Eğitimle ilgili Uydurular ve eğitimin doğası üzerine

irfan erdoğan 

Devlet kurumlarının ve özel şirketlerin örgütlü yapıları içinde sürdürülen Resmi eğitim, diğer eğitim türleriyle eğitimiyle birlikte günümüzde küresel serüvendeki bir ekonomik, siyasal ve kültürel pazar yapısının bütünleşik bir parçasıdır. 

Çoğu öğrenci için eğitim sadece entelektüel olmayan amaçlar/sonuçlar için araçtır: Sertifika alıp emek pazarında çalışan ücretli ve çalışmayan işsiz serbest köleler arası rekabette iş bularak bir yer edinmek. 

Okul ve eğitim idealleştirilmektedir; Aslında okul ticari bir dünyanın ticarileşmiş bir parçasıdır. Hele Türkiye’de kamu okullarının diploma ve sertifika verdiği; özel dershanelerle üniversite eğitimine hazırlığın bilmeye, bilişe ve bilince hakaret olarak kurulmuş gelişmiş utanç verici bir yapının olduğunu hepimiz biliyoruz. 

Okur yazarlık cehalet ile karşılaştırılarak, okumayı yazmayı bilmek cehaletten kurtulmak olarak sunuluyor. Cehalet bilmemeyle ilişkilidir. Okumayı yazmayı bilmemek bilme veya yanlış bilme yolunda aracılanmış bir teknolojik aracı kullanamama demektir. Bilmek sadece okuma yazma ile gerçekleşmez. Aslında bilmenin sadece küçük bir kısmı okuma yazmadan geçerek olur. Bilmek bizim diğer duyularımızla olan, doğayla ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, deneyimlerimizden geçerek olur. Yazılı basının, kitabın, gazetenin cehaleti ortadan kaldırdığı varsayımı büyük ölçüde yaratılmış sahte gerçeklerden, mitlerden biridir. Yirmi birinci yüzyılın yanlış bilişten geçerek cehaleti yaratması ve desteklemesi görsel, işitsel ve yazınsal medyadan geçerek yapılmaktadır. Özlüce okuma yazmayı bilme cahillikten kurtulmaktan çok, okuma yazma ile insan yoğun bir fonksiyonel cahilleştirme, yoksul ve yoksun bırakma süreci içine sokulmaktadır. Bir üniversite mezununun ilk okul beşinci sınıfı bitirmiş babasından çok daha aydın, bilinçli, bilgili olduğu, babasının ise beşinci sınıf cahili olduğu söylenebilir mi? Söyleniyor ve inanılıyor. Bu söyleme, cehaletin bilgiçlik taslaması denir. 

Dolayısıyla okuma yazmayı cehaletten kurtulmayla eşleştirmek yaratılan mitlerden biridir; yanlıştır; tam aksine bilinç yönetiminin en yoğun ve planlı olarak yapıldığı yirmi birinci yüzyılda okuma yazma cehaletin egemenliğinin sağlanması için en gerekli faktörlerden biridir: Okuyamazsa, bu yolla ulaşıp yönlendiremezsin. 

Yazıda olduğu gibi görsel ve işitselde de teknolojik araçlar yüceltilmekte, asıl yaptıkları saklanarak yapıyor veya yapar diye bu araçların faydalı sonuçlarıyla ilgili mitler yaratılmaktadır. Bu mitlerin ardında temel olarak birkaç gerçek yatmaktadır: Bu araçların kendisi pazardaki bir emtiadır ve mümkün olduğu kadar insanın bulunduğu her yere girmesi, her yerde satması gerekir ki kar maksimizasyonunun elde edilebilsin. Bu yerlerden önde gelenlerden biri de okullardır. Okullar milyonlarca öğrencisiyle mal satışı için çok karlı bir pazardır. Bu pazar yaratılan mitlerle sadece teknolojik medya ve iletim ürünlerinin satılması yeri haline getirilmemiş, aynı zamanda yiyecek ve içecek endüstrilerinin aptalca tüketimin yaptırıldığı (tüketim kültürünün desteklendiği) bir yer durumuna dönüştürülmüştür. Okullar ticari bir dünyanın iş yaptığı diğer bir ticarethane durumundadır. 

Teknolojik araca sahiplik, bilgiye, doğru ve geçerli bilgiye erişmeyi mi getirir? Getirebilir de getirmeyebilir de. İlk okuldan başlayarak bütün okullarda okutulan kitaplara ve diğer teknolojik araçlara bakın: Bu kitaplar, dergiler, gazeteler, bilgisayarlar, televizyonlar, cdler, kasetler, vcd’ler ve internete sahip olduğumuzda, bilgiye mi sahip oluyoruz? Bu tür araçlara sahiplik bitmiş bir ürüne sahipliktir ve bitmiş ürün de kendi çıkar yapısının ve dünya görüşünün bilincini getirir; dolayısıyla evrensel, doğru ve yansız bilgiyi, evrensel insan ve toplum gerçeğini yansıtma olasılığı çok azdır. Bu olasılık çıkar örtüşmesine bağlıdır. Yani aracın kendisi yanlıdır; taşıdığı bilinç yanlıdır. Gelelim araçla ilgili ikinci önemli mite; Örneğin bilgisayarın var, internete bağlısın, sen artık bütün dünyadaki trilyonlarca sayıdaki bilgiye ulaşma potansiyeline sahipsin. Yeter ki interneti aç ve başla. Bu iddia da büyük ölçüde geçersizdir. Potansiyel olan ile, olabilir ile, olan arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Olabileceği olan gibi sunmak imaj yapılandırma sahtekarlığıdır. Erişme olasılığı özgürlük değildir; erişme olasılığı bilgi çokluğunu ve bilgi toplumunu ifade etmez. 

Gelelim üçüncü bir mite: Sanki internetle, kitapla, dergiyle, radyoyla, televizyonla ulaşılanlar “bilgiyi” oluşturuyor ve toplumu bilgi toplumu yapıyor ve bizi de bilgi toplumunun bir parçası. Internet, kitap, dergi, radyo, televizyon, bilgi sayar, cd, kaset hem kendisi kendi varlığını ve bu varlığı oluşturan ve sürdüren bir teknolojik yapıyı anlatan bir içeriğe sahiptir; hem de görsel ve işitsel olarak kodlanmış şifrelerle yüklenmiş bir içeriğe sahiptir. Yani bu taşıyıcı araçlar taşıyıcı araç olarak bir ideolojik içeriğe sahiptirler hem de taşıdıklarıyla biliş, bilinç ve davranış yönetimi yapan içeriklere sahiptirler. İçerik de bitmiş üründür. Bu ürün endüstrinin yoğun bilgisi ve deneyimleriyle akıllıca hazirlanmış, paketlenmiş ve sunulmuştur. Dolayısıyla bütün bu bitmiş ürünler bizi bilgi toplumu yapmaz, endüstriyel çıkarların bilmek istediğini bilmeye yöneltilen, özün tüketim, gösteri, gösterişle tanımlandığı tüketim, gösteri ve gösteriş toplumu yapar. 

Kreşlerden başlayarak üniversitelere kadar okulların iç mekanındaki duvarlarda bile Barbie, Toys R Us, Colgate, yiyecek, giyecek, kullanım vb endüstrilerin bilgi, eğitim, öğrenme ve öğretme kılıfıyla sunduğu propagandalar ve promosyonlarla dolu. Ticari, kullanım, tüketimle ilgili ticari bilginin, bilincin ve kültürün işenmesi okullarda ta kreşten itibaren başlıyor. Çocukların defter kapaklarındaki resimler ve yazılardan okul çantalarındaki logolara, resimlere ve yazılara kadar her şeyde bir endüstriyel yapının tercihlerle, iyi olanla, değerli olanla ilgili biliş satışının reklamları dolu. Çoğu reklamlarda da yazılar İngilizce. Yaşam boyu eğitimdeki endüstriyel egemenlik resmi olan egitim alanına şahane mitlerle desteklenerek taşınıyor. 

19 yüzyılın yarısında ve daha sonra 1960’larda Amerika’da yoğun bir şekilde olan bir şey günümüzde Türkiye’de artan bir yoğunlukta olmaktadır: üniversitelere üniversite içinden ve dışından yöneltilen bu şeye tekniksel/teknolojik-faydacı saldırı diyebiliriz. Denen şu: Üniversiteler gerçek dünyanın (yani endüstriyel çıkarların) taleplerini karşılayamamaktadır. Yani teknolojiye ve teknolojik yapının iş gereksinimlerine yönelik eğitim yapmamaktadır (Collins, 1979). Bu iddialar elbette var olan bir yapının desteklenmesini getirdiği gibi aynı zamanda bazı yapıların yaygınlaşmasını da meşrulaştırmaktadır. Örnekler: kamunun yaptığı eğitimle özel şirketlerin eğitimi arasında, farklı bölümler arasında sahte ve meşrulaştırıcı rekabeti getirmiştir; konvensiyonel yüksek öğretime ticari ticaret okullarını sokmuştur; iş dünyasının yürüttüğü tranining/egitim programlarını getirmiştir; bu programların vakıflar yoluyla üniversitelerde de yaygınlaşmasını getirmiştir; işletme/ticaret okulları olarak profesyonel ve paraprofesyonel okulların siyasal bilgiler fakültesini ve hukuk fakültesini bile işgal etmesini sağlamıştır; eğitim müfredatında uygulamalı derslere yönelimin artmasını getirmiştir; yetişkin eğitiminin de bu tür biçime yönelik ve bu biçimi destekleyici bir yöne gitmesi Basklılarını artırmıştır. Teknolojik-faydacı görüşte okulun amacı endüstriyel yapının amacıyla özdeştriliyor ve okulların uygulama öğretmesi isteniyor: Beceri ve tecrübe okulda değil, işyerinde öğrenilir. Bu gerçeğe rağmen, okul iş pazarında yüksek maaşlı bir yerde yer almayı garantileyen bir yapıymış gibi sunuluyor. Böylece bir önemli mit destekleniyor ve birçok amaç yanında bir önemli amaç gerçekleştirilmeye çalışılıyor: Başarının okuldan geçtiği miti. Milyonlarca mezun iş bulamıyor, ama mit hala yaşatılıyor. Bu mit yetişkin eğitimiyle ilgili gerekçelerle de besleniyor. Gerçekleştirilmeye çalışılan önemli amaç da şudur: Bir işte acemi, çırak olarak başlayan birinin işi gereği gibi yapan biri olarak yetiştirilmesi için endüstriler her yıl muhtemelen trilyonlarca masraf yapmaktadır. Bu masrafın olmamasının bir yolu da Üniversitelerin bu çıraklık dönemiyle ilgili eğitimi yapmasıdır. Böylece çıraklara para ödeme yerine çıraklar para ödeyerek çıraklık safhasını veya hiç değilse safhanın büyük bölümünü okulda tamamlamaktadır. Öğrencilere ve yetişkinlere bilgisayar gibi alanlarındaki araçları tanıması ve temel kullanım becerilerini öğrenmesi bu bağlamda endüstrinin ekonomik çıkarı için oldukça yararlıdır. Hele endüstriler kendi training programlarını geliştirdiklerinde, sorunun ayni zamanda bir başka yüzü ortaya çıkmaktadır: Amaç tekniksel işlerde ve süreçlerde tekel ve kontrol kurmadır. Böylece örneğin tamir yerini parça değiştirme getirilmektedir. 



BAZI KAYNAKÇA 

Does Access = Equity? A Paper by Yours Truly on the Hype over Computers in the Classroom http://www.jiti.com/v1n1/shade.pdf 

In the Corporate Interest: The YNN Experience in Canadian Schools 

edited by Erika Shaker, from the CCPA 

http://www.policyalternatives.ca/publications/index.html 


Check out other excellent papers here, including a series on YNN 

http://www.policyalternatives.ca/eduproj/index.html 


Canada's Children In A Wired World: The Parent's View 

An Investigation of Internet Content and Online Safety Issues: 

Literature Review 

http://www.media-awareness.ca/eng/webaware/netsurvey2000/ litreviewfull.htm 

Captive Kids... http://www.corpwatch.org/trac/feature/education/ commercial/captive1.html 

Randall Collins, The Credential Society. New York: Academic Press, 1979, pp. 191-204.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...