Hukuk reformu? Meşrulaştırılmış gayrımeşruluk ve imajla yönetme

 (Kadın örneğiyle) Hukuk reformu? Meşrulaştırılmış gayrımeşruluk ve imajla yönetme


Reform birçok nedenle yapılır. Fakat bu nedenleri, örneğin, tek bir faktör altında toplayabiliriz: Reform gereksiniminin çıkması. Gereksinimin ortaya çıkması için çeşitli nedenler vardır. Ama ilşk soru kimin/kimlerin gereksinimi? Halkın gereksinimi? Tarihin hangi zamanında ve hangi yerinde halkın gereksinimini karşılamak için (daha doğrusu, halk “köyümüzü sular altından bırakmayın” veya “siyanürle altın arayarak hem çevreyi hem de çevredeki insanları kanser yapmayın” gibi taleple geldiği için) yasalar yapılmıştır? Çok ender olarak. Dolayısıyla, reform gereksinimi (1) egemen güç yapılarının ortak çıkarlarını düzenlemek ve bu düzenlemeden geçerek meşrulaştırmak için yapılır. Fakat bu, “genelin çıkarına” kılıfı içinde sunulur. Ortak çıkarları düzenleme gerçek anlamıyla güçlüler arası rekabette/yarışta gerçek anlamıyla ilişksel bir yapı getirerek aralarındaki ilişki ve faaliyet düzenlemesini yapar. Bu düzenlemeler çoğu kez güçlüler arası yarışın dinamik bir ifadersidir: Güç kompozisyonu değiştiğinde, “reformlar” yapılır, yani güç kazananların çıkarına uygun uyarlamalar yapılır. (2) aslında büyük çoğunlukla geniş kitleler için geçersiz ve anlamsız olan genel ifadeler getirilir: Örneğin, “herkes seyahat özgürlüğüne sahiptir”, “herkes eğitim hakkına sahiptir” veya “herkes özgürdür” gibi yasal ifadeler böyledir. Bu ifadeler, geniş kitleleri uyutmak işlevinden öte ve özgürlüksüzlüğü meşrulaştırma görevinden öte hiçbir geçerliliğe sahip değildir, çünkü insanların bu özgürlükleri veya halkarı kullaqnabilme olanakları ortadan kaldırılmıştır: Geniş kitlelerin “şöyle bir dinleneyim veya gezip göreyim” diye bir yerlere gitme mali olanakları ve “özgür/serbest zamanları” yoktur, bu olanaklar çok düşük ücretler ve yılda bir verilen izinler nedeniyle çok büyük ölçüde sınırlanmıştır. Anayasalarda belirtilen ifade özgürlüğü diğer yasalardaki ciddi cezalar getiren kurallar ile ortadan kaldırılımıştır.

Gelelim, şu sıralar tartışılan “hukuk reform yapacağız” sözüyle gelen tartışmalara: (1) Tarihin her döneminde ve yerinde, “hukuk reform yapacağız” diye gelenlerin amacı, kendilerinin ve ortak güçlerin çıkarlarını sağlama ve yapacaklarını meşrulaştırma temeli üzerine inşa edilir. Bu nedenle ki “yasalar gücün ve güç ilişkilerinin meşrulaştırılma işlevini görürler; kısaca, güç ilişkilerinin yasal olarak belirlenen ifadeleridir.” Dolayısıyla, “ne tür hukuk reform yapılacağı” ya da “hukuk reformu yapma” gibi söylemin sadece laftan ibaret olma olasılıklar hakkında doğru tahminler ve geçerli tartışmalar sunabilmek için, “reform yapacağız” diyenlerin şimdiye kadar neleri nasıl yaptıklarına, reform yapmak veya sadece taktik olarak söylemek gereksinimini veya ortaya çıkaran “karşılaştıkları zorluklara ve girdikleri girdaplara” eğilmek ve onlar üzerinden hareket ederek tartışma sunmak gerekir. (2) “(sanki yandaş olmama mümkünmüş gibi) yandaş olmayan medyada” sunulan reformla ilgili eleştirilere ve tartışmalara bakıldığında hemen hemen hepsi, “kendilerinin reformdan ne anladıkları” üzerinden hareket ederek tartışma sunmaktadırlar. Bu tartışmalar asıl üzerinde durulması gerekenden uzak bir eksen üzerinde dönmektedir: Asıl yapılması gereken önce “reform yapacağız” diyenlerin neden bu gereksinimi duydukları ve ne tür meşrulaştırmalar getirmek ve karşılaştıkları ne tür engelleri ortadan kaldırmak, bertaraf etmek, gayrimeşrulaştırmak, bastırmaları gerekenleri ezmek için çalışma yaptıklarını ve dolayısıyla, amaçlarını anlamak ve irdelemek gerekir. Önce bu yapılmalı ki yapılmamaktadır. Ardından da, bu sıralar sunulanlar üzerinde eğilmek gerekir.  

Hukukun ve yasaların her şeyi çözeceği yanlış düşüncesi

Hukuk reformu söyleminden beri, yandaş olmayan medyada bol bol hukuk reform başladı. Yandaş denen medya üzerinde durmuyorum; çünkü onlar her zamanki kullandıkları klişe kavramlarla suçlamalar ve saldırıları yapan, geçersiz ve düşmanca söylemler ötesine gitmemeltedir. Ötekileştirilmiş olan ve düşman ilan edilen medyadaki sunumlar üzerinden duruyorum. Bu sunumların en önde gelen sorunlarından biri de şudur: Sanki sorun, hukuk ve yasaları, demokratik ve özgürlük yasaları konursa ülke refaha, özgürlüğe ve demokrasiye kavuşurmuş gibi, var olan yönetimin özgürlükleri ve baskıları gibi konular üzerinde durararak “hukuğun yok edildiği” feryatları yükseltmektedirler. Büyük çoğunlukla saçmalık. Sorun hem güç yapısında egemen olan insanlarda hem de onların yerini alacak olanların onların aynadaki ters yansıması olmasındadır (onlardan farklılıklarının, onlardan farklı olmamasındadır). Dolayısıyla, çözüm “Aktif özne olma” gibi bir özellliğe sahip olmayan yasalarda veya kurallarda değildir. Yani, çözüm de, bir şeyleri yapan veya yapmayan, yani düşünen, kendi ve ortaklarının çıkarına göre karar veren ve uygulayan (aktif özne olan) insanların “çözüm olacak farklılaşmasında” yatar. Dürüstlüğü veya sahterakrlığı, sözünün eri olmayı veya ikiyüzlü ve kalleş olmayı, başkalarını sömürerek vurgunla ve soygunla kendini ve ortaklarını zenginleştirmeyi ve geniş kitleleri aç ve yoksul duruma düşürmeyi veya tersini, insanlar (ve insanımsılar) yasalar olduğu veya olmadığı, din ve iman olduğu veya olmadığı için seçmezler. İyi, dürüst, doğru, diğer insana karşı anlayışlı, hoşgörülü ve duyarlı olan insan, yasalar olsa da olduğu gibi olacaktır, olmasa da. Siyasal, eknomik ve kültürel güç yapılarındaki vurguncu, soyguncu, sömürgen, hunhar ve vicdansız insanların (insanımsıların) olmasını belirleyen veya engelleyen hukuk ve yasalar değildir. Zaten yasalar onların çıkarları için yapılır ve onların çıkarlarına aykırı yasalar onların bir şekilde kırması için vardır; bu yasaları kırma, bükme, altından, üstünden ve çevresinden geçme işini de, onların hizmetindeki “bağımsız adalet sistemindeki ücretli/maaşlı “kendini devlet sananlar” yoluyla gerçekleştirirler. 

Adalet sistemi, kontrol ve yönetsel güç bağı

Adalet sistemi güç yapılarının ve güç ilişkilerinin bütünleşik bir parçasıdır. Bu nedenle, güç yapılarının çıkarlarından ve amaçlarından yalıtılmış ve bağımsız olarak düşünülemez. Bu system, etkisinde olduğu uluslararası egemenliğin ve bulunduğu siyasal, ekonomik ve kültürel yapının koşullarına ve amaçlarına uygun bir şekilde biçimlenir.

Adaletin kurumları, aynı zamanda, eğitim kurumlarının topluma “yararlı” olarak hazırlayamadığı veya eğitemediği” insanları veya sosyal  yapının kendi  içinde  mülkiyet ilişkilerine zarar getiren  kişileri cezalandırma aygıtlarıdır. Adaletin propagandası yapılan ideal amacı, önleme/caydırma/durdurma, ceza evlerinde uygulanan politikalar yoluyla “iyileştirme, ıslah” (rehabilitasyon) ve topluma yeniden kazandırmadır. Ne yazık ki, adalet tüm dünyada çok ender olarak “ıslah eden ve topluma yeniden kazandıran bir işleve sahip olamamıştır. Onun yerine, büyük çoğunlukla, işkenceyi ve kötü muameleyi de içeren hapis yoluyla “toplumdan tecrit biçiminde çalışmaktadır. Bu durum, adalet sisteminin kurum olarak hacimce büyümesini ve yaygın bir endüstrinin ve yan endüstrilerin gelişmesini de beraberinde getirmiştir. Kamu düzeni diye sunulan system koruma işiyle yükümlü olan polis gücünün sayısının ve uzmanlaşma alanlarının artışı da buna bir örnektir.  Bu devasalaşan sistemin gücü ve sürekliliği, hızla tırmanan yasal kurallar sayısıyla da beslenen suç ve suçlu üretimi ve yeniden üretimine kaçınılmaz olarak istese  de istemese de katkıda bulunmaktadır. Yani, bu adalet sisteminin varlığı ve sürdürülebilirliği suç ve suçlunun (müşterinin) artmasına bağlıdır.         

Suçla beslenen bir adalet sistemi çözüm getiremez 

Örnekle başlayalım: Yasalarla kişilere belli haklar tanınır veya kişilerin belli hakları kısıtlanır. Diyelim ki, Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddesine şöyle bir ekleme yapılsın: eşini döven, erkeklere 50 yıl hapis cezası verilecek. Bu yasa kadının durumunu azıcık bile olsa değiştirebilir mi? Kesin bir cevap vereyim: kesinlikle hayır. Bu ancak adalet sistemindekilere maddi çıkar sağlar. Fakat kadına şiddeti ortaya çıkaran ve besleyen koşulları değiştirmediği için, anlamlı bir değişim asla getiremez. Birçok ülkede, bizde de, kadınlara yasal eşitlikler verilmiştir. Sonuç ne? O yasal eşitlik verilmesini gerekli kılan olumsuz koşullar değiştirilmiş mi? Değiştirilmiş olsaydı, feminisme ve kadın hakları mücadeleslerine gerek kalmazdı. Amerika'da kadının ve çocuğun kılına bile dokunmak erkek için kendi başına büyük dert açmak demektir. Bu Amerika'da kadına şiddeti azalttı veya durdurdu mu? Hayır. Ayrıca, sen, kadın olarak kocanın sana veya çocuğuna dayak attığını nasıl polise şikayet edebilirsin? Eğer ekonomik olarak kendini ve çocuğunu besleyebilecek gelir getiren bir işe sahipsen, şikayet edersin ve hatta boşanırsın. Ama, polisin neden bu işkenceyi çekiyorsun, şikayetçi ol, atalım içeri” dediğinde, “yapamam çünkü eve ekmeği getiren o” dediği gerçeğinde olduğu gibi, çoğu fukara ailelerde kadınlar ya çalışmamakta ya da hem kendi hem de kocası çalıştığı halde zor geçinebilmektedir. Dolayısıyla, şiddeti yaratan koşullar yanında, şiddete ses çıkarmama koşulları da şiddetin sürekliliğine katkıda bulunmaktadır. “Bekara eş boşaması kolay gelir”, ama gerçek hayatta sorun çözme öyle, şiddet gören kadına, “kadın sığınma evlerine, git” demek kolaydır; ama o kadına hayatı boyu “kadın sığınma evleri” bakmayacaktır; ama “kadın sığınma evleri” felaketten ve faciadan yararlanarak birilerinin para kazanmasını ve birilerinin zengin olmasını sağlayacaktır. “Eşim çovuğumuzu dövüyor” diye şikayet edemezsin (eğer riskleri ve başına gelecek zorlukları göze almazsan), çünkü birçok ülkede devlet senin elinden çocuğunu dövülmesi nedeniyle alır. Susup gaddarlığa sessizlikle katılarak sen de suç işlemek zorunda kalırsın ya da riskleri göze alıp harekete geçersin. Ama koşullar “susmayı” beraberinde getirmektedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de öyle: Bu bildirge, güçlüyü insanlık dışı güç uygulamalarından vazgeçirecek bir koşulu getirmez ve yaptırım uygulayamaz. Yasalarla verilen hakların hangisinin kullanım koşullarını ve olanaklarını toplumsal çevre, endüstriyel yapılar ve devlet sağlamaktadır ki? Yasa koymakla iş bitmez. Bu yasaların gerçekleşmesi için gerekli koşulların oluşturulması ve geliştirilmesi, kaynakların ve olanakların bu yasalardan faydalanacak kişilere veya örgütlere sağlanması zorunludur. 

Hukuk ve yasalar olmasın mı?

O zaman, yasalar olmasın mı? Bu soru Türkiye'de özel televizyon olup olmaması tartışması gibi tartışmalara benzer. Sen (veya ben) istesen de olacak, istemesen de, çünkü bu örgütlü egemenlik ilişkilerinin tarihsel bir gerçeğidir. Bu, güç ilişkilerinin ve mücadelenin bir neticesidir. Güçlüler kendi işine gelen yasaları koymaya çalışır, karşı mücadelede olanlar da bunu engelllemeye ve kendi çıkarlarına uyanı koymaya uğraşır. Karşı mücadeleciler başarı kazanıp, örneğin kadın haklarını tanıyan bir yasa elde ederlerse, güçlüler hemen bu yasanın kullanılma olanaklarını pratikte engelleme yollarını ve mekanizmalarını kurarlar ve olan mekanizmaları da güçlendirmeye çalışırlar. Karşı mücadelede olanlar ise kendi mekanizmalarını kurmaya çalışırlar. Bu sadece her alanda ve her seviye ve boyutta olan mücadelelerin bir bölümüdür. Her seviyede ve alanda, önemsiz ve neticesiz gibi görünse bile, mücadele şarttır. 

Yasalar ve aylıklı serbest kölelerin güç uygulaması: Ben devletim! 

Evet, yasalar yukarda belirttiğim gibidir. Fakat bunu bilmek yasaları elde etmenin ne demek olduğunu anlamak ve bu yasalarla gelen durumla nasıl bir mücadele etmek gerektiğini gösterir. Nurdan evlendikten sonra yeni nüfus kağıdı almak için Fatih Nüfus Memurluğuna gider. Erkek memura, kadınlar için yeni çıkan kanundan faydalanarak kendi soyadını kullanmak istediğini söyler. Memur da sırıtarak, "o kanun ünlüler için. Ancak onlar kendi soyadlarını kullanabilirler" der. Memurun bu davranışı, egemen ideolojiyi benimseyen erkeğin verilen hakları hazmedememesini ve kadına verilen hakkı kadının kullanma olanağını kadının elinden almasını ifade eder (O memurun bu dediğimin farkında olduğunu hiç sanmıyorum; onunki yalın bir güç uygulamasından geçerek, güçsüzlüğünde güç uygulama fırsatını kullanarak, onun tadını çıkarmaktır). Nermin de evlendikten sonra kendi soyadını kullanmak için müracat etmiş, müracaatına cevap bile vermemişler. Nüfus kağıdını kocasının soyadına göre düzenleyip vermişler. Nermin New York'da konsolosluğa gidip kendi soyadını korumayı istediğinde, orada çalışan kadın hince bir gülümsemeyle "demek ki evliliği Amerika'da oturma izni almak için yaptın da onun için böyle istiyorsun" der. Bu kadının kendi psikolojik hastalığına göre kanunu yorumlayarak, kadına verilen hakkı kullanıp kullanmamasında karar vermesi hakkını kimse ona tanımamıştır. Ama güç yapılarının bürokrat köleleri güçlünün çıkarlarını güçlü yararına korumak için ve bazen de rüşvet almak için, canla başla uğraşırlar. Bizim bürokrasinin psikolojisi çok nadir görülen bir hastalığa sahiptir: Bu bürokrasiye gittiğinde bu hasta psikolojideki bürokrat senin işini kolaylaştırmak ve yapmak için çaba harcamaz, tam aksine nerede bir pürüz bulurum da zorluk çıkarırım diye yırtınır. Amaç yapmak değil, yapmamaktır. Bir pürüz bulamaz ve yapmak zorunda kalırsa kafası bozulur. Tatmin olmaz. Kendini rahat hissetmez. Çay ve sigara içmeye başlar yatışmak için. Yaptığını bir kenara bırakır; yanındakilerle konuşmaya da başlar. Sen beklersin. İçinden bu adi yaratığın boğazına sarılıp tavuk gibi çekip koparmak bile gelebilir. İnsanlığını muhafaza edersin. Senin beklediğini bilir. Sinirlendiğini de. Çayından bir yudum daha çeker. Durumdan zevk alarak, büyük rahatlık hissetmeye başlar. Çaydan değil tabi; seni ezdiğinden. Bununla yetinmez ve sana çıkışır bile. Nasıl olur da sen herşeyi böyle tamam ve eksiksiz getirebilirsin! Kendinin ücretli veya maaşlı köle olduğunun farkında bile değildir. Polis gibi devlet kurumlarında çalışanların taşıdığı "kanun benim" ve “ben devletim” psikolojisi gibi hasta bir psikolojiyle diğer insanlara gaddarlık ederler.

Bu anlattıklarımın anlamı, asla “yasalar gereği gibi uygulanırsa, sorunlar ortaya çıkmaz” demek değildir: kölenin efendisi ve kendi hasta psikolojisini tatmin için, yasaları ve kuralları hiçe sayarak, güçsüz birilerini ezmesidir. Ne olursa olsun, yasalar egemen düzenin yasalarıdır. Egemen düzenin çıkarlarına aykırı bir yasa ise kullanılma olanakları çeşitli yollarla kısıtlanarak geçersiz yapılır. 

Yasalar ve Eşitsizliklerin ve egemenliklerin yeniden üretimi

Örnekle devam edelim: evlilik ve boşanmayla ilgili yasaları düzenleyenler arasında kadın varmıydı acaba? Kadın olsa bile ne fark ederdi ki zaten? Hiçbirşey çünkü o kadın da, o örgütlü yapının iş yapış biçimi içinde, erkekler gibi egemen güç ilişkilerini destekleyen yasaların formüle edilmesinde katkıda bulunurdu. Boşanmanın çeşitli kurallarla zorlaştırılması (örneğin dilenci gibi nafaka alma hakkı) gerçekte kadın düşünülerek yapılmış birşey değildir. Gerçekte, kadının özgürlüğünü elinden alan evlilik kurumu getirdiği kaidelerle bu esaret düzenini korur: Evlenirken ölünceye kadar birlikte olmaya and içildiğinde, gerçekte bu kadının ölünceye kadar kendi köleliğini kendisinin tastik etmesidir. Devletin rolü eşler arasındaki yapılan kontratı ve kontratla ilgili kuralları meşrulaştırmak ve gözetmektir. Örneğin, bir kişinin boşanmadan bir başkasıyla evlenmesini engellemek gibi (engelliyor mu? Türkiyede ne kadar hoca nikahıyla evlenenler var dersin?).

Yasa önünde kadın ve erkek eşittir. Bu eğer, mahkemede eşittir ise, bu büyük çoğunlukla geçerlidir. Ama iş dünyasında, yasaların söylediği eşitlik eşitsizliği meşrulaştırma işlevine sahiptir.

Birçok ülkede kadını döven erkek yasalara göre  cezaya çarptırılır. Fakat yasaların olması ille ki o yasaların günlük gerçek hayatta işledikleri anlamına gelmez. Yasalar kadınları dayaktan korumada hiç denecek kadar az rol oynar. Karısını (eş kavramını kullanmıyorum, çünkü kavramın kendisi dövmeyi ve eşitsizliği dışarıda bırakır) dövenlerin çok azı kadının isteğiyle hapse atılır. Hapse atılan varsa eğer, onlar da çıkar ve tekrar döver. Kadınların dayağı yiyip yatmalarının baş nedeni evlilik düzeninde ve ekmeğini kazanmada ekonomik ilişkilerin oynadığı roldür. Kadınların iş bulması, iş bulsalar bile yaşamlarını bağımsız olarak sürdürebilecek miktarda ücret alabilmeleri erkeklere nazaran oldukça kısıtlanmıştır pratikte. Bunun yanında çocuk, sosyal ve ahlaksal baskılar ve kadına yükletilen geleneksel görev ve sorumluluklar, kadının erkeğin (ve iş yerindeki yöneticinin) baskısına başkaldırmasını büyük ölçüde önler. Kadının başkaldırma olarak kullandığı yöntemlerse çoğu kez geri teper.  

Yasalar ve ilişkisel yapının meşrulaştırılması

Yasalar boşanmada kadına erkeğin maaşından bir bölümünü vererek, erkeğin egemenliğini ve kadının acizliğini kanıtlar ve meşrulaştırırlar. Yasalar erkeğin ekonomik gücü tuttuğunu varsayar ve kadını erkeğe bağımlı olarak düşünür.

Kadının boşanmada dilenci durumuna düşürülmesinin etkilerinden biri de, kadına kendi kendini ve erkeğe de kadını aşağı görmesi psikolojisini aşılamasıdır. Kadının nafaka parası bir bakıma onun esaretinin ücretidir: Çok ucuz bir ücret. Böylece düzen tasdik edilir ve haklı çıkarılır (meşrulaştırılır).

Boşanmada kocadan çocukların bakımı için para vermeye zorlama aile kurumunda önceden hazırlanmış görev ve sorumlulukların, bu kurum çökse bile, devamını sağlar. Bu, gerçekte ekonomik güçten yoksun olan çocukları korumak amacıyla hazırlanmıştır. Fakat bazen kadınlar bunda erkekten intikam alma fırsatı bulurlar; Herifin gırtlağını bu şekilde yıllarca bırakmamaya karar verirler. Kadınların bence bu iğrenç ve acınacak durumu kendilerine verilen bu rolü benimsemeleri ve iştahla oynamalarıdır. 

Burjuva düşünü tarzının çıkmazı: Çözüm olmayan çözüm üretme

Burjuva düşünü tarzı --ki hemen herkeste değişen ölçülerde vardır-- kadının babasına ve kocasına tutsaklığının ortadan kalkmasına çare olarak yasalar değiştirip, yasalar koyma ardından koşar. Böylece kadının boyunsundurulması ve boyun eğmesine ve, dolaylı olarak aile kurumunun despot bir biçim almasına son vermenin yolu olarak, kadın için yasasal eşitliklerin getirilmesi gerekliliğini bütün burjuva feministler mücadelelerinde ana hedef olarak alırlar. Burjuva femistler nadiren evlilik kurumunu ve toplumsal yapıyı direk olarak ele alıp eleştirirler. Bunun yerine, erkek suçlu olarak nitelenir ve kadın erkek eşitliğinin sağlanması için yasasal değişiklikler ve yasasal yenilikler isterler. Üzerine eğilinen sorun ve konu aile ve evlilik kurumu değil, erkeğin sosyal üretim ilişkilerinde ekonomik, eğitim, öğretim, çalışma ve profesyonel alanlarda kadından çok daha imtiyazlı bir durumda olduğu ve duruma yasaların aracılığıyla son verilmesi gerektiğidir.

Peki aile ilişkileri? Burjuva feministlerine göre, kadın aldığı haklarla genel çevrede eşit muamele görürse, bunun neticesi sonunda ailede de görülür. Burjuva kadın dergilerinin hemen hepsi kadınsal bireycilik, özgürlük, bağımsızlık, seksüel devrim laflarıyla kadınlara burjuva kitle kültürünü ve bu kültürün ürünlerini kakalarlar: Kadının durumuna niteliksel bir değişme sunulmaz. Geleneksel kadın "kocasının evine" kapalı, ev işleri ve çocuk bakımıyla hayatını tüketen, hisli, gözyaşı dolu, mutsuz "evdeki tutsaktır." Burjuva kitle kültürünün feminizmi ise bu kadına daha çok duygululuğu (Tv dizilerini düşün), kişisel zevki ve hırslı tüketimi getirdi: Ye, iç, eğlen! Özgürsün sen! Satın al! Onu da al! Bunu da! Bağımsızsın sen! Şunu da satın al! 

Kapitalist düzen ve kadının esareti

Kapitalist siyasal ekonomi insan ırkının yarısını, yani kadınları, üretim araçlarını (ekonomik gücü) ve üstyapıyı (siyasal gücü) kontrol eden erkeklerin tutsağı olmasını sağladı veya, eğer zaten tutsağıysa, tutsaklığı sürdürmeye devam etti: Ailenin evi kocanın evi ve kadının ise hapishanesi olarak... Kapitalist sistem ne tür yasalarla gelirse gelsin, kadının (ve erkeğin) evlilik kurumu içindeki hapisliğini daha da perçinleştirir. Daha kötüsü, kadın çalışmak zorunda kalarak, kapitalist sistemle, bir başka terröristin pençesine düşer: “işveren” denen sömürgen ve onun yönetim işini yapan yüksek ücretliler. Kadınının bu terrör altına girmesini de kadın özgürlüğü olarak yutturmaya çalışır. kapitalist düzen, evliliği daha da ezici bir şekilde ekonomik aranjman haline sokar: Yaşam savaşında hem kadın hem de kocası çalışmak zorunda kalırlar. Bazen öyle olur ki biri bitkin uyurken diğeri işe gider. O geldiğinde de eşi işe gitmiş olur. Aşk ve sevişme, Amerikada olduğu gibi, eğer mümkünse, hafta sonuna (ya Cuma veya Cumartesi gecesine) sıkıştırılır. 

          Baskıcı düzenin yasaları topal eşeğe vurulan nal gibidir: topal eşek yine seke seke gider. Faydası? Topal sekerek gider, bir agacın altına gölgeliğe çöker. Nalına bakar, "üf be, iyi çaba gösterdim bunu almak için" der ve mutlulukla gülümser. Ama nallayanın onu neden nalladığının bile farkında değildir, ne yazık ki.

Dolayısıyla, “hukuk reform” laflarıyla gelenlerin neyi, kimleri, ne amaç ve sonuçlar düşünerek ve hangi koşullar içinde “nallamaya kalktığına” bakmaksızın, gerçeği yakalayamayız.  Örneğin, hukuk reformu torba paketi içinde dip bir köşeye, kadınları hem cehennem ateşinden korumak hem de korona virisüne karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için, “sıkı sıkı örtünmeleri, örtünmeden  sokağa çıkmamaları, açık seçik sokağa çıkanlara ceza olarak korona virüsü enjekte etme” üzerine kurulu bir yasal reform hediye edilebilir. Niye olmasın ki!  

 Kasım 20 2020

Share:

TV'de CHP"li konuşmacılar ve Hukuk Reformu

 

Siyaset tarihinde herhangi bir lider "herhangi bir reform" yapacağını söylediğinde, demek istenen oldukça açıktır: Ben benim egemen yönetim yapıma ve amacıma uygun olan reformlar yapacağım, çünkü var olanlar bizim yönetimimize ayak bağı olmaktadır. 

Ama, özellikle, CHP'li ve benzeri konuşmacılar Televizyonlarda, örneğin, "reform" sözünü "kendilerinin anladığı biçimde reform" olarak ele alıyor ve değerlendirmelerini ve eleştirilerini ona göre, yapıyorlar.  Elbette, bu da yapılabilir; ama şunu açıkça anlayıp, tartışmanın çerçevesini "senin reformdan ne anladığından hareket ederek değil, reform veya benzeri ve diğer söylemleri söyleyenin düşündüğü ve amaçladığı çerçeveden hareket ederek yapmak gerekir.  Yukarıdaki karikatürde, Silvio  hukuk reformu yapacağım diyor, eleştirenler bunu kendilerini reform anlayışına göre değerlendirip, "yapamazsın, yaptıklarına bak"  gibi eleştiriler sunuyorlar. Silvio'nun amacı "tahmin et, bu kim" diye adaletin zaten kapalı olan gözünü kapattığında, adalet hoş ve istekli bir şekilde, "Silvio" demeli ve biz izleyicilerin alkışlaması ve siz izleyicilerin de kılını bile kıpırdatamamasıdır. (Not: terazili ve kılıçlı adaletin gözünün kapalı olması ender olarak "iltimas yapmaması" olmaktadır, çünkü kapitalist demokrasi oyununun 200 yıldan fazladır yaptıklarından biri de gözü kapalı adaletin, gözünün ve vicdanının açık gerçekleri göremeyecek kadar körleştirildiği, terazisinin iki yüzlü sahtekarlığın terazisi olduğu ve elindeki kılıcın da kitleleri tepesinde sallanan baskı ve terör aygıtı olduğu tarihsel gerçeğidir. Bunu ben söylemiyorum, bunu dünyadaki dürüst aydınlar uzun yıllardır kanıtlarla belirtiyorlar. Sadece sayısız örneklerden iki tanresini verelim: Ne zaman gözü kapatılmış adaletin güçleri, insanların en basit ve en doğal hakkı olan yaşam çevresinin aç gözlü kapitalistler ve siyasal ortakları tarafından mahvedilmesine karşı direndiklerinde ve güçsüzleştirilmişliklerinde sadece gösteri yaparak mücadele verme durumuna düşürüldüklerinde (ve hatta direnişi alkışa ve tencere tava sesine indirgediklerinde), o insanlara baskı uygulamadı, yerlerde sürüklemedi, dövmedi ve köylerinin ve çevrelerinin mahvedilmesini sağlamadı? Batı demokrasisinin Fransız yönetimi polisin görüntüsünü çekmeyi ve medyada yayınlamayı yasaklama peşinde. Polisin işi tarihsel ve görevsel olarak meşrulaştırılmış şiddet kullanmadır. Bu günlük apaçık gerçeği bile medyada dillendirmek, polisin günlük şiddet zevkinden zevk alan hasta ruhluları çok rahatsız etmektedir. Bu nedenle sahte demokrasi ve sadece güçlülere ait olan özgürlük adına, genel demokrasi ve özgürlük  katledilmektedir.  

Demek istediğim, şu: Eleştirilerin hareket noktası ve dayanağı,  örneğin eğer bir yöneten güç yapılarında birileri "reform yapacağız" dediğinde, sizin reformdan anladığınıza göre değil, onu söyleyenin reform sözüyle neler yapmak istediğine göre tartışma ve eleştiri sunmanız gerekir. Atatürk'ün "reform yapacağız" demesi ile günümüzdeki, örneğin Fransız, ABD ve Türkiye gibi ülkelerdeki yöneticilerin "reform yapacağız" gibi sözlerini, o sözleri söyleyenlerin amaçları, taktikleri, stratejileri, gerçekleri değiştirme yerine gerçekler hakkında, kitlelerin beyninde, sahte imajlar yaratma çabaları gibi çerçeveler içinde değerlendirmek gerekir.
 
    

Share:

israf yapma sofrana sahip çık


"Aman tek bir lokmayı bile israf etmeyin! Tabağın yarısını yiyip yarısını çöpe atmayın! Bizim israf ve insanfsızlığmız, hep sizin israf ve insafsızlık özlemlerinizi hissederek doyurmanız için!" gibi laflar ediyor insanlıktan nasiplerini almamış, ama soygundan nasiplenen birileri, büyük soygunu yapan ekonomik ve siyasak güçler için. (Aslında bu tür sözleri düşünen, propagandasını tasarlayan ve gerektiğinde birbirini yiyenler, daima ücretli/maaşlı köleler olmuştur, efendilerinin önlerine attığı kırıntılar için). Şu yazacağımı günümüzde bu ülkenin çoğunluğu her zaman yaşıyordu ve şimdi daha çok kötü durumda yaşıyor: Benim en çok sevdiğim, çeşmeden bir kaseye su doldurmak, suyun içine şeker atıp karıştırmak, kuru ekmeği küçük parçalara bölüp suya atıp, afiyetle kaşıkla yemekti. Ben nasıl israf yapabilirdim ki! İnsanların israf yapabilmesi için, önce yeterli yiyeceklerinin olması gerekir; sonra da yukarıdaki sözleri söyleyen insanımsılar gibi olmak. Biz "israf olmasın" diye, dört kardeş aynı yatakta yatardık, hem köydeki eşkiyaların girip soyduğu "in evinde" hem de Ankara'daki "buz gibi rüzgar geçirerek" bizi doğayla içi içe olmaktan mahrum etmeyen bol fareli evde. 
  
Abartıyorum! Hatta yalan söylüyorum; Ne ekonomik sefalet içinde ne de düşünsel, duygusal, vixzdansal ve davranışsal olarak sefilleştirilmiş millet ve ümmet var! Bu onurlu millet ve ümmet, ayrıca şikayet edip günah da işlemezler asla. Dikkat, kemik atıyorum, yakala, tarih boyu yaptığın gibi kemire kemire Diriliş ve Uyanış dizilerini izle, şükret, sınandığını unutup şikayet ederek kafir olma. 

Eyyy yöneticiler, o anketlerin sonuçlarına bakmayın; "yüzde 20 kararsız var" demek, o araştırma geçersiz demek. Hiç kaygın olmasın; Biz Asla CHP ve benzeri nifakçılara ölür de oy vermeyiz. Bir Arjantinli "Arjantin halkını sırtından vurup çamur içine ağız üstü yere sersen, o çamurun içinde o çamuru yalayarak sürünmeye ve büyüklerine dua etmeye devam eder" demişti. Arjantinliler de ne ki! Biz aç ölürüz; çamuru bile israf etmeyiz, vurguncular yıkılan binalar ve "kentsel dönüşüm" diye meşrulaştırılmış gasplar yapsın diye; Biz vefalı, inançlı ve gözü tok kullarız, sadık milletiz, imanlı ümmetiz. "Padişahım sen çok yaşa" demek için, hayallerimizin gerçekleşmesi için, 29 Ekim 2023 yılını sabırsızlıkla bekliyoruz: Vur de vuralım, öl de ölelim ki, siz ekonomik ve siyasal büyüklerimiz bizim sayemizde zenginlik, güç ve şaşa içinde yaşayın her zamanki gibi. Biz de size bakıp, öbür dünyadaki Hurileri ve Nurileri de sizin sömürünüze sunarak, mutlu olalım. Biz sizin için var olduk ve varız. Onbinlerce yıldır böyleyiz ve dayanamayıp şikayet edenlerimiz olsa da, biz "düzenden" vazgeçmeyiz (alışmışlık işte). 

Cep telefonuma bu tür mesajlar ve elbette bize krediler bahşeden bankaların bizi ne kadar düşündükleri mesajları sürekli gelmekte. Onlar bize konuşmakta, ama biz onlara bir türlü konuşamamaktayız; onlar bize erişiyor, ama bizim onlara erişimimiz engellenmiş. Ne demokrasi ve özgürlük değil mi! Ama CHP veya benzeri bir ittifak sayesinde liberal çoğulcu katılımcı demokrasi geldiğinde, bu sorunların hepsi ortadan kalkacak; ele ele mutlu bir şekilde güneşin batışını seyrederek filmi bitireceğiz (kim dedi "hadi ordan be" diye? "Güneşin batışı" ile, ilk karaklık çağdan daha karanlık ve hunhar olacak olan İkinci Karanlık Çağı mı ima ediyorsun yoksa? Yooo, ikinci karanlık çağın alacakaranlığında olduğumuzu söylüyor gibi geliyor bana. "Okumanın" "anlama" yapıldığı çok gelişmiş cehalet çağı demek istiyor olabilir mi? Tüh, bir türlü, "derin anlam" çıkaramadık gibi geliyor bana!)

Trump heyecanı devam ediyor. Karısı ne zaman boşanacak Trump'dan? Trump kafayı iyice yiyecek mi? Ocak 21 2021'de, Trump seçimi kazanana koltuğu verecek mi, yoksa, ABD Hıristiyan Evangelist Cumhuriyetini ilan edebilecek mi?  Trump'ı koltuktan FBI koparabilecek mi, yoksa FBI ve ordu "God Bless Trump" deyip; Trump'ın yeni cumhuriyetini destekleyecek mi? "Biraz sonra" diyemeyeceğim, çünkü epey zaman var. Bekleyeceğiz, umutla ve umutsuzlukla. 

Kasım 19 2020,             

Share:

Maaşlıücretli köleliğe devam: PTT ve Yanıltıcı Kampanya

Şimdi üç hafta sonra. (Bir önceki olayı okuyun: Maaşlı/ücretli köleler: Amerika ve Türkiye farkı

PTT'ye gittim. PTT'deki müdür ile konuşmak istediğimi söyledim. Güvenlik işindeki kişi "ne söylemek istiyorsun, bana söyle" diyerek beni müdürle konuşturmak istemedi. Yani, bu güvenlik görevlisi, sanki yönetsel yapının uygulayıcısı kapı tutucu gibi, bir güvenlik görevlisinin yapması gerekenin çok üstünde güce sahip gibi hissetmekte ve davranmaktadır. Bir özel üniversitede, benim herhalde kendilerinden olmadığmı hissettiği için, beni içeri almayan ve sorguya çeken ve hatta döveceğini söyleyen güvenlik görevlisi "kapı tutucu azgın it gibi davranmaktaydı. Bu azgın it, üniversitenin dekanı veya rektörü geldiğinde kuyruğunu fırıldak gibi döndürür. Sadece fırıldak gibi döndürmekle kalmaz, bu efendilerine yaranmak için "vur de vuralım, öl de ölelim" işini de büyük zevkle yapar. Türkiye'de güvenlik şirketlerinin tarihi yeni. Ama ben güvenlik şirketlerinin İngiltere'de ve özellikle Amerikada 19. ve 20. yüzyılda neler yaptığını çok iyi bilirim. Türkiye gibi ülkelerde, grevleri ve haklar isteyen gösterileri bastırmak için güvenlik şirketlerine gerek duyulmadı, çünkü polis, jandarma ve siyasal birkaç örgütlenmelerin adamları yeterliydi. Amerika'da öyle olmadı. Yılda 10-15 bin grev olunca, yöneticileri eski polis veya eski ordu mensubu olan İngiliz kökenli Pinkerton şirketi gibi güvenlik şirketleri türedi; grevleri ve haklar isteyen insanların gösterilerini bastırmak için güvenlik şirketleriyle anlaşıldı. Onlar asgari ücret bile vermedikleri çalışanlarını (güvenlik işçilerini) grevcileri ve göstericileri dağıtmak, çadırlarını yakmak, dayak atmak, çöle falan götürüp "dönerseniz öldürürüz" diye korkutmak, köprülerde ve ağaçlarda asmak, kurşunlamak için gönderdiler. Hiç merak etmeyin, Türkiye'de de maçlar dahil birçok yerde gerektiğinde bastırmak, dövmek için bu şirketlerin "güvenlik görevlileri tutulacaktır.

Güvenlik görevlisine "sana söyleyeceğim bir şey, yok, müdürünle konuşmam gerekiyor" derken, müdür geldi. Ben müdüre PTT'nin kitap kampanyasından bahsettim ve bu sırada bana çok daha önce bitmeyen kampanyayı bitti diyen kız/kadın birşeyler basıp getirdi müdürüne. Bana PTT'in kampanya reklamından farklı şeyler yazan bu belgeyi gösterdiler. Belgede kammpanya ticari amaçlı olarak kötüye kullanıldığı için sınır konulduğunu ve sadece bir kez bir kitap gönderebileceğimi söyledi. Kız da "bir kitap gönderebilirisdiniz kampanya ile" dedi. Ben bir kitap değil, bir kiloya kadar 5Tl olduğunu söyledim. (Korona virüs geldi ya, hem PTT şubelerinden bazılarını kapattıp, çalışanları işsiz bıraktılar, hme de fiyatları artırarak "krizi faydaya çevirdiler (Hiçib devlet kurumu, halkını soyma işine girmez; kiç bir devlet halkını soydurmak için taşeron şirket tutmaz ve sözleşmeli personel gibi uygulamalarla halkını soymaz. Ama bazı ülkelerin yönetici güçleri bu soygun ve yoksullaştırma politikasını zevkle kullanırlar).  Müdür söylenmeyen gerçeği bildiği için, kabul etti. Fakat kampanyadan faydalanarak birden fazla göndereremeyeceğimi söyledi. Ben bunun kampanya reklamında farklı olduğunu söyledim. Ama onlara gönderilen talimat, kitap kampanyasının yazdıklarını ciddi şekilde sınırlayarak ortadan kaldırılmaktadır. Bana müdür ve yanındaki bir zaman "kampanya bitti" diyen, bir başka zaman da "bir kitap için 3.5 TL yerine 16 TL isteyen kız, PTT'nin kampanyayla kitap gönderimini yakından izlediğini ve birden fazla kitabı kabul eden çalışanların maaşından gönderim paralarını  kestiklerini söylediler. "Ertesi gün de getirirsem ne olur" dedim. "Kampanyayla gönderemezsiniz; kabul edersek maaşımızdan keserler" dediler. Bir kitap göndererek, PTT'den ayrıldım. 

Ertesi gün, dört öğrenciye gönderdiğim kitapları dört ayrı PTT şubesine giderek gönderdim. 5 gün sonra bir öğrenciye daha gönderecektim. PTT'ye gittim. Çalışan kız "daha dün gönderdin, gönderemem" dedi. Ben de, sertçe "beş gün önceydi" dedim. Neyse, bana "iyilik yapar gibi" kabul etti. 

Herhalde on gün kadar sonra, bir kitap göndermek için aynı PTT'ye gittim. Farklı bir genç kız (kız deyince, çok bilmiş bazı hasta ruhlulaştırılmış feministler veya çarpık kadın hakları düşüncesi işlenmişler aklıma geldi, Kız sözcüğü, kullanılan bağlam içinde "bakire" veya "genç  dişi/female --kadın/women değil-- anlamına gelir. Benim burada kullandığım bağlamda "bakire" anlamını çıkarıp, "erkek egemenliğini yeniden-üretiyor" gibi suçlamak için, iletişimsel bağlam hakkında en küçük bir bilgisi olmayan, çarpık bilinçli ve hasta ruhlu bir hale dönüştürülmüş ve aynı zamanda düşmanlıkla doldurulmuş biri olmak gerekir. "Derin anlam" gibi saçmalıklarla bağlamından yoksun sonuçlar çıkarmak göstergebilimi gereği gibi bilmeme veya yanlış bilmeden veya bilgiçlik taslamadan kaynaklanır) 

Neyse, bu farklı bir genç kıza kitap olduğunu ve kargo ile göndereceğimi söyledim. İşlemleri yaptı ve 16 Tl dedi. Tüm bu yapılanlar ne demek? Bu, "ucuz kitap gönderme kampanyası yapan PTT insanları kandırıyor" demektir. Ben 5 TL dedim. Kız yandaki diğer kıza döndü ve dediğimi söyledi. O da bana baktı, beni tanıdı ve beni kasdederek "ona haftada bir kitabı 5tl ye gönderebileceğini söyledik" dedi. (Bana böyle bir şey söylenmedi. Kız kendince kural koyuyor ver bunu uyguluyor). Şimdi, burada, Türkitye'de çalışan insanlarla  ile ilgili bir diğer  gerçek ortaya çııkıyor: Ücretli kölenin yaptığı iş sürecinde müşteriyle, (veya haklı hakkını duyurmak için gösteri yapan insanlarla olan) ilişkisinde, kendini efendi sanarak keyfi güç kullanımı gerçeği. Bu çarpık gerçekte, Polis ve benzeri devlet memurları kendini devlet sanır ve onu uygular. Hayatı zindandaki insanlar gibi zindanın parmaklıklarının öbür tarafında geçen bir gardiyan ve gardiyan başı kendini suçlulara ders veren ve cezalandıran biri sanır ve bunu hunharlıkla ve büyük hınç ve zevkle uygular. PTT'de çalışan biri 5 Tl olan bir ödeme için 16 Tl alarak PTT'ye haksız kazanç sağlar (bilerek veya bilmeyerek). PTT'de çalışan biri müşteriye haftada bir kitabı 5 TLye göndermeye izin verdiğini söyler."  Böylece ücretli/maaşlı köle kendi üzerinde uygulanan güçle oluşan güçsüzlüğünde, müşteri üzerinde güç uygulayarak kendini rahatlatır, doyum alır (Aziz Nesin'in patronun azarladığı ücretli-kölenin evdeki kediyi tekmeleyerek güç uygulaması ve böylece rahatlaması hikayesini okumanızı öneririm). Hiç bir şey yapamazsa, arabasına bindiğinde, direksiyonu tuttuğunda, hasta ruhlu bir canavara dönüşür ve arabasından indiğinde büyük bir deşarj olmuş şekşlde evine doğru yürür. Ama yolda, tekmeleyebileceği bir kedi (herhalde kediden bahsetmediğimi anlıyorsunuz) ile kazara bir çekişmeye girerse, onun anasını ağlatır.  Ezilmişlerin Türkiye gibi ülkelereki yaygın psikolojisi fırsat eline geçtiğinde, yani ezebileceği birini bulduğunda, onu ezmektir. (Bu insanımsılık savaşlarda, özellikle şimdilerde Suriye'de falan olduğu gibi, Amerikalıların  özgürlük savaşcısı gibi isimlerle adlandırdığı ve bir iki yüz dolarlık aylıkla beslediği  çok-inançlı-paralı-askerler girdikleri her yerde evler dahil her yeri yağmalamakta ve akıl almayacak hunharlıklar yapmaktadır). Polisler, Maliye'de ve benzeri yerlerde çalışan memurlar, öğretmenler, akademisyenler, "satış temsilcisi" diye kendilerine sahte güç bahşedilen tezgahtarlar, kısaca ücretli/maaşlı olarak her seviyedeki çalışanlar bir aşağıdakini ezme işini bol bol ve zevkle kullanırlar --bunu yapmayanlar aınlıktadır, eğer çoğunlukta olsaydı, örneğin, ücretli/maaşlı köleler arası dayanışma ve örgütlenme yaygın olurdu--. Tarih boyu dünyayı günümüzdeki gibi siyasal, ekonomik ve kültürel güçlerin kolayca yönetebilmesinin en temel koşulu sadece maddi olarak yoksul ve yoksun bırakma değil, aynı zamanda düşünsel, duygusal ve vicdansal olarak da yoksul ve yoksun bırakmadır.  Bu başarı devam ettikçe dünyayi iki ayaklı insanımsılar yönetmeye devam edecektir; o insanımsıların insanımsılaştırdığı güçsüzleştirilmiş insanımsı kitleler ise, onları yönetenler için ve hasta psikolojik doyumlarla kendilerini rahatlatmak için birbirini ezmeye devam edecektir. Yani, bu başarı devam ettikçe, bu dünya giderek çok daha kötü bir dünya olmaya devam edecektir. Daha kötüsü, insanlar günümüzden daha yaygın bir şekilde kendilerinin kölelik ve ezilmişlik koşullarını onlara bahşedilen sayısız özgürlükler olarak görmeye devam edecektir. Elbette, New york'ta, sen bilmediğin halde, sana "çocuğunuzun da aylık almaya hakkı var" diyen, yani sana hak ettiğini bir şey olduğunu söylemeyerek -- veya kitap için 5 Tl yerine 16Tl alarak-- hastaca bir egemen ilişkiler düzeninde mağdur etmeye, sömürmeye ve soymaya katılmak gibi bir tercihi seçmeyen, insanların sayısı giderek azalacaktır.  Elbette en iğrenç mahluklar --insan olan birkaç istisna dışında--,  örneğin, sahte imaj yaparak şirin görünmek için "duyarlılık, kamusal hizmet, kamusal yarar" reklamları ve propagandası yapan, ama uygulamada milleti kandıran üst seviyedeki ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki yönetici kadrolardır. Bu kadrolar, o denli aşağılık seviyeye inen politikalar uygularlar ki, örneğin, en basit şekliyle, PTT'de kitap kampanyasında, benim gibi insanlara kitap gönderenlerden 5 Tl aldığı (yani, 16tl almadığı) için çalışanları onların maaşından keserek cezalandırırlar (eğer çalışanların bana dedikleri gerçekse, büyük olasılıkla gerçektir; büyük marketlerde yanlışlık yapan çalışanların maaşlarından kestikleri gibi, 3.99 gibi fiyatlardan 1 veya 4 kuruşu müşterilere vermeyen, ama gün sonunda bu yolla elde edilen parayı da, çalışana verme yerine --ama eksik çıkınca parayı çalışandan kesiyorlar--, gasp etme gibi). 

Çalışanlar kitap kampanyasından yararlananların ticari amaçlı yapıp yapmadıklarını nasıl bilebilirler ki? bilemezler. Onların tek yapacağı "bu ticari amaçlı bir kitap gönderme değildir" diye beyan etmesini istemektir. Ama yukarıda belirttiğim tür yöneticiler, bir yandan kitap  kampanyasıyla okumayı destekleme adıyla sosyal sorumluluk propagandası yapmakta; öte yandan da, "ticari amaçlı kullananlar tarafından kötüye kullanılmakta" gibi bir gerekçeyle kitap kampanyasından faydalannmayı bir kitap göndermeye indirgemekte, böylece sahte ve yanıltıcı reklam/proposyon/propaganda yapmaktadırlar.  PTT 'de bu kampanyaya ve kitap kampanyasını sadece bir kitap göndermeyle sınırlayan uygulama yapanlar, bu uygulamada hata yapan çalışanları maaşlarından kesinti yaparak para cezasıyla cezalandıranların şunlardan birini yapması normal olarak beklenemez: Ya uygulamayla kuşa çevirdikleri kampanyayı kaldırmak;.Ya kampanyada bir kiloya kadar kitap 5Tl  ve sorası normal fiyat olarak ve de kitap gönderenin kampanyada sadece bir adresten fazla kitap gönderemeyeceğini belirtterek, uygulamada milleti kandırmayı ve dolandırmayı durdurmak; Ya da insanların "ticari amaç olmadığını beyanını" isteyerek, öğrencilerin veya diğer gençlerin ve insanların okuması için gönderilen kitapları insanların göndermelerine koydukları sınırı kaldırmak.

Dünyayı iğrenç hale getirenler, hem sosyal faydadan bahsedip, uygulamada sosyal faydayı ortanda kaldırma işini çok iyi beceriyorlar. Çünkü müşterilerin gönderme veya göndermeme dışında başka bir güce/tercihe sahip olmadığını çok iyi biliyorlar. Düşünün dört öğrenciye kitap göndermek için dört ayrı PTT şubesine gittim. Bu beni öfkelendirmiyor; beni öfkelendiren şey, bir taraftan sosyal fayda, insanların kitap okumasını yayınlaştırmaya yardım gibi laflarla reklam ve propaganda yapılması, ardından da uygulamada "kötüye kullanılıyor" diye hem o kampanya propagandasına devam etmek hem de  kampanyada yazılanları müşteriye uygulamayarak bir taşta birkaç kuş vurmaktır.   

PTT'ye üç hafta önce şikayetimi belirttim. Ama hiç bir yanıt gelmedi. Şimdi PTT Genel müdürüne yazacağım. Çok merak ediorum sonuç ne olacak. 

Yani, devamı var. 

Devamında, bu durumu medyay göndereceğim. Bakalım onlar nasıl davranacaklar.

Devamında, sahte ve yanıltıcı reklam yaptıkları için, ilgili mercilere yazacağım. Bakalım ne olacak.

"İt iti ısırmaz" diye bir deyiş var Türkiye'de. Bu yanlış, çünkü itler birbirini ısırır. Ama bu deyiş dört ayaklı itler için söylenmemiş, iki ayaklılar için söylenmiştir.

7 Kasım 2020           

Share:

Deprem: Ölenler ve öldürenlere ne olur?

Türkiye!de yine deprem  oldu. Medyada yine aynı haklı şikayetler ve yakınmalar. 

Bu binalara izin verenlere, denetleme yapanlara, binayı yapanlardan avanta alanlara, binayı tasarlayan ve inşa edenlere ve sahiplerine Türkiye'de ne olmaktadır? 

Bunun yanıtını insan olan herkes bilir ve insanımsılar da bahaneler uydurur. Aşağıda dört bin yıl kadar önce, bina herhangi bir nedenle yıkılırsa, binayı yapana uygulanan cezalar yazılıyor.

Buna benzer veya bundan esinlenen bir yasa Türkiye'de olsa ne olur?  Zaten var olanlara ne oluyorsa o olur: Yasa iki şekilde uygulanır: (1) Bina yapanlardan meşrulaştırılmış ve gayri-meşru (rüşvet, hediye) para almak için kullanılır; (2)  Bina yapanlar en ucuza mal etmek için her türlü düzenbazlığa başvurur (örneğin malzemeden çalar; kötü malzeme kullanır). 

Bina çöker ve insanlar ölürse ne olur? Ölürler ve hak ettiklerini bulurlar: Onlar da sağlam ev satın alsınlar veya sağlam evde kirada otursunlar. Bu tür lafları söyleyenlere, o ölenlerin yakınları falan "başmızdan Allah eksik etmesin" diye sürekli oy verirler. 

Peli bina çöktü, bu binayı bu şekide yapanlara ne olur? Uzun senelerdir  ne oluyorsa, o olur: Hiç bir şey olmaz; hatta millet vekili bile olurlar.  

Share:

Trump, Cennetteki Melekler, Tanrı, Halk ve Biden

Trump, Cennetteki Melekler, Tanrı, Halk ve Biden 

Trump seçim gecesi saat 2:30 sıralarında çıkıp seçimi kazandığını belirtti ve oyları saymanın durdurulmasını istedi, oylarda sahtekarlık yapıldığını söyledi. Söyler söylemez, Adalet bakanı tüm ülkedeki polisleri seferber etti; polisler (elbette vatansever ve Hz İsa severlerle birlikte) oy sayım merkezini bastılar; oy sayanları tutukladılar (Cumhuriyetçileri serbest bıraktılar); oy sandıklarına el koydular ve bazı merkezlere taşıdılar. Sonra, oylar yeniden sayıldı ve Trump çok büyük farkla başkanlığı kazandı. Amerika’nın özellikle Güneyindeki ve ortalarındaki halk sokağa döküldü ve 3 gün “Trump’ımız sen çok yaşa! God Bless Amerika! Komünist sosyalist Biden geber!” dediler (Biden sosyalizm düşmanıdır). Bir sene sonra, Trump Amerika’nın Bağımsızlık gününde, “Hıristiyan Amerika Birleşik Devletini” ilan ederek Tanrının Dünyadaki Düzenini kurdu. Başkanlığı lağvetti; Hıristiyan “aile hanedanlığına” dayanan, “Hıristiyan Dünya Başkanlığı” kurdu. Sonra, gök kubbenin altında her yerde Hıristiyan Kilisenin Çan seslerini duyurmak için, Kutlu yolda şehit olsa bile vazgeçmeyeceğine İncil’e el basarak, söz verdi. Bunu duyan halkın bir kısmı, mahallelerindeki Müslüman, dinsiz ve vatan haini Amerikalıları Hz. İsa adına öldürerek kurban ettiler. Öldüremediklerini de, Yeni Amerikan güvenlik güçleri alıp götürdü. Kısa zamanda Trump Amerika’yı yeniden güçlü yaptı. İstila ettikleri ülkelere bir taraftan bol bol kilise kurdurttu ve öte yandan da o ülkelerin yer üstü ve yeraltı kaynaklarını ganimet olarak Hıristiyan şirketler arasında bölüştü (elbette kendi ailesinin ve yakınlarının aslan payını almasını sağladı). Trump bu hayalerle hayallenirken, kendisinin oy sayımında giderek gerilediğini görür. Hayaller hayal oluyor! Kazanıyorken, birden bire kaybetmeye doğru gittiğini gören Trump kafayı yemeye (delirmeye) başlıyor ve harflerle durmadan “OYLARI SAYMAYI DURDURUN” diye yazmaya başlıyor. Bu sırada Trump'ın radyosunda Fatih Erkoç'un "Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde" şarkısı duyulmaya başladı. Trump iyice oynatmaya başladı. Kudurdu. Bu sırada Trump’ı destekleyen evangelistler ve diğer din liderleri halkın önünde kendilerinden geçerek ettkleri duaların ve hatta  “Trump’a oy verin;  Cennete gidin” “Trump’a oy vermezseniz cehenneme gidersiniz” gibi yaptıkları teşviklerin ve korkutmaların boşa gittiğini görünce onlar da çıldırdılar. 
 
Örneğin, TRUMP’ın ruhani danışmanı Paula White (Trump için din sömürüsüyle oy toplayan resmi olmayan Evangelist Diyanet işleri lideri gibi bir şey) sahnede sürekli olarak aynı şeyleri durmadan defalarca zikrederken ve kendinden geçmiş bir şekilde anlaşılmayan ruhani sözler söylerken,  Trump’a yardım için Tanrının Cennetteki meleklerini gönderdiğini, her yerden, Afrika’dan, Güney Amerika’dan meleklerin geldiğini durmadan tekrarlayıp duruyor;  “Vurun!, vurun!”, “Zaferin sesini duyuyorum, zaferin sesini duyuyorum!” diye sürekli tekrarlayıp dinleyicileri galeyana getirmeye çalışıyor. 25 milyondan fazla izlenen bu zikri https://twitter.com/i/status/1324175651515949056 (yana tıklayın) adresinden izlemenizi öneririm (ingilizce anlamanıza gerek yok). Ama ne Tanrı ne de melekleri dünyanın birçok yerinden gelip Trump’ın kazanmasını sağlamadı. Tanrı tarafsız kaldı, dinlemedi. Gerçi 25 milyondan fazla insan yutube’da izledi ama, "o kadın delicesine zikrederken arkasından gelip geçen adam gibi pek kimse dinlemedi” diyen Amerika’lının aksine, Trump’ın oylarının büyük olasılıkla önemli bir kısmı fukara evangelist halktan geldi. Tanrı ve melekleri de gelmeyince, Trump kafayı daha çok yedi. Daha büyük harflerle “OYLARI SAYMAYI DURDURUN” diye her 5 dakikada yazmaya başladı. Başka kışkırtıcı yalanlar ve suçlamalar da yazmış olmalı ki, özgür internet ortamında, Twitter firması özgürce Trump'ın yazdığını yayınlamadı, onun yerine "kısmen ve tümüyle demokratik yapılara ve süreçlere zararlı olduğu" gibi bir şeyler yazarak Trump'ı özgürce sansür etti: Böylece, Trump'ın ifade özgürlüğü Twitter tarafından özgürce elinden alındı. Bunu gören Trump çaresizliğinde ve güçsüzlüğünde kafayı iyice sıyırdı; başka yollarla saldırısına devam etti; ama fayda etmedi, çünkü Amerikan kapitalist sisteminin polis dahil tüm güvenlik güçleri ve adalet bakanı ve de hakimleri TRUMP’ın ve TRUMP’ın partisinin güvenlik güçleri olmadığı (öyle düşünmedikleri ve öyle düşünme zorunda bırakılmadıkları) için, TRUMP gibi kudurup ellerinde silahlarıyla oy sayım mekanlarını basıp sandıkları tutuklayıp, bir yere götürüp, TRUMP oyu dolu sandıklarla değiştirip, yeniden sayım yapılmasını sağlamadılar. Hatta oyları bilgisayara geçirenler “her demokrat oyu çıktığında, Demokrat vatan hainlerine" ve "dinsizlere küfrederek" ve “God Bless Amerika” deyip, demokratların oyunu Cumhuriyetçilere yazmadılar. (Bunu yazarken, aklıma son birkaç seçimde CHP liderlerinin falan “oylarda hile yapıldığı ile ilgili “ciddi iddiaları” geldi. Dürüst bir parti yönetiminin yapacağı kendi ellerinde olan Tüm Türkiye’de olan oyları, ayrıntılı olarak halka açıklamaları gerekirdi. Açıklamadılar. Bunun en önde gelen anlamı şudur: Demek ki gerçekte seçimi kaybettiler (ya da seçim sandıklarında çalışan CHPlilerden oy dökümünü alma gibi bir girişimde bulanmayacak kadar beceriksiz ve ilgisizlerdi. Açıklarlarsa, gerçek ortaya çıkardı; ama dünyanın en eski mesleğini bin kat daha geride bırakan çağdaş politikacılardan –ender istisnalar hariç—çıkarlarına değilse dürüstlük asla beklenemez. Her neyse, sadece aklıma geldi. Biz asıl meseleye dönelim). Trump’ın partisindekiler TRUMPın kudurmasına çok üzüldüler; gözyaşları sel olup White House'ı bastı. Ama "kaybeden bir padişahı" desteklemek gibi bir gaflete düşmediler. TRUMP günlerce kendi taraftarlarını kışkırttı; fakat sokakları “oy saymayı durdurun” diyenler doldurmadı; tam aksine “her birimizin oyu sayılmalıdır” “adam kafayı yedi", "Amerika’yı bazı başka ülkelerle karıştırıyor” diyenler sokakları doldurdu. Milyonlarca ağır silahlar satın alanlar, sokakları dolduran bu insanları kurşunlayarak –birkaç küçük saldırı dışında-- TRUMP’ı tahta geçirmedi. Sonunda, TRUMP’ı önce partisi, hemen ardından eşi/karısı terketti. Trump direndi. Ocak 20, 2021 tarihinde, TRUMP'ın koltuğu Biden'e vermesi gerekirdi. Vermedi. Önce koltuğu şapur şupur öpmeye başladı; ardından da, "bu benim kimseye vermeeem" diye kendini zincirlerle koltuğa bağladı. Bulanık bulanık gülümsüyordu etrafa. Zinciri kesmeye gelen FBI ajanlarına "gelmeyin, bende ölümcül yeni Corona virüsü var, yüzünüze hapşırırım, olmazsa tükürürür, sizi hasta eder öldürürüm! Issırırım valla!" diye bağırdı: Hiç bakmam, Cırmalarım da!". Neyse, %100 robot olan bir ROBOCOP geldi, Trump'ı koltuktan zorla söküp aldı ve evine götürüp, şevkatle alnına soğuk bir öpücük kondurarak, yatırdı. Aslında, Trump Robocop ile hemen orada evlenirdi ama, olmadı, çünkü Robokop "dünya güzeli" seçilmemişti. Robocop "İyi geceler" deyip gitti. TRUMP da ona "sen CNN muhabirisin! Sen halk düşmanısın!" diye çıkıştı. Takip eden günlerde, TRUMP geceleri uykusundan, “oy saymayı durdurun” diye haykırarak uyanmaya başladı, bir yıl kadar. Bir ara “şıp, şııp, şıııp, oy ları say ma yı dur du run” sözlerini heceleyerek New York’un Central Parkında “ip atladığı” ve elma şekeri yediği görüldü. Sonra, düzeldi mi düzelmedi mi bilinmiyor; ama eski meşrulaştırılmış mafya patronluğu işine kendini verdiği söyleniyor.

Şimdi, şimdiye dönelim: Detroit’de oyların sayıldığı merkezin önünde toplanan insanlar, Trump’ın sözünü kralın/padişahın sözü sayıp tekrarlayarak “saymayı durdurun”, “hile var” diye gösteri yaptılar. Başka yerlerde, Mutlak köleliğin sembolü Confederate (Amerikan İç savaşında Güneylilerin) bayrağını sallayan Trump taraftarları tarihi geçmişlerini aşağılayanlara karşı gövde gösterisi yaptı. Bu gösterilere Kuzey'in ücretli köle kitleleri bayraklarını sallayarak, "oylar sıyılır"  dışında, hiçbir yanıt bile vermediler. Bu gösterilere, eğer Trump her zamanki kışkırtıcılığı ile bir şeyler daha söylemeye devam ederse, büyük olasılıkla gelecek hafta, şiddet kullanımı ve bundan faydalananların yağma girişimleri eklenebilir. 
Gelecek hafta durumu size bu yandaş olmayan haber medyasından (sanki yandaş olmazsan, başka bir güce yandaş değilmişim gibi)  açıklarım. 

Trump veya Biden: Fark ne? 

Amerika ve dünya için, "kaba soygun ve sömürü" ile "sinsi soygun ve sömürü" farkıdır. peki, başka Trumplar ve Bidenlerin oduğu başka ülkelerdeki farklar nedir?  Başka ülkelerdeki Trump’ı kıskandıran güce sahip olan iktidar sahipleri seçilince şunlar olur: Hayasız, vicdansız, acımasız soygunun ve vurgunun, dolayısıyla hem maddi yoksulluğun artması hem de yoksullar arasında cahilce-bilgiçlik taslamanın ve hunharlığa yönelimin yaygınlaştırılması çok daha artar. Biden türündekiler kazara seçilince  –dünyanın diğer ülkelerinde ender olarak seçilirler-- ne olur? Aynı soygunun ve vurgunun meşrulaştırılmış süreçlerden geçerek “farklı yandaşlar”, “yandaşlığını yeni yönetime uygun biçimde değiştirebilenler” ve “kim seçilirse seçilsin soygunlarına devam eden büyük ekonomik güçler” tarafından sürdürülmeye devam edilir. Farkındaysanız özünde hiç bir fark yok. Elbette, her iki taraf da, vatan, millet, din, demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, refah, dürüstlük, haklılık, çevre koruma, kalkınma ve halka hizmet gibi birçok teranelerini her zamanki gibi sürdürürler. Bu sürdürmede fark: Trump ve onu destekleyen türdekiler, tüm dünyada, sahtekarlığı, hırsızlığı, vurgunu, soygunu, haksızlığı, işsizleştirmeyi, inanç sömürüsünü, yoksullaştırmayı pervasızca ve vicdansızca yaparlar ve bu yaptıklarının hiçbirine sahiplenmezler;  vatansever ve Tanrısever rolü oynarlar ve hepsini kendilerine karşı olanlara yüklerler: Oy saymayı durdurun, sahtekarlık yapıyorlar” derler; bu numara, hem sadece beyinleri ve vicdanları bu tür pisliklerle kirletilmiş olan insanlar dışında çalışmaz hem de ABD ve İngiltere gibi soygun ve sömürü sisteminin güçlü bir meşruluğa sahip olduğu ülkelerde çalışmaz; ama bu tür ülkelerin dışında çok iyi çalışır (İstanbul Büyük Belediye seçimi hariç, çünkü orada hile vardı; ama halk bunu anlayamadı!). Biden ve onu destekleyen türdekiler, ABD ve benzeri dışındaki dünyada, iktidarını yitirmişlerin iktidar arayışı gibi, Trumpçıların söyledikleri demokrasi, cumhuriyet, vatan, din, millet vesaire sözlerini kendilerine uygun bir şekilde sürekli tekrarlarlar. Her seferinde iktidarsızlıkları, demokrasiyi yolunması gereken kuş ve lideri de yeni Fransız Kralı, Lordu veya padişah gibi devri geçmiş ahmakça şeyler sananların vermedikleri oylarla, yeniden kanıtlanır. İnsan hakları ve tüm insanların özgürlüğüne dayanan bir demokrasi, ancak dünyanın nüfusunun çoğunluğunu mankurtlaştıran (moronlaştıran, mankafa yapan) siyasal sosyalleşme, ekonomik sosyalleşme ve kültürel sosyalleşme değişmedikçe böyle, hunharlıklarla ve vicdansızlıklarla dolu ilişkiler içinde devam edecektir. Ya da, kapitalistleri asgari ücrete mahkum eden bir güç diktatörlüğünü kuruncaya kadar (bu gücün de işçi sınıfının olması için, işçi sınıfının yukarıda belirttiğin dönüşüme uğrayarak kendi sınıfı için örgüt mücadelesiyle olur; bu örgütlü mücadele de, demokrasi oyunundaki oy vermeyle, kendini sömürenleri değil, kendini temsi edenleri seçmesiyle olabilir)  Aslında, olan ne? Tam tersi gerçekleştirilmektedir: 21. Yüzyıl, ilk karanlık çağdan çok daha yaygın ve güçlü bir şekilde ikinci Karanlık çağa başarıyla dönüştürülmektedir. Böylece, belli yörelerde ve koşullarda yaşatılan günümüz insanı, beynine işlenmişlerin ötesinde, düşmanlıklarla doldurulmuş beynini, ilk çağlarda yaşayan insanla karşılaştırılamayacak kadar az çalıştırma zahmetine girme gereksinimi duymaktadır, çünkü zaten o her şeyi bilmektedir.                  

Yukarıdakileri yazınca, bir arkadaşımın “çözüm sun o zaman” diyerek bizim beynimize işlenmiş pisliklerden biriyle beni susturmaya çalışması geliyor aklıma:  İnsanımsıların ve insanları tüm dünyada maddi ve düşünsel sefillik içinde yaşamaya mahkum edenlerin pisliklerini, gören ve görmeyen gözlerin önüne sermek için, kimse çözüm sunmak zorunda değildir. Ayrıca çözüm zaten sorunun içindedir: Hırsızlık, vurgun soygun, ırkçılık, hurafe, düşmanlık, savaş ve savaş çığırtkanlığı gibi binlerce insanımsılık örnekleri varsa, çözüm “onların tersini” geçerli yapmayla gelir. Yöneticileri insanımsı ve yönetilenlerin çoğunluğunun bu insanımsıların insanımsılığını ve hastalığını taşıdığı dünyada, başka ne beklenebilir? Daha kötüsü beklenir ve olur!

Not Türkiye'de televizyon haberlerini hazırlayanlar, Trumpın 213 sandalye kazandığı gibi yanlış şeyler söylemektedir. Haberciler bizde dikkatsiz ve savurganlar. Cumhur başkanı seçimi üç kademede olur: 1. Cumhurbaşkanı adayları parti içinde kendi aralarında yarışır. Onlardan biri yarışı kazanır ve aday olur. 2. Partilerin adaylarına ve bağımsız adaylar varsa onlara, halk oy verir. Aslında, halk Cumhur başkanını doğrudan seçmez Cumhurbaşkanını seçecek olan seçmen delegelerini (electoral delegates) seçer; 3. aşamada ise tüm delegelerden oluşan delegeler kurulu kimin Cumhur başkanı olacağına karar verir; yani, seçmen delegeler kurulu Cumhurbaşkanını seçer. Bir  cumhurbaşkanı adayı çok fazla oy alabilir; bu onun seçimi kazandığını göstermez; bunun nedeni de seçmenlerin en çok oy verdiği adayın o eyaletteki delegelerin hepsinin en çok oy alan adaya gitmesi ve diğerinin bir sürü oy almasına rağmen hiç bir şey almayıp kaybetmesi nedeniyledir.  

Kasım 4. 2020

Share:

Maaşlı/ücretli köleler: Amerika ve Türkiye farkı

Maaşlı/ücretli köleler: Amerika ve Türkiye farkı


Aşağıda vereceğim örnekler elbette herkes için aynı değildir, ama genel özellikleridir:

Dört ay kadar önce öğrencilere kitap göndermek için Yaşamkent’teki PTT’ye gittim. Kitapları tartınca, parası ne kadar dedim. “16 TL” dedi. Ben de, “hayır 3.5 TL” dedim, “uzun zmandır böyle” dedim. “Kampanya bitti” dedi. Ben bizim ülkemizdeki çalışanların genel karakterini bildiğim için, ısrar ettim, ama “artık kampanya yok” dedi ve diğer çalışan da onu destekledi. Ben göndermedim. Ümit köydeki büyük PTT’ye gittim ve 3.5 TL’ye gönderdim. Bir başka zaman “Allah kahretsin” dedim kendi kendime ve ödeyip gönderdim. Bugün, yine dört ayrı öğrenciye kitap göndermek için Yaşamkent PTT’sine gittim. Kız bana “bir kitap” 5 TL, iki tane olursa, 16 TL” dedi. Ben “1 kiloya kadar 3.5 Tl” dedim. Kız arkasına döndü ve oradan geçen, müdürü olmalı, iri kıyım adama sordu ve gelip bana “1 kitap 5 Tl, ikisini gönderirsen 16 TL dedi.” Ben de göndermedim, çünkü dediğim gibi ben “bu ülkedeki ücretli kölelerin kölelik psikolojisini çok iyi biliyorum”: Bizim insanımız bilmez, bilmek de istemez, hatta kendini soyan şirket için müşteriye şirketin soygun fiyatının üstünde fiyat ödeterek kendini soyana hizmet eder; bilerek veya bilmeyerek müşteriye atılan kazığa biraz daha ekleme yapar.

20 yıl kadar önceydi (Nedense AKP hükümetiyle birlikte bu durum olumlu bağlamda çok değişti. Elbette her yerde değil: X Üniversitesinde verdiğim ders ücreti verilmedi. Almak için gittiğimde, Çalışan kızlar paramı almam için her belgeyi hazırladılar, son aşamada benden bir şey için bağış istediler; ne kadar diye sordum minimum 100 Tl dediler. Ben vermemek için her numaraya başvurdum, onlar da almak için. Sonunda vermedim, ama ceremesini de çektim: Paramı alma işlemini yapıyor gibi yapıp, oruç tutmayıp bağış vermeyen kafirin işini yapmadılar. Herhalde iki sene sonra, rektörlerine epey ağır mektup yazdıktan sonra alabildim. Bir başka özel okulda herhalde 40 saat kadar eksik ödediler ve asla alamadım, onlar çok azgın ve kurnaz laiklerdi, vazgeçtim. Bir başkasında da saatine 100 Tl yerine 38 Tl ödediler ve onu da alamadım. Bunu o okulların sahipleri yapmıyor; onların muhasebe işiyle ilgili ücretli köleleri yapıyorlar.

Yine 20 sene kadar önce, Maliye’ye gitmem gerekti, çünkü hakettiğim bir para vardı. Hukukçu arkadaşım dedi ki “İrfan, çok sakin ve yumuşak ol, memura”. Ben de “niye ki, alacağım var, verecek.” Arkadaşım “yok, vermemek için elinden gelen her şeyi yapacak” dedi. Ben de “Cebinden çıkmıyor ki, devletin bana yapacağı ödeme” dedim. “O memur, kendini devlet olarak görür ve cebinden çıkıyor gibi hisseder; sakın sinirlenme, alttan alarak, paranı almaya çalış” dedi. Dediğinin hepsi oldu. Memur bana benim paramı vermemek için her türlü pisliği yapmaya başladı. Ben biraz yumuşak davrandım, ama sonunda patladım. İşe müdürleri falan karıştı ve o parayı ter dökerek aldım. Başka zaman ben iki kez mahkeme tarafından bilir kisi atanmıştım; para veriyorlarmış, gitmedim almak için. Devletin memurları da bana getirmedi; ama devletin memurları devletin senden alacağı olunca peşini bırakmazlar.

Şimdi gelelim Amerika örneğine. Birinci örnek: New York kenti. Birbirinden 30 metre kadar uzakta iki manav. Birinde muz 59 cent, öbüründe 69 cent ve böyle fiyat farkları var. Düşük fiyat veren Yunanlı Amerikalı ve diğeri de Italyan Amerikalı. Bir ara nedense şüphelendim ve sonunda şunu öğrendim: Yunanlının manavında (belki de Türk veya İspanyoldu, hatırlamıyorum) çalışan iki şeyi aynı zamanda yapıyordu: Terazide sahtekarlık yapıyordu ve de para üstünü verirken. Amerikalı asla paranın üstünü saymaz ve terazide sahtekarlık yapacaklarını aklının köşesinden bile geçirmez. Türkler New York’a “hava parası” almayı ve araba istasyonlarında benzine su katmayı öğretti. Bunlar Amerika’daki Yunanlılar, Türkler ve Güney Amerikalı İspanyollar.

Şimdi ciddi fark örneği. İkinci örnek: Fatih New York’da emekli maaşını almaya başlamak için müracaat ediyor. Kızı da yanında. Evrakları dolduruyor Amerikalı (Çin kökenli) kadın ve Fatih imzalıyor. Her şey bitiyor. O sırada kadınla konuşuyorlar. Tam kalkıp giderken, kadın “bu senin kızın mı?” diye soruyor. Fatih “evet” deyince, kadın “dur bir dakika, kızın da 18 taşına gelinceye kadar, senin ayda aldığının yarısı kadar aylık alır; bunu bilmiyorsun değil mi?” diyor. Fatih şaşkın. Niye dersiniz? Çünkü bu Türkiye’de olsaydı, memur asla ona kızının da emeklilikten yararlanacağını söylemezdi. Hatta Fatih kızının yararlanacağını bilse bile, memur zora koşmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Yani, Amerikalı memur senin işini sana elinden gelen her yardımı yaparak bitirir. Türkiyeli memur ise senin işini öyle bitirir ki anandan seneler önce emdiğin sütü ağzından geri getirir.

Elbette her ülkede iyi ve kötü insanlar vardır. Ama bazı ülkelerde biraz ve hatta birazdan daha fazladır bunlar.

Yarın Yaşamkent PTT’ye gideceğim. O müdürü çağıracağım. Göndereceğim kitaplar arasından iki kitabı vereceğim ve kaça olduğunu soracağım. Sonra da “PTT’nin yeni değişikliğine göre artık kitap göndermede 1 kiloya kadar 5 TL ve bir kilodan fazla olunca % 50 indirim var” diyeceğim. Israr ederse, bana ya PTT’nin bunu yazan belgesini getirmesini ya da bana söylediklerini yazmasını ve imzalamasını isteyeceğim. Bakalım ne olacak.

Köle köleliğini kendine bahşedilmiş bir özgürlük veya imtiyaz gibi görmeye başladığında, efendisinden daha efendi ve efendisinden çok daha zalim olur; ayrıca, kendini soyan efendisini çıkarını artırmak için müşteriyi “fazladan soymaktan” asla geri durmaz. Bu vicdansal ve duygusal bağımlılık nedeniyle ki, örneğin üç tane genç çalıştıkları alışveriş marketinden bir iki avokadoyu (avokadoydu herhalde) birisi çaldığı için yanıp duruyorlardı, sanki avokadoyu çalan onlardan çalmış gibi. Adamı ele geçirseler herhalde paralarlardı. Sürekli yanmalarına çok bozulduğum için “niye yanıp duruyorsunuz, bu marketin sahipleri sizi ve bizi soyarak milyarlar vuruyor, bir iki avokado ile fakir düşmezler” dedim. “Ama onlar bu dükkanı bize emanet ediyor, biz hıyanet edemeyiz” gibi bir şeyler söylediler. Ben de “sen birkaç kuruşunu bu marketin sahiplerine emanet et bakalım, ne olur”  gibi bir şeyler söyledim. Hemen düşüncelerini, duygularını ve vicdanlarını değiştirdiler. Bana onları aydınlattığım için teşekkür ettiler ve bundan sonra oylarını CHP’ye vereceklerini söylediler. Böyle bir şey olmaz. Zındıkların CHPsi ne kadar doğru ve iyi şeyler söylerse söylesin hiçbir işe yaramaz, çünkü sorun bilmeme veya yanlış bilme değil, sorun yoğun duygularla doldurulmuş beyinler; bu beyinlerin değişmesi doğruyu anlatmayla veya göstermeyle değişmez; farklı bir günlük ilişkiler ve anlayış ortamına girmeleriyle olabilir. Yani, ya o insanı farklı ilişkiler, duygular, duyarlılıklar ve düşüncelerin egemen olduğu bir çevreye taşıyacaksın (örneğin göç edecek) ya da yaşadığı çevredeki duygu, ilgi, düşünce ve davranış biçimlerinin değişmesini sağlayacaksın. Türkiye’yi yöneten güçler çevreyi bu şekilde dönüştürme/değiştirme işinde sınıfta kaldılar, çünkü bazılarının böylesi işine geliyordu, bazılarının da umurunda bile değildi. Şimdi o umurunda olmayanların bazıları derin derin şikayet ediyor ve yakınıyorlar: Kırk haramiler mağaralarında değil artık.       

Avokado meselesine dönelim: Hırsızdan ve vurguncudan çalmak, “çalmak” olur mu? Hollywood filmlerinde uzun zamandır bu, “meşru hırsızlık”  olarak niteleniyor. Bence de doğru, çünkü hırsızdan ve vurguncudan çalmak, “çalmak” değil,  “kurtarma, özgürleştirme (liberating)  olarak nitelenebilir. Böyle düşünen insanlar çok olsaydı, ücretli/maaşlı köleler efendilerinin çıkarlarını gerçekleştirmek için yırtınmayı bırakırlar ve, en azından, Amerikalı memurun yaptığı gibi hakkı olana hakkını gizlemeden, saklamadan, vermemek için zora koşmadan, zevkle verirdi. Ama gel sen bunu kendini devlet sanan ücreti/maaşlı çağdaş kölelere ve kendini köle/kul gibi kullananlara kılınarak “vur de vuralım, öl de ölelim” gibi hislerle dolu hastalığa kadar giden çeşitli hastalıklara yakalanmışlara anlat: Anlatamazsın. Kapı kulu olmaya ve hem kendisini olmayan hem de kendisinin köleliğini ifade eden o kapıyı canı pahasına korumaya alıştırılmış ve öyle yetiştirilmişlerden farklı bir şey bekleyemezsin.

PTT örneği ve benzerleri hem bilme/öğrenme gibi bir ilgisi ve çabası olmayanların hem de aynı zamanda doğruyu yapma umurunda olmayanların insanları soymaya nasıl katıldıklarını anlatır.  Karnını doyurabilme koşulları elinden alınmış kölenin zincirine vuruluşu ve onu zincire vuranlara kılınışı denir buna. Bu tür vuruluş hakkında ayrıntılı bilgi için bakın: İrfan Erdoğan, “İnsanın Zincirine Vuruluşu.” Amaan boşveeer. Sen çağdaş özgür insansın; hatta okulu bitirip işsizliğin ne olduğunu tatmaya başladığında, “özgürlüğün en yalın biçimini yaşayacaksın”, “elbette, babam sağ olsun” diyebileceğin, sana iş kapılarını açan “vasıflı ve becerikli” bir baban yoksa. Bu durumda, birileri parası kadar, sen de baban kadar özgürsün. Diriliş Ertuğrul dizisinde Ertuğrul’un dediği gibi “ağaca yaslanma çürür, babana yaslanma ölür.” Obayı aile şirketi şeklinde yöneten Ertuğrul şunu saklıyor: Bazı ülkeler, babasına yaslanarak aile şirketleri ve aile devleti kuranların ve ailece yönetenlerin (nepotizm) ve de onlara kulluk ederek öbür dünyada Huriler ve Nuriler hayaliyle bu dünyayı kendilerine ve başkalarına zindan edenlerin zindan etme işini yapan sefilleştirilmişlerin ülkesidir.  

 

İrfan Erdoğan, Ekim 21 2020 Ankara 

Share:

Diriliş Ertuğrul: Hunharlığa, Vicdansızlığa ve Batıla Övgü

   Bilimsel araştırma kullanılarak beyin ve davranış yönetimi yapma işinde kullanılan kurmaz yollardan biri de şudur: Araştırmaya yanıt veren insanlara öyle bir şekilde soru sorulur ki, yanıt veren mecburi olarak “istenen seçeneği” seçer. Şöyle denir: “Siyasette sahtekar bir adayı desteklemek vatan hainliğidir. Sahtekarlığı kanıtlanmış başkan adayı Çokkaypak Namusluoğlu’na oy vermeyi (a) düşünür müsünüz ve (b) tasvip eder misiniz? Evet, Hayır”. Diriliş Ertuğrul gibi dizileri yapan yapımcılar bu oyunu (bilerek veya bilmeyerek) çok kurnazca bir şekilde uyguluyorlar dizilere: İzleyicilere aşılamak istedikleri her şeyi, Ertuğrul gibi önemli tarihsel bir ünlüyü kullanarak ve aşılamak istedikleri her şeye Allah’ı ortak ederek (Allah’ın istediği olarak sunarak) yapıyorlar. Allah’a “adını yüceltmek için çıktığım bu yolda” diye sürekli dua eden Ertuğrul  bu işi kılıçla kan dökerek yapmaktadır. Bu kan dökme ve istila işine Allah’ı ortak etmiyor; Allah’a (ve bize) Allah için yaptığını söylüyor: Bu tür söylemle ve iddiayla gelenlerin davasına karşı gelmek (veya barışı ve insanlığı savunmak) demek, Allah’a karşı gelmek demektir. Bu söylemler ve dava hemen her örgütlü dinde ve propagandada kutsal kitaba bağlandığı için, barış istemek bile, Tanrının buyurduğu davaya karşıtlığı ifade eder. Şu sözler, bu “egemen yaratılmış-gerçeğin”  karşısında ya hiçbir anlam taşımaz ya da, en iyi şekliyle, “günah”, ve en kötü şekliyle, “münafıklık veya kafirlik” olarak nitelenir: Kılıçla (katliam yaparak) barış ve Tanrının düzeni gelmez; insanımsılık tarihini yapanların ve yazanların ve onları destekleyenlerin düzeni gelir. Her şeye kadir olan (her şeye gücü yeten, kuvvet ve kudretine hiçbir sınır olmayan) Allah (veya Tanrı) isterse bu dünyayı istediği gibi yapamaz mı? Soyguncu ve katil kapitalistlere, onların pis işlerini yapan siyasetçi, yönetici, din adamı ve medya profesyoneli (ve yönetici) denen hasta ruhlulara ihtiyacı olacak kadar kudretsiz mi? (Demek istediğim şu: Bu bilgiçlik taslayan hunhar cahiller güç ve ihtirasları için “Allah için kutlu davasında kılıcıyla şehit olmaya can attıklarını” söylediklerinde, Allah’a “sen beceremiyorsun, senin için biz yaparız” gibi şeyler dediklerinin farkında bile değiller. Böyle söyleme yerine, yani “Allah için” deme yerine “padişah için, kral için, hükümdar için, kapitalistler için, yöneten güçlüler için” dersek, işte o zaman tarih boyu süre getirilen gerçek, asıl gerçek ortaya çıkar. Allah/Tanrı da, bu asıl gerçeği gerçekleştirmede insanların birbirini öldürmesi için “kullanılan ikna araçlarından en güçlü bir tanesi” olarak karşımıza çıkar, ne yazık ki. 

 (devamını okumak için:  Hunharlığa ve Batıla Övgü: Diriliş Ertuğrul

Share:

Magazin Programları: Ünlüler Ne Dedi, Ne Yedi, Ne İçti ve Ne Yaptı

MAGAZİN PROGRAMLARI     
 Ünlüler Ne Dedi, Ne Yedi, Ne İçti ve Ne Yaptı  

                              Önce olguları topla, sonra onları istediğin gibi çarpıtabilirsin. Mark Twain

  Bu bölümde, magazin programlarında seçilen konular ve bu konuların içeriksel inşası yoluyla izleyicilere işlenmeye çalışılan bilişler belirlendi ve analiz edildi.

Eski ve yeni, tüm magazin programları aynı şeyleri sunuyorlar, çünkü çerçevenin içine girenler sadece o tür şeylerdir.

Haberler içinde “magazin haberi” olarak da yer alan bu tür programlarda iyi ve güzel insanların yaptıklarıyla ilgili olarak bazen duygulu ve yücelten, bazen de hararetle öven haber-dedikodulara yer verilir. Sürekli olarak showmenler, şarkıcılar, mankenler, artistler veya sporcular ele alınır ve onlarla ilgili “dedikodu-haberler” verilir. Onların yaşam biçimleri, aşk ilişkileri, birbiriyle çekişmeleri, dostlukları ve düşmanlıkları, iyilikleri, şık ve rüküş giyinişleri, ne yaptıkları/yapmadıkları ve başlarına gelenler izleyicilerin ilgisine ve bilgisine sunulur. Medya profesyonelleri bu tür programlar yoluyla sadece bazı ünlülerin gündemde kalmasını sağlamazlar, aynı zamanda ilgi yönetimi ve moda ve eğlence endüstrilerinin promosyonunu da yaparlar.

Gündelik yaşam pratiklerimizin şekillenmesinde önemli bir yere sahip televizyon, çeşitli program türleri üzerinden satmak istediği mal, hizmet ve düşünsel olanı -ideolojiyi, bilişi, bilinci- sunarak pazarlar. Bu program türlerinden birisi de “renkli ve tatlı haber” olarak nitelendirilen sosyete dedikodularından, ünlülerin yaşamına, farklı mekan tanıtımlarından skandallara, çeşitli yemek tariflerinden yıldız falına, eğlence mekanlarından ünlülerin moda anlayışına kadar çeşitli haberlerden oluşan magazin programlarıdır....

                                                                        TÜMÜNÜ OKUYUN/İNDİRİN
Share:

Medyada Spor

 MEDYADA SPOR: Çağdaş Kuru Ekmek ve Sirk Politikası

Televizyonda spor, önde gelen tüm türleriyle, farklı kapsamlarda haberlerde, magazin programlarında, spor (tartışma) programlarında ve elbette spor müsabakası yayınlarında karşımıza çıkar. Sporun iletişimi, medyada, spor gösterilerinin canlı yayını dışında, örgütlü dedikodu ve olmuş üzerine laf söyleme biçiminde yürümektedir. Akademide ise, en iyi biçimiyle anlamlı araştırmalar yanında, değer yargılarına dayanan sistemli övgüsü veya eleştirisi yapılır. Nasıl ele alınırsa alınsın, spor/oyun belli örgütlü yer ve zamandaki üretim biçimi ve ilişkilerinin bütünleşik bir parçasıdır: Ne ekonomiden, ne siyasetten ne de kültürden ayrı veya bağımsız bir şey değildir. Sporun ekonomisinde ve siyasetinde baş döndürücü meblağlar dönmektedir.

Spor programlarında, mülk elde etme (spor tesisi kurma veya satın alma, sporcu kiralama veya alma) ve kullanma ve de el değiştirme (mal ve sporcu satma) ilişkileri olağan olduğu için ya hiç konuşulmaz ya da “futbolcu transferi” gibi farklı kavramlar kullanılarak gündeme gelir. Sporda mülkiyet yapısı hem pazar ilişkilerinin nasıl olduğunu gösterir hem de yasal ve ilişkisel düzenlemelerin çerçevesini çizer. Televizyonda bun yapıyla ilgili haberler sadece “süreçler” (örneğin kulüp başkanı seçilmesi) gibi normalleştirilmiş çerçeveler içinde ele alınır. Şu anlatacaklarımın hiçbiri, televizyon programlarında tartışma konusu olarak ele alınmaz: Sporda mülkiyet, ister şirket isterse dernek/vakıf statüsünde olsun,  öncelikle spor takımının kendisidir ve sporcularıyla takım (ulusal-uluslararası) piyasalarda bir değere sahiptir. Bu organizasyonun mal varlığı örgütsel taşınabilir veya taşınamaz mülkleridir. Mülkler arasında değeri üretim performansına göre değişen sporcular en görünenidir. Sporcu, takım yöneticilerinin alıp sattığı çok değerli bir maldır/emtiadır. Bu mal/emtia insandır; emek kiralanmasıyla yapılan ve özgür olarak nitelenen fakat ücretli kölelik biçimini ifade eden kapitalist pazar yapısında, sporcu ücret köleliği yanında, tarih boyu süregelen mutlak köleliğin de ilginç bir biçimi olarak ortaya çıkar. Bu biçimde transfer ve kontrat sistemiyle gelen emeğin yanında, kişinin vücudunu kullanma (bedensel yetenek) hakkına sahip olma ve bunu pazardaki alışveriş mekanizmasının bir parçası olarak kullanma şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Spor bize eğlence, boş zaman etkinliği ve vücut ve ruh sağlığını geliştirme faaliyeti olarak ve bireyselleştirilerek sunulur. Televizyonda spor “şahane seyirlik gösteriye” dönüştürülür; maç kazanma ve kaybetme izleyen seyircide bile içselleştirilir ve duygusallaştırılır. Maç sonrası spor tartışma programlarında, özellikle hakemlerin ve VAR sistemi ve hakemlerinin) “taşlanan keçi olarak” kullanıldığı ve tartışmanın eski futbolcu, eski hakem, spor yazarı ve yorumcusu olan kişiler maçtan alınmış çekimler de izleterek “uzman görüşlerini, eleştirilerini, yanlış hakem kararlarını tartışırlar. Hele bir de seyircilerin taşkınlığı olduysa ve sahada oyuncular birbirine girdiyse, tartışmalar daha da hararetlenir. Bu hararetli tartışmalar sürerken ve biz televizyonun başında bunun heyecanlı taraf olurken, spor pazarında kimin kime ne kadar milyonlar ödediği, daha çok pay alma kavgaları ve yarışı, siyasetle olan ilişkiler ve seçimlerde ayak oyunları, (muhtemelen) kara para aklama, dış piyasadan kaliteli mallar (yabancı sporcu) ithal etme ve mal ihraç etme, televizyonlarla ve ürün ve hizmet şirketleriyle sponsorluk anlaşmaları ile süregelen endüstriyel spor faaliyetleri devam eder. Biz izleyiciler de, bir takımı tutan taraftar olarak sahte sahiplik duygusuyla yanıp tutuşuruz, spor denen şirketler dünyasına sanki bizim dünyamızmış gibi sarılırız. Öyle sarılırız ki hem duygusal bakımlardan bizim olmayanla düşünsel ortaklık kurarak derin duygularla dolarız hem de yüksek fiyatlarla taraftar olduğumuz takımın dükkanlarından formalar ayakkabılar falan alarak materyal olarak soyulmamıza canı gönülden katılırız. Taraftarı olduğumuz takım için sadece paramızı değil, canımızı da veririz. Ama bu tek yönlü destek ilişkisi, asla tersine (ben taraftarınızın zor durumdayım, bana yardım edin gibi bağlamlarda) çalışmaz ve zaten çalışması da düşünülmez, çünkü düşünülmesi bile abestir: biz veririz onlar alır. Karşılığında da soyut duyguları kemire kemire caka satarız.

Tümünü okuyun/indirin

Share:

Medya Gerçeği ve Medyayla Gerçeğin Katli

MEDYA GERÇEĞİ VE MEDYAYLA GERÇEĞİN KATLİ

Katleden medya mı yoksa medya profesyonelleri mi?

Kitle iletişim araçları, insanlarda belli amaçlara uygun farkındalıklar yaratmak ve işlevsel olmayan farkındalıkları ortadan kaldırmak veya marjinalleştirmek için kullanılan araçlardır. Dolayısıyla, kitle iletişiminde örgütlü biliş ve davranış yönetimi faaliyetleriyle kitle iletişim endüstrilerinin ve bu endüstrileri var eden ekonomik, siyasal ve kültürel yapıların yeniden üretimi yapılır. Bu yeniden üretimde gerçek yaşam yapıları ve ilişkileri hakkında, insanın dünü, bugünü ve geleceği hakkında, iyiler ve kötüler hakkında, özlüce yaşamla ilgili her şey hakkında “imajlar” yaratılır. Bu imajlarla gerçek tanımlanır ve açıklanır. Bu “imal edilmiş gerçekler” yoluyla insanlar belli amaçları gerçekleştirmede kolayca kullanılırlar. İnanlar sadece gerçek faaliyetler içinde değil, aynı zamanda kendileri için yaratılan temsiller, çabalar ve yarışlar dünyasında oyalandırılarak mutlu edilirler. Bu süreçte, örneğin, “kadının sesi, çocuğun sesi, sporun sesi, halkın sesi, doğrunun sesi” olduğunu iddia eden programlar hem sorunların neler olduğunu seçer, böylece bizim üzerinde düşünmemiz, tartışmamız ve yapmamız gereken günlük gündemlerimizi, iyilerimiz, kötülerimizi, ilgilerimizi, sevilerimizi ve tercihlerimizi belirlerler, hem de sorun çözümleri ve davranış biçimlerini gösterirler. Bu sırada, hem hayali ve gerçek sorunlar yaratırlar hem de sorunun kendisi olurlar: Telefonda ve stüdyoda kavga eden çiftler, anneler ve kızları, kadınlar ve eşleri sıkça izlememiz için sunulur. Bireylere ekranlar vekaleten doyum ve deşarj olma sağlanır. İstediği gibi şekillendiremediği yaşamın yarattığı eziklikleri, moral bozukluklarını ve öfkeyi ya hayali olarak giderme işlevi gören medya dünyası içine çekerler, ya öfkeleri, eziklikleri ve moral bozukluklarını belli yönlere yönlendirerek milliyetçilik, ırkçılık, mezarları bile tahrip ettirecek ve ölülere bile işkence yaptıracak derecede hunharlık ve düşmanlık aşılarlar ve bu düşmanlıkları sürekli beslerler, ya ezikliklerini ve moral bozukluklarını modaya, gösteriş için yemeye, içmeye ve giymeye, kozmetik ürünleri kullanmaya, vücutlarına çeşitli takılar takmaya ve düğmeler yaptırmaya, evlerindeki banyolarını, hastalık saçan, birçok kimyasal pisliklerle doldurmaya, internette sayısız türde oyunlar oynatmaya yönlendirerek hem insanların kendilerini bu yollarla tatmin etmelerini sağlayan bağımlılıklar yaratırlar hem de endüstriyel yapıların mal ve hizmet satışlarının sürekliliğini sağlarlar: iyi gitmeyen herhangi bir ilişkinin yarattığı baskıyı ve bunalımı, huzur verici olduğu vaat edilen hizmetler satın alarak faaliyetler yapma, AVM’ye giderek veya evde internet yoluyla ürün satın alma ve kullanma ile giderme pompalanır. Aslında bunların hepsini ve burada yazmadığım bir çok şeyleri her gün 24 saat yaparlar.

Medya dünyasının profesyonelleri çeşitli ilgiler, düşünceler, değerler, duygular, ilgiler, tercihler ve davranışlar aşılama işiyle, aynı zamanda, avuntular ve oyalanmalar dünyasının “zenginleştirilmesinde ve yaygınlaştırılmasında” en ön safta yer alırlar. Örneğin, annem televizyonu hep açık tutar ve sesini de yükseltirdi. Evin neresine giderse, gitsin evde insanlar olduğunu hissederdi ve bu annemin evdeki yalnızlığına karşı terapi gibi gelirdi. Televizyonun (şimdi de cep telefonunun ve internetin) bu ve benzeri olumlu işlevleri elbette olacaktır. Elbette, televizyon (cep telefonu ve internet) bizim gözümüzün ve kulağımızın teknolojik uzantılarıdır. Bu teknolojik uzantıların, özellikle cep telefonun ve internetin bize sağladığı yararlar inkar edilemez. Fakat bu yararlarla koca örtüler örerek, maddi ve maddi olmayan yoksulluklar yaratan bir örgütlü ilişkiler sisteminin hizmetindeki yönetsel araç ve gereçlere sıkı sıkı sarılmak, çeşitli renklerle boyanıp üzeri kapatılmış ve yağlarla parlatılmış yılana “iyi ki varsın” diye kurtarıcı gibi sarılmaya benzer. Bu yılan farklı bir yılan, seni sokup öldürmez, seni sarıp sarmalar ve yılanın sahiplerinin işine yaradığın sürece seni su üstünde ölmeyecek durumda “Allah razı olsun” dedirte dedirte tutar.

                   Tümünü okuyun/indirin


Share:

Translate

Çok Okunanlar

YENİLER

Labels Etiketler

Burs ve Kitap

Kitaplar BEDAVA

Kitaplarımın hiçbiri kesinlikle satılık değildir (olası istisnai durum için lütfen okuyun). Gerçi birkaç öğrenciye burs vermek için  bi...