliştirme kaynağıdır. Hem kültürel ve ideolojik fonksiyon görürler hem de endüstrilere değerli insan ve bilgi gücünü üreten kitle fabrikaları gibidirler. Bu fabrikalarda eğitim araçları bir zamanlar öğretmenler ve öğrenciler için araç olarak bilinirdi; şimdi bu araçlar amaç yapılmaktadır. Bu amaç yapmada araç teknoloji olarak nitelenir ve teknolojilerin devrim yaptığı söylenir. Dolayısıyla insanın gelişmesi ve eğitimi/öğrenimi devrimler yapan teknolojilere bağlanır. Dolayısıyla, gelişmek için Türkiye gibi ülkelerin teknoloji transferi yapması gerektiği vurgulanır. Aslında, teknolojik yapı toplumun yapısıdır. Teknoloji tarihsel toplumsallığı anlatır. Teknoloji transfer edilmez. Onun yerine, teknolojinin ürettiği ürünler ihraç edilir: Bu ürünler ürün üreten araçlar olabileceği gibi son bitmiş ürün de olabilir.

Eğitim teknolojileri de eğitimde devrimler yaratır. Elbette devrim yaratabilmek içın o araçların satın alınması gerekir. Bu devrimde öğretmen merkezden edilir ve onun yerine şaheser teknolojiler yerleştirilir. Tarihi ve eğitimdeki devrimleri yapan teknolojik araç değildir; teknolojik aracı kullanan insan eğitimi ve tarihini yaratır ve değiştirir. Devrimi insanlar yapar, cansız araçlar değil. O araçları kullanan insanlar. Dolayısıyla, araçlar olabilir, ama devrim olmaz; çünkü aracı satan ve satın alanların amacı kendi çıkar koşullarını korumak ve yaygınlaştırmaktır. Satın alan insan devrim veya değişim istese bile güçlü birileri istemeyebilir, ki çoğu kez böyledir. Elli yıldır bize batının çöplükleri devrim ve yenilik araçları olarak satılmaktadır. Yakında Nükleer santrallar da gelecek. Cehaletten kurtuluyoruz. Modern oluyoruz, 50 veya daha fazla yıldır. Araç teknolojik bir yapının ürünüdür. Araş sosyal üretim ve ilişkilerini anlatır. Dolayısıyla araçla birlikte üretiminden tüketimine kadar bir fayda ve fayda bölüşümü vardır: Yaratılan faydanın/zenginliğin/bilginin bölüşümü ne, kim ne kadar alıyor? Bence hiçe yakın fayda alanlar öğrenciler. Canlı insanlar arasında olan öğrenimi cansız teknolojilerle aracılanmış öğrenimi kim isteyebilir ki? Öğrenme, özellikle yaşam boyu öğrenme en sosyal olan ilişkiler ağını içerir. Teknolojik araçlar ne okul ne de öğretmendir. Ancak ek, yardımcı uzantılardır. Lütfen teknolojik pazarın kendi bilincini kendi çıkarı için imajlarla süsleyerek satışıyla büyülenmeyelim.

Teknolojilerin Öğrenmede Yeri ve Rolü

Ürün transferinin teknoloji transferi olarak yüceltilmesi, özellikle ikinci dünya savaşından sonra artan bir şekilde yoğunlaştı. Transfer fikri modernleşme, ulus kurma ve kalkınma ile ilişkilendirildi. Bireysel gelişmenin ve modernleşmenin göstergelerinden biri olarak eğitim verildi. Modern eğitimin modern teknolojiyle yapılması gerekliliği öne sürüldü.

Teknolojik ürünlerin Amerika içinde ve diğer ülkelerde pazarlanması “diffusion of innovation” gibi kuramlarla desteklendi. Bu desteklemeye BM ve UNESCO’ da çeşitli yollarla katıldı.

1960’larda Amerika’da TV okullarda eğitimde devrim yaratan araçlar olarak sunuldu. Bu sunum Türkiye gibi ülkelerde kırsal alanlarda radyoyla ve televizyonla eğitime yaygınlaştırıldı. Resmi eğitim yanında okuma yazma eğitiminin kırsal alanlarda yayılmasına çalışıldı. Asya, Afrika ve güney Amerika’da radyo ve tv ile kırsal alandaki insanlar eğitilmeye çalışıldı. Bu eğitim faaliyetleri büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlığın nedeni olarak eğitimin fonksiyonel olmadığı bulundu. Bu da, 1960’ların sonlarında kırsal alanlarda fonksiyonel eğitim uygulamalarını getirdi. 1970’lerde, televizyonla eğitim Brezilya ve Hindistanda uydu ile desteklenmeye başlandı. Bu da çoğunlukla başarısız oldu.

1980 ortalarında Amerika’ da refah devleti politikası çökertildi ve yeni liberal politikalar getirildi. 1980 sonrası bu politikaların küreselleşmesi dönemi oldu. Bu dönemde, kitle üretimi yapan pazarın yaygınlaşması ve tüketimin artırılması gereksinimi, iş dışı zamanın da sömürgeleştirilmesini getirdi. Bu sömürgeleştirme aptalca tüketim bilincinin işlenmesiyle güçlendirildi.

İş dışı hayatın sömürgeleştirilmesi sırasında, okul içindeki eğitim endüstrilerin çıkarlarına tümüyle bütünleştirilmeye başladı. Aynı zamanda okul dışına da taşındı. Yaşam boyu eğitim, yetişkin eğitimi, sürekli eğitim, meslek/vocational eğitim, okul öncesi eğitim, uzaktan eğitim gibi türlerin promosyonu yoğunlaştı.

Bu taşıma ve yoğunlaştırma, hem insanların gereksinimiyle hem de yeni teknolojilerin yarattığı yeni imkanlar üzerinde kurulan bilinç yönetimiyle meşrulaştırıldı.

Yaşam boyu eğitim gibi türler için gerekli teknolojik araçların ve ürünlerinin üniversitelere ve bütün resmi eğitim kurumlarına taşınması, promosyonları, reklamları ve baskısı içte ve dışta yoğunlaştı. Eğitimle doğrudan ilgili teknolojik araçlara yeni iletişim teknolojileri de eklendi. Bu da doğal olarak teknolojik pazarın okul içinde yaygınlaşmasını artırdı.

Okul çağında olanların ve olmayanların okul dışı ve boş zamanlarının sömürgeleştirilmesi özellikle 2000 yıllarında hızlandı. Ayni zamanda post-modern, post-yapısalcı ve post-pozitivist görüşe uygun olarak, aktif ve özgür birey varsayımına uygun düşmeyen “eğitme, eğitim, öğretme” kavramlarının yerini bireyi etkin aktör/özne yapan “öğrenme” kavramı yerleştirildi. Böylece aktif bir şekilde bebeklikten ölümüne kadar yaşam boyu bilinç yönetimi yapan endüstriler pasif “hizmet sunucu” gibi sunulmaya başladı. Yaşam boyu yoğun bilinç yönetimiyle biçimlendirilen insanlar “yaşam boyu öğrenimi” kendi amaçlarına göre seçen ve biçimlendiren aktörler yapıldı. Bu bilinç yönetiminin ne denli güçlü olduğunu “yaşam boyu öğrenime semineri veya sempozyumu” gibi isimlerdeki yansımalarda da görmekteyiz. Öğrenmede aktif özne öğrenendir. Öğretmede, eğitmede ve eğitimde aktif özne öğreten kurum, şirket veya kişilerdir. Bu nedenle ben yaşam boyu eğitim ve öğrenim diyorum; çünkü neyin, nerede, nasıl üretileceği ve dağıtılacağına, yani üretimin doğasına karar veren ve bunun yoğun promosyon ve reklamını yaparak tüketimi teşvik eden öğrenci değil. Öğrenim ve öğrenme olarak niteliyorum, çünkü ister televizyondan gelen biçimlerde olsun, ister internette chat veya gezinti olsun, isterse cd veya vcd’lerde gelsin, niteliği ne olursa olsun, onu alan ciddi şekilde birçok şeyler öğrenmektedir.

Günümüzde artık yeni iletişim teknolojileriyle öğrenmenin bireyselleştiği ve eğitimin bireyselleştirilmesi gerektiği görüşü egemen durumda. Bu tür anlayışa göre öğrenmede birey kendi zamanını ve kendi hızını kendisi saptamaktadır. Bu da yaz okullarının, gece ve hafta sonu derslerinin, uzaktan eğitimle derslerin verilmesini yaygınlaştırdı. Bundan daha önemli olarak, eğitim ve öğrenim okul dışına taşındı. Dolayısıyla, bu yaşam boyu öğrenme gibi eğitim türlerinde sınıf ve öğretmen gereksinimi kalmadığı öne sürülmeye başlandı. Yeni iletişim ve eğitim teknolojileri kullanarak bireyselleşmiş, bireyin zamanı, yeri ve istemine göre hazırlanmış, ölçülmüş ve biçilmiş eğitim fikri getirildi. Bu eğitim de zorunlu olarak birbiriyle işlevsel olarak bağlı olan teknolojik “hardware” ve “software” satın alınmasını gerektir. Bu hardware ve software’lerin başında da bilgisayar, internet bağlantısı, eğitim için hazırlanmış Cd ve vcd’ ler gelmektedir.

İnsan zaten doğumundan ölümüne kadar günlük ilişkiler ağı içinde sürekli yaşam boyu eğitilmekte ve öğrenmektedir. O zaman neden endüstriyel yapılar yaşam boyu öğrenmeyi örgütlemekte ve bunu da bireysel tercih olarak sunmaktadır? Endüstriyel yapılar tarafından yaşam boyu eğitimin örgütlenmesi, iş yerindeki kontrolün iş dışı zamana uzatılması ve yaygınlaştırılmasıdır. Bu yaygınlaştırma yoluyla hem materyal hem de materyal olmayan çıkarlar gerçekleştirilir. O halde, neden örneğin 1920’lerin başlarında Amerika’da ilk olarak vurgulanmaya başlandığında, günümüzdeki gibi yayılmadı? Önemi anlaşılmadığı için mi? Halk talep etmediği için mi? Hayır. Sermayenin olası her alanda ve özellikle eğitim alanında bu tür yaygınlaşmasıyla ilgili materyal çıkar ve bilinç yönetimi gereksinimi henüz oluşmadığı veya daha sadece Amerika’da kıpırdanış halinde olduğu için. Gereksinim kitle üretimi yapan teknolojik yapıların okulda ve okul dışı ve iş dışı yaşamda yaygınlaşma gereksinimiyle başladı. Küreselleşme ile bu yaygınlaşma uluslar arası alana taşınmaya başlandı. Bu yaygınlaşmanın bilinci de yaratılan mitlerle oluşturuldu.

Yaşam Boyu Öğrenimde Pazarın Biliş Satışı: Mitler

İnsan fiziksel ve sosyal varlığını sürdürmek için nasıl yiyeceğini, nasıl içeceğini, nasıl barınacağını, nasıl korunacağını ve bunlar için gerekli faaliyetleri nerede, ne zaman ve nasıl yapacağını öğrenmek zorundadır. Bebeklikten ölümüne kadar insan ancak ve ancak öğrendiklerini gerektiğinde uygulayarak yaşamını sürdürebilir. İnsan bunun bilincindedir ve okumuş olsun veya olmasın, kendini ve sosyali üretmek için yaşam boyu kendisiyle ve diğer insanlarla sürekli ilişkidedir. Böylece insan hayatı inşa eder/yapar. Bu yapışla birlikte o yapışın bilinci oluşur ve oluşturulur. Bu, yaşam boyu öğrenmedir. Bu öğrenme örgütlü yaşamda hiçbir zaman insanin özgür iradesine göre olmamıştır; olamaz: İlişkilerin nasıl örgütlendiği ve yürütüldüğüne göre şekillenir. Örneğin geçmişin mutlak kölesi ve günümüzün serbest kölesi köleliğinin koşullarını ve mücadelesini, aynı anda materyal üretim koşullarını ve onun düşünselini yeniden üreterek yaşam boyu öğrenir ve öğretir.

Yaşam boyu öğrenme öğretme olarak planlı bir şekilde yapıldığında ve adına bilinçli olarak “yaşam boyu öğrenme” denildiğinde, artık iş ve okul dışı hayatın materyal çıkarlar için örgütlediği görülür. Beraberinde elbette tanımlar, amaçlar ve fayda sunumları gelir.

Bu öğrenme sistemini öğrenen birey, kalifiye işçiye gereksinim duyan işveren, eğitimi veren akademik kurum, araç satan endüstriler, içerik hazırlayan endüstriler, teşvikler, yasalar, düzenlemelerle gelen devlet/hükümet ve eğitilmiş vatandaşlar isteyen toplum oluşturmaktadır. Bu sistem tanımıyla ilk önemli mit üretilir: Toplumsal bir gereksinim ve fayda var miti. Gereksinim ve fayda, öğrenmek isteyen birey üzerine inşa edilir. Böylece asıl hareket noktası şirketler biçiminde örgütlenmiş özel çıkarlar iken, yaratılan mitle merkeze öğrenmek isteyen birey yerleştirilir. Elbette, bu tür öğretme ve öğrenmede de, herkesi içeren faydalar üretilir. Fakat yaratılan mitin aksine, en az faydayı öğrenen elde eder.

Öğrenen birey planlanmış “yaşam boyu öğrenim” paketlerini neden öğrensin ki? Burada yaratılan mite göre, eğitilme ve öğrenme senin için iyidir. Bu iyi olması da iş bulmayla, materyal ödül elde etmeyle, kendini geliştirmeyle ilişkilendirilir. Bu ilişkilendirme sahte bir ilişkilendirmedir; çünkü kurulan doğrudan bağ çoğunlukla geçerli değildir. Bilmenin desteklenmediği bir yerde insanlar bilmeye yönelmez. Fonksiyonel olmayan okuma ve yazma ve bilmeyi bilmek bir lükstür ve bu lüksü de çok küçük sayıda insanlar isteyebilir.

Aktif özne varsayımıyla birlikte doğal olarak “kendi çıkarı peşinde koşan rasyonel birey” anlayışı gelir. Bu anlayış da “yetişkinler öğrenmeye gönüllüdürler; öğrenmeyi ararlar” varsayımını getirir. Bu varsayımda, insanın faaliyetlerinin gerisinde yatan “gereksinim” belirtilmemektedir. Gereksinim de günlük yaşam koşullarıyla bağıntılı olarak çıkar. Dolayısıyla, yaşam boyu öğrenme gibi birçok paketlenmiş gereksinimlerin aslında (a) kime ait olduğunun ve (b) birilerinin gereksinimlerinden hareket ederek bir başkalarında yaratılmış gereksinim olup olmadığının soruşturulması gerekir.

Bireyin aktif olduğu bir öğrenmede, kaçınılmaz olarak bir diğer varsayımla gelen bir başka mit üretilir: Bu tür öğrenme, bireyin kendi gereksinimine göre planladığı bir öğrenimdir. Bunun doğru olabilmesi için, gereksinimin o bireyin günlük yaşamından çıkması gerekir ve aynı zamanda birey öğrenmenin koşullarını belirlemede katılımcı taraf olması gerekir.

Bilinç biçimlendirme bireyi merkeze aldığı için, yaşam boyu öğrenmede amaç, bağımsız ve kendi kendini yönlendiren öğrenenler üretmektir. Dolayısıyla, yaşam boyu öğrenimin üretilmesi, bireyin aktif olarak kendi yaşamını düzenlemesi olarak sunulmaktadır.

“Teknolojilerle” Mitleri Zenginleştirme

Teknoloji öğrenmeye ne zaman ve neden girer? İnsan araç üretir ve araç kullanır. Kullanılan araçlar insanın beyninin, elinin, ayağının ve duyularının yapay uzantılarıdır. Araç düşünen insanın düşünürken keşfettiği bir şey değildir. İnsan yuvarlanan bir kütüğe bakıp, “aa, ben bundan teker” yapıyım diye tesadüfen bir şey icat etmez. Kafasına elma düşen bir sürü insandan biri çıkıp, “işte buldum, yer çekimi var” diye yoktan bir şey çıkartmaz. Araç insan gereksiniminin sonucudur. Normal koşullarda insan aracı ancak gereksinimlerin zorladığı durumda yapar. Günümüzde, gereksinimler yaratıldığı için, araçlar/ürünler için gereksinimler yaratılır. Fakat her durumda yaratılan araç/ürün bir gereksinimin sonucudur ve birikmiş bilgiye dayanır. Dolayısıyla araç gereksinimi giderme amaçlıdır. Gereksinimler nedeniyle insan, ayağının uzantısı, elinin uzantısı, kulağının ve gözünün uzantısı, beyninin uzantısı olan teknolojik araçları yapmış ve geliştirmiştir. Her araç ve teknoloji bilgi ve öğrenim demektir. Öğrenimin ve eğitimin örgütlü kurumlar tarafından yapılmaya başlandığından beri, kaçınılmaz olarak eğitim ve öğrenimle ilgili var olan teknolojik araçlar ve bilgi de bu kurumlarda bu kurumlar için üretilir. Dikkat edilirse, şimdiye kadar doğal bir sonuçtan bahsettim: Araç oluşumu, icadı, kullanımı ve gelişmesini gereksinimlere bağladım. Fakat bu normalliğin yanında bir de normalleştirilmiş normallik vardır: Toplum içinde veya toplumlar arasında, gereksinim duymadığı için haberi olmayana ve kullanmayana, öğrenmek istemeyene ya da sadece kendinin olanı öğrenmek isteyen ama seninkini öğrenmek istemeyene öğretmek. Örgütlü insanlık tarihi başından beri çeşitli kölelik tarihi olduğu için ve 21. yüzyılın küresel denen dünyasına egemen olan sistem, kölelerin kendilerini özgür sandıkları ve kölelikleri hatırlatıldığında sahiplerinin sesini yansıttıkları en gelişmiş kölelik sistemi oldugu için, bu tür zorla eğitim kaçınılmazdır: Resmi eğitimden boş zamanın nasıl değerlendirileceğiyle ilgili yaşam boyu eğitime/öğretime kadar günlük yaşamın her anının kontrol edilmesi Pazar yapısının sürdürülebilirliliğinin zorunlu bir koşuludur. Bu tür eğitim dahil, her tür eğitimde bilgi birikimine, teknolojik yapıya ve yapılar arası ilişkilere bağlı olarak teknolojik araçlar kullanılır. Örgüt eğitiminde olduğu gibi yaşam boyu eğitimde de teknolojik araç/ürün kullanımı bu tür paketlenmiş eğitimin çıkış noktasıdır. Sistematik bir şekilde katılımı sağlamak için ara vererek yapılan eğitimde, öğretme yöntemini destekleyen iki ana tür eğitim “teknolojisi” vardır: (1) bağımsız pratik yapma ve soru-cevap ile kendini test etme gibi eğitimi destekleyen bilgisayar programları. (2) tutorial türü eğitimde kullanılan software, interaktif ansiklopediler, multimedya bilgi software’leri ve programları. Öğrencilerin küçük takımlar halinde çalıştığı eğitimde Word, Excel, Corel Draw gibi programlar yardım eden teknolojik araçlar olarak kullanılır. Yaşam boyu eğitimde ise, kişi internetten vcd’ye kadar çeşitlenen teknolojik araçlardan bireysel öğrenimi için yararlanır. Böylece araç ilişkinin doğasını ciddi şekilde belirleyici rol oynar. Bütün bu pratiklerden hareket ederek bu pratiklerin ve teknolojinin promosyonunu ve rekalminı yapan mitler üretilir. Bu mitlere göre:


Yeni eğitim, enformasyon ve iletişim teknolojileri multi-medya ve on-line yoluyla bireye aktif öğrenme fırsatı verir.


Öğrenme fırsatı verdiği için, doğal olarak eğitimdeki eşitsizliği ortadan kaldırır. Dolayısıyla ister en zengin bir semtte yaşasınlar, isterse en fakir bir köyde olsunlar, bireylere eşit fırsatlar sağlar ve eşitsizlik durumuna çözüm getirir. Bunun geçersizliğini tartışmaya bile gerek yok.


Fırsat eşitliği sağlayan ve eğitimdeki eşitsizliği yok eden bu teknolojiler, kaçınılmaz olarak eğitimin demokratikleşmesini getirir. Bireyin diğer bireyden farklı konumda ve koşulda olması zaten fırsatların birilerinin kullandığından, eşitlik olmadığından ve demokrasinin olmamasındandır. Teknolojik araçlar bu koşulun bütünleşik bir parçasıdır; o koşulu anlatır; dolayısıyla, bu araçların yarattığı sonuçlar iddia edilenin tam tersi olacaktır.


Enformasyon ve iletişim teknolojileri olmaksızın yaşam boyu eğitim düşünülemez.

Bu mitlerin gerçekleşmesi gerekmektedir. Elbette bunun için de gerekli koşullar belirlenmiştir. Günümüz iletişim teknolojilerinin oluşturduğu şebekelerle örülmüş ağlarla dolu. Birey olarak her öğrenci/öğrenen ve kurumlar bu ağdaki teknolojik baskıyı kaçınılmaz olarak hissedeceklerdir; hissetmezlerse pazar mekanizması tarafından hissettirilirler. Bu baskı, yansızlaştırılarak etki olarak nitelenir. Dolayısıyla, pazarın normalleştirdiği ilişkide, enformasyon, eğitim ve iletişim teknolojileri düşünülmeksizin yaşam boyu eğitim de düşünülemez, düşünülse bile çok ilkel ve eksik kalır. Dolayısıyla, eğer saçınızın sizi sevmesini istiyorsanız, ki normal insan ister, Pantane kullanın ki böylece gerginlik gitsin, kendinizi tamamlanmış ve rahat hissedin.

Kalem, defter, kağıt, kitap ve silgi, kara tahta, sınıf ve sınıf öğretmeni teknolojik pazar için düşük seviyede fayda getirir. Tabi, öğrenciye değil, emtia pazarına. Dolayısıyla, pazarın satış yapması için yeni teknolojilerin kullanılması zorunludur. Bu kullanımın meşrulaştırılmasına şöyle devam edilir:

Yeni teknolojiler şimdi interaktif öğrenim materyalleri sunmaktadır ve gerçek-zamanda hemen internetle dünyanın her yerinde altyapı desteği vermektedir. World Wide Web artık milyonlarca insanın günlük aracı olmuştur. Tekniksel altyapı artık yaşam boyu eğitim sunmak ve buna destek vermek isteyenlerin kaynaklara ve fırsatlara ulaşmasını sağlamaktadır. Artık işten sonra veya hafta sonunda, istenmeyen ve yorgun bir saatte, havasız bir sınıfta tıkılı kalmak yeni teknolojilerle ortadan kalktı. Yeni teknolojiler artık herkese istediği zaman, istediği yerde istediği şeyi öğrenmesini sağlayan bir interaktif yaşam boyu eğitim sisteminin kurulması olanaklarını ve gerçeğini sunmaktadır. Ama eğer yeni teknolojilerin etkili olmasını siterseniz, belli koşulların olması gerekir. Bu koşullarla fayda/ödül mitleri yaratılır ve böylece araç/ürün pazarı hazırlanır, tutulur, genişletilir.

Erişme (access) yanlış tanımlanarak mitleştirilir ve yoğun bir satış pazarlaması yapılır: Örneğin internete erişimin hızla arttığı belirtilir. İnternette erişim yoluyla, yaşam boyu öğrenim yapanlar daha önce erişilemeyen ve bilinemeyen eğitim materyallerine internetten erişebilirler. Elbette, bundan daha önemli olarak yaşam boyu öğrenim öğrencilerinin talebi, bu pazarın yaygınlaşmasını ve gelişmesini sağlayacaktır. Eğitim materyallerinin üreticileri, paketleme ve destek hizmetlerini daha da geliştirecek ve yaygınlaştıracaktır. Henüz öğrenip paketleri düşük seviyede, fakat bu durum hızla değiştirilecektir. Düşünülen şu: Internete erişim yaşam boyu eğitim materyallerine erişmeyi sağlayacak, böylece access\erişme yaşam boyu eğitimde itici güç olacaktır.

Bu teknolojilerle eğitim materyallerinin üreticilerine, paketleme ve destek hizmetlerine birey evinde bilgisayarının önünde internet bağlantısıyla erişebilecektir. Video, ses, metin ve grafik sofware’indeki geliştikçe, yani multi-medya mükemmelleştikçe, öğrenim materyallerinin ve destek bilgilerinin de mükemmelleşmesi sağlanacaktır. Web ile veya Cd ile bu materyaller ucuz olarak öğrenciye ulaşabilecektir. Elbette, öğrenim paketleri karmaşıklaştıkça, kullanım da karmaşıklaşacaktır. Dolayısıyla, teknik uzman yanında, bir de öğrenimi tasarlayan “learning designer” gerektirecektir. Learning designer (öğretmen değil) öğrenim paketlerini etkili bir şekilde düzenleyip kullanması için öğrenciye iletir. Yani bu “learning designer” anlamlı ve doğru bir pedagojik yaklaşıma dayanan iyi hazırlanmış öğrenim deneyimini ileten araç rolünü oynayacaktır. Bunun anlamı: öğrenim paketleri ayrıntılı kullanım kılavuzlarıyla gelecektir.

Öğretim ve Öğrenim Teknoloji Programları modern eğitim teknolojilerinin yapısına göre düzenlenecektir. Böylece eğitim bir grup insanın hazırladığı paketle biçimlenecek ve çerçeve o teknolojik yapının içinde belirlenecektir. Elbette. Bu yolla, örneğin canlı insanlar arası ilişkiyle olan eğitimde öğrenene çok sıkıntı veren ve beynini zorlayıp yoran yaratıcılıktan kurtulunulacaktır: Bilgi güzel paketler içinde yaratılmış olarak gelecektir. BigMac gibi titizlikle hazırlanmış bitmiş-ürün ile gelen multi-medya sunumlarıyla öğrenenin çok kafa yormasına gerek kalmayacaktır. Öğrenci de multi-medya sunumlarıyla zenginleştirilmiş Bigmac’ı yiyerek entelektüel zenginliği kazanacaktır.

Elbette öğrenme kaliteli enformasyonla desteklemelidir. Çağdaş, en son, doğru, güvenilir, bol ve erişilebilir enformasyon elbette kütüphanededir. Elektronik kütüphane olduğunda erişim her zaman olabilir: Kütüphane saat 5’de kapanmaz; kütüphaneci kitap yok demez; profesörler ve doçentler kitapları alıp yıllarca odalarında tutarak okumak isteyenlerin erişmesini engelleyemez; öğrenciler kitabın sayfalarını jiletleyemezler. Epey faydalı gerçekte. Küçük bir nokta: Kütüphaneye kim ne koyacak: yani içeriği kim belirleyecek? Örneğin, iletişime giriş gibi bir konuyla ilgili multimedya paketinin içeriğini kim dolduracak? Empati, vücut dili, iletişimsizlik ve etkili iletişim şarlatanları mı dolduracak? Büyük olasılıkla evet. Ben kendini beğenmiş bir insanım: İçeriği ben doldurmalıyım. Başkalarının doldurduğu içeriği de ek malzeme olarak kullanırım. O zaman, artık ben istenmeyenim, dışarıdayım.

Tv ve radyo ta başından beri sınıf içi ve dışı eğitim için devrim yapan araçlar olarak nitelenmiştir. Ama nedense devrim falan olmamıştır. TV ekranları sınıfların köşesinde kapalı kalmışlar, sonra sökülüp atılmışlardır. Ama şimdi umut, yöndeşme denen, convergence yoluyla televizyon, bilgi sayarın ve internetin birleştirilmesinde.

Televizyon yaşam boyu öğrenimde en başat konumdadır. Biz evimizdeki televizyonla doğar, televizyonla büyür, televizyonla yaşlanır ve ölürüz. Televizyon bize bizi ve yaşamın “asıl” anlamını ve doğasını sürekli anlatır. Televizyon bizim yaşam boyu cahil kalmamızın ve tüketici cehaletiyle bilgiçlik taslamamızın mimarıdır. Bilgiçlik taslayan bu cehalet, örneğin televizyonda (ve internette) bilgi akışı olduğunu savunur. Doğru. Ama ne tür bir bilgi? Kitlelerin yönetimi için işlevsel olan cehaletin bilgisi. Bu cehalet kitle iletişimi araçlarından enformasyon ve bilgi aktığını ve bilgi ve enformasyon toplumunda yaşadığını söyler. Bilgi değerli maldır ve özel mülkiyetin ve Pazar ilişkilerinin bir parçasıdır. Öyle bedavadan dedikodu ve geri zekalılaştırma makineleri olan medyadan herkese dağıtılmaz. Bu bilgi enformasyon ve bilgi çağını yaşayanların kullandığı ve güçlerinin ifadesi olan bilgidir. Bilgi güçtür ve serbest köleler ondan yoksun bırakılırlar. Serbest köleler için ellerinde kuru ekmekle modern sirkteki vahşet ve dedikoduya katılma ve gerektiğinde birbirini yeme alanı bırakılır. Birileri de çıkar ‘kamusal alan” uydurularıyla bilinç yönetimine katkıda bulunur.

Mitlerle Örtülen Gerçekler

Türkiye'de yetişkin denen insanların öğrenmek gibi bir niyeti, gücü, olanakları, koşulları ve kültürü var mı? Büyük çoğunlukla yok. Tipik bir Türk erkeğinin ve kadınının, “kendini her gün üretme pratikleri” içinde yaşam boyu öğrenme yer almaz. Yani yaşam boyu öğrenme pragmatik ve materyal ve düşünsel ödüller getiren bir öğrenme değildir. Ekmek ve sirk politikaları çerçevesi içinde gelen ve sürekli kaçışlar ve deşarjlarla dolu olan öğrenmedir. Televizyonlardaki sunumlardan maltepe cd ve vcd pazarında satılanlara ve internette yapılanlara bakılırsa, bu çok daha belirgin olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bireyin aktif öğrenme arayışı ile ilgili varsayım bu bazda geçersizdir. Bırakın yaşam boyu öğrenmeyle ilgili olarak “kendini geliştirmeye yönelik” çabayı, üniversite öğrencilerinin büyük bir kısmı ders kitaplarını bile alıp okumuyor; sosyal bilimlerde araştırma görevlileri alanlarında yayınlananları okuma yerine, hocalarına yağcılık yaparak ilerlemeyi daha akılcı ve gerçekçi buluyorlar; yıllardır kitap yüzü açmayan eğitimcilerimiz, profesörlerimiz var. Kentlerimizde ve kasabalarımızdaki kütüphanelere gidip de kitap okuyan, sadece ödevi olan öğrenciler dışında, hiç kimse yok. Neden? Çünkü kasabalısı, öğrencisi, öğretmeni, araştırma görevlisi ve profesörü günlük örgütlü yapılar içindeki ilişkilerden elde ettiği yaşam boyu öğrenimle neyin nasıl ve nerede yapılması veya yapılmaması gerektiğini çok iyi bilmektedir.

Bu mitlerde örgütlü güç yapılarından ve güç ilişkilerinden soyutlanmış, eşit fırsatlara sahip rasyonel bir insan ve ilişki tanımlanıyor. Böyle bir insan yok, çünkü insan toplum içinde insanlığını, rasyonelliğini, fırsatı ve diğer şeyleri kazanır veya yitirir. Aklını kullanan insanın aklının neye nasıl yettiği babasından miras kalmaz; babasının da oluştuğu ve oluşturduğu koşullarda oluşur. Bu koşullar Kayseri’nin 12 bin nüfuslu Bünyan kazasındaki yaşanan insan gerçeğiyse ve bu gerçek Türkiye gerçeğinin tipik bir yansımasıysa, 15 senede o kasabada kimse kütüphaneye gidip bir kitap okuma gereksinimi duymaz veya yaşam boyu öğrenmeyle kendini geliştirme gibi bir konu akla gelmez. Bunun nedeni o insanların tembelliği veya aptallığı, değildir: Bu onların yaşam koşullarındaki yaşma boyu öğrenimlerinin ifadesidir. Amerika’da bu ifade, örneğin uydurularla, basit bilmecelerle, ünlülerin hayat öyküleri ve dedikodularıyla dolu kitap, magazin, dergi ve filmlerin yoğun bir şekilde tüketilmesi biçiminde olmaktadır. Bu, Amerikalıyı Bünyanlı’dan daha ileri ve gelişmiş yapmaz. Ama kullanılan araçları ve ürünleri üreten ve dağıtan firmaları zengin yapar. Bu firmalar zamanı geldiğinde çabalarını Bünyanlı üzerinde yoğunlaştırmaya başlarlar.

Eşit fırsatlara sahiplik mitine inanmak için gerçekten kendini ve dışını anlama yeteneğinden çok akıllıca yoksun bırakılmış olunması gerekir. Bilgisayara sahip olmak ve internete bağlanmak fırsat eşitliği getirmez. Bitmiş bir ürüne sahiplik ve onu kullanma tüketmedir. Özel mülkiyet ilişkileriyle yürütülen örgütlü yaşamda fırsatlar asla havada asılı durmaz veya cyberspace’de elini kolunu sallayarak dolaşmaz. Gel beni al, gel beni al diye beklemez. Bekliyor gibi görünüyorsa, yem ve oltayı anlatır. Fırsatlar özel mülkiyet yapısı ve ilişkileri içinde sahipliğin bütünleşik bir parçasıdır.

Türkiye’de tipik bir iş yerinde karar verici durumda olanlar (iş sahipleri, patronlar, müdürler vs) de günlük örgütlü üretim faaliyetlerinde yaşam boyu öğrenim gibi bir planlı faaliyetin varlığından haberleri olmadığı gibi, bunu destekleme gibi bir bilince ve kültürel yapıya da sahip değildir. İş yerinden yüksek lisans veya lisans derslerine bile gelmek için izin çok zor verilmektedir. Bazen de kasıtlı olarak verilmemektedir.

Yaşam boyu öğrenim aynı zamanda başarılı olmayla (para kazanmayla), işinde yükselmeyle, yeni iş bulma koşulları yaratmayla, kendini geliştirmeyle ilişkilendirilir. Güzel, o zaman, işsizliğin yaygın olduğu bir ülkede, yaşam boyu eğitimin alındığı yer kahvehane ve koşul ise işsizlik durumudur. İşe alınma kriteri olarak rüşvetin, adam kayırmanın, torpilin, düşük ücretin egemen olduğu bir yerde, zaten yaşam boyu ders öğrenilmiştir: nasıl olsa işe alınacak belli diye işe bile müracaat etmez insan. Kültür bakanlığının adamları bir Internet kafeye geldiklerinde oranın sahibi ne istendiğini çok iyi bilir. Ayrıca bir yaşam boyu eğitimden geçmesine gerek yoktur. Ama, örneğin vücut dili şarlatanlığının para kazanması ve yeni teknolojilerin satış yapması için, yaşamboyu öğrenme farklı kılıflara büründürülerek örgütlenmelidir. Türkiye’ nin koşullarında kim hiç bir zorunluluk altında olmadan, özgür iradesi ve isteğiyle yaşam boyu öğrenimi seçer. Seçerse, ancak diploma veya sertifika alma umuduyla seçer ki; bu bile yeterli koşul değildir çoğu kişi için. Dolayısıyla, yaşam boyu öğrenmeyle ilgili olarak en önemli sorun, bizim gibi ülkelerde, pazarda talebin yaratılmasıdır. Yani insanların bir şekilde yaşam boyu eğitime çekilmesidir. Bu da zordur. Amaç ürün satmaktır. Bu ürünün kullanımı eğer sonuçta yeni ürün kullanımı getiriyorsa, işlevseldir. Gerisi, yani diğer söylenenler satış için bilişi ve bilinci şekillendirmedir. Bunun için de yaşam boyu öğrenmeyle ilgili işlevsel mitle yaratılmıştır.

Yaratılan temel mitlerden birine göre, yaşam boyu eğitim derslerini alacaksın ve sonunda yaşamdaki zorlukları anlayacaksın, adapte olacaksın ve karşı karşıya geldiğin zorlukların üstüne yükseleceksin. Bu da oldukça gülünç, çünkü resmi eğitimle verilen mitin aynısı. Resmi eğitimi bitirenler ve diploma alanlar iş aramaya başladıklarında ve hatta iş bulduklarında bunun ne denli geçersiz bir uyduru olduğunu görmektedir. Değerin para ile ölçüldüğü bir pazar yapısında emtiaya dönüştürülemeyen bilgi ve bilme değersizdir, faydasızdır. Dolayısıyla vocational eğitim dışında hiçbir bilginin değeri yoktur. Vocational bilgi de ancak ve ancak profesyonelleşmenin ve uzmanlaşmanın kendi alanının koruduğu ve sadece uzman olanları aldığı bir endüstriyel yapıda değer kazanmaya başlar. Türkiye’de dişçilik ve doktorluk gibi yüksek seviyede kalifiye alanlar dışında bu da büyük ölçüde geçersizdir.

Teknolojik araca sahiplik, bilgiye, doğru ve geçerli bilgiye erişmeyi mi getirir? Yaratılan mite göre getirir. Getirebilmesi veya getirememesi tümüyle aracın ve kullanımın doğasına bağlıdır. İlk okuldan başlayarak bütün okullarda okutulan kitaplara ve diğer teknolojik araçlara bakın: Bu kitaplara, dergilere, gazetelere, bilgisayarlara, televizyonlara, cdlere, kasetlere, vcd’lere ve internete sahip olduğumuzda, bilgiye mi sahip oluyoruz? Bu tür araçlara sahiplik bitmiş bir ürüne sahipliktir ve bitmiş ürün de kendi çıkar yapısını ve bu yapının bilincini getirir. dolayısıyla evrensel, doğru ve yansız bilgiyi, evrensel insan ve toplum gerçeğini yansıtma olasılığı çok azdır. Bu olasılık çıkar örtüşmesine bağlıdır. Yani aracın kendisi yanlıdır; taşıdığı bilinç yanlıdır.

Bilgisayarın var, internete bağlısın, sen artık bütün dünyadaki trilyonlarca sayıdaki bilgiye ulaşma potansiyeline sahipsin. Yeter ki interneti aç ve başla. Bu iddia da büyük ölçüde geçersizdir. Potansiyel olan ile, olabilir ile, olan arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Olabileceği, olan gibi sunmak imaj yapılandırma sahtekarlığıdır. Erişme olasılığı özgürlük değildir; erişme olasılığı bilgi çokluğunu ve bilgi toplumunu ifade etmez.

Sanki internetle, kitapla, dergiyle, radyoyla, televizyonla ulaşılanlar “bilgiyi” oluşturuyor ve toplumu bilgi toplumu yapıyor ve bizi de bilgi toplumunun bir parçası oluyoruz. İnternet, kitap, dergi, radyo, televizyon, bilgi sayar, cd, kaset hem kendisi kendi varlığını ve bu varlığı oluşturan ve sürdüren bir teknolojik yapıyı anlatan bir içeriğe sahiptir; hem de görsel ve işitsel olarak kodlanmış şifrelerle yüklenmiş bir içerige sahiptir. Yani bu taşıyıcı araçlar taşıyıcı araç olarak hem bir ideolojik içeriğe sahiptir hem de taşıdıklarıyla biliş, bilinç ve davranış yönetimi yapan içeriklere sahiptirler. İçerik de bitmiş üründür. Bu ürün endüstrinin yoğun bilgisi ve deneyimleriyle akıllıca hazırlanmış, paketlenmiş ve sunulmuştur. Dolayısıyla bütün bu bitmiş ürünler bizi bilgi toplumu yapmaz; endüstriyel çıkarların bilmek istediğini bilmeye yöneltilen, özün tüketim, gösteri, gösterişle tanımlandığı tüketim, gösteri ve gösteriş toplumunun bireyi yapar.

Aracın faydası, aracın doğasına ve eğitim ve öğrenim ortamındaki egemen ilişkiler ve örgütlenmenin karakterine bağlıdır. Teknolojik araçları bu bağlamda değerlendirirsek mitler seline kapılıp gitmeyiz.

Her türlü yeni teknolojik araçlar yüceltilmekte, asıl yaptıkları saklanarak yapıyor veya yapar diye bu araçların faydalı sonuçlarıyla ilgili mitler yaratılmaktadır. Bu mitlerin ardında temel olarak birkaç gerçek yatmaktadır: Bu araçların kendisi pazardaki bir emtiadır ve mümkün olduğu kadar insanın bulunduğu her yere girmesi, her yerde satması gerekir ki kar maksimizasyonunun elde edilebilsin. Bu yerlerden önde gelenlerden biri de okullardır. Okullar milyonlarca öğrencisiyle mal satışı için çok karlı bir pazardır. Bu pazar yaratılan mitlerle sadece teknolojik medya ve iletim ürünlerinin satılması yeri haline getirilmemiş, aynı zamanda yiyecek ve içecek endüstrilerinin aptalca tüketimin yaptırıldığı (tüketim kültürünün desteklendiği) bir yer durumuna dönüştürülmüştür. Okullar ticari bir dünyanın iş yaptığı diğer bir ticarethane durumundadır. Yaşam boyu öğrenme gibi endüstriyel faaliyetlerle hem okul içindeki yaygınlık artırılmakta hem de iş dışındaki hayata fayda gerekçeleri sunularak kontrol amaçlı olarak girilmektedir.


10 Aralik 2004

Medya ve Yaşamboyu Ögrenme 13:30 -15:15
Share:

Bu Blog'da Ara (search in this blog)

Translate (Başka dile çevir)

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir; ama bazlarını internetteki kitapcılşarda bulabilirsiniz.  Gerçi birkaç öğrenciye burs v...