Eğitimde ulusal Karakterin Yitirilişi:

Öğretmen Dünyası yıl: 21, sayı: 242, Şubat 2000, s. 6-11 


Avrupa Birliğine Üyelik ve Eğitimde ulusal Karakterin Yitirilişi: 
Egemenlik ve Mücadele alanları 

İrfan Erdoğan 

Sorun 

Avrupa Birliğine Türkiye’nin girmesiyle Ulusal halkçı bir eğitimin yerini Avrupa kökenli emperyalist bir eğitim alacağı korkusu ve kuşkusu yersizdir. Çünkü zaten 1984’de hızlanan ve 1990’larda büyük ölçüde tamamlanmış olan sömürgeleştirme süreçleri sonucu Türkiye küreselleştirilmiş dünyada yeni-sömürge olarak yerini almaktadır; Türkiye’deki eğitim sistemi bu yeni-sömürge koşuluna son 15 yıldan beri hızla uyarlanmaktadır. 

Türkiyedeki egemen ekonomik ve siyasal yapı günümüzde artık ulusalcı ve halkçı bir eğitimi gerektiren bir karaktere sahip değildir. Bu yeni yapıda, eğitim alanındaki egemenlik ve mücadele en azından beş güç arasında verilmektedir: (1) Kıta Avrupası geleneğinin değil, Amerikan kültürel emperyalizminin etkisindeki, özelleştirme peşinde koşan ve kamu zenginliklerini ve eğitim kurumlarını özel çıkarlara peşkeş çeken, Atatürk’ü çıkarı için gerektiğinde kalkan olarak kullanan, egemen yapı; (2) ekonomik sömürüyü teolojiden geçerek yapan, teolojinin egemen olduğu bir siyasal düzen hayal eden ve pazarı gene kapitalist pazar olan din tüccarlarının egemenliğindeki ekonomik ve siyasal sermaye yapısı; (3) emperyalist sermayenin zor durumda kaldığında kullandığı, milliyetçilikle teolojiyi birleştiren, Atatürk’ü sevmeyen, ırkçı sermaye yapısı; (4) Mustafa Kemal’in ulusalcı, halkçı ve bağımsızlıkçı yanını alan ve ekonomik sermayede cılız kalmış yapı; (5) Ekonomik ve siyasal sermayeden yoksun, sosyalist yapı. 

Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da egemenlik ve mücadele ilişkileri sürekli devam etmektedir. Yukarıda özlüce belirtilenin yanında bir diğer açık gerçeği kabul etmek gerekir: Eğitim alanında, Türkiye’de Avrupa Birliği ülkelerinin kültürel yapıları değil, Amerikan kültürel emperyalizminin eğitimde yansımaları egemen durumdadır. Bu egemenlik, Amerikan eğitim kültürününün aksine, en az ve en sahtekarca hizmet ve en çok kar peşinde koşan iki tür sermaye tarafından paylaşılmaktadır: Amerikan ideolojisinin egemenliğindeki “laik ve aynı zamanda sınırlı din sömürüsü yapan” sermaye ve hem dindar hem de milliyetçi kesimi sömüren teolojik sermaye. Her iki sermaye türü de kapitalist pazarın, birbiriyle rekabet eden, bütünleşik bir parçasıdır. Bu ikiliye karşı olarak, ulusal bağımsızlıkçı ve halkçı bir eğitim arayan yapı egemenlik altına sokulmuş, güç bakımından marjinal duruma düşürülmüş ve egemen olana karşı mücadele durumundadır. 

Sorun Avrupa birliği değil, yeni-sömürge durumuna hızla uyarlanan eğitim sistemindeki güçler ve politikalarla ilgilidir. Mücadele koşulları ekonomik, siyasal ve kültürel anlamda oldukça zorluklarla doludur. Mücadele eğitimde egemenliğin kurulduğu ve sürdürüldüğü alanlar belirlenerek ve bu alanlara ciddi bir şekilde eğilinerek verilmelidir. 

Egemenlik ve mücadele alanları 




Okulun sosyal amacı, sosyal politikalardaki egemen anlatımda, toplumu eğitim yoluyla geliştirme olarak sunulur. Aslında, eğitim süreci sosyal kontrol aracı olarak işlev görür. Çocuklara ve gençlere belli kuralları, gelenekleri, değerleri, umutları ve umutsuzlukları işleyen eğitim sistemi, egemen bir düzenin ve sınıfın resmi sosyalleştirme aracıdır. Yeni-sömürgecilikte bu araç kültürel eperyalizme uyarlama biçimini alır. Bu karakteri nedeniyle, eğitim aynı zamanda ideolojik mücadelelerin en yoğun verildiği bir alandır. Dolayısıyla, sosyal politikalar alanı en ciddi mücadele alanıdır. 


Eğitim toplumsal materyal üretime işgücü hazırlayarak, bilgi ve araştırma olanaklarıyla, kültürel ve tekniksel bilgiyle yardım eder: Toplumsal üretimin (dağıtım ve tüketim dahil) her alanında ve seviyesinde belli bilgi, beceri ve teknolojinin kullanılmasını gerekir. Bilginin yenilenmesi, üretim biçiminin ve teknolojisinin geliştirilmesi, korunması, üretim ve tüketim için gereksinmelerin ve teşviklerin yapılması, iş bölümünün kontrolu ve yürütülmesi, teknolojik yeniliklerin sağlanmasında eğitim sistemi çok önemli bir yer alır ve rol oynar. Okullar, uluslararası şirketlerin ve ortaklarının egemenliğinde küreselleştirilmiş dünyada hem insan kapitali hem teknolojik bilgi ve geliştirme kaynağıdır. Hem kültürel ve ideolojik fonksiyon görürler hem de endüstrilere değerli emek-kapitali (insan ve bilgi gücünü) üreten kitle fabrikaları gibidirler. Bu nedenle eğitim sisteminin kendisi bir mücadele alanıdır. 


Siyasal politikalar ve ideolojiler yoluyla eğitim "geleceğin yurttaşını eğiterek hazırlama" olarak meşrulaştırılır. Bunun Amerika’daki anlamı çocuğu resmi olarak "Amerikalılaştırmadır." Yeni-sömürge durumundaki Türkiye gibi ülkelerdeki anlamı da, "demokratikleşme ve özelleştirme gibi sloganlarla gelen Amerikalılaştırmadır. Bu eğitimin Amerikadakinden farkı, Türkiye’deki siyasal ve ekonomik kültürle birleştirilerek en çıkarcı ve yozlaşmış bir biçimlerinin oluşturulmasıdır. Bu biçimler, toplumsal yapının ve egemen pratiklerin meşrulaştırılmasına yardım eder. Okullar demokratikleşme, özgürlük, serbest ticaret, deregulasyon, özelleştirme, post-modernleşme, küreselleşme, karşılıklı bağımlılık gibi işlemelerle yeni-sömürgeci egemen siyasal ideolojinin ve bu ideolojinin sınıfsal örgütlenme biçiminin meşrulaştırmasını yaparlar. Eğitim sistemi kendi yapısını ve yeni-sömürgeci yapıyı hem sembolik olarak hem de yapısal biçimiyle günlük faaliyetlerinde kurar, yeniden-kurar, tutar, geçerliliğini yanıtlar ve sürdürür. Eğitim sistemi ve ideolojisi, 1990’ların küreselleşmiş kapitalizminde, fırsat eşitliği, demokratik çoğulculuk ve çabayla yükselme ideolojilerini, dolayısiyle, toplumun adil ve demokratik bir rayda olduğunu ve geliştiği masallarını anlatır. Dolayısıyla eğitimde mücadele alani aynı zamanda siyasal politikalar ve ideolojiyle ilgili mücadele alanıdır. 


2000 yılında, kapitalist pazar diliyle, arz (okul mezunluğu) talebi (mezuna ihtiyacı) kat kat geçmiş durumdadır. Bu nedenle de, yeni-sömürgecilikte okulun foksiyonlarına yenileri eklendi: Okul ilerde işsiz olacak veya eğitimiyle bağdaşmayan çok aşağı seviyede bir işe bile kurtarıcı olarak sarılacak baskıcı-meşruluğa boyunsunmayı olağan olarak kabul etmeyi yaratır; Okulda olmazlarsa işsizler kitlesine katılacak gençleri işsizlik pazarından ve ordusundan dışarda tutar; Bu dışarda tutma sadece işsizliğe hazırlama değil, aynı zamanda işsizliği meşrulaştırma eğitimini vermeyi getirir; İlerde işsizler kitlesine katılacak veya eğitiminin beş para etmediğini gösterecek bir işte çalışacak gençlere, bunun nedeninin toplumsal yapı değil kendi başarısızlıkları ve beceriksizlikleri olduğunu aşılar; İş ve işsizlik durumunu, ücret politikalarını ve mülkiyet ilişkiler düzenini post-modern küreselleşmiş karşılıklı bağımlılıktaki dünyada, birlik, beraberlik, demokrasi, fırsat eşitliği, rekabet ve serbest pazar öyküleri içinde meşrulaştırır; Ankara’nın Kızılayında her adım başı yüzlerce metrelik bez üzerine yazılı binlerce "kazanmışlar" listesine bakan ve bu kazanmışlar listesinde, bırak kaybetmişleri, kazananlar arasındaki dikey kademeleşmeyi gören bir genç için, oyunun kuralının adaletsiz olduğu fikri bile kendine adaletsiz gelir; Sonuç adaletsizin adaletine adaletsizin adalet olarak sunduğu kurallara uyarak uymanın ötesinde, başkaldırıyı haksız çıkarma ve bu duyguları pasifikasyona uğratmadır: Yenilgi ve yenilginin meşru olarak gösterilmesi ve görülmesi.... Bu duygu sadece pasif kabullenmeyi getirmez, aynı zamanda yeni-sömürgecilik düzenine dil uzatanın dilini kesmeye yönelik Amerikan teknolojisi ve deneyimiyle desteklenen egemen sınıfın örgütlü baskı ve terör girişimlerinin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu anlamda mücadele umutlar ve beklentilerle, meşrulaştırmalar ve gayrimeşrulaştırmalarla, BEN’in psikolojik biçimlendirilmesiyle, bilinç yönetimiyle ilgilidir. 


Eğitimin kültürel yanıyla gelen ve bilginin meşruluğu (neyin öğretileceği, öğretilmeyeceği ve öğretilemeyeceği) tartışmasını getiren kültürel kapital politikaları üzerine olan egemenlik ve mücadele de devam etmektedir. Türkiye gibi yeni-sömürgelerde eğitimin özelleştirilmesi sadece kültürün ticarileştirilmesini normalleştirmez, aynı zamanda kısa dönemde köşe dönmeci bir ticari kültürde eğitimi kendine benzer bir emtia yapar. Özel teşebbüs olarak okullar sadece kültürel bir kurum değil, öncelikle ekonomik bir kurum olduklarından, kendi varlık ve önemlerinin de meşrulaştırılması gerekir. Örneğin, Türkiyenin her kenti ve kasabasında, özel dersanelerin binalarının önünde, onlardan ders alanların rekorlarını gösteren asılı dev reklamlar, kamu eğitiminin "diploma veren" meşru örgüt olması ötesinde faydasızlığını anlatırken ve kendi reklamını yaparken, aslında tüm eğitim sisteminin amacının ve varlığının değişen ölçüde eleştirisini yapar, özelin önem ve zorunluluğunu anlatır. 


Eğitimin ekonomik amacı da gerçekten uzaklaştırılıp oldukça idealleştirilerek toplumun ekonomik gelişmesiyle ve teknolojik kalkınmayla ilişkilendirilir. Kişisel anlamda ise, okul modern insanı yapan araç olarak nitlenerek, ekonominin üzerine kültürel çökertilir. Kimin teknolojisi ve kalkınması, kazananlar ve kaybedenler kimler ve neden soruları “herkese mal etme” ideolojisiyle ortadan kaldırılır. Yeni-sömürgecilik düzeninde, Amerika’dan örnek alınarak, eğitimin ekonomik amacı, hangi bilim dalında olursa olsun, ne öğretirse öğretsin, kapitalist sermayenin yapısal gerçeğine "eğiterek ve öğreterek” sosyalleştirmedir. Okullar ekonomik yapıyı yeniden-yaratmada (sürekliliğini ve yapısını desteklemede) gerekli koşulları yaratarak\üreterek yeni-sömürgecilikte iç ve dış pazarda kapitalist sermaye birikimine yardım ederler; Bunu da "başarı" ölçekleri koyarak ve kapitalist sistemi yansıtan bir eğitim yapısı içinde, sistemin örnek yapısını üreterek yaparlar. Eğitim sisteminin (müdüründen, öğretmeni, öğrencisi, kapıcısı ve çaycısına kadar) kademeli örgütlenmesi ve iş yapma biçimi genel olarak o toplumun sınıfsal örgütlenme biçimini yansıtır: Okullar iş gücünün kademeleşmiş yapısını (bağnazlığı, ırkçılığı, seksist tutumu, büyüklük ve aşağılık duyguları, bürokratik ezme ve ezilme kültürel pratikleri dahil) kendi yapısı ve pratiklerinde üretir. 


Eğitim konularının eğitim-dışı çekişmelere kaydırılarak "yerinden edilmesi" politikaları siyasal-ekonomik çıkar çekişmelerinde eğitim sisteminin olta\yem olarak kullanılması biçiminde olur. Eğitim konuları içine dışarıdan getirilen gündemlerle de, esas gündemler ortadan kaldırılır. Örneğin direniş gündemi dinle, seksle, okullarda prezervatif dağıtılmasıyla, öğrenci-gebeliğiyle, uyuşturucu madde kullanımıyla, okullara silah sokma ve kullanma gibi disiplin sorunlarıyla ilgili alanlara sıkıştırılır ve daha kötüsü bireyselleştirilir. 


Ders programları ve okul kitaplarının içeriği egemenliğin kurulması ve yürütülmesinde, dolayısıyla egemenlik ve mücadelede önemli bir yer alır. Okulda sunulan bilgi ve dünya gerçekleri incelendiğinde, toplumdaki egemen güçlerin ve egemenlik altındakilerin kimliği ve özellikleri hakkında oldukça ayrıntılı bulgular elde edilir. Okul kitapları egemen güçlerin görüşleri, faaliyetleri, umutları, korkuları, dostları ve düşmanlarıyla doludur. Ders program ve kitapları egemen sınıfların sosyal pozisyonlarını destekleyen tutumların yaratılması ve tutulmasına yardım eder. Okul kitapları somut örneklemelerle sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal konularda tarihsel başarı ve başarısızlıkları anlatma biçimleriyle belli inançları belirleyip teşvik ederken, diğer alternatif seçenekleri sınırlarlar. Başarının ve başarısızlığın, doğrunun ve yanlışın, haklının ve haksızın tanımlanmasıyla birlikte bu tanımlamaya uygun belli "çare" ve çözüm önerileri" ve faaliyetleri de gelir. Okul kitaplarının sosyal adalet, iş, zenginlik, fakirlik ve endüstriyel işçi sorunlarını sunuş biçimi güçlünün gücünü ve güçsüzün güçsüzlüğünü bireyselleştirerek kişiye indirgeme şeklindedir. Yoksulluk kişilerin başarısızlıklarının bir sonucudur; Yoksulluğun ekonomik kaynakların bölüşümü ve kullanılması (mülkiyet ilişkileri) ile ilişkisi kesinlikle kurulmaz. Yeni-sömürgeci ideolojide bu ilişkiyi kuranlar da "serbest rekabetin" ve "fırsat eşitliğinin" düşmanı olarak nitelenir. Yeni-sömürgecilikte ekonomiyi işleyen okul kitapları özel teşebbüsün karını artırmak için kullandığı yönetim tekniklerini ve işçinin "verimliliğini artırma" politikalarını (işgücünü azaltma, işe son verme, firmayı kapatip daha ucuza işgücü ve kaynak olan yere gitme, ücretleri artırmama dahil) sosyal bakımdan meşru olarak sunar. İşçi sınıfı direnişini ve ekonomisini işleyen kitap ve öğretmenler "önyargılı" veya "siyasallaşmış" olarak nitelenir. Belli grupların (örneğin özel teşebbüsün, kamu teşebüsü üzerinde) meşru sosyal-ekonomik, kültürel veya siyasal güce sahip olduğu ve diğerlerinin "yarışta kaybeden beceriksiz acizler" olduğu görüşüyle, bu meşru grupların desteklenmeyi hak ettiği fikri işlenir. "Halka istediğini verdiğini sürekli anlatan" özel teşebbüs ancak istediğini almak istemeyenler tarafından istenmez. Okul kitaplarını okuyan yoksullaştırılmış kitlelerin çocukları, kendi gerçeklerinin üzerine oturtulan egemen çıkarların sembolsel ifadeleriyle bombardıman edilerek, materyal ilişkilerdeki baskı ve şiddete ek olarak, kültürel ve sembolsel tecavüze uğratılırlar. 


Eğitimde özel teşebbüs sistemiyle birlikte, örgütsel özerklik ticari bir şirketin serbest pazarda serbestçe işini yürütmesi biçimine dönüşür. Bu örgütsel özerklik içinde özerkçe öğretim ve bilim yapmaya çalışan öğretim üyeleri de sermayenin karıyla ve üretimiyle direk ilişkisi olan ücretli işçi durumuna düşer. Özerklik ne tür yasal oyunlarla var olarak nitelense bile, özel teşebbüsün pazar ve ideolojik süreçleri içinde çok az anlam taşır. 


Yeni-sömurgecilikle yaygınlaşan özel okul sisteminde okul öncelikle ticari amaçlı ve örgütlenme ticari örgütlenme olduğu için, öğretmenlerin direnişi ancak örgütlü sendika (o da varsa) yoluyla anlamlı bir biçimde yapılabilir. Özellikle öğretmenlik özel teşebbüş sisteminde ticari bir meslek durumuna dönüştürüldüğü ve klasik idealizmini (doğru veya yanlış) yitirir; Öğretmen bilgi-emeğini belli bir ücret karşılığı satar ve alıcı da özel teşebbüstür. Bu alışveriş ilişkisinde, örgütlü sermaye iş koşullarını tanımlayandır. İş koşullarıyla birlikte örgütün genel ideolojisi de belli egemen pratikler içinde tanımlanır. Öğretmen tanımlanmış koşulların ve ideolojinin izin verdiği çerçeveler içinde çalışmak zorundadır. 


Yeni-sömürgeci eğitimde akademik özgürlük şirket düzenine bütünleşmenin ifadesidir. Bu da kendini, şirket dünyasının çıkarlarına yönelik uygulamalı ve yönetimsel öğretim mefrudatı ve incelemelerinin eğitim sisteminde egemenlik kurmasıyla gerçekleşir. 


Özelleştirmeyle kamu, karma ve özel olarak çeşitlenen eğitim sisteminde ortaya çıkan bir diğer mücadele alanı da kamu sisteminin sürekli saldırılarla birlikte getirilen ve yaratılan ekonomik krizlerdir: Kamu okullarına ekonomik yardımlar kesilir, bütçede eğitime ayrılan para kısıtlanır ve kamu eğitimi çıkmaza ve dar boğaza sokulur. Yaratılan ekonomik krizlere çare olarak da, genellikle özelleştirmenin belli biçimlerinden biri veya birkaçı uygulanarak, kamu için ayrılması istenmeyen paradan çok daha fazlası özel teşebbüsün cebine aktarılır. 


Küreselleştirme ve 1990’ların yeni sömürgeciliğiyle yaygınlaşan eğitimde özelleştirmeyi sadece sistemin tümünün özelleştirmesi olarak anlamamak gerekir. Özelleştirme sistemin tümünden başlayarak sistemin "ekonomik faydası çok olan" (yani özel teşebbüse kar sağlayan ve kamu zenginliklerini devlet kurumları tarafından özele transfer etme sistemi kuran) parçalarının çeşitli biçimlerde "özelleştirilmesidir." Bu sistemde, kamu sistemi çesitli yollar ve servislerle "özel teşebüsün" ekonomik çıkarlarını gerçekleştiren araç olarak kullanılır. Okullar sadece eğitim faaliyetlerinin olduğu bir yerden çıkar ve öğrenci ve öğretmen kafeteryasından, elektronik oyun makineleri, spor salonuna ve eğlence faaliyetlerine kadar birçok faaliyetler sözleşmelerle, açık artırmalarla, imtiyazlarla, teşviklerle, özel teşebbüsün kar alanı biçimine getirilmiştir. İlginç olan, yeni-sömürgeci yapıda, örneğin Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinin yemekhanelerinde bile yabancı sermayenin baskınlığı görülür. Elbette sorun “Türk sermayesinin acizliği veya iş bilmezliği” değil, yeni-sömürge koşulundaki egemen yapıdır. 


Yeni-sömürgelerdeki eğitim sisteminin babaca-faşist yapısında, başarıyı değerlendirme ve davranışları kontrol kural ve süreçleri içinde baskıcı köleliğe boyunsunmayı eğitim ve öğretim olarak almak zorunda bırakılan öğrenciler, bu sistemin kurbanlık koyunları durumundadırlar: Kesim için beslenirler. Onlara en yakın dostları, bazı istisnalar dışında, en büyük düşmanlarıdır: Öğretmenler. Bu öğretmenler, sistemin maaşlı cellatlığını gönüllü veya gönülsüz üstelenen profesyonellerdir. Bu profesyoneller “demokratik eğitimde” çocukların hem fiziksel hem de nesnel bilişsel anlamda kılına bile dokunmazlar: Bilinç yönetiminin öznel maaşlı\ücretli ajanları olarak çalışırlar. 


Kamu eğitim sisteminde öğrenciler "yoğurularak ezilen ve biçimlenmeye zorlanan" kültürel "maldır." Özel teşebbüs okulunda bu kültürel mal mali değere sahip ticari mal özelliğini alır. Hem kamu hem de özel teşebbüs sisteminde öğrenciler egemen örgütlü yapıyı benimsemek zorundadırlar; Çünkü alternatif ya okul düzeninin değiştirilmesi ya da öğrencinin tasını tarağını toplayıp gitmesidir. Genellikle "sorunlu" öğrenciler "başarısız" öğrencilerdir;" sonunda ya bürkoratik süreçlerden geçerek dışarıda bırakılırlar ya da kendileri terkederler. Toplu direnişler ise okul reformu isteyen "başkaldırılar" "boykotlar" ve "okul işgalleridir" ki bu olasılıklar yeni kontrol mekanizmalarıyla ortadan kaldırılmıştır. Öğrencilerin en küçük başkaldırısı meşrulaştırılmış örgütlü baskı sisteminde "gayri-meşru" ilan edildiği için, egemen güçlerin şiddetli karşıtlığı ve tedbirleriyle bastırılarak sonuçlandırılır. Öğrencilerin emptialaştırılması ve siyasal ifade özgürlüklerinin elinden alınması konusu önemli bir mücadele alanıdır. 


Öğrenci velilerinin "direniş kültürü" söz konusu değildir ve ancak bireysel öfke biçiminde kalmaktadır. Velilerin direnişi Türkiye gibi yeni-sömürgelerde kamu sisteminde kamu çalışanlarının faşist-gaddarlığıyla, polis ve yasal durdurmalarla karşılaşır. Özel okullarda bu olasılık ticarilik içinde eritilmiştir. Öğrenci velilerinin örgütlenmesi ve çocuklarının geleceğinin uluslalarası sermaye ve sermaye kültürüyle ortaklık kurmuş güçlerin çıkar politikalarına göre biçimlendirilmesine direnmesi önemli bir mücadele alanıdır. 

Özlüce, sorun Avrupa Birliği değil, Batının kültürel emperyalizmine katma ve gönüllü katılma ile ilgilidir. Eğitimde egemenlik ve mücadele sadece tek bir alan içinde sınırlı değildir; çok boyutludur ve ekonomik, ideolojik, kültürel, siyasal güç ilişkilerinin ve üretimin ayrılmaz bir parçasıdır. Eğitim kültürel, ekonomik, siyasal yapısal bütünle birlikte ele alınıp incelenmeli ve mücadeleler bunlara göre biçimlendirilmelidir.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...