ULUSAL VE ULUSLARARASI ÖRGÜTSEL YAPILAR

Uluslararası İletişim kitabımdan

irfan erdogan

ULUSAL VE ULUSLARARASI ÖRGÜTSEL YAPILAR [1]

Örgüt, sahiplik, kontrol, finans ve transfer biçimleri kapitalist iletişim araçlarının biçim ve çalışma tarzını gösterir. Kapitalist ülkelerde iletişim örgütlerinin belli bir biçimde şekillenmesinin biçiminin nedeni, kapitalist sistemin üretimi kendi çıkarları, değerleri ve pratikleri paralelinde biçimlendirmesindendir. Kabaca kapitalist dünyada iki tür örgütlenme şekli görürürüz. Özel teşebbüsün egemen olduğu ve kamu sistemlerinin egemen olduğu sistemler. Özel teşebbüsün hakim olduğu sistemde kamu servisi sistemin güçsüz ve önemsiz bir parçasıdır. Kamu servisinin egemen olduğu sistemlerde bu egemenlik sadece yayın (radyo-Tv) sistemini kapsar, diğer araçlar özel teşebbüsün elindedir. Gazeteciliğin örgütlenme biçimi kapitalist ülkelerde, Amerika, Avrupa ve Japonya'da, özel teşebbüsün elide oluşmuştur. Geri bırakılmış dünya, Amerika ve çoğunlukla Avrupayı kopyelemeye çalışmıştır. Gazetecilik örgütü ve örgüt ideolojisinin transferi ticariliğinin kabul edilmesi nedeniyle "kamu hizmeti" tartışmaları çıkarmadan olmuştur. Fakat örgütlenme biçimi yerine, gazetecilik mesleği geri bırakılmış ülkelerde günlük işlerini görmede kağıt kıtlığından tut, siyasal nedenlerle örgütlerin gazetelerinin toplanmasına, yayın yasağına ve kapatılmasına kadar giden tepkilerle karşılaşmıştır.

Dünya üzerindeki iletişim sistemlerin genel yapılarına kısaca bir göz atalım:

iletişim araçları kapitalist toplumlarda teknolojik aparatus üreticileri tarafından geliştirildi.

Kapitalizmin yükselmesiyle, eskinin ana ideolojik aparutusu olan kilise artık sosyal biçimi (toplumun) ideolojik çimentosu olarak görev yapamaz hale geldi. Burjuvazi kendi için yeni bir aparatus geliştirdi: Eğitim ve informasyon sistemleri. Eğitim sistemi ve popüler basın halkı, özellikle şehirlerdeki kitleleri, laikleştirdi. (Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik burjuvazinin örgütlü dinin elinden toplum yönetimini alıp, bu örgütün siyaset sahnesindeki egemenliğine son vermesi ve kapitalizmin çanak yalayıcısı durumuna düşürmesinin bir ifadesidir. Basit anlamıyla örgütlü dinin devlet yönetiminden kapitalist tarafından kişelenmesidir!. Gene de, dünyanın her yerindeki örgütlü dinler hiçbir zaman egemenlik mücadelesinden vazgeçmemişlerdir. Bazı yerlerde Tanrı adına egemenlik sürmektedirler.) Amerika'da bile yavaş yavaş başkanlık sistemi gayri-resmi dini liderlik kurumu haline dönüşmektedir.

Kapitalist üretimde nitelik ve özellikle nicelik büyümesi (a) artan kapitalist ürünlerin pazarlanıp satılması için sosyal iletişim sektörünün ekonomik sömürüsünü, (b) farklı sosyal sınıfların oluşturduğu kitlelere ulaşacak bir ideolojik çerçeveyi gerektirir. Bu çerçeve kapitalist sosyal gerçeğin kapitalist sınıfın çıkarları yönünde yorumlanmasını sağlar. Bu da kitle iletişiminin bu amaçla kullanılmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla, medianın yaradılışı, yapısı ve kullanılışı kapitalin hareketine uyumlu olan bir aparatustur.

Kapitalist (veya o yoldaki) devlet (a) iletişim kapitalistleri (reklamcılar dahil) ve (b) kapitalist sınıfın tümünün çıkarları arasında arabuluculuk yapar. Bu arabuluculuk genellikle tekniksel sorunların ve çatışmaların halledilmesinde, iletişim üretiminin yasasal düzenlenmesinde kendini gösterir. Kapitalist sınıf için media stratejik bir öneme sahiptir. Burjuvazi ve burjuva devleti iletişim sektörünün iki ana yanında görev yapar: (a) Mal olması yanı ve (b) ideolojik aparatus\araç olması yanı.

Kapitalist Medya, kendi ve reklamcılarının çıkarlarını gündem kurma\hazırlama, insanın o gün yapacağı işlerin saptanması, yoluyla önemine göre öncelikler içinde sıralayıp sunar. Bu gündem genellikle tüketimle ilgili olanlar ağırlıktadır. Bunun yanında ve bununla iç içe olarak, Talcott Parson'un deyimiyle "sistem tutma" görevini yapmak için ideolojik ve siyasal gündemleri de günün önemine göre saptar ve işler. Kitle iletişiminin yaptığı iş, en özlü bir deyimle, bilinç üretimi (ve üretilenin desteklenmesi) görevidir. Bunu yaparken de iki ana amaca hizmet eder: Kitle üretimiyle üretilmiş ürünleri izleyici gücünü kullanarak kitlelere pazarlamak, ve sistemin ve devletin politikalarının ve faaliyetlerinin meşruluğunu da kitlelere pazarlamak.

Kapitalist araçların izleyicisi iletişim sürecinde enteresan bir yer kaplar: herşey onun için ve ona yönelik gibi görünür. Bu görünümünde, izleyici kitlesi demokratik iletişim sürecinde aktif olarak seçimler yapan ve kararlar veren halk\kamu olur. Kitle iletişim araçları da doğru seçenekler yapması ve kararlar vermesi için kamuya bol ve çeşitli alternatifler sunar. Yani medya halk hizmetindedir. Halka sadece informasyon vermez, ayni zamanda eğlence de sunar. Gerçek tabi bu verilen imajdan oldukça farklıdır: Ticari kapitalist medyada (kamu örgütü olup da reklam alan ve ticari televizyonla o televizyonun seviyesiz seviyesine düşerek rekabete kalkan TRT gibi iletişim kurumları dahil) izleyici kitleleri ticari mal olarak kullanılır: Kitle iletişimi sermayesi için izleyiciler reklamcılara satılacak maldır. Örneğin Türkiye'deki medyada (özellikle televizyonda) da yaygınlaşmaya başladığı gibi, kapitalist araçlar ve araçları besleyen reklam firmaları, ve siyasi politikalar ve kamu politikaları, kitle iletişiminin izleyici çekmesine göbekten bağlıdırlar. Televizyonlar ve radyolarda halk kalpten ve belden aşağı aşk türküleri dinleyip inlerken, bu tür filmler seyrederken ve programlar izlerken, kitle iletişimi kapitalistleri de bu seyircileri istatistiksel niceliğin getirdiği nitelikselliğe göre, yani sayısal guruplar halinde, reklamcılara satar. Daha açıkçası, reklamcılara "bak, benim şu saatte şu programımı şu kadar, şu nitelikte kişiler izliyor, bu sırada reklam yapmak istersen senden saniyesine şu kadar para alırım" diye, izleyicilerin dikkatini (izlemesini) bir mal gibi reklamcıya sunar. Biz seyirciler de haberimiz bile olmadan seyrederken mal gibi satılırız. Bunun karşılığı olarak da firmanın reklamını izleriz, ve eğer reklamın sattığı ürüne ihtiyacımız varsa veya ilerde olursa, aklımıza bu firma yerleştiği için bu firmadan almaya yönelebiliriz.

Kapitalist düzenlerde (ve kopyecilerde), devlet yasalarla ve kapitalist pazar da yayın\basın yapmanın yüksek maloluş fiatı yoluyla, kitle iletişim araçlarını kitlelerin ulaşamayacağı yere koydu. Halk kitle iletişimi üretiminin dışında sadece tüketici olarak bırakılırken, ticari sermaye medyaya sahipliğe veya kullanmaya teşvik edildi.

İletişim okullarında bize öğretileni biz de öğrencilerimize öğretmeye devam ediyoruz: Kitle iletişimi sürecinde, iletişim aracı var, aracın içinden mesajlar izleyici kitlelere gider. Kitleler de bu mesajları alır ve açsalar yer, toksalar öğle yemeği için falan saklarlar. Beğenmezlerse de çöpe atarlar. Bazı seyirciler aktiftir, ve her sunulanı güp diye yutmaz. Bazılarıysa pasiftir, durmadan yuta yuta şişmanlar, şişmanlar ve birgün kalpten veya kolestoroldan birden bire, hayrete düşmesine bile vakit kalmadan, nalları diker. Kitle iletişimi bu adamı bu denli şişirecek ne tür ürünler sunar ki: Miğde bulandıran ve hazımsızlık yapan kanlı ve canlı haberler, sadece seyircilerin zoraki kibarlık olsun diye güldüğü ve alkışladığı eğlence programları (içerdeki seyirci güldüğü için, seyirci olarak biz de, kahkahanın bulaşması nedeniyle, odamızda güleriz); "Dokuz yüzü çevir gazı yanmasın" kısa yoldan köşeyi dönme programları; feleği çarka bağlayıp döndürme; Yasemin ve bilmem ne abla sen çok yaşa; çamaşırını benimkiyle yıka; cildini sabunlama bizim cilayla cilala ki genç kalasın; koka cola iç ki bu dünyadan zevk alasın; Levi's 501 ile süslenir her günümüz; maç seyrederek spor yap ki uzasın ömrünüz; dökülen saçlarınızı bir bir tekrar ekerek geçsin değerdir gününüz; gözünüze soğan mı kaçtı neden öyle güldünüz, gibi ürünler... Bunların yanında tabi klasikleri bir bir tanıtan kaliteli eğitim programları: Şofen'in, Bak'ın ve Betonfen'in gecekondulardan yayılan sesi(yani klasik Avrupa müziği); Aşağıdakiler, Yukardakiler; merdiven altındakiler ve merdivendekiler; Sefiller, Dolfinler ve deniz kaplumbağaları; hayvanları koruma derneklerinin faydaları gibi toplumda yapıcı, kaliteli sunumlar. Bütün bunları televizyonun başında oturur seyrederiz. Ben bunları yazarken bile seyrediyorum: Klinton Rus başkanının parlementoyu feshettiğini ve ardından da parlamentonun başkanı feshettiğini söylerken elinde olmadan "bu ne biçim çorba" der gibi gülüyor. Bakalım yarın bu imalı gülüşü nedeniyle biri çıkıp Klinton'u bir halkın yöneticilerinin zor durumda kalışına bakıp gülmeden kendini tutamayacak kadar hissiz ve duygusuz ve de saygısız olarak niteleyen çıkacak mı. Çıkmadı. Gerçeklere dönelim: Kitle iletişimi araçlarıyla sunulan ürünler gerçekte imajlar, anlamlar, dürtüler, ve bu imajlarla yaratılan veya desteklenen yönelimler, arzular, girişimler, alışkanlıklar, tutumlar, hırslar, düşmanlıklar ve dostluklar, umutlar ve umutsuzluklardır. Bunların yanında, bunlarla üretilen, en anlamlı ve endüstri için en faydalı ürün izleyicidir. Medianın yarattığı bu ürün, evvelce de belirttiğim gibi, reklamcılara satılır. Reklamcı kendi müşterisinin malını pazarlamak için kitle iletişim örgütüne geldiğinde (veya örgüt reklamcıya gittiğinde), reklamcının aradığı reklamı yapılacak malı alacak kişilerin çok izlediği zaman veya programdır. İletişim örgütü bu zamandaki otuz saniyelik bir anı birkaç milyona satarken, gerçekte izleyiciyi tüketici gücü olarak reklamcıya satmaktadır. Kitle tüketimi gerektiren firmalar mallarını ve servislerini pazarlamak için medyanın kitleler halinde izleyici üretmesine bağımlıdırlar.

Bazı entellektüeller, kitle iletişimi araçlarını "fikir birliğini" yansıtan ve "tutan" örgüt olarak nitelerler. Kitle iletişiminin oynadığı rol bundan çok daha ötede ve önemlidir: Kitle iletişimi aynı zamanda "rızayı" (sizin mahalledeki Rıza değil!) üretme işini de görür. Rıza'yı üretme, yani halkın olurunu alma, toplumdaki ekonomik sorunlar arttıkça daha da önem kazanır ve aynı zamanda daha da zorlaşır. Toplumda üretilecek veya yansıtılacak egemen tek bir politikanın meşru olarak benimsenmediği çevrelerde kitle iletişimi çoğunlukla orta yolu bulmaya çalışır ve yansıtmayı ve üretmeyi ona göre tayin eder.



AMERİKA

Amerikan kitle iletişimi teknolojisi federal devletin kontrolu dışında, dev firmalar tarafından geliştirildi. Bu firmalar direk olarak kitle iletişimi araçlarının satışını ve reklam sisteminden geçerek finansman yoluyla Amerikan yayın (radyo ve sonra tv) örgütlerinin yapısını saptadılar. Westinghouse firması 1900'lerin başında kara ve deniz kuvvetleri için radyo yayın araçları yapıyordu. Bunun yanında birçok amatörler, profesyoneller yayın deneyleri yapıyordu. Birinci Dünya savaşı sırasında, radyo sadece ordu tarafından kullanıldı. Kamu kullanılışı yasaklandı. Savaş talebi nedeniyle, Westinghouse, Western Electric ve GE kitle üretimi yapmaya başladı. Savaş bitti ve radyo ölür gibi oldu. Westinghouse radyo seti satmak için 1920'de Pittsburgh KDKA radyo denemesine girişti. Birden halk radyo seti almaya hücum etti. Dolayısıyla, assebly lines tekrar başladı. 1920'lerin başlarında, Westinghouse, GE, Western Electric, AT&T ve RCA radyo iletişim teknolojisi ürünleri satarak yayılma işine girdiler. Yayıcılar\vericiler çeşitli ticari örgütler, eğitim kurumları, özel kişiler, kiliseler, oteller, bankalar vs tarafından kullanılıyordu. Temmuz 1922'de 400 kadar istasyonun aynı dalga üzerinden yayın yapma lisansı vardı. Bu da tabi dalga sorununun çıkardı: Bir telde bin cambaz oynayamaz. Programlar haber, canlı konserler, siyasal nutuklar, tiyatro, ve çeşitli konularda konuşma\sohbeti içeriyordu. Birkaç yayın örgütünün, birkaç ticari çıkarın, ve reklamların (reklam yoktu) egemenliği meydanda değildi henüz. 1922'de ilk kez AT&T "paralı yayın" (paralı yol gibi) fikriyle geldi, ve ilk istasyonu, WEAF (bugünkü WNBC), açtı. Bunun ardından "ticaret ismi reklamı" başladı. 1923'de, Ikinci radyo konferansında, kanal sorununa çare getirildi: Yayın kanalları heryere yayın yapan güçlü clear kanal, bölgesel ve yerel olarak üçe ayrıldı. İstasyonlar çeşitli dalga boyutlarına göre yayıldılar. Rekabette AT&T üstünlük kazanmaya başladı. GE ve Westinghouse "zaman" satarak para yapmayı planladılar. AT&T "bu benim alanım diyerek" karşı çıktı (Bizdeki yabancı sermayeyle ülkeye telefonu hızla yayan PTT'nin kablo yayınlarında, TRT'nin işine burnunu soktuğu gibi). Artan çatışmalar ve kargaşalıklar ve toplantılar, federal ticaret Komisyonunun AT&T'yi dava etmesi sonucu, AT&T yayından elini çekti. RCA, GE ve Westinghouse tarafından NBC kuruldu. Bunların istasyonları AT&T'nin kablolarıyla\telleriyle bağlandı. Böylece yayıcılık ülke çapı seviyesine ulaştı. Ara verelim ve bu firmaların kim olduğuna bakalım: Morgan ailesi AT&T, Western Electric, Paramount, United Artists, Universal ve GE firmalarını kontrol ediyordu. Rockefeller ise Warner, 20th Century Fox, Columbia ve RCA'yi kontrol ediyordu. Yani rekabet Amerikanın Ford, Rockefeller, Morgan, Carnegie ve Mellon gibi zengin ailelerinin pastayı paylaşma rekabetidir. 1927 Radyo Yasası (Radyo Act) ile yeni düzenlemeler getirdi: Programı destekleyen tüccar\firmanın kimliğinin belirtilmesi kuralını getirdi. Yayın giderlerinin artması nedeniyle eğitim radyoları yok olmaya başladı. CBS kuruldu ve hegemony devletin düzenleyiciliğine başvurularak işbirliğiyle sağlandı. Radyo Yasası "isim reklamıyla dolaylı satışı" meşrulaştırdı. CBS bir adım ileri giderek reklamda satılan malın fiatının ve satıldığı yerin tüccar tarafından belirtilmesine başladı. Radyo programlarına drama eklendi. Amerikan halkının zor zamanlar yaşadığı 1930'lara, yayın alanındaki bu hızlı gelişmelere tepkilerle girildi. Yayının ticarileşmesine karşı direnmeler başladı, fakat başarılı olamadı. Tüccar desteğinin egemen olduğu özel sistem gittikçe gücünü artırdı. Tüccar stüdyo'ya girdi. Reklam ajentaları programlarının çoğunluğunu üretmeye başladılar. Bu programlar o zamanın derin krizlerini ve sosyal çatışmaları tamamiyle görmemezlikten geldi. Komedi, variety, drama, ve yarışma programları çıkmaya başladı. Ticari olmayan istasyonların sayısı otuza düştü. 1932'de federal Communication Commission (FCC) kuruldu. Kitle iletişiminin yasalarla-düzenlenmesi\regulasyonu için şu ana nedenler verildi: (a) Tekniksel sınır, yani dalga azlığı. Bu gerçekte yayın için dalgaların firmalar tarafından bölüşülüp kontrol edilmesini meşrulaştırdı ve haklı çıkardı. (b) Yerelsellik\yörecilik: FCC sistemin yörelcilik prensibi içinde iş görmesi kuralını getirdi. Bunun kitaptaki anlamı araçlara sahiplik ve araçların yürütülmesi ülke çapında değil yerel seviyedeki çıkarlar ve ihtiyaçlara göre olmasıydı. Yöreselcilik prensibiyle ticari çoğulculuğun desteklendiği ve getirildiği iddia edildi. Bu çoğulculuğun temelini merkezisizleşme (decentralizasyon), yani bir merkeze bağlı sistemi engelleme, ve çeşitlileşme (diversification), yani kitle iletişimi alanında tek bir monopoli yerine çeşitlilik oluşturuyordu. Gerçekte, decentralization\merkezisizleşme "zincirlerin" ve "grupların" ve de "abonelerin\üyeliklerin" oluştuğu dev şebekeler ve gruplar ortaya çıkardı. Aynı şekilde, decentralization\çeşitlileşme işlerini iletişimin ve iletişim dışı birçok alana yayan konglomerate yapıların çıkmasına yardım etti. Yerel sahiplik sisteminin (desentralizasyon) yerel kamu çıkarlarına ve ihtiyaçlarına duyarlı olacağı ileri sürüldü. Yerel araç sahiplerinin aynı yerde başka araca sahip olmaması kuralı (diversification) ise çoğulculuğu getirecekti. Bu asla gerçekleşmedi, tabi pratikte çalışmadı. Yayın medyası şebeke\network ve grup yayını olarak gelişti. Yerel sahiplik politikası hiçbir zaman uygulanmadı. Yerel istasyonlar şebekelerin programlarını kullanmayı ve şebekelerin üyesi olmayı, kendi programlarını kendileri üretmeden çok daha karlı olarak görüp bu yolu seçtiler. Yöresellik sadece bir ideolojik uyutmacaydı, FCC kurulduğu zamanda zaten şebekeler gelişmiş durumdaydı.

FCC regulasyonu ile "kamu çıkarına hizmet" kuralı da getirildi. Bunun en etken uygulanması ancak "içerik kontroluyla" olabilir. Bunu da yapmaya kimsenin hakkı yoktur, çünkü Anayasa'daki First Amendment ifade özgürlüğünü verir ve bu özgürlüğün sınırlanmaması yasasını getirir. FCC yasası da bu yasa paralelinde, yayını First Amendment tarafından korunan konuşma olarak tanımlar. Kamu hizmeti prensibinin kontrolu olarak FCC'ye yayın lisansını yenilememe ve red etme hakkı verildi: Her istasyon üç yılda bir FCC'ye lisansını yenilemesi için müracaat eder ve bu müracatta "kamu hizmeti programları ve yayını yaptığını belirtir. Bu istasyon hakkındaki şikayet mektupları hasır altında uyur. FCC'de "yok, sen kamu hizmeti görmedin" deme ve lisansını yenilememe alternatifine sahiptir. FCC ömründe kamu çıkarına hizmet yapmadığı gerekçesiyle hiçbir tv istasyonunun lisansını elinden almamıştır. Kapitalist sınıfın tv lisansı almak için müracaat eden hiçbir üyesi de bu gerekçeyle red edilmemiştir. Gerçekte, bu yasa kapitalist sınıfın yayın tekelini elinde tutmasını garanti altına almıştır. Yayın lisansı, bu lisansı elinde tutanlara iletişim sürecinde neyin iletileceği neyin iletilmeyeceği, nasıl, ne zaman ve kimin tarafından iletileceği imtiyazını verir. Ayrıca, bu süreçten geçerek ifade özgürlüğü olanakları ve hakkı mülkiyet hakkına dönüşür ve ancak sermayesi olan kitle iletişimi sahipleri tarafından kullanılır.

FCC yasası ile "fairness doktrini," yani çatışmalı konuları iletmede tek taraflı değil dengeli bir şekilde, karşıt görüşün de verildiği bir yayın yapmayı öngördü. Bu doktrin de, tarafsız ve nesnel yayın ideolojik pratiğinde, görüş ve karşıt görüşü, ikiye indirip, demokrat ve Cumhuriyetci, içinde hapsederek, diğer görüşleri gayri meşrulaştırmaya yaradı.

Amerikan yayın düzeninde "yayın yapabilmek için lisans" elde etme bir imtiyaz olması gerekirken, medyayı halkın kullanabilmesi bir imtiyaz haline gelmiştir. Halk da bu imtiyazı kullanacak olanaklara sahip değildir.

İkinci dünya savaşı ticari sistemin daha da yerleşip güçlendiği yıllar oldu. Savaşta geniş işçi kitlelerinin ücretleri dondurulurken, ticari firmalar tarihte görülmemiş oranda kar yaptılar. 1950'ler Tv'nun da yayın alanında hızla gelişmesine ve Amerikan firmalarının uluslararası pazarları ele geçirmeye başlamasına sahne oldu. Amerikan televizyonunda 1950'lerin ikinci yarısında yaşananlar, bizdeki Tv yayınlarında 1990'larda yaşanana benzer: Yayınları oyunlar ve yarışmalar ve benzeri eğlence programları doldurdu. Radyo'da müzik çalan programcılara (DJ) rüşvetler yaygınlaştı. "Şimdi satın al, sonra Öde" kredi reklamları yayıldı. Aynı zamanda, Kamu yayını tamamiyle ortadan silindi. Yayın sistemi kamu iletişim kuruluşlarına hayat hakkı tanımayan tamamiyle ticari özel sistem oldu. McCartysm'le kara listeler hazırlayıp, sanatkarları ve entellektülleri komünistle suçlayarak, haklarında soruşturmalar açarak, üretim alanından defetme girişimleri Amerikayı entellektüel bakımdan orta çağa itti. Mccartysm (komünist avcılığı ve sanatkarların ve yazarların senato'da komünist olup olmadıkları ve hiçbir komünistle ilişkide falan bulunup bulunmadıkları hakkında sorguya çekilmesi, iş bulamamaları, Amerika'dan kaçmaları yılları, 1950'ler) yayın organlarını daha da popüler yaptı. Yayın iletişiminde monopoli üç büyük şirketin eline geçti: NBC, CBS ve ABC. Programların biçimi ve kontrolu üzerinde "tüccar destekcinin" (parayı verip ürününün reklamını yaptıran sermayenin) ve reklam ajentalarının absolut kontrolu altına girdi. Medya profesyonelliği erginlik çağına girdi: Destekci tüccarın hoşuna gitmeyecek alanlara, konulara ve programlara dokunmadılar bile. 1960'larda üç şebekenin egemenliği daha da güçlendi ve yaygınlaştı. Altmışların çekişmeli, çatışmalarla ve sosyal başkaldırılarla dolu ortamını kendi ideolojik çerçeveleri içinde yansıtarak şebekeler major sosyal sorunlara katılmak zorunda kaldılar. Herkesin gördüğünü ve ne olup bittiğini duymak ve görmek istediği bir durumu görmemezlikten gelmek, iletişim alanındaki ticarette kendi mezarını kazıp içine girmek gibi birşeydir. CBS Report, NBC White Papers, ABC Closeup gibi belgesel-haber-sorun-sunumu ve tartışması gibi güncel-belgesel programlar sunuldu. Artan reklam fiatlarının da etkisiyle, destekciler tüm bir programı destekleme yerine "spot" satın almaya başladılar ve bugünkü "zaman\spot" satın alma sistemi başladı. Eğitim ve kamu televizyonu girişimleri, Ford ve Carnegie funds ve federal devletin desteğiyle, "Dördüncü Şebeke\Network" hevesleriyle, 1967'de Kamu Yayın Corporasyonu (şimdiki PBS) kurularak başladı. Bu kamu kuruluşunun verdiği servise özel iletişim örgütleriyle karşılaştırılamayacak derecede sınırlıydı ve şimdi bile, geniş şebekelerin kurulmuş olmasına ve üretim faaliyetlerinin yaygınlaşması ve program alışverisinin yogunluğuna rağmen, sürekli bocalama içinde yaşam sürmektedir. 1970'lerde, şebekelelerle destekci tüccarlar ve reklamcılar arasındaki ticari ilişki "spot satma ve satın alma" biçimine dönüştü. Yani sponsor denilen destekci tüccar\firma program biçimi ve içeriğiyle ilgili direk kontrolunu yitirdi. Daha doğrusu gelişen profesyonellik karşısında böyle bir kontrolun gereği kalmadığı gibi, artan reklam fiatları da bunu zorunlu kıldı. Sadece IBM, EXXON, MOBIL, ve XEROX gibi sayılı dev firmaların destekleyip-kontrol ettiği gündüz yayınlanan diziler kaldı.

Kamu televizyonları her yıl seyircilere bağışta bulunmaları için yalvarırlar. Federal devlet, bu bağışlar miktarı kadar yardım yapar. Dolayısıyla sistem bağışlar ve federal devletin yardımı ve dev firmaların 'desteği" sayesinde ayakta durmaktadır. PBS'in gelir kaynaklarının dağılımını aşağıdaki tabloda göstermektedir. [2]



[1] Variety, eylül 20, 1993.

[2] Corporate for Public Broadcasting (1989)


Tablo 1.   Amerika Kamu Yayını Sisteminin Gelir kaynağı dağılımı (1988)
Kaynaklar
Toplamdaki yüzdesi
Federal devlet
18
Eyalet ve yöre idaresi
30
Üyelik ve bağışlar
23.4
ticaret ve endüstriden
15.6
Foundations\özel kurumlar
3.7
Diğer
8.9

 Public Act of Broadcasting (1978) PBS'i birazcık canlandırdı. Kamu televizyonları yavaş yavaş arttı. 1992'de yayın yapan 340 istasyon vardı. Bunların ana program kaynağı NeW york'un WNET kanal 13'dür. Amerikan kamu yayın sistemi zaman zaman çok değerli ve gerçek, alternatif programlarla gelir. Fakat bu sistemin egemen karakteri (a) bağış elde edebilmek için entellektüel, liberal, mali bakımdan iyi durumdaki bir kesimin ihtiyaçlarına göre yayın yapar, bu nedenle elitisttir; (b) Bağımsız yapımcılara kapılarını kolayca açmadığı için tenkit edilir; (c) EXXON, MOBIL, IBM gibi firmalar PBS'in koyduğu programları desteklediği için, programların ağırlığı sermayeyi incitmeyecek olanlardır (klasik müzik, klasik filimler, klasik tiyatro, bale, klasik mystery filimleri, 1960'ların sorunları, ırkçılıkla ilgili bugünü cennet gibi yapan eski dökümanteriler gibi.) (d) Büyük ölçüde Ingiliz tv kültürel programlarına bağımlıdır. PBS'in varlığı ticari yayıncıların üzerindeki "kamu servisi" baskısını kaldırmaya da yardım etti. Özellikle, deregulasyondan sonra, ticari televizyon "kamu hizmeti" anlayışı programlarının içeriğini "insanların en aşağı seviyedeki ortak karakterlerini" sömürme yönünde ayarlamalar çok yaygınlaştı. Bu haberlerde bile ağırlığını artırdı. Amerikan şebeke televizyonunun eğlence programlarının entellektüel seviyesi "köpeklerin sahipleriyle birlikte beceri ve entellektüel iletişim başarısı gösterisi yaptığı" köpek bilinç ve anlayış seviyesine düştü. Tv'deki filmler daha da kanlandı ve seks ve sadizmle daha da canlandı. Bu heyecanlı içerik gerçek polis günlük baskınları ve "suçluları yakalayışlarını" gösteren gerçek-hayat polisiye seri programlarıyla yapma arttı. (Seri programlar dizilerden farklıdır. Diziler devamı yarın akşam gibidir, yani hikaye bitmez, heyecanlı bir yerinde kesilip ertesi gün devam eder. Seri'de her gün ayrı bir serüven\hikaye\olay işlenir. Bazen, çok nadir olsa bile, eğer seri macera hikayeliyorsa, hikayeyi ikiye bölerler.) Haberler heyecan ve ilgi çekici belden aşağı ve boştan olaylara daha da çok kaydı. Haberler geleneksel soygun, cinayet, trafik kazaları, uyuşturucu madde, silah, seks, sansasyon ve kimsenin ne olduğunu anlamadığı kompütürleşmiş ve radar görüntülü dev haritanın önünde anlatılan hava raporuna eğilmeye devam etmektedir. 

Yayın sisteminin kurulmasından beri televizyon yayını yapan

kanal sayısı sürekli arttı. 1946'da 6, 1949'da 50, 1953'de 108, 1963'de 579, 1973'de 922, 1983'de 1090 ve 1993'de 1505 tv istasyonu yayın yapıyordu. 1992'de Amerika'da 91.5 milyon renkli tv vardı (98 %) FCC fairness doktrininin ortadan kaldırılması ve deregulasyonla tüyleri yolunup yumurta içine geri sokuldu. Örgütsel yapıda ve informasyon akımı yapısında değişiklikler yapının desteklenmesi ve geliştirilmesi yönünde olmaktadır. Aşağıdaki tablo bunun Am ve FM'deki dağılımını özetler:

.......



Ticari ve eğitim\kamu radyolarının yanında açıkça devlet politikasını ve ideolojisini yansıtan radyolar da kuruldu: Radyo Free Europe\Radyo Liberty uzun yıllar doğu blokuna Amerikan propagandası yaptı. Bu radyolar Milletlerarası yayın Kurulu tarafından denetlenir ve yönetilir. Kurul verilen paraların devlet politikasına uygun bir şekilde harcanmasını gözetler. 1992'deki kurul üyelerine bakarsak Amerikan yönetici sınıfının kendisinin ve ideologlarının aynı masada oturduklarını görürüz:. Malcolm S. Forbes, Jr (Başkan), C.F. Halpern, B. Zarhian, L. Kirkland, Michael Novak, K. Tomlinson, K.C. Rove. Bu kişiler Amerika'nın zenginlerinin temsilcisi değil, kendisidir. Bu iki radyonun yanında, Amerikadan yayın yapan en az 18 milletlerarası radyo vardır. En çok bilinen de Voice of America'dır. Bu radyo 112 orta ve kısa dalga transmitter\yayıcıya sahiptir. Yayınlar 18 ülkedeki iletici istasyonlarla dağıtılarak gerçekleşir. [1]

Tv ve radyo şebekeleri kamu sorumluluğu olmayan, corporate siyasal ve ekonomik çıkarları peşinde iş gören geniş özel ticari firmalardır. Amerikan tv örgütlenmesi, şebekelere olan ilişkisine göre üç ana yapı biçimi gösterir:

(1). Üye\abone: Bu istasyonlar şebekelerle kontrat yaparlar ve yayın zamanının şebekelere kiralarlar. Kontrat istasyon veya şebeke istemeyinceye kadar sürer ki istememe çok nadir olur. Bu istasyonlar üç büyükler tarafından paylaşılmıştır. CBS tv 200'ün üstünde, ABC 229 ve NBC 211 üye istasyona sahiptir. Genellikle üyelik\abonelik bir çeşit boşanmasız evlilik gibidir.

(2) Şebekeler tarafından sahip olunan ve işletilen istasyonlar. Yani şebekelerin kendi istasyonları: Örneğin CBS radyo bölümü 20 istasyona sahiptir. ABC 17 ve NBC 18. Bu radyo ve tv istasyonları çeşitli şehirlerde çeşitli kanallara sahip olan NBC, CBS ve NBC'nin malıdır. Örneğin New York'ta kanal 2 CBS, Kanal 4 NBC ve kanal 7 ABC'nin malıdır. Şebekeler programlarını üyelerini telefon hatları, microwave, ve messenger servisleri yoluyla iletirler. Kamu radyo dalgasını kullanmazlar, böylece üyelerin yayınladıklarından sorumlu olmazlar. Sorumlulukları sadece kendi sahip oldukları televizyon istasyonları çerçevesinde kalır.

(3) Bağımsız istasyonlar: Bu istasyonlar kendilerinin sahip olduğu veya alış veriş yaptığı Milli Sendikalardan programlarını alırlar.

Tv ve radyo istasyonlarını gruplu veya grupsuz olma şekline göre ikiye ayırabiliriz:

Grup istasyonları: Diğer istasyonların da sahibi olan firmalar\korporasyonlarındır. Yani birçok istasyon sahipliği içinde toplanmış istasyonlardır.

Tekil istasyonlar: Grup içinde değildir. Fakat grubun üyesi olabilir. Multi-medya firmaları tarafından sahip olunabilir.

Amerikan yayın örgütleri sahiplik özelliklerine göre şöyle sınıflandırılır:

(1) Duopoli sahiplik: Aynı yayın alanı içinde aynı çeşitteki birden fazla medyaya sahipliktir.

(2) Multiple\Çoğul sahiplik: Aynı sahip tarafından ayrı pazarlarda birden fazla yayın istasyonuna sahiplik. Bir sahip 21 istasyona sahip olabilir: 5 VHF, 2 UHF, 7 AM, 7 FM.

(3) Şebeke sahipliği: Bunlar ülke çapında yayın yapan şebeke sahipliğidir: NBC, CBS, ABC, ve CNN gibi.

(4) Gazete-yayın cross-ownership: Bunlar gazetelerin sahip olduğu istasyonlardır. Örneğin, Knight-Ridder 3 vhf ve 1 UHF istasyonuna, Times-Mirror 2 tv, Time Inc., 1 tv, McGraw Hill 4 tv istasyonuna sahipti. Gazete ve magazinler tarafından sahip olunan tv sayısı 1961'de 161'di, 1989'da 252 oldu. Aynı dönem içinde, bu tür sahiplik altındaki AM radyo sayısı 412'den 195'e, ve FM radyo 147'den 197'e doğru bir değişikliğe uğradı.

(5) Konglomerate sahiplik: Konglomerate'lerin çoğu uluslararası firmalardır. Bunlar yapılarında büyük çeşitte bölünmeler gösterirler.

(a) İletişim araçları konglomerate'ler: Capital Cities/ABC, NBC, CBS, COX, Time Warner gibi Broadcasting gibi kitle iletişimi alanında iş yapan konglomeratelerdir. Capitol Cities/ABC 1993'de, 8 Tv şebeke grubuna, 11 günlük gazeteye, ABC Grup I'de 9 ve grup II'de 8 radyo istasyonuna, 5 yayınevi grubuna, 77 haftalık dergiye ve 80 ticari yayına sahipti. 230 tane tv. ve 3265 tane radyo istasyonu ABC'nin üyesiydi. CBS 6 yayın grup bölümüne, 13 CBS radyo ve 7 televizyon istasyonuna, CBC/Fox Co., ve CBS/MTM CO. sahiptir.

(b) Concentric konglomerate'ler hem kitle iletişimi hem de kitle iletişimi olmayan işler yapanlardır: Capitol Cities/ABC, Wometco Enterprise, Storer Broadcasting.

(c) Diversified Konglomerate'ler hem kitle iletişimi hem de belli bir patern\kalıp yerine, yani bir ana alan yerine, ekmekten buzdolabına ve nükleer reaktörlere kadar birçok alanda iş yapanlardır: RCA, AVCO, Westinghouse, GE, SINGER, ITT gibi. GE faaliyetlerinin sadece % 25'i radyo ve televizyon alanındadır.

Bu sahiplik çeşitleri içinde ve arasında program kalite ve çeşidi bakımından anlamlı farklılıklar yoktur. Amerikan iletişim araçları, özellikle televizyonu, kültürel demokrasinin altın çocuğu olarak sunulur: tamamiyle izleyici halkın arzularına karşı sorumlu olarak çalışır; Programların tutulup tutulmamasını, dolayısıyla program politikasını saptayan halkın tercihidir. Yani Amerikan halkı "ben Pepsi ve Coke" isterim, dedi, ve Pepsi ve Coke üretime başladı. Ardından, Amerikalı "ben televizyonda güzel ve seksi kızların\erkeklerin seksi bir şekilde göründüğü ve seksi bir şekilde içtiği Pepsi ve Coke reklamı isterim" dedi, ve Pepsi ve Coke reklamları başladı. Amerikalı "ben haberlerde cinayet, seks, skandal gibi şeyler isterim" dedi, haberler bu nedenle böyle oldu. Amerikalı hava raporu, kanlı ve canlı filmler, ve gerçeklerin içine eden programlar yapın" dedi, bu nedenle televizyon böyle oldu. Amerika böylece kendi kişisel ve kültürel ihtiyaçlarını kendi saptadı ve saptamaktadır. Bu tür iddiaya "güldürme beni, güldürme beni, pepsiyle şiş karnımla güldürerek öldürme beni" diye bir türkü yakmak gerek. (Neden çok iyi müzik sözü yazacak kişiler müzik sözü yazmaz da, çoğunlukla orta-yaşlı pişmiş ve çok-gelişmiş-geri zekalılar yazar. Hiç düşündünüz mü? Düşünmediniz. Düşünmeye değmez. Kafa yorup da n'apacağız ki. Nasıl olsa değiştiremeyiz. Bir de karşımıza müzik yazarlarını düşman olarak almayalım. Birgün sabah arabamızla birlikte gümbür diye gümbürtüye gidebiliriz. Müzik endüştrisinin püro tüttürenleri mi yapar bunu? Deli misin sen. O müziğin esiri sürüler içindeki kendini adamış fanatikler dururken, puro tutan pamuk ellerin bu kirli işe bulaşması düşünülemez bile. O sadece purosundan bir nefes çeker, boktan daha pis kokulu pisliği havaya salar ve sevinir. Neyse, biz konumuza dönelim. Sanki bu konu dışıydı da!.) Tv'nin verdiği kültür halkın "ver ver" diye zorla istediği kültür mü? Tv endüstrisinin sömürdüğü kültür Amerikan corporate yapısını ve ekonomisini iletişim endüstrisinin kendi yapısı ve ekonomisi ile yansıttığı reklam kültürünün egemenliğindeki kültürel oligarşidir. Kitle üretimi ekonomisi kitle tüketimini zorunlu kılar. Hayatın gerekli gereksinmelerinin ne olduğu sorusuna cevabın "conspicuous tüketim" olduğuyla karşılık veren yaygın bir kitle tüketim kültürü olmaksızın kitle tüketimi olmaz. Yani, önce bu insanların bunlara ihtiyacı olduğuna inanması gerekir. Bu inandırmayı ve bu tür kültürün ve bu kültürün getirdiği fiyaka satma ve tüketerek kendini kendinden ve kendi gibi olan başkalarından üstün, özendiği başkaları gibi

olduğunu sanma anlayış ve ilişki tarzlarını kurup yaşatmayı da büyük ölçüde yapan kitle iletişim araçlarıdır. Kapitalist kitle iletişimcilerinin diğer kapitalistlerle bile ilişkilerinde "burnu büyüklüğü," imtiyazlı bir sınıf oldukları, kendi rollerinin sistemde ne anlama geldiğinin bilincinde olmalarından kaynaklanır. Amerika'da Tv'nin altın çocukları haberciler yılda birkaç milyon dolar para yapar. Kapitalist sistemin beyin düzen televizyonu, baldır bacak gösteren ve seks sömürüsü yapmakta kullandığı kızlara\kadınlara bir profesörün hayatı boyu kazanamayacağı parayı bir iki yılda verir. Oprah denilen kadının zenginliği 90 milyon dolar civarında. Oprah ne yapar? Televizyon'da "seks ve diğer belden aşağıyla ilgili ve benzeri konuları canlı seyirci önünde, birkaç davetliyle tartışır: Anasıyla evlenenler, annesinin kocasını elinden alanlar, kızının oğlan arkadaşıyla evlenenler, babasıyla evlenenler, babası tarafından tecavüze uğrayanlar, homoseksüller, lezbiyanlar, ikiz kardeşiyle kocasını değişenler, seksi seks için yapan akıllılar ve kendilerini evlenecekleri kişi için saklayan salaklar, kızı öğlan gibi, oğlu kız gibi giyinen anaların çocuklarıyla yüzyüze tartışması gibi konular. Amerikada bir işçi veya memur yılda 15 ile 25 bin dolar arası para yapar. Çarkı döndüren kadın birkaç sene evvel 1 milyon dolar alıyordu, şimdi iki milyona çıkmıştır. Çarkı Feleği kırıtarak çeviren kızın\kadının toplumsal üretime kattığı ne ki bir işçinin veya memurun 50 yılda alamayacağı parayı bir yılda alıyor? Cevap: "Feleğin çarkını döndürdüğünden!." İzleyiciler "hedeftir." Çarkı Feleğin kızıysa bu hedefi biçimlendirmede, iştahlandırmada, uyutmada, umutlandırmada, kandırmada, oyalamada, kendi karısına bakıp "Allah kahretsin, şu acuzeye bak" dedirterek birahaneye, meyhaneye ve kadın eti gösterilerek-eğlence sunan yerlere (Tv dahil) gitmesinde, ve kız ve kadınların bu cilalanmış ete bakıp imrenerek onun cilalarını, boyalarını, saç ve kıç şeklini kendine ideal model olarak almasında, kız ve kadınların sürekli kendilerini süs eşyası gibi süslemek için sürekli pazarda cirit atmasında kullanılan değerli bir araçtır. Bir kızın veya şimdi de erkeklerin kulaklarına küpe takması, bu kullanış şekliyle, ticari pazar kültürüne popüler kültür pratiği baskısı altında katılmasıdır: Bu kullanışla güzel görünmek arayışı, kişinin kendinden öte ve kendinde başkası olma çabasıdır (Buna istisna kendini güzel gören çok küçük bir azınlıktır. Moda endüstrisi böyle hisseden kadınlar asla istemez, çünkü endüstri tatmin değil, tatminsizlik hissi sömürüsü yaparak kendini palazlandırır.) kendinden öte olma çabası da gerçekte asla erişilemiyecek bir gerçek olduğu için, bu tür "güzel veya yakışıklı" görünme\olma çabası sürekli yenilenmesi gereken tüketimi zorunlu kılar, ve neticede, kişi, trilyon dolarlık altın\süs\moda\parfüm endüstrilerinin kuklası olur. Kitle iletişimi sermaye için bu hizmeti de yapar. Anlayacağın kardeşim, bu aracın kapitaliste yaptığı hizmet "çoook çok önemli, ciddi, ve başkadır:" Kapitalist bu aracın "satışı" sayesinde yaşar ve daha çok satış yapar. Dolayısıyle, bu önem ve başkalığın ücreti de yüksektir. Peki, toplumsal üretime katkısı? Ne demek istiyorsun, kardeşim! İşte bu toplumsal üretim. İlleki materyal ve ideal üretim mi olması gerek! Televizyonda kadınlar, kızlar baldır bacak göstererek, seksilikle falan toplumdaki ikinci önemli üretimi yaparlar: Fikirler ve ideolojinin günlük üretimini... Kafamın içinde rahat bir koltuğa gömülmüş, elinde Pepsi, Marvel dergileri dizinin üstünde, televizyonun karşısında Walt Disneyin kartonlarını katıla katıla gülerek seyreden Hamza, hain hain gülerek, "Bu fikirler hoşuna gitmediği için çatır çatır çatladığından, yanlış ilan ediyorsun, değil mi?" diyor bana. Hemen cevap veriyorum bu haine: Akşam haberlerinde, eğlence programlarında, sohbet programlarında ve gece sonrası şahane vücuduyla kıvrılaraktan bize aerobic öğreten Asumandan hoşlanmadığımı kim söyledi ki!. Kelek misin nesin sen!. Fakat çok önemli bir sorun var burda: Ben sohbeti değil sohbetteki kızı, haberi değil haberdeki sunucuyu, çarkı değil, çarkı döndüreni, arabayı değil, anahtarı tutanı ve arabanın yanında salınanı, arobiği değil arobiği yapanı isterim!. (Yani, bana seksi olta olarak kullanıp herhangibirşeyi zor satarsın. "Sen öyle san" diye gülüyor oltayı tutan.) Oltayı istemek kolay. Peki almak? Nah alırsın. O zaman yaya kalırsın: Çaresiz bir şekilde, istediğin Asuman yerine, istediğini sana "vereceğini, sağlayacağını" vaadeden şeyleri tüketme yoluna gidersin: Araba satın alırsın, Levy 501 giyersin, modayı yakından takip edersin, playboy satın alırsın, McDonalds yersin, zengin ve ünlüleri okur ve seyredersin, bununla da yetinmez Meksikalıların tele-romanlarını, Amerikanın sabun operalarını, Dallas'ı, One Life to Live'i, Another World'ü, Days of Our Lives'i, Young and Restless'i, As the World Turns'ü, kısaca sana paranla alabilmen için sunulan ve seni umutlarla frastrosyana uğratıp alıp tüketmeyle tatmine yönelten herşeyi tüketirsin Allah tüketir. Bu izleyicilik ve tüketicilik yanında, ressam bile olursun. Hatta bilim adamı bile... Bazen de, bu yollara kendini yönlendiremediğin için, ya alkolik ya da ırz düşmanı olaraktan tarihe geçersin.

Amerikan sistemi izleyicileri üç kategoriye ayırır: (a)sürekli alışkanlıkla seyredenler, yani tiryakiler, (b) tiryaki olmayan arada seyredenler, yani otlakçılar ve (c) seçerek seyredenler, yani Malborocular, Kentciler, Danhillciler, yani özel zevk sahipleri, özgürlüklerinin ifadecileri, New York kanal 13'ü seyreden entellektüel ve burjuvalar. Amerikan sistemi birinci tip izleyiciler yaratmaya çalışır ve onlara dayanır. Üçüncü tip seyircilerin ihtiyacıyla ilgilenmez, onlara önem vermez. Onları kazara yakalarsa yakalar, yakalamazsa üzülmez. Sunulan ne denli rezillik olursa olsun, televizyon seyirci sayısı akşam 7:30'da başlar artmaya ve saat dokuza kadar sürekli artış devam eder (80'lerden 110 milyona kadar). izleme seviyesi, sonra, azalmaya başlar, ve saat 11'de 60-70 milyon arası olur. Bu saatlerde seyircinin çok olması program kalitesinden falan değildir. Millet o saatlerde evde olduğundandır. Bu saatlerde televizyoncular arasında daha çok seyirci elde etme yarışı yapılır. Bu yarış nasıl belden aşağı, kanlı, heyecanlı, sansasyonel şeyler sunalım yarışıdır. şebeke televizyon programcıların kuşkusu "izleyici yaratma" değildir, "daha çok izleyici yakalamadır." Belli bir program period'unda, % 30 seyirciyi yakalayan şebeke başarılı sayılır. Şebekelerin çabası hayatta kalmak değildir, çünkü yaptıkları ticarette sınıfta kalma ve okuldan atılma yoktur, ne kadar çok başarılı olma vardır. Şebekelerin programlarına ve program çeşitlerine eğilmeye gerek yok, TRT veya Star'ın program yapısıyla, Amerikan Şebekelerinin sundukları aynı şeylerdir. Ankara'da Tv Guide gördüm. Alın elinize bu TV Guide'ı ve bakın: New Yorktaki TV guide'dan önemli bir farkı yok: Geçen yaz (1993) Ankara'da tatildeyken bana New York'u özletmeyen tek şey televizyondu: Sevilen show'ların eskilerini ve yenilerini seyrederek, evdeyken kendimi New York'ta gibi hissettim. Bana Amerika'yı aratmayan diğer şeyler de, fiatları bile New York'a taş çıkartan Pizzeria, doları Türk parası gibi kullanma olanağım, Amerika'dakinin iki misli fiata olan pepsi ve coke, Amerikan Kültür Derneğinde bir dolara içtiğim gazı kaçmış pepsi, en son Amerikan filmleri, sevdiğim kompütür mecmualarının Türkçe baskıları\taklitleri, Kızılayda yolun ortasında sergilenen tişort satıcıları, dilenciler, McDonalds'ın gururla dalgalanan bayrağı gibi şeyler... Aşağıdaki tablo Amerikan Şebeke televizyon program türleri ve izleyici oranlarını gösterir: [2]



Tablo 3:Şebeke Tv Program tür ve İzleyici oranları(1992)(akşam 7-11)

Program çeşidi
Program sayısı
Averaj izleyici yüzdesi
Programdaki yüzde payı
Suspense and mystery
13
9.2
15
Genel drama
18
9.7
2
Durum komedisi
43
11.9
49
Macera
3
6.8
3
Sinema filmi
6
13.2
7
variety
5
9
6
Bütün programlar
98
11.4
-

Amerikan medyasının sundukları arasında farklar var mıdır? Buna şöyle cevap verelim: Aynı eşeği boyayan üç Kayserli'nin aralarında ne fark vardır? Üçü de Kayserlidir (Yeğenim özlemin cevabı). NBC, ABC, CBS, yani isim farkı. Eşşek aynı eşşektir, bazen topal, bazen aç, bazen tok, bazen nazlı, bazen EXXON gazlı, bazen inatçı, bazen silahlı, bazen kungfu'lu, bazen evli, bazen plajda seksi boylu poslu, bazen kadın katili, bazen kadını koruduğu için filmin sonunda kadına ödül olarak konan, bazen seks ve zenginliğe sahip olup gülen, bazen kaybedip kıskançlıktan ölen, bazen yıldızlardan ve gaipten haber veren, bazen gerçeği gözünün önünden silip süpüren ve "ne güzel süpürge değil mi?" diye süpürdüğünü halı altı edip süpürgenin faydaları ve psikolojisi hakkında açık oturumlar falan bile yapıp laflar eden...

Televizyon ve radyo program yapımı ve dağıtımı da üç şebekenin monopolisi altındadır. Bunların dışında, örneğin radyo alanında, CNN ve Dow Jones Radyo şebekesi dahil 19 şebeke vardır. Bölgesel şebekeler ise daha küçük çapta 100 kadardır. Bunlarda bazıları milletlerarası pazara sahiptirler ve uydu da kullanırlar: GBI\Gear Broadcasting Inc. eğlence, haber ve müzik programları satar ve GTE Spacenet II'yi kullanır. IDB Communication Grup Inc. uluslararası radyo, tv, data\ses iletişimi servisleri verir, haber ve spor programları sunar. Uydu Müzik Network Ingiltere'ye, Çin'e, Honkonga çeşitli türde müzik (z-rock, hot AC, real country, Pure gold, klasik rock) satar.

Televizyonların, bizde de taklit edilen, en değerli sunumları, örneğin "Meet the Press," "Sixty Minutes," "48 Hours" gibilerine, 1960'in başlarında yayındaki rüşvet skandallarıyla kaybettikleri halkın güvenini kurmak, toplumda sorumlu bir yer tuttuklarını benimsetmek, kitle iletişim araçlarının kamu servisinde olduğu, tarafsızlığı, objektifliği, demokratik süreçleri destekleyip güçlendirdiği imajını vermek için başladı. Tutulunca da devam etti. Bu programlar egemen ideolojik pratiğin en ince bir şekilde işlenen, en etken ifadelerinden biridir.

Amerikan basını ticari kültürün ve yapının diğer bir yansımasıdır. Yazılı basının sadece Amerika'da değil, Avrupada da özel teşebbüs olarak örgütlenmesinin nedeni, günlük basının feodal devlete karşı, bu devlet ideolojisi dışında, kapitalistin elinde, devlet baskısı altında, devlet baskısından özgürlük arayarak, gelişmesinden dolayıdır. Genellikle hemen her ülkede, değişen ölçü ve yoğunlukta, bazı basın kapitalist devletin, özellikle hükümetlerin hücumuna uğradı, bu da basının geleneksel "Özgürlük" sloganlarıyla kendini korumaya çalışmasıyla sonuçlandı. Devletler, özellikle Avrupa devletleri, kendi kültürel özelliklerine göre basın üzerinde, üretim maddelerini, özellikle kağıdı kontrol etmeleri sayesinde, belli kontrol sağladılar. Basının bu tarihsel özelliğine yayın sahip olmadı. Yayın kapitalist devletlerin, özellikle güçlü devletlerin, silahlı kuvvetlerinde başladı. Yayının ordunun elinde başlaması, askeri haberleşme, propaganda ve ispiyonajda kullanılması, ona milli ve kontrol edilmesi gerekli bir araç karakterini verdi. Bu da Avrupadaki sistemlerin neden devlet ideolojisinin sözcüsü olarak devlet organı şeklinde örgütlenmesinin önde gelen bir nedenidir. Amerikada değişik şekilde gelişmesinin nedeni de üretimi yapan firmaların özel olması ve ordunun sadece tüketici olmasıdır. İletişim teknolojisi araçları, telgraftan tut satellite sistemlere kadar hepsi sivil endüstri tarafından, önce, ordu için geliştirilmiştir, sonra ticarileşmiştir. Amerikan kapitalisti bu ticarileştirmede başarılı olmuştur, çünkü Pentagonu bile kontrol eden ve yiyen onlardır. Fakat Avrupa ve Türkiye gibi ülkelerde kapitalistin yapısı ve üretim biçimi Amerikalılarınki gibi değildir. Bu ülkelerde, milli devlet kültürü yayının devlet kontrolunda kalmasına yardım etti.)Basının örgütlenmesi biçimi de tümüyle ticari çıkarların en iyi şekilde karşılanması yönünde olmuştur. Amerika'da gerçek anlamıyla ülke çapında olan milli bir gazete yoktur. Bu yoldaki girişimler başarısız kalmıştır. Çünkü ülke çok büyüktür, ve böyle bir basının olması için dikeysel-şekilde örgütlenmiş merkezi monopolilerin bütün Amerika'yı kaplaması bile yetersizdir. Basın ve kitle iletişim araçları yerel reklamları verecek bir yapıya sahip olmak zorundadır. Bu da ancak bugünkü egemen sistemle gerçekleşebilir. Bu sistem de şebekeler ve üye\abone biçimiyle ticari çıkarlara hizmet edebilir. Ticari gazete olan Wall Street journal ve ticari olan New York Times ülke çapında belli çevreler tarafından okunan gazetedir. Fakat bir Florida tüccarı New York Times'a kendi yerel reklamını vermez, çünkü bu doğru bir ekonomik karar değildir. Bu nedenle N.Y Times gibi gazeteler reklam gelirlerini basıldıkları bölgelerden elde ederler. Diğer yörelerde okunmalarının nedeni entellektüel içeriğinden dolayıdır. Zaten New York Times'ı okuyan ucuzluk-kuponu kesmek için okumaz. Bu kuponlar da, özellikle Pazar günü basımında vardır. Bölgesel bakımdan yaygın olan Washington Post, Los Angeles Times da bunlara eklenebilir. Kısaca günlük gazete sahipliği Amerika'da yöreseldir, yöresel kalmak zorundadır. Yöresel gazeteler kendi monopolilerini kurmuşlardır, ve ikinci bir gazeteye yaşama hakkı tanınmamıştır. Antitröst yasalarıyla sözde monopolileşme önlenip herkese basma özgürlüğü tanınmıştır, fakat bu hakkın güçlüler tarafından kullanılarak diğerlerinin özgürlüğünün kısıtlanması veya kullanmalarının engellenmesi garanti altına alınmamıştır. Basının tekelciliği ayrı yörelerde sahiplikle grup sahipliği, zincir sistemini ortaya çıkarmıştır. Firmalar veya aileler çeşitli yörelerdeki basına sahiptir. Bu da tekelciliği yeni bir boyuta ulaştırmıştır. Amerikan gazetecilik tarihi yokolan rekabet ve artan konsentrasyon\tekelcilik\bir elde toplanma olmuştur. Amerika 1900'e ulaştığında, sekiz ana zincir monopolisi vardı: Scripps-McGraw, Booth, Hearst, Pulitzer, Och gibi... 1923'de 31 zincir\grup 153 gazete çıkarıyordu, 1978'de 167 grup 1098 gazete (bütün gazetelerin % 62'sini) ellerinde tutuyordu. Bunu aşağıdaki tablo açıkça gösterir: [3]



Tablo 4: Basının Tekelleşmesi (Günlük gazeteler)

 
YILLAR
Günlük gazetesi olan şehirler
İki ve ikiden fazla gazetesi olan şehirler
 
Yüzdesi
1923
1297
502
38.7
1933
1426
243
17
1963
1476
51
3.5
1973
1519
37
2.4
1978
1536
35
2.3



Amerika'da 1991'de 1781 günlük gazete vardı. 8546 haftalık, 574 yarı-haftalık gazeteler. Total 11689. Magazinler: 11,239 tane. Bunun 511'i haftalık, 4340'ı aylık, 2116'sı iki ayda bir, 2861'i ise 3 ayda bir çıkan magazinler. Günlük gazete tirajı 1970'den beri 61 ile 63 milyon arasında fazla değişiklik göstermeden aynı seviyede kalmıştır. Basın endüstrisi tekelci konsentrasyon ve ekonomik büyüme için diversification\yatırımda yayılma yönelimini yapısıyla yansıtır.

Amerikan Gazete Editörleri Cemiyetinin "Canons Of Journalism\Gazeteciliğin ilkeleri" şöyle der: Genel iyiliğe karşı, ne nedenle olursa olsun, özel çıkarları teşvik\savunma dürüst gazetecilikle uyuşmaz." Bunu okuyan bizler de "vay be, demokrasiye bak" deriz. Gerçekte bu ifade, "genel iyilik," belli bir sınıfın çıkarlarının genel iyilik olarak tanımlanmasıdır. Bu tanımlama egemen olan burjuva ideolojisi ve bu ideolojinin iyilik\çıkar tanımlamasıdır. Gerçek günlük profesyonel pratikte bu prensip gazetecinin kafasında Arşimedin kılıcı gibi kesmeye hazır bir şekilde sallanır. Arşimedin kılıcı Arşimed için çalışır. Yani, bu prensip gerçekte, profesyonel ideolojinin gazeteciye burjuva ideolojisi ve çıkarına göre iş görmesini, aksinin "genel iyiliğe" karşı olduğunu söyleyerek, kendini sansür etmesini ikaz eder. Bu prensip bütün haşmetine, güzelliğine, şahane ve duygulu görünümüne rağmen, ideolojik sansürün bir yansımasıdır. Ben böyle bir lafın ofisimin duvarında asılı olmasından gurur duyarım. Hatta aynı cemiyetin diğer bir "canon'unu\ilkesini" ofisin kapısına da asarım: bu ilkeye göre, gazetenin birinci fonksiyonu insanlığa insanların yaptığının, hissettiğinin ve düşündüğünün iletişimini yapmaktır... Bir gazetenin okuyucu çekmesi ve tutması hakkı halk iyiliğinden başka hiçbirşeyle sınırlı değildir." Fakat gerçek üretim ilişkilerinin getirdiği iletişim düzeninde bu duvarda ve kapıda ezilenin söylediği benim arzu ettiğim veya anlamak istediğim anlamın tam tersidir. Amerikan basın iletişimi buna en güzel örnektir. "Halkın iyiliği ile sınırlı" olma sözünü tercüme edelim: Sigara firmalarının reklamını yapmak, sigarayla kanserden her yıl yüzbinlerce insanın öldüğü haberini haber olarak saymamak; Zenginlerin ve benzeri kişilerin yaşam tarzını ve dedikodusunu yapmak, ve fakirliği arada sırada sunmak zorunda kaldığında acizlik ve bir suç gibi sunmak; seks ve bireysel cinayetleri hergün sergileyerek seks ve cinayet tüccarlığı yapmak; iç ve dış "düşmanları," yani özel teşebbüs sistemine, karşı söz söyleyenleri ve karşı çıkanlar kötülemek. En kötüsü de, bu sözü kurulu düzenin egemen gazetecilik profesyonel pratikleriyle özdeştirerek, sermayenin hizmetindeki gazetecilik mesleğine insanlık hizmetindeki gazetecilik görünümü vermek...

Basın ideolojisi basın baronlarının çıkarlarının meşrulaştırıldığı ve genellleştirildiği fikirler ve profesyonel idealler sistemidir. Basın baronları, diğer kapitalistlerle, borsa ve hisse senedi sistemiyle tamamiyle birbiri içinde birbirine girmiş vaziyettedirler. Bir basın veya medya baronunun sadece medyada değil, silah endüstrisinden tut, kimya ve yiyecek endüstrisine kadar hemen her endüstride yatırımı vardır. Diversification, yani elindeki yumurtaların hepsini aynı mahallede ve aynı sepette tutmama, Amerikan ekonomi sisteminde kapitalistleri bir yerde ve alana değil mümkün olan her yere ve alana yatırıma sevketmiştir: Güç, büyüme ve kar artırma meselesi. İki örnek verelim: Amerika'nın üç devinden biri olan NBC şebekesi daima military-endüstriyel komplex'in, (=pentagon ile özel silah endüstrisinin el ele Amerikayı ve dünyayı soyması) yanında kalmış ve silahlanma yarısının desteklemiştir. Neden? NBC şebekesi David Sarnoff imparatorluğuna aittir. Sarnoff'un imparatorluğu, NBC'nin yanında elliden fazla fabrika ve birçok laboratuvarı da içine alır. Bu fabrikalar ve laboratuvarlar, çeşitli misiller, roketler, space-araçları, uçaklar, deniz araçları, kompütür ve diğer araç ve parçaları üretir ve design eder. Sarnoff'un ölümünden sonra, imparatorluk oğluna kaldı. Bir diğer örnek: CBS'in 1960'lardaki başkanı Frank Stanton sadece CBS'in başkanı değil, aynı zamanda Rand Corporasyonun başkanı, CİA'nin Çalıştırdığı Radio Free Avrupa'nın yönetim kurulunun başkanı, Amerikan dış propaganda informasyonu Danışma komisyonu başkanıydı. Bu verdiğim örnekler istisna örnekler değildir. Egemen pratik tarzının örnekleridir.

Amerikan ekonomik hayatında rekabet halindeki yatırımcılar, örneğin basın, reklamcılar, tv, aynı düşünü tarzına sahiptirler. Her biri diğerinin sosyal filozofisini destekler. Her biri aynı ideolojik yoldaşlığa aittirler.



KANADA

Kanada'da iletişim düzeni Kanada'nın Amerika'ya bağımlılığı döneminde şekillenmiştir. D. Smyth'in dediği gibi Kanada dünyanın "en bağımlı gelişmiş," ve "en zengin azgelişmiş" ülkesidir. Kanada ayni anda hem Amerikan ekonomisi ve sisteminin bir parçası olarak, hem de bağımlı bir azgelişmiş ülke olarak nitelenebilir: [4] Amerika'nın Kanada'daki direk yatırımı 1878'de 38.8 milyar dolardı. Kanada çoğunlukla ham madde ve yarı-işlenmiş maddeler (%75) ihraç eder ve çoğunlukla işlenmiş maddeler (%80) ithal eder. Amerika daha diğer dünya ülkelerine ekonomik saldırıya geçmeden çok önce, Kanada'yı ekonomik bakımdan kendi sistemi içine sokmuştur.

Kanada'nın iletişim medyası, Amerika gibi, 1900'e kadar kişiler veya ortaklıklar sahipliği altındaydı, ne ülke çapında ne de bölgeseldi, yereldi. Büyüme 1900'lerde başladı. Kanada'da iletişim örgütleri herzaman bu örgütleri kontrol eden sosyal sınıfın gücünü tutma ve geliştirme yönünde devlet tarafından sıkı bir şekilde gözetilmiştir. Kamu iletişimini CBC ve yöresel olarak Quebec'te Radyo Quebec (Fransızca) yapar . Özel televizyon Kanada'nın özel tv şebekeleri tarafından yürütülmektedir.

Kanada'da monopoli Basın Amerikan basın sisteminin aynen kopye etmiştir. Kitle iletişimindeki dikey monopoliler, yani iletişim sürecinde iletişimin ta başından, üretiminden tüketimine kadar olan kademelerin (film stüdyosundan filmlerin gösterildiği sinema binalarına kadar, gazetenin kağıdının üretiminden, basımı ve bayilerde dağıtımına kadar herşeye) sahip olan firmalar, örneğin film dağıtımının % 90 kadarına sahiptirler. Birkaç dev firma (Player ve Odeon gibi) sinemaların büyük çoğunluğuna sahiptirler.

Kanada ile Amerika arasındaki haber akışı da tek taraflıdır: Kanada'nın günlük gazetelerinde verilen yabancı haberlerin yüzde elliden çoğu Amerikandır. Amerikan gazetelerinde yabancı haberlerin sadece yüzde iki kadarı Kanadalıdır. Kanada gazetelerindeki Amerikan haberlerinin dörtte üçü Amerika'da Amerikalılar tarafından yazılmıştır.

Kanada'da Amerikan şebekelerinin programları ve hatta sınır kasabalarında ve şehirlerinde Amerikanın yerel yayınlar seyredilir.



İNGİLTERE

İngiltere'de egemen kapitalist basın diğer Avrupa kapitalizminde olduğu gibi uzun bir gelişme tarihine sahiptir. Bu gelişme burjuvazinin "özgürlük" mücadelesi tarihinin paralel bir yansımasıdır. Bugün, basın uzun tarihi gelişmelerin sonucu kapitalist sistemin özel teşebbüsün elinde ve hizmetinde, sistemin en meşru olarak kabul edilen parçasıdır.

Yayın teknolojisi, Amerika'dakinin aksine devletin ta başından beri kontrolu ve düzenlemesiyle başladı. Daha 1904'de bütün vericileri ve alıcıları 1904 yasası altında Post Ofis (Posta) tarafında lisansa tabiydi. Marconi firması 1920'de yayına başladığında, güç yapısındaki çıkarlar, özellikle silahlı kuvvetler ve Post Ofis işe karıştı ve pazarlıklar başladı. Bunun neticesi olarak 1922'de BBC (Biritish Broadcasting Company) yaratıldı. BBC yayın monopolisini eline aldı ve çalışma giderleri\gelirleri için de alıcılardan toplanan lisans parası saptandı. BBC 1926 yılında gerçek kamu yayın organı oldu: Sadece yayının yayınlayıcısı yerine, yayın üretimcisi haline geldi. ingiltere'de yayın sisteminin bu şekli alması Ingilterenin yapısının bir neticesidir: iletişimdeki önceki gelişmeler egemen bir milli basının olduğu iletişim şebekeleri iletişim kültürü oluşturmuştu. Basın kültürü özel'den çok 'milli" karaktere sahipti. Bu kültürde belli bir servis ve sorumluluk anlayışı oluşmuştu. Bunda, ayrıca, ingiliz yönetici sınıfının devlet nosyonuyla çalışma şeklinin büyük etkisi vardır. Bunun aksine, Amerikan yönetici sınıfı devlet bürokrasisini sürekli yere çalar, kötüler, yolsuzluklarını kitle iletişiminde teşhir eder, pis bir peçete gibi muamele eder, ve aynı zamanda çıkarına hizmet yönüünde kullanır. Ingiliz yönetici sınıfı, daha homojen, sayı bakımından daha küçük ve birbirine yakın, ve milli devlet nosyonuna daha değer verici bir şekilde yaklaşır. İngiliz devletinin yönetici sınıfının bu karakterinin ve geleneksel iş görme\yürütmeyi, merkezi devlet yönetimi yerine, delegasyonlar ve atamalarla yaptığı için, devlet tarafından düzenlenmiş ve desteklenen kamu kurumunun meşruluk kazanmasına izin verdi. BBC tabi devlet ideolojisinin borazanı olarak suçlandı ve siyasal, özellikle hükümetin, baskısıyla her zaman karşılaştı. Fakat BBC'nin kurulduğu ortam, siyasal partiler ve hükümetlerden bağımsız bir kurum politikasının çıkmasına izin verdi. ingiltere'de, yayın medyasının örgütlenme biçimini saptayan özel teşebbüsün yarattığı ve kontrol ettiği iletişim teknolojisi değil, ingiliz kapitalist sisteminin Amerika'daki gibi bir sistemin oluşmasına yol açmayan yönetici sınıf yapısı ve bu sınıfın farklı egemen değerleri ve pratikleri oldu. BBC'nin durumu 1980'lerde gittikçe artan dünya imperyalizminin özelleşme baskıları karşısında kaldı. Bu baskıların karşısında, BBC yayınlarını çeşitlendirdi, ve özel teşebbüsle bu "benzeşme" alternatifini de getirerek mücadeleye girdi. BBC'nin durumu, TRT'ninki gibi değil, çünkü TRT'nin kamu kurumu ve iletişim monopolisi olarak, iletişim politikasındaki gücü, yasasal meşruluğun güçsüz-güçlülüğün dışında, hemen hemen ortadan kalkmış duruma gelmektedir.

İngiltere'de kamu iletişim kurumu BBC iki milli kanala sahiptir. Ülke çapında yayın yapan iki ticari tv ( ITV ve Kanal 4) vardır. Bir de Wales bölgesinde yayın yapam S4C istasyonu vardır. ITV (Bağımsız Tv) 16 yöresel yayın firmasına sahiptir. Uydu yayını 67 kanal üzerinden yapılmaktadır, fakat sadece % 12'ye ulaşabilmektedir. 1993 istatistiklerine göre, Kablo yayınları % 1.7 içinde sınırlıdır. Video kullanımı artmaktadır: % 70.8. Televizyon izleyici dağılımı genellikle şöyledir (Mayıs 1993): ITV: % 39.7; BBC 1: % 33.1, BBC 2: % 10.6 ve CH : % 11.2.



JAPONYA

Kendilerine özgü kültürel gelenekler, bir adaya sıkışmış bir şekilde izolasyon, milli liderlik, etken sosyal kontrol ve imperyalist yayılma için fırsatlar japonya'da ekonomik kalkınmayı kamçılayan faktörler olmuştur. Ayrıca diğer imperyalist güçleri kendinden uzak tuttu ve yabancılara kendi ülkesinde çok az tırmanacak basamak sundu. Kendi endüstrisini kendi geliştirdi. Japonyanın bu durumu da hızla değişmektedir: Örneğin Amerikan kompütür firmaları Japonya'da ucuza ürün sürerek NEC imparatorluğunu zor duruma soktular.

NKH (Japon yayın Kurumu) dünya yüzündeki en zengin Kamu Yayın örgütüdür. Dünyanın en zengin özel sistemleriyle teknik ve içerik bakımdan rekabet edecek güçtedir. Türkiye'deki gibi uzun yılların çekişmelerinin yaralarını taşımaz, kolu kanadı kırpılmış, tüyü yolunmuş, pişmeye hazır bir piliç haline getirilmemiştir.

NHK'nin yapısı BBC'nin yapısına benzer: Mali gelirini tüketicilerden topladığı yıllık gelirlerle sağlar. NHK'de de, BBC'de olduğu gibi, dış ülkelere yönelik yayınlarında devlet ödeme yapar.

japonya'da özel ticari yayın örgütleri, Amerika'daki gibi, çok yaygındır. Amerikan medyasında olduğu gibi medyanın içeriği yaygın bir şekilde şiddet ve faşist çözüm yollarıyla doludur. Medya "eğlence" adı altında sadistliğin en tepesine çıkan gösteriler ver yarışmalar düzenler.

japonya iki major haber ajansına sahiptir: Kyodo ve Jiji. Her ikiside egemen Batı ajanslarıyla anlaşmalı olarak çalışırlar.

Dört uydu, NHK 1, NHK 2, JSB ve Star, Japon pazarına hakimdir. JSB yabancı programlara ve showlara dayanıyordu. Fakat ilk başlangıçtaki başarısını sürdüremedi e zor duruma düştü.

Japonya'da televizyon ve VCR kullanımı bakımından dünyada başta gelir: evlerin % 99.3'ü televizyona. % 80.5'i VCR'a sahiptir.



ALMANYA

Almanya'da yayın medyası hem özel hem de kamu kontrolundadır. Sahiplik iki ana seviyede oluşur: Devlet ve Federal. Federal yasalar yayını ve devlet politikası da iletişim politikasını saptar. Bunu da 1950'nin kamu Yasası altında kurulan dokuz kamu yayını kurumuyla yapar. Bu kurumlar Yayın kurumları Birliğine (ARD) bağlıdır.

Bütün radyo ve televizyon servisleri, milli tv şebekesi ve Radyo Berlin bu sistemde iş görür.

Bu sistem mali gelirini alıcı lisans ücretlerinde ve sınırlı ticari reklamlardan elde eder.

İki kamu kuruluşu federal yasa altında iç ve dış radyo yayınının yürütürler. Kamu radyosunda devletin Doğuya yönelik propagandasını Deutshe Welle ve deutsclandfunk yapıyordu. Tv kurumları, Batı Almanya (% 25), Kuzey Almanya (% 20) ve Bavarian Yayın (% 17) kurumları Almanya'ya ortak televizyon programlarının çoğunu sunarlar.

Özel şebekeler sekiz tanedir. Ödemeli televizyon "Premier" firmasının elindedir. Video yaygınlaşmaktadırdır: 16.8 milyon evde vardır.

FRANSA

DeGaulcü iletişim bakanı Roger Frey 1959'da Fransız yömetici sınıflarının iletişim politikasını şöyle özetliyordu: Devlet, elinin altında 'halk oyuna' bağladığı iletişim araçlarına sahiptir. devlet için bu sahipliği basındaki veya başka yerlerdeki, devletin faaliyetlerini kötüleme peşindeki kişilere vermesi saçmalıktır. [5]

Aynı paralelde, Başkan George Pompidio 1969'da konuyu daha da çarpıcı bir şekilde sundu: Birisi sevsin veya sevmesin..., bir televizyon journalisti herhangibir diğer journalist gibi değildir. Onun ilave sorumlulukları vardır. Biri sevsin veya sevmesin, televizyon Fransa'nın Sesi olarak kabul edilir.

Neo-liberal M. Giscard D'Estain 1974'de başkan olduğunda, bu devletçi milliyetçiliğe karşılık televizyonun Fransa'nın sesi olmadığını söyledi. İletişim ideolojisi Degaulist devletçi milliyetçilikten, kamu tekeli çerçevesi içinde iş gören çoğulcu kanallar örgütü olarak yeniden biçimlendi. Fakat bu biçimlendirmenin ardında da bu temel siyasal aracı kaybetmeme, elden kaçırmama çabası sürekli devam etti.

ORTF'nin (Fransız Radyo Tv Kurumunun) merkezi tekeli çeşitli kamu servis kurumları içinde dağıtılıp kırıldı:

1. Üç tv firması :TF1, Antenna2 ve FR3

2. Bir radyo firması: Radyo France

3. Üretim yapan Societe Française de production (SFP)

4. Araştırma, arşivleme ve profesyonel eğitim için the institut Natioanal de L'audavisuel.

5. Yayın şebekesi kurumu olarak TDF.

İzleyici dağılımı (May 1993): TF-1: 45.2 %, FR-2: % 21.1; FR-3 % 14; M-6: % 11.1; CANAL PLUS % 4.8; ARTE % 0.8; diğer: % 3.0.

Her firma altı direktörden oluşan bir kurul\board tarafından yönetilir. Yedi firmanın hepsi de yasalara göre bağımsızdır. Gelirlerinin üçte ikisini televizyon vergilerinden ve üçte birini de TF1 ve Antenna2'nin yasasal olarak tanınan ticari reklam gelirlerinden sağlanır.

Fransa yayın sisteminde İkinci Dünya savaşindan beri karma bir sistem egemenliği altındaydı. Sermayenin son yıllardaki deragulasyon ve özelleştirme saldırıları neticesi, gercı ozel sektör total bir egemenlik kuramamaıştır, fakat kamu sektörü egemenlik paylaşımında gücünü yitirmiştir.

İletişim bakanı kamu hizmetinde olacak yeni bir eğitim şebekesinin 1994 sonbaharında gerçekleşeceğini belirtti. Ayrıca TF1 ilkbahar 1994'de uydu ile fransız haber servisine katılacaktır. TF1 haber servisi, Fransız iletişim politikasında artan görevlerin çeşitlendirilmesi yönünde, kamu servisinin monoton tekçiliğinden çıkıp her zevke hitap etmek için yayın politikasını çeşitlendirme yönünde (diversification) bir girişimdir. Yasalara göre, bir kişi milli Tv şebekesinde % 25'den fazla hisseye sahip olamaz. Bu kuralın yakında değiştirilerek % 49'a çıkarılacağı bekleniyor. TF1 bu değişimi istiyor. TF1'a göre, şebekesinin ana destekcisi Bouygues grubu % 100 sorumluluğu yüklenmekte, fakat sadece % 25 kapitali elinde tutmaktadır, bu haksızlık diyor.

Basın tabi tarihsel geçmişi nedeniyle özel teşebbüsün sahipliği altındadır.

HOLLANDA

Hollanda'da devlet kurumları sadece genel kaideleri yapar. Televizyona hükümetin karışması yasalarla yasaklanmıştır. Siyasal partiler hiçbir direk kontrola sahip değildir. Küçük çapta ticari reklamcılık vardır. Özel ticari televizyon yoktur. Tv program yapıcıları engelleyici hiçbir kaide ve yönetmeliğe tabi değildirler. Sistem açık sistem prensibi üzerine örgütlenmiştir.: Belli yasal standartları karşılayan her grubun yayın zamanı elde etmeye hakkı vardır. Standartlar: Amaç radyo televizyon programı yayınlama olmalıdır, kapsamlı bir yayın çizelgesine sahip olmalıdır, çizelge eğlence, informasyon ve kültür materyal kategorilerinin hepsini de içine almalıdır, ve belli sayıda üyesi olan ticari-olmayan bir kurum\örgüt\cemiyet olamalıdır. Hollanda'da yayın yapan beş büyük kurum vardır: AVRO (Konservatif), TROS (sağcı), KRO (katolik, NCRV (Protestant) ve VARA (sosyalist).

Hollanda'da her siyasal ve dini grubun kendi günlük ve haftalık gazetesi vardır. [6]



İSVEÇ

İsveç küçük, homojen (gene de nüfusun % 10'u yabancı) ve zengin bir ülke. Sosyal demokratlar 1932'den 1976'ya kadar ülkeyi yönettiler. iki ana tv kanalı (Kanal 1 ve TV 2), ve radyo İsveç egemendir. Radyo İsveç'e hükümet gerekli kaynakları sağlar. iletişim yasası yayın politikasını gerçekçi ve tarafsız olarak saptar. Televizyon ve radyo lisanslardan gelirini sağlar. İsveç radyosu (SR) ticari-olmayan, kamu kontrolu ve özel ticari finans katılmasıyla oluşmuş bir karma kamu kurumudur. Kurum sosyal güçler tarafından "paylaşılmıştır." Devletin kurumda hiçbir 'Payı" yoktur. Popüler Hareketler (sendikalar, dini guruplar, tüketici grupları vs) % 60, basın % 20, medya üretim endüstrisi % 20 paya sahiptir. Kuruma devlet genel direktörü ve beş yönetim üyesini atar. Yayın araçlarının sahibi devlettir. Gelirler lisanslardan, reklamlardan, ve yıllık kazançlardan\dividentlerden elde edilir. Özel sermaye üç istasyona sahiptir: TV 3, TV 4, TV 5_Nordic. Ödemeli tv yaygındır: Filmnet, Filmnet plus, Tv 1000, ve filmmax. Norveç evlerinin % 65'inde video-kayıt\seyir teypi vardır. Evlerin % 48'i uydu ve % 40'ı kablo servisine sahiptir.

İTALYA

İtalya'da iki büyük parti, Hırıstiyan Demokratik ve İtalya Komünist Partisi, ve 4-5 tane de küçük partiler vardır.

Italya'da 1976'ya kadar Radyo televizyon Italiana (RAI) devlet monopolisi olarak iş yaptı. Anayasa mahkemesi 1976'da bu monopoliyi gayri-meşru ilan etti. Birden bire İtalya açık pazar oldu: 250 özel televizyon ve 900 özel radyo havayı kirletmeye başladılar. 1979'da bu sayı 500 televizyon istasyonu ve 2000 radyo'ya yükseldi. Sonradan bunlar büyük sermayenin karşısında eriyip yok oldular veya yörel yayın içinde sıkıştırıldılar. Bugün RAI üç kanala sahiptir. Beş büyük özel kanal vardır. Satellite kanallarında dış sermaye hakimdir: SKY, CNN International, MTV Europe.

İzleyici dağılımı (Mayıs 1993): RAI-1: % 21.1; RAI-2 14.4; RAI-4: % 13.9; RAI-3: % 12.1; Italia-1: % 12.1; Diğer % 7.2

Italyanlar sadece İtalya'nın değil, Fransa, isviçre, Monte Karlo gibi bütün komşularının tv programlarını seyrederler.

Özel istasyonların büyük çoğunluğu yerel olarak işlerler.

Devlet kurumları RAI'yi, en büyük ajans olan ANSA'yı, birçok gazete, dergi, basın evleri ve kağıt üretim fabrikalarını kontrol eder. Devlet günlük gazetelerin fiatlarını saptar, kağıt ticaretini ve dağıtımını kontrol eder, ve basına gerektiğinde finans ve destek yardımında bulunur. RAI siyasi partilerin temsilcisi olan direktörler kurulu\board tarafından yürütülür. Sürekli çekişmeler ve çatışmalara sahne olur. RAI 1993'e 1 milyar dolar borçla girdi. Bunda da suçlu olarak yönetim kurulu görüldü. Ayrıca çıkan rüşvet ve yolsuzlukların da etkisiyle 1993'ün ortalarında yönetim kurulunda yeni değişiklikler başladı. RAI'nin başına Amerika Harvard Üniversitesinde okumuş ve ticarette pişmiş, Claudio Dewmatte geldi. Bir general direktör ve beş board direktörüyle işe başladı. Yeni iletişim politikasının Amerikan kamu televizyonu gibi (PBS) elitist olmayacağını, ve eğlence ve psikolojik-kaçış programlarıyla İtalyan micazı ve kültürü karıştırılarak başarıya ulaşacaklarını söyledi. (Yani örgütlenmede özel teşebbüs gibi olma ve program politikasında zamana uyma ve taklitçilik). Dış program alışlarında % 20 kesinti yapacaklarını, dışardan program yapanların işine son vereceğini, şebekedeki çakışmalar ve tekrarlara son vereceğini, RAI'nin basım (ERI), record label (Fonit Centra), yabancı satışlar (Sacis) ve reklam (Sipra) ile uğraşan parçalarını tek bir çatı altında toplayacağını, böylece bürokrasiyi daraltacak ve karar vermeyi merkezileştireceğini belirtti. RAI'ın yıllardır siyasal çekişmelerin yapıldığı bir yer olduğunu, ve RAI' siyasal modelinin ekonomik ve siyasal açıdan bugünün dünyasında geçerli olmadığını ileri sürdü. [7].

Bitirmeden geri kalan Avrupa ülkelerine de kısaca değinelim: Portekiz'de yayın medyası kamu kontrolu altındadır. Basın avrupadaki en elitist olandır: Okuyucuları şehirli, genç, orta gelirli ve üzeri insanlardır.

Siyasal partiler kendilerinin günlük gazetesini, dergisini, yerel radyo ve televizyon şirketlerini kontrol ederler.

Danimarka'da kamu yayın örgütü Danmark Radyo tV'dir. Özel iki tv kanalı vardır: TV 2 ve Kanal 2. Ödemeli tv'de üç firma Film net, Film Kanalen, Tv 1000 piyasayı paylaşmaktadır.

Norveç'de Norveç yayın Kurumu kamu yayınını yapar. Özel yayınlar da TV 2, Tv Norge, Scansat ve Tv 3 tarafından yapılmaktadır. Kablo şebekesi kanal 1, Tv 2, TV 4, MTV, Eurosport, Supercanal arasında paylaşılmıştır. VCR yayılmaktadır (% 53).



BAĞIMLI ÜLKELER

Bağımlı ülkeler (geri bırakılmış, gelişmekte olan, geri kalmış, üçüncü dünya adlarıyla anılan ülkeler) medya sistemi yapısından, kendi tarihsel geçmişlerine ve durumlarına göre iki ana kategoride toplanabilir: Eski koloniler ve koloni olmayıp da sonradan (Türkiye gibi) neo-koloniciliğin altına girenler\bağımsızlığını yitirenler\bağımlı olanlar. Bu ülkelerin sosyo-ekonomik ve siyasal yapıları en azından ana hatlarıyla birbirine benzer:

1. Kırsal alanlarda geniş kitleler halinde yaşayan köylüler ya küçük ya da hiç bir toprağa sahip değildirler. Varsa tarımda makineleşme süreci sırasında ellerinden alınır, satmak zorunda kalırlar. O ülkede formal kölelik olmasa bile, köylüler ve mevsimlik tarım işçileri toprak sahiplerinin pratikte köleleridir. Bu toprak sahiplerinin büyükleri, ülkenin uluslararası sermayeye açılması sonucu bu sermayeyle işbirliğine\ortaklığa girerek iyice devleşirler. Eğer hayvancılık olasılığı da varsa, bölgelerde birkaç çiftlik bütün arazileri ellerine geçirirler. Doğu ve Güney Doğu Anadolu gibi yerler potansiyel bakımdan zengin alanlardır, barajların ve sulamanın yaygınlaşması neticesi olarak tarımsal monopolilerin oluşmasına yatkındır. Buralara dikilen gözlerin ağızlarından iştah salyaları sızmaktadır. Bu olay özellikle Latin Amerika'da çok yaygındır. Örneğin El Salvador'da köylülerin % 65'i tamamiyle topraksızdır. Geri kalanları ise kendilerini geçindirecek küçük topraklardır. Kahve üreten bir oligarşi verimli topraklara sahiptir. Ülkeyi bu aileler ve ordu birlikte hem soymakta hem de öldürmektedir.

Köylü kitleleri iki efendi\ağa için üretirler: Milli ve millinin de ağası olan milletlerarası... Ticaretin kendi bu, yanlış olan birşey yok, sadece ticaret: Dünyada milyarlarca insan kitleleri kendi ağalarını ve ağaların ağalarının "herşeye sahip olma ve başkalarını bu şeylerden mahrum etme" deliliğini beslerler. Bu "başkaları," "herşeyi" üreten ve ürettiğinden mahrum bırakılanlardır. Kapitalist sistem bu, böyle çalışır: Çalıştırır, ürettirir, elinden alır, düşkün bırakır. Sonra da seni bu düşkünlüğün, huzursuzluğun, sinirliliğin, kabalığın nedeniyle suçlar. Sana yardım etmek için elinden gelen herşeyi yapar: Yardım kurumları açar, yardım cemiyetlerini destekler, aş evlerine yemek verir, fukara çocuklarını okutur, onlara yurtlar açar, burslar verir, kısaca saymayla bitmeyecek insanlık örnekleri gösterir. Gene de, sefil kitleler sefil tembelliklerine ve uyuşukluklarına devam ederler. Miskinler!. Evde televizyon seyredip yatma veya kahvede tavla atma yerine çalışsalar olmaz mı!? Kapitalist sistem sadece soyup soğana çevirmez, soyulup soğana çevrilme sonucu ortaya çıkan duruma bakar ve "şu rezilliğine bak!" diye suratına tükürür. Bunu görenler de "doğru valla" deyip bir tekme de onlar çakarlar. Sen de "köşeyi dönenlere" bakar ve köşeyi dönemeyecek kadar beceriksiz olduğuna yanıp aah edersin, kendine kızarsın, kendine küfredersin. Ayağın popona yetişse kendine tekme bile atarsın. Amerikan medyası bu düşünü ve anlayış tarzını en ince bir şekilde aşılayan araçtır.

2. Şehirsel alanlarda durum daha da fecidir: Geniş işçi ve işsiz kitleleri şehirlerin etrafını fethetme umuduyla gelip kuşatmışlardır. Kuşatma uzadığı ve yiyecek de bittiği için sefil durumda kımıldayamaz hale gelip oraya çöküp, göçüp yerleşmişlerdir. İşçiler yerel kapitalist için çalışırlar. Endüstrileşmiş şehirsel alanlarda, yerel kapitalistin yanında milletlerarası kapitalistleri firmalarıyla ve mümessileriyle görürüz. Bu alanlara yığılmış insanlar yerel, milli ve milletlerarası kapitalistler tarafından iş verilerek "beslenirler." Bazıları da, bu iyiliğe karşı nankörlük yaparak "Yanki go hom" diye bas bas bağırırlar!. Demokrasi bu!. Demokrasilerde insanların "aynı fikirde olmama, karşı gelme, uyuşmama" özgürlükleri vardır. Haktır bu. Haktır hak olmasına da, bu hakkı kullanmaya kalkanın da çoğunlukla hakkından gelinir. Kim gelir? Demokrasinin devlet güçleri veya demokrasiyi korumaya çalışan, vatan, millet marşı söyleyerek katliam yapan, vatanperver örgütlerin köleleri, intikan tugayları, özel-ordu falan... O zaman demokrasi nerde kaldı? Hamsi tavasında, hamsi gibi sıçrıyor!! Senin kafanda Coca Cola mı dolu, kardeşim! Biz vatanı, milleti, devleti demokrasinin düşmanlarını temizleyerek korumaya ve senin rahat ve huzur içinde yaşamanı sağlamaya çalışıyoruz, sen de tutmuş acaip sorularla kafa bulandıran yumurtalar yumurtluyorsun. Demokrasi nerde kalmışmış? İşte demokrasi bu!

3. Bu toplumlarda yönetici sınıflar, örneğin İngiltere'deki ve gelişmiş kapitalizmdeki gibi, büyük çoğunlukla burjuva ideolojisinin insanları değildir. Bu sınıfların canilik ve cenabetlikleri bambaşkadır. Bu sınıflar her telden çalan, kendinden başkasının meşruluğunu red eden ve kendi meşruluğunu savunan sarıklılar, çarıklılar, ağalar, paşalar, albaylar, yarbaylar, çevre sakallılar, kırma bıyıklılar, tüysüzler, soylular ve simit falan satıp hızla köşeyi dönmüş soysuzlar, faizci bankacılar, naizci hocalar, karısıyla baş edemeyip politikada milletin canını yakarak intikam alıp rahatlayan kocalar, Amerika'nın Sesinde iletişimde profesyonelleşen ve zenginleşenler, World bank'da (Dünya Kakalama Bankası) kalkınma teorisini öğrenen ve kalkınma diye kendilerini kalkındıranlar, Proctor Gamble firmasıyla sigara tüttürüp sabunlananlar, uluslararası kapitalist kültürün, soğuk bakışlı yılanı bile ürküten kibar gülüşlü, büyük kapitalistleri ile doludur. Bunlardan hangisinin egemen olduğu ve egemenliğin meşruluk derecesi her ülkenin tarihi geçmişine ve tecrübesine bağlıdır. Fakat enteresan olan, uluslararası sermaye senin saçına sakalına, papağına şalvarına bakmaz. "Yatırım yapmak için şartlara ve kar oranına (risk ve kar)" bakar. Kapitalist sermayenin ne dini, ne imani, ne canı, ne cananı, ne milleti ne de vatanı vardır. Peki, Dini, imanı, canı cananı olan, anti-imperyalist, anti-kapitalist sermayelere ne dersin? Bayram şekeri alır yer ve "Yarabbi şükür" derim. Geri bırakılmış ülkeleri, uluslararası banka ve endüstri sermayesiyle ortaklıklar kurmuş kapitalistler, silahlı kuvvetlerin sivil toplumdaki soygundan pay alan ve doyurulmazsa her an sivil toplumun tepesine binmeye hazır gözü kara yuvarlak göbekli üst kademesi, orta çağdan kalma modern feodal lordlar, ve yönetici sınıfların sofralarının palyaçosu profesyonel politikacılar ve devlet örgütünün, üniversiteler ve iletişim örgütleri dahil, üst kademedeki bürokratları soyup sogana çevirirler. Türkiye gibi hızla kapitalistleşen ülkelerde üst kademedeki profesyonel politikacıların karakteri de değişmektedir. Ülkeyi idare ettiğini sanan ve milletin öyle sandığı profesyonel politikacı cambazların yerini yönetici sınıftan gelen yöneticisi sınıfın kendisi almaktadır. Elbette bu değişim aşağı kadrolar için geçerli değildir. Yönetici sınıflar açlıktan yetişmiş, idealist veya gözü güç hırsıyla dönmüş profesyonel politikacılarla cebelleşmek gibi küçültücü ve bayağı bir durumda kalma yerine, kendisi direk olarak politik yapıdaki karar verme yerlerine kendini seçtirmeye başladılar. Yani sadece yönetici sınıfın karakteri değişmiyor, aynı zamanda devlet sektörünün profesyonel üst yapısına sivil yöneticisi sınıfın direk temsilcileri yavaş yavaş doldurmaya başladı.

Ayrıca, bu yönetici sınıf gittikçe artan bir şekilde, küçük esnaf denilen, büyüyemediği için Amerika'ya ve elindeki azıcığın da alınacağı korkusuyla komünizme düşman olan, gözü dört dönmüş bir şekilde Milliyetçi marşlar söyleyen, aç kurt gibi yırtıcı bakışlı küçük-kapitalistler kitlesine özel ve kamu işçilerini\memurlarını düşman olarak göstermeyi artırmaktadır.

4. Bu ülkelerde yönetimin karakteri yönetici sınıfların egemen karakterine ve çıkar ve değişim peşindeki gruplarla olan güç ilişkisinin durumuna bağlıdır. Eğer egemenliklerini sivil rejimle tutacak şekilde bir güç ilişkisi varsa, o zaman "serbest seçimlerin," ve vatan, millet, sakarya türkülerinin tatlı tatlı okunduğu bir yönetim görürüz. Eğer yönetici sınıf egemenliğini sivil yönetimle sürdürecek durumda olmayan bir ortam veya güç yapısı ve ilişkisi içindeyse, o zaman civil toplumun canına okuyan bir diktatör veya ordu kliği egemenliği kaba güçle elinde tutar. Aynı türküler okunur, fakat sık sık okunan yer başkadır: İç düşmanların kafalarının kırıldığı yerlerde... Silahlı kuvvetler, bu güç uygulamasının tadını aldıktan sonra da kolay kolay sivillerin egemenliğine izin vermez. Örneğin Haiti'de uzun yıllar Duvalier diktatörlüğü sırasında toplumu soyan bu ordu gücü, Duvalier defedildikten sonra seçimle gelen hükümeti devirerek, pastaya kondular. Bu aç ve geri zekalılar (aralarında insan ve zekalı olanlar elbette vardır) istemeye istemeye gitmek zorunda kalsa bile, en küçük bir bahane ile geri gelip koltuğa oturmaya ve pastayı yemeye can atar. Bu nedenle, pastanın tadını tadarak iştahı açılmış ordunun kocabaşlarının şirdanlarını sivil toplumun doyurarak ve, Amerikadaki gibi sivil burjuvazinin emri ve kontrolu altında hizmetçi yapamazsa, pohpohlayarak idare etmesi şart olur. Amerikada, ordunun üst kademesi özel teşebbüsteki yatırımları ve hisseleri, ve de emekli olduktan sonra danışman olarak dev firmalardaki tuttukları mevkilerle sivil burjuvaziye göbekten bağlıdır.

5. Bu ülkelerde geleneksel iletişim kültürü yapısı üzerine

modern kapitalist teknoloji ve kültürünün yapısı monte edilmiştir. Eğer ülke eski İngiliz kolonisiyse, ve sosyalist değilse, Ingiliz siyasal, ekonomik, kurumsal\örgütsel yapıları, Ingiltere'de ve kendi ülkesinde ingiliz eğitim sisteminin kalıpları içinde yetiştirilmiş yönetici kadroların işbirliğiyle ülkeye oturtturulur. Ülkeye uymaz. Batar. Uydurmak için bastırırlar. Ülke acıdan inler. Neo-kolonistler ve onların ortakları bunu uzun hava diye zevkle dinler. Bu inleten ve dinleten yapıda tek eksik olan Kraliçedir. Ülkenin kitle iletişim medyası da İngiliz medya egemenliği altında eski sömürücü ilişkilere yeni-isimler ve tanımlamalar altında devam eder. İngilizler iletişim üretme teknolojisini, medyayı, getirir verirler, örgütlerini kurmaya yardım ederler, örgütsel ve teknik eğitim için gerekli olanakları sağlarlar, iletiyi (programlar, haber, informasyon gibi) bazen çok ucuz fiyata verirler. Bir de bakarsın ki küçük ingiltere oluvermişsiniz. Ah, ne tatlı, ne güzel!. Halk olarak bu modernleşmeden ve kalkınmadan dolayı mutluluktan hindi gibi kabarır uçmaya bile kalkarsın. Aynı süreç Fransız, Alman ve Amerikan sömürgesi olup da 20'inci yüzyılın ikinci yarısından sonra bağımsızlığını kazanan ve ardından neo-kolonici oyuna kurban olan ülkelerde ve hayatında bağımlılığı tecrübelememiş ve kendini durup dururken tökezleyip imperyalizmin şevkatli kollarında bulan Türkiye gibi ülkelerde de aynısının tıpkısı olur. Bu oluşumla, kapitalist anti-intellektüalizm böylece tarihin tekerrürden ibaret olduğunu da ispatlar. Bu ülkelerde egemen sınıflar veya askeri juntalar ellerindeki her türlü olanakları ve araçları kullanarak alternatif iletişim kanallarını, media içindeki "bozuk sesleri" yasalarla, yasaklarla, cezalarla, kapılara kilitler vurarak, ağızlara band yapıştırarak, ve temizleyerek (Omo'yla değil tabi) sustururlar. Sessizliğe bakıp susturduk sanıp zevkle genirirler. Oyunun adı: Sistemi ne pahasına olursa olsun sürdürmek oyunu. Egemen medyanın rolü ideolojik propoganda, informasyonun bastırılması veya profesyonel habercilik yöneliminin pratikleriyle saptırılması ve hatta bazen göz göre göre yalan dolandır. Egemen oyunu oynamayan veya ileri kapitalist ülkelerdeki liberal demokratik gazetecilik pratiğini uygulamaya kalkan (örneğin Cumhuriyet gibi) gazeteler ise "solculuk, komünistlik" ile suçlanır, adalet sistemi tarafından yakası rahat bırakılmaz, soluk alma fırsatı verilmez. Bazı ülkelerde ikide bir kapatılırlar, toplatılırlar, editörleri ve yazarları hapse atılır, ve hatta işkenceye tutulur. Ulan, eğer Cumhuriyet solcuysa, ben çamaşır mandalıyım. Gel de sen bunu vatanı, milleti ve demokrasiyi korumak için beyninden midesine kadar silahlanmışlara anlat. Anlatamazsın, çünkü bu gerçek bu silahlanmışın silahını (=ideolojisini, inancını, kinini, nefretini, suyunu ve ekmeğini, günlük yaşamını düzenlediği gerçeğini, ezenin pençesi altında ezilmişlikteki kudurmuşluğunu) elinden almış olursun. Bu da olmaz. Onun bu silahı onun su götürmez evrensel gerçeğidir.

Amerikan medyasında alternatif kaynaklar, bu ülkelerdekinden çok daha fazladır. Fakat Amerika'da görünürde olmayan ve bu ülkelerde vardır: Siyasal bakımdan canlı, kanlı, renkli ve heyecanlı, umutsuz durumlarında bile umutlu aktif kitleler topluluğu... Amerika'da bu canlılığı göremezsin. Amerika medyası ve ideolojisi, çoğunlukla, kurtları korkudan kuyruk diktirecek derecede ırkçı, milliyetçi, tutucu, demokrasi ve eşitlik düşmanı ve kuyruğuna basıldığı ve kimin bastığı söylenmedikçe yerinden oynama psikolojisi olmayan pasif kitleler üretir. Bu kitleler, baterisi kitle iletişim aracı olan oyuncak gibidir: İletişim araçlarıyla harekete geçirilip yönlendirilirler. Amerika'daki yirmi üç yıllık hayatımda, egemen medyada bir kez bile düzenin meşruluğuyla ilgili tek bir laf duymadım. Diğer ülkelerde, bu tartışma hemen her gün gündemdedir ve egemen güçler saldırırken bile savunma durumundadırlar.

Latin Amerika Fransızlar ve Portekiz tarafından sömürgeleştirilmişti. Adaları da İngiltere kapmıştı. Bu ülkeler 19'uncu yüzyılın başlarında formal bağımsızlıklarını almaya başladılar. Fakat Latin Amerika Amerikan imperyalizminin kontrolu altında neo-kolonici kıta olarak kaldı. Neo-kolonici kontrol Amerikan firmalarının ile yerel kapitalistin ve Amerikan devletiyle yerel devletin arasındaki işbirliğinin bir neticesidir. Amerikan firmalarının bu ülkelerde gözden kaçırıp yatırımda bulunmadıkları verimli hiçbir alan kalmamıştır: Madencilik, petrol ve demir (Venezuela, Columbia), bakır ve nitrate (Şili), tin ve silver (Bolivya), kahve ve muz (Guatemela ve Ekvator), ve manufacturing. Güney Amerika 23 ülke ve sekiz milyon mil-kare alanı kaplar. Bu 23'ün 18'i Ispanyolca konuşur. Brazil Portekizce ve Adalar Ingilizce ve Fransızca konuşur.

Latin Amerika ülkelerinde tepedeki % 5 total Kıtadaki gelirin % 30'unu kendine alır. Alt-yüzde elli ise sadece % 13.4'ü paylaşır. Peru'da nüfusun üst % 1'i verimli toprakların % 80'ine sahiptir. [8]

Ta 1977'de Meksika'da 193 tane Amerikan elektronik fabrikalar (runaway shops) vardı. Bugün bunun sayısı ikibinin üzerinde. Sendikalaşma başlayınca da bazıları Meksika'dan Haiti gibi sendikasız ve beş paraya çalışacak iş gücünün olduğu yerlere kaçtı.

Amerika'da dev firmalar ve bankalar % 13-14 kar yaparken, Latin Amerikan işlerinden yüzde otuzun üzerinde gelir sağlarlar. Amerikalılar Latin Amerikayı soyma işinde, bu ülkelerin payı yüzde yedi ile on arasıdır. Aslan payı en az yüzde doksan ile Amerikan firmalarınındır.

Latin Amerikan ülkelerinde hakim olan iki egemen his vardır: Amerika aşkı ve Amerika nefreti. Nefretin nedenleri sadece ekonomik soygun değildir: Amerikan firmaları Latin Amerikanın kırsal oligarşisi, askeri ve endüstriyel oligarşi ile birlikte bu insanların ellerinden umutlarını aldılar, her kımıldanışlarında kafalarını ezdiler. Latin Amerikan rejimlerinin ta ilk kuruluş tarihlerinden beri her yıl onbinlerce insan bu kanlı rejimlerin elinde can vermiştir ve hala can vermektedir. Soygun o denli yüksek ki, bu rejimler Amerika'nın da açık veya CIA yoluyla yaptığı gizli yardımlarla kendi gençlerini fırınlara atmış, körfezleri ve nehirleri helikopterlerden attıkları gençlerle doldurmuşlardır. Hapishaneler ve morglar yetmediği için stadyumlara ve işkence yerlerinin mahzenlerine ve odalarına ve damlarına ölüleri atmışlardır. Amerika Latin Amerika'da populist ve demokratik rejimlere izin vermemiş ve hepsini tepelemiştir: Arbenz, guatemela 1954; Goulart, Brazil, 1964; Allende, Şili 1973; son senelere kadar Arjantin, Peru 1989 ve Duvalier ve sonrası Haiti örnekleri.. Latin Amerika tarihi insanları yiyen cani askeri diktatörler tarihidir.

Latin Amerika ülkelerindeki küçük sayıdaki kapitalist, feodal, siyasal ve askeri elit aynı zamanda iletişim medyasına sahiptir, medyayı kontrol eder ve yönetir. Sahiplik topraklı-oligarşi, yeni palazlanmış ticari ve endüstriyel burjuvazi ve AT&T, RCA, ITT gibi uluslararası iletişim firmalarının adına iş gören kapitalistler arasında paylaşılır. Medya (a) propoganda aracı olarak, ekonomik ve siyasal statükoyu tutmak için, (b) Kapitalist pazar sisteminin gelişmesi için, (c) ticari araç olarak, (d) kitle tüketimini teşvik için kullanılır. Böylece medya, ticaret ötesinde, var olan eşitsizlikleri, siyasal ve kültürsel bağımlılığı, ve dış hegemoniyi tutacak destekleyici bir çevre yaratmayı ve tutmayı teşvik görevi görür.

Bu ülkelerdeki medya düzeninde, devlet medyanın normal kapitalist enterprise olarak çalışması için gerekli alt-yapısal çerçevenin yaratılmasını garantilemeye çalışır. Bunu yapmak için de, bazı ülkeler, Amerikanın FCC regulasyon düzenini kopyelerler. Bazı yerlerde de Fransız ve Ingiliz modeli taklit edilir.

Medya profesyonelleri çoğunlukla egemen devletin ideolojisine tümüyle entegre olmuştur veya olmaya çalışır. Diğerleri ise direk, yalın kurumsal ve profesyonel sansürcülük ve baskı altıda ezilirler. Keşke ezilmekle kalsalar. Latin Amerika dünyada gazetecilerin ve televizyoncuların en çok öldürüldüğü yerdir. Soygun düzeni yanında olmayan herkesin düşman ilan edildiği (El Salvador, Guatemela, Bolivya, Kolombiya, yakın geçmişten Arjantin ve Haiti gibi) yerlerde, düzenin ücretli hizmetcileri ve kendilerini "Tanrı, vatan ve aileye" adamış manyak gruplar tarafından öldürülürler.

Latin Amerika'da, diğer bağımlı ülkelerde olduğu gibi, siyasal ve ekonomik bağımlılık kendini medya bağımlılığında da gösterir. Latin Amerikan medya sistemlerinde, (a) medya teknolojisinde özel yerel ve yabancı sermaye ve yatırımı yaygındır. (b) uluslararası firmalar, Özellikle Amerikan firmaları, üretim ve dağıtımın büyük kısmını kontrol ederler. (c) Haber ve informasyon akımında total egemenlik uluslararası ajansların elindedir: AP, UPI, Reuters, AFP, Italyan ANSA, Alman DPA, ve Ispanya'nın EFE ajanslarının Latin Amerikanın her yerindeki gazeteler, yayın istasyonları ve şebekeleri, magazinler müşteridir. (d) Reklam ajentaları büyük çoğunlukla dev uluslararası reklam firmalarının yerel temsilcileridir. Reklamcılık Brazilya, Meksika, Arjantin ve Venezuela merkezlerinde toplanmıştır. Uluslararası reklam şirketleri çoğunlukla bu dört merkezden iş görürler.

Costa Rica, örneğin, tarım burjuvazisinin (kahve, şeker kamışı, hayvancılık ve süt ürünleri) dış sermayeyle birlikte egemenlik sürdüğü bir ülkedir. Kitle iletişim araçları sadece birkaç kişinin monopolisindedir. Medya sermayesi mülkiyet ve hisse tutuma yoluyla birbiriyle kenetlenmiş durumdadır. Örneğin La nation gazetesi La Republica gazetesinde direk yatırımı vardır. Ayrıca, her ikisi de bir basım-yayım firması yoluya birbirine bağlıdır. Radio Noticias Monumental La Nation gazetesinin hissedarları tarafından kontrol edilir. Media ticari reklam firmaları tarafından da kontrol edilir.

Haiti toprak sahibi oligarşinin ve ikinci derecede komprador burjuvazinin kontrolu ve anti-demokratik otoriterian Duvalier rejimi altında yıllardır inledi. Halkı gemilere dolup Amerika'ya kaçtı ve özgürlük umarak geldikleri Amerika'da esir gibi kamplara tıkıldılar ve hapsedildiler. Şimdi (1994) ülke siyasal karışıklık içinde. Basın egemen rejimin total kontrolü altındadır. Duvalier devlet basın kurulunu kurarak ülkeye giren ve çıkan bütün haberleri sansürden geçirdi. Geniş arazilerde üretim yapan iç ve dış sermaye küçük çiftliklerin ortadan kalkmasına ve köylülerin şehre akmasına neden oldu. Bu da tabi ki şehirde geniş işsiz kitleleri ve sefaletin artmasına yol açtı.

Dominica'nın ekonomisi yabancı kontrolu altındadır. Pro-imperyalist, geniş toprak sahipleri ve tüccar sınıflar ülkeyi yönetmektedir. Yayın medyası devlet hizmetindedir. Diğer medya küçük bir azınlık tarafından kontrol edilir. Basın özel teşebbüs elindedir ve düşmanca mesajlarla dolu propaganda aracı olarak kullanılmaktadır.

Peru'da bir seneye yakın olan Türkiye'de olana benziyor bir bakıma: Peru'da Fujimori Eski Cumhurbaşkanı Alan Garcia'yı tekmeleyip yerine geçtikten sonra Hükümeti, Kongreyi ve adalet sistemini kendi kuklası haline getirdi. Garcia (1985-1989) yabancı yatırımları durdurmuş, ülkeden para çıkmasını yasaklamış ve millileştirme politikasını uygulamaya ve ülkenin borçlarını durdurmaya çalışmıştı. Özel teşebbüs ve uluslararası şirketler bundan hoşnut değildi. Shining Path (Maocu gerillalar) oldukça aktifti. Fujimori devlet terörüyle, şimdiye kadar oldurülen 25,000 insana yeni eklemeler yaparak, ülkeye "huzur ve sukunet" getirdi, ülkeyi "enflasyona sürükleyen" işçi ve memurların maaşlarını dondurdu. Ardından ülkeyi "istediğin herşey var, yok yok" yapmak için kapıları dışarıya açtı. Birden bire uluslararası firmalar ülkeyi doldurdu. Enflasyon düştü. Üretim arttı. Borsa, çoğu dış kapitalistlerin parasıyla, son iki yılda füze gibi fırladı: 1992'de bir birimlik yatırımın kazancı % 138'di. Borçlanma arttı. Fakirlik ve işsizlik Borsayla birlikte füze gibi yükseldi. İşsizlik yüzde yüz artarak, 1992'de % 80'e ulaştı. Altın madenleri Fransız, Amerikalı ve Perulu firmalar tarafından ortaklaşa işletiliyor. Occidental petrol petrol kuyusu ç n 60 milyon dolar harcıyor. Nabisco 10 milyon dolar harcadı ve Perululara ekmek yerine bisküvi yedirecek. Owens-Illinois 7 milyona şişe fabrikası satın aldı. Madencilikle ilgili büyük firmalar ortaklıklar kuruyor. Uluslararası iletişim firmaları da geniş yatırımlara giriştiler: Meksika'nın Televisa Tv şebekesi Lima'nın Kanal 4'ünde kontrol edecek kadar hisse satın aldı. AT&T, GTE ve Southwestern Bell Peru'nun iki telefon firmasını gelecek sene (1994) satın almak için hazırlanıyorlar. Uluslararası oto firmaları, Dodge, Mitsubishi, Mitsui, oto endüstrisini "kuracaklar." Peru hava yollarını Meksika Havayolları 35 milyona satın aldı. Peru şimdi "kısa yoldan köşeyi dönme ve kazanç sağlama" pazarı. Sermaye için önemli olan rahatça hareket edebileceği ve yatırımının tehlikede olmadığı bir yerdir. O zaman soru: Saudi Arab Şeyhlikleri mi yoksa güney Doğu Anadolu mu daha çekicidir? Silah tüccarları ve endüstrisi için her iki yer de iyidir. Diğerleri içinse, elbette Saudi Arab Şeyhi Sülüman'ın yeri talan için çok daha emin yerdir.

Arjantin Amerikan kültür emperyalizminin en belirgin örneği ülkelerden biridir. Buenos Aires New York gibi uyuşturucu madde kullanan gençler, okullarda uyuşturucu madde ve sigara salgını, hırsızlık, tecavüz, Amerikan film ve kitle ürünleriyle doludur. Buenos Aires'den Ev almak istersen peşin para dolar isterler. Kiralar dolarla ödenmektedir. Şehir klasik Avrupa şehri güzelliği ve sefaletin iç içe olduğu bir yer. Şehrin belli bir bölümünde sokakda sadece ingilizce duyarsın. Hemen her evde radyo ve televizyon vardır. 100'e yakın AM, 30'a yakın kısa dalga ve 25 kadar FM özel teşebbüs istasyonu vardır. Üç büyük radyo şebekesi tüm ülkeye yayın yapar. Her büyük şehirde devlet kendi radyo istasyonlarına sahiptir. Şehir idareleri ve kamu\devlet üniversiteleri 7 bölgede Tv istasyonlarına sahiptir. Buenos Aires Kanal 9, 11 ve 13 kamunundur ve 30 şebeke istasyonlarına sahiptir. Özel istasyonlar (Kanal 2,4,5) Türkiye'deki korsan kanalların program içeriğinden farklı programlar sunmazlar. Amerikan magazinleri uzun senelerden beri Arjantin'de pazarlanmaktadır. Life ve Readers Digest 50 yıldan fazladır ordadır. Gazete bayilerinde Ankara'da Kızılay'dakileri kıskandıracak bütün dünyadan çeşit vardır.

Yetişkinlerin üçte birinin okuma yazma bilmediği Meksika'da Tv ve radyonun yaygınlığı sayesinde, halk görerek, duyarak egemen güçlerin iletişimini alma olanağına sahiptir: % 95 evde radyo ve % 90 evde televizyon var. Özel radyo ve Tv istasyonları, diğer Latin ülkelerinde olduğu gibi, zengin birkaç aile tarafından kontrol edilmektedir. Örneğin en basta gelen üç Tv istasyonu Kanal 2, 4, ve 5, O'Farril ve Azcaraga ailesine aittir. Kanal 8 kamu ve özel sektör tarafından ortaklaşa işletilir. Bu dört istasyon ve şebekeleri Televisa Holding Corporation'a aittir. Televisa'nın da % 25 hissesine Alarcon Corporasyon sahiptir. Bu dört şebekeye ek olarak devlet Meksika şehrinde kanal 13'e sahiptir ve ticari istasyon olarak işletir. Meksika'da 150'ye yakın ticari tv istasyonları ya 4 şebekeden birine ya da kanal 13'e bağlıdır. Televisa Amerika'ya ispanyolca program sağlayan Spanish International Network'ün % 75 hisesine sahiptir. Bütün dünyaya program satmaktadır. Televisa üretiminin satış pazarı bakımından uluslararası iletişim konglomerate'dır.

Brazil Latin Amerika'da iletişim sisteminde en zengin ve güçlü bir ülkedir. Sistemi Amerikan biçimi şeklinde biçimlenmiştir. Dört network egemendir: haber magazinin sahip olduğu Manchete Tv sistemi, Silvio Santos'un sahip olduğu Brazilyan Tv sistemi, STN şebekesi, ve Globo. kablo sistemi 1980'den beri gelişmiştir. 600'e yakın AM, 150 kadar kısa dalga ve 70 kadar FM özel radyo istasyonu vardır. Kamu servisi olarak Radio Nacional Network, 52 AM ve kısa dalga vericisiyle çalışmaktadır. Radyobras (Radyo Brazil) Avrupa, Kuzey Amerika ve bütün Latin Amerika ülkelerine dört ayrı dilde yayın yapar.

Asya ülkeleri de çileli bir tarihe sahipler. Amerika daha 20'inci yüzyılın başında, Amerikadan ta onbinlerce kilometre uzakta egemenlik kurma savaşı veriyordu. Bu amaçla, örneğin, barbar, ilkel, yabani, zenci, ve "goo gooslar" olarak niteledikleri Filipinlileri tereddüt etmeden "pasifikasyona", yani silip süpürmeye çalıştılar. General Jacob Smith askerlerine "on yaş üzerindeki herşeyin öldürülmesini" ve Samar bölgesini "kuşların bile yaşayamayacağı" "korkulu yabani ormana çevirmelerini emretti. Filipin bağımsızlığını 1946'da aldı ve hemen ardından neo-koloniciliğin ve içteki ortağı Markos rejiminin pençesine düştü.

Filipin 1972'den beri süren Markos rejimi gittikten sonra çok az değişime uğradı. kapitalist ve feodal üretim ilişkilerinin iç içe olduğu ülkede, yönetici sınıflar baskı metodunu her fırsatta kullanmaktan kaçınmamaktadır. Amerikan hükümetleri Markos'un en başta gelen destekcisiydi. Filipin'de basın özel teşebbüsün malıdır ve yönetimi, biçimi ve içeriği özel sermayenin çıkarına göre ayarlanır. Formal olarak basın özgürlüğü vardır, fakat ek-yasalar veya şartnamelerle, örneğin Markos'un zamanında olduğu gibi Kamu Düzeni Yasası ve Milli Güvenlik Talimatnamesi\kaidesi gibi mekanizmalarla basın özgürlüğü baş ağrısı yaratan alternatif basının elinden alınır. Basının vatan, millet, birlik, dirlik gibi siyasal içeriği rejimin cinayetlerini örtbas edecek ve meşrulaştıracak bir şekilde düzenlenmişti. Gazetecilerinin çoğu CIA için çalışıyorlardı.

Orta doğu ülkelerinde (Suriye, İran, Irak, Sudi Arap ülkeleri) kitle iletişimi araçları kendilerinden başka kimseye hak tanımayan siyasal güçlerin kontrolu altındadır. Kitle iletişimi devlet ideolojisinin katıksız direk sözcüsüdür. Bu sözcülüğü yaparken, "siyasal doğruluk" iddiasının getirdiği bağnazlık, ayrı fikirde olanların kitle iletişimiyle kendi seslerini duyurma çabaları boğulur. Gazeteler gerçi özel teşebbüsün elindedir, fakat bu ülkelerde istenmeyen-gazeteci veya iletişimci olmak sürekli ölüm tehlikesi altında yaşamak demektir. İstediğin herşeyin bulunduğu (ama alınamadığı ve milletin umutlarını 900'Ü ÇEVİR'e bağladığı) büyük Türk milleti de, Çarkıfeleğin çarkında şiş kebap gibi döndürülürken, siyasal doğruluk/yanlışlık yobazlığının sürekli işlendiği ülkelerden biridir: Özel Tv'nin "Memleketimi seviyorum" gibi Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü ve birliğini vurgulayan sloganlar atışının ardındaki amaç, bu siyasal doğruluk\yanlışlık iddiasının en tehlikesiz ve en bütünleştirici görünenlerinden biridir. En insancıl, gerçekçi ve bütünleştirici slogan, 1993 yaz ayında Ankara'da duvarlarda görduğüm bir siyasal partinin, doğru hatırlıyorsam, "biz bir kilimin farklı desenleriyiz" gibi bir laf eden, sloganıydı: Bu slogan da Amerikan iç-propagandasının birlik beraberlik, anlayış,ırkçı olmama, ayırım yapmama gibi laflarına benziyor. Hoş ve güzel. Hiç değilse, "en iyi komünist ölü komunisttir" veya "faşizme ölüm" gibi katliam sloganlarıyla gelmiyor. Hoş ve güzel bir laf. O kadar. Kadırmaca. Toplumda olanları ve toplumun gerçeklerini yansıtmadığı gibi, aynı zamanda, bir yandan toplumda bazı guruplar\azınlıklar boğazlanırken veya boğazlanmaya hazır beklenirken, öte yandan bu tür sloganlarla seçim propagandası yapmak, egemen düzenin egemen politikasında ve pratiklerinde en küçük bir değişiklik getirmeyeceği için, sadece insancıl duyguları sömüren bir laftan öte gidemediği gibi, kilimin parçası olmak istemeyenleri de kilimin bütünlüğünü bozmaya çalıştığı için, en azından, tokatlayarak kendine gelmesi gibi "gerçeği gösterme" pratiklerine kişiyi hazırlar. Aç ve sürekli kafası ezilen, birbirine kurt gibi sırıtan insanların durumu tilkilerin seçim propagandası ve sahte-tatlı türkülerle değişmez. Herneyse. Sadece Suriye, Lübnan ve Morocco'da farklı görüşteki gazetelerin yaşadığını görürürüz. Arap ülkelerinde Radyo ve Tv devlet organı olarak çalışmaktadır. Özelleşince de, farketmez, çünkü gene ya askeri üniforma veya sivil-entari giymiş Şeyh Abdul-Bin-çok-yaşa-ki-çok-soyasın gibi ailelerin, devlet sektörü olarak kontrolundan çıkıp, özel sektör olarak ellerine geçer. Mısır gibi, (a) entarisini bırakmış ve batılılaşmış, babası şeyh veya toprak ağası, kendisi işbirlikçi-kapitalist olanlarla, (b) hala entari giymekte ve toplumu ve dinsizleri bir elinde kur'an diğerinde kılıçla hizaya getirmeye çalışanlar (ve gerçekte kapitalistin gaspettiği-mala konma peşinde olanlar) arasındaki mücadelede, entarililerin beyaz-kefenlileri (=yani entarili liderlere huşu içinde inanan ve dinsiz ve imansızları, barut icat olup mertlik bozulduğu için ve camide sırtından hançerleyemediğinden, kurşunlayan veya bombalayanlar) hapiste kuran ve Şeyh Beşavratlının teypini satın alıp dinlemekte, ve kapitalistler de viskilerini çekmektedir. Viski çekenler bu sıralar (1990'lar) Mısır'ın tüm iletişim sistemini özelleştirme planlarını gerçekleştirmekteler. Kemiklerin sızlasın Abdul Nasır amca! İyi ki uluslararası imperyalizm çağında, gerçekte miliyetciliğin ne ve kimin hizmetinde olduğunu anlamadan kaderinle öldün, yoksa kederinle kederinden ölürdün.

Türkiye 1923'de bağımsızlığını kazandı ("Türkiye" kim, kim kimden bağımsızlığını kazandı?). Kapitilasyonlar atıldı. Bağımsız bir Türkiye kuruldu. İnönü milletin anasını ağlattı. Kahraman Kayserililer İnönü'yü şehre sokmadılar. Aynı Kayserililer ve Kayserililerden öğrenen diğer bakkal çakkallar da, Örneğin, ne zaman Halk Partisi seçim kazandıysa, milletin yağ, peynir, zeytin, ekmek gibi gerekli ihtiyaçlarını depolarında sakladılar, kasıtlı kıtlık yarattılar. Bir taşla iki kuş vurdular: Hem daha pahalıya el altından sattılar hem de Halk Partinin anasını ağlattılar. Demokrat Parti geldi de millet rahat nefes aldı. Menderes'in uçağı düşerken, Şeyh Hüsn-öl-iblis, ta Güney Doğu Anadolu'dan parmağını Paris'e uzatarak Menderes'i ölümden kurtardı. Bu sırada Şeyhin elini çalılar yırttı. İzler şeyhin elinde hala duruyor, görmedin mi? Şeyhin oğlu geçenlerde İngiltere'den gelmiş. Mersedesiyle yoldan geçiyor. Millet de mersedesin teker izlerini diz çöküp öpüyor. Komunistler şeyhi ve Mersedesi suçluyor. Peki toprak yol, teker izleri ve öpenler? Şeyhi şeyh yapan sadece şeyh mi? Neden çok öpenler, az öpenler, öpmek istemediği halde öpenler, ve öpmeyenler biribirine düşüyor: Birbirinden alıp veremedikleri ne? Menderes takımı ya bağımsız Türkiye'nin içine iyice edemediğinden ya da köpek ve bebek meselesinden olacak, aslan ve o zaman çok demokratik ordumuz hemencecik alaşağı etti adamı. Türkiye en liberal, demokratik ve bağımsız zamanlarını sancılarla yaşadı 1960'larda. Sancılar birçok insanı acıdan uyutmadığı için, 1970'lerde kurşunlu falan haplar verilmeye başlandı, hapis ve işkence tedavilerine başvuruldu. Epey yaradı. Kime ve nasıl yaradı diye sormaya gerek var mı? 1980'ler umutlarla ve epey uğurlu geldi. Umut'u ve uğuru vurdular, vatanı böylece krtardılar ve milletlerarası silah tüccarları ve ortakları daha da zenginleşti. Seksenlerin sonu, olan herşeyin "birkaç" tarafından bölüşüldüğü, ve geri kalanın geniş kitleler tarafından kapışıldığı, ve hiçbirşeyin armut gibi dalda asılı kalmadığı Türkiye'ye (ne zaman asılıydı ki?), büyük birisi herşeyi getirdi: Magic Box dahil!. Böylece 1990'lara Türkiye'de "herşey var, yok olmayan yok" olarak girildi. Ama bizim çaltak Ayşe kırkında, ama gene de 70'inde görünüyor. Çocukları aynı. Kocası aynı. Durumları aynı. Nurettin ağabey gibi, küçük esnaflar ya yerinde sayıyor, didiniyor, ya da iflas ediyor. Neden? Değişen pazar koşullarının yerelliğin yaşam hakkını elinden almasından belkide... Büyüme olanaklarına sahip olamamaktan... Dışarıya açılamamaktan... Sınırlı çevreden çıkıp pazar olanakları elde edememekten. Ortaklıklar kuramamaktan.

Senin söylediğin de laf mı yani, irfan. Önemli olan herşeyin olması. Herşey var. Bak kaç televizyon kanalımız vardı, şimdi kaç tane oldu. Hele radyolar... Bir sürü... Pazara çıktın mı hiç?. Kızılay'da caddelerde bile yürüyemiyorsun. Dopdolu. Herşey var, anladın mı? Haklısın, Hüsnü, ama, pazarda ve televizyonda herşey var da, nedense çoğumuzun evinde yok. Pazarda ve televizyonda herşeyi görüyor ve duyuyoruz. Görerek ve duyarak doyum olmaz. Aksine daha da acıkır insan. Olsun, genede, birlik ve beraberlik içinde milletce mutluyuz. Bayrağımız, şanımız, feda olsun kanımız (kime, kimin için, neticede paylaşılan ne ve paylaşanlar kim?)... Türkiye tarihini iyi özetledik değil mi?

Yanlış özetledin, sapıttın sapık, herşey çıkarla ölçülmez. Din var inanç var, duygu var his var, vatan var, millet var, insanlık var. Dahası var: kavun var, karpuz var, kelek var, kabak var, soğan ve sarımsak da... Dahasının da dahası var: Senin söylediğin "din var, iman var" gibi teraneleri insan pazarında vurdular, bir tepsiye koydular, içini doldurdular, cilaladılar, parlattılar ve fahiş fiyata sattılar. Alan çok olmalı ki hala da satıyorlar: Uyan sevgilim uyan, derin uykulardan akşam oluyor!.

Fakat tarihi özetlerken birşeyi unuttun gibime geliyor: Atatürk bize bağımsızlığımızı kazandırdıktan sonra, Türkiye ne zaman bağımlı ülke oldu?.

Öyle birşey oldu mu, biz bağımsız değil miyiz yani?

Nutuklarda bağımsızız, kütüklerde ipleri kaptırmışız.

Ne zaman?

Herhalde ismini unuttuğum bir başbakanımız, Amerikan başkanıyla konuşurken, kızıp "işte bu böyle!" diye, erkekçe öfkeyle masaya yumruğu çaktığından beri olmalı. Masaya inen yumruk başkanı zıplatıp uykusundan uyandırmış. Buna başkan çok bozulmuş, "masamın boyasını bozdu kerkenez, ben ona gösteririm" diye köpürmüş ve intikam almak için "Türkiye bağımlı olacak bundan sonra" demiş. O zamandan beri Türkiye bağımlı olmuş. Bir diğer liderimiz çoook sonradan, Amerikan başkanıyla çok yakın cepsel ve göbeksel ilişki kurmuş, ama bu bağımsızlığın geri verilmesine yaramamış, bazı ceplerin ve göbeklerin şişmesine ve Türkiye'ye binlerce dış firmanın dolmasına yaramış. Yani, birşeye yaramış. Hırsızlar, Tanrıyı bile çıkarları için kendilerine halkla ilişkiler ajanı olarak kiralayarak, o denli hokkabazlaşmış ki, soyup soğana çevirdikleri hakka tapan haklı millet tarafından, kendilerini Tanrıya tapan olarak da sunarak tapılmışlardır. Benim bildiğim "yaşasın bağımsız Türkiye" tarihi bu işte. Vatanı benden daha çok sevdiğini ve benden daha çok milliyetçi\toplumcu olduğunu iddia eden bazılarına göre, Türkiye'nin bağımlılığı "masaya yumrukla" falan başlamamış: Türkiye'nin kolonileşmesi Osmanlı imparatorluğunun kapitilasyonlar vermesine, bırak 1840'ları ta imparatorluğun gerileme devrine kadar gider. Atatürk devrimi kapitalist dünya düzeninde bu düzene uyma\uydurulma sürecinin bir parçasıdır. O devirde, egemenlik arayan milliyetçi burjuva devlet düzeninin gerçekleşmesi yolunda atılan adımdır. O zaman, öyle arzulanıyor, öyle oluyordu ve adına da bağımsızlık deniyordu. Avrupa-sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesinde birçok ülkenin biçimlendirdiği devlet düzeni gibi... Amerika'da güneyde zencilere "özgürlük verilerek" iç savaş sonu sağlamlaştırılan düzen gibi... O zaman öyleydi, şimdi öyleliğin getirdiği yeni-sömurgecilik\imperyalizm sayesinde durum-oluşum farklı: Milliyetçilik taslayan burjuva, yarı-burjuva veya çeyrek-burjuva devletler, örgüt olarak, kokuşmuşluğu ve uluslarası imperyalizme köstek olmayı temsil ediyorlar (İmperyalist devletler hariç). Kokuşmuşluktan nasıl kurtulacaklar?. Amerikan devleti olamayacakları için, kendilerine tanınan tek meşru yolla, yani uluslararası sermayenin ve ortaklarının temsilciliğini yaparak.

Amerikan devleti, sadece Amerikan sermayesinin değil tüm imperyalist güçlerin uluslararası sözcüsüdür. Diğer ülkelerin devletlerinin bu tür bir görevi yapabilmeleri için, sermayelerinin yerel ve uluslararası güce sahip olması gerekir. Nasıl ki bu ülkelerin sermayeleri dışa bağımlıysa, siyasal ve ekonomik politikalarını düzenleyen devletleri de dışa bağımlı olmak zorundadır. Nasıl ki dışa bağımlı sermaye dış sermayenin temsilcisi ve sözcüsü olmak zorundaysa, onları ülkeye girmekten alıkoyamıyorsa, bu sermayenin devleti de buna uyumlu tedbirleri almak ve uygulamak zorundadır. Yani, bizim gibi ülkelerdeki milli devletin rolü, bir tarafta günlük gündemde ikinci cumhuriyet falan uydurmacaları ve benzeri tartışmalarıyla küvette kürek sallanırken, diğer taraftan milli olmayan herşeyi içermek zorundadır. Peki, ülkücülük, milliyetçilik, komünistlik, islamcılık n'apıyor? Kervan yürürken, onlar da, aç midelerinden gelen ağız kokularıyla, birbirini yiyor: Çok fazla işsizlik kapitalizmin başına derttir. Nüfus planlaması gerekir!. Birbirini yiyenleri birbirine-düşürenler de kişisel hırs, kıskançlık ve gözü dönmüşlüklerini saklayarak, sahte gülüşleri dudaklarında, partilerde centilmence birbirleriyle kadeh tokuştururlar. Toplantılarda ve nutuklarda ise ateş yağdırırlar. Demokrasi bu, sevgilim!. Yiyen yiyene!. Tabi herkesin yediği çok farklıdır. Bazıları havadan D vitamini alarak yaşar ve bu işe çok şaşar. "Şaşırma" derler şaşana, ve "suçlu" diye vurmasını söylerler Yaşara. Şaşar da "namussuz, faşist, komunist, dinsiz" falan der vurur. Şaşar vurdukça zewvklenir coşar: Vatan der, vurur. Millet der, demokrasi der, din der, ahlak der, vurur Allah vurur. Yaşar da şaşar bu işe. Küfrederek gelmişe ve geçmişe, kaderine kısmetine, eline alır bir sırığı ve atılır kurşunların geldiği yere doğru. Nasıl olsa öldürülecek. Hiç değilse, sopası elinde ölür Yaşar. Yaşar böylece öldürülerek yaşar ve Yaşatılır ki, bu diğer Yaşarlara ders olur. Dersi alanlar da öğrenir. Birgün ellerine fırsat geçince, onlar da Yaşar olmayanlara aynısını yapmayı düşlerler. Yılların birikmiş kin ve öfkesini birinden çıkartmak gerek. Böylece kitleler "derin duygularla" dolup taşarken\doldurulup taşırılırken, milli ve uluslararası sermayenin iki ayaklıları da tatlı hayatlarını yaşarlar. Hayat bu işte. Nasıl olmuş da hayat olmuş? Hayat olduğundan mı yoksa öyle yapıldığından mı?

Türkiye fukara, canım. bir moku yok. Dağlık taşlık hep. Yolunacak nesi var ki, daplazlak. Kulağının arkası kaldı mı dersin?: 1992 istatistiklerine göre, Türkiye Amerikan firmalarının en çok para kazandığı 25 pazar içinde onuncu sırada. [9] Türkiye 1991'de 22.5 milyar dolarlık ithalat yaptı. En çok ithalat yaptığı ülkeler sırasıyla Almanya (3.9 milyar dolar, % 17), Amerika (2.6 milyar, % 11), İtalya (1.8 milyar, % 8), Ingiltere (1.3 milyar, % 6) ve Fransa % 6). Türkiye'nin 1991'deki ihracatı 22.5 milyar dolardı. Dünyanın en büyük endüstrisel grupları arasında, dış sermayenin en büyük ortakları olan Koç Grubu, Eczacıbaşı grubu, Sabancı Holding var. Bu dev firmaların sahipleri dünyanın milyarderleri arasındadırlar. Övünebiliriz!. Fortune 500'de 123'üncü sırada olan Koç'un 1993'deki geliri 2.5 milyar dolardı. Koç 96 firmayı, yerel ve milletlerarası sermaye ile birlikte, kontrol etmektedir. Koç'un en büyük hisseleri olduğu firmalar otoyol (% 40), Tofaş (%34), Otosan (% 23), Make (% 25), Döktaş (% 41), Arçelik (% 23), Beko teknik (% 21), Bozkurt (% 29) (İsme dikkat! Bozkurt'a sahip olan diğer % 71 kimler acaba? Gerçek sahiplik diye buna derler işte!), Türk Demir Döküm (% 35), Şark Sigorta (% 43), Simco (Siemens) (% 33), Ramerica (% 17) ve Koç Amerikan Bank (% 5). Bu yüzdelere ve firmaların özelliklerine bakıp Koç'un Türkiye'de ve uluslararası imperyalizme aldığı yer ve oynadığı rolü saptayabilirsiniz. Burda bir gerçeği daha vurgulamak gerekir: Eğer iç sermayeye kalsa, gümrük duvarlarıyla dış sermayenin kendi kontrolları ve ortaklıkları dışında ülkeye girmesine asla izin vermezler. Sermaye deli mi ki kendine rekabet alsın. Ne güzel istediğini yapıyor: Senden araba için paranı alıyor ve arabayı sana altı ay sonra veriyor. Tüketiciye beş paralık bile kıymet vermeyen, tüketiciyi hem soyup hem de beş paralık bile değer vermeyen bu sermaye, niye kendi oyununa dış rekabeti katsın ki? Peki nasıl olur da katar? Gayet basit, değerli bir devlet başkanı, vatan sevgisiyle kendi ailesinin cebini doldurmak için, bu soygunculara restini çeker, veeee Türkiye'yi dünyaya açar. Böyle mi oldu veya olur? Filmin ilk yarısı doğru da, ikinci yarısı peri masalı. Peki nasıl olur? Kabaca, imperyalist sermaye kendi payını artırmak ve pazarını genişletmek için yaptığı girişimlerle\saldırılarla, iç\ortak sermayeyi büyüyerek kendini pazara uydurma, aksi taktirde tepelenme durumuyla karşı karşıya bırakır. O zaman Hacı Şakir Procter & Gamble'ın temsilcisi olma veya yok olma durumuyla karşılaşır. Hacı büyür ve Procter & gamble'ın şubesi olur. Biz de evde, Hacıyla sabunlanıp cenabetlikten falan kurtulduğumuzu sanırız. Bu devleşen firmalar, gerçekte, iç pazara dönüktür ve dışın yardakçı-ortağıdır: Koç'un 1991'deki 9.9 milyar dolarlık satışlarının % 94'dü iç ve sadece % 6'sı dış pazaraydı.

Zenginlik sıralamasında, Sabancı 249'uncu ve Tüpraş 433'üncü sıradaydı. [10]

Türkiye'de gittikçe yayılan reklamcılık uluslararası firmaları Türkiye'ye çekmektedir. Türkiye'de 1991'de 7.9 milyar dolar satışıyla Cenajans\Grey başı çekmekteydi. Grey Advertising 1991'de dünyanın en büyük reklam firmaları arasında sekizinci sıradaydı. Tabi Saatchi & Saatchi, Young & Rubicom gibi uluslararası reklamcılık firmaları, Grey gibi, buldukları ortaklarıyla Türkiye'de at oynatmaktadırlar.

Asya ülkelerindeki durum, medya örgütlenmesi, üretim ve dağıtım bakımından, özellikle nicelik özellikleri açısından, Afrika ve bazı L.Amerika ülkelerinden biraz daha önde olabilirler. Tunstall hatta daha ileri giderek, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Indonezya gibi ülkelerin medya'da kendi-kendine yeterlilik yolunda olduğunu ileri sürmüştür. Bu iddia geçekte çok az bir geçerliliğe sahiptir: Kendi kendine yeterlilik olanağı ve olasılığı ancak bu ülkelerin teknoloji ve pazar bağımlılıkları ortadan kalkması veya rekabet edebilecek bir duruma gelebilmesiyle ortaya çıkabilir. Yoksa, bazı ürünleri birinde alıp diğerine satarak veya kopyelerini üreterek satan "aracı" pozisyonuyla değil.

Mısır iki milli kanala (kanal 1 ve kanal 2) ve üç yörel kanala sahiptir. iki yerel kanal daha 1993'ün sonunda eklenecek. Ödemeli Tv CNN'in kontrolundadır. Özel televizyon yoktur. Gelecek birkaç yıl içinde 4 film stüdyosu ve 47 sinemayı özelleştirmeye gidecek. Böylece Nasır'ın millileştirdiği film ve eğlence endüstrisi tarihe karışacak.

Eski İngiliz kolonisi Afrika ve Hindistanda uzun yıllardır süren direk sömürü nedeniyle medya yapısı zaten Ingiliz tarzında biçimlenmişti. Hindistan yönetici sınıfının dili ingilizcedir. Gazeteler London Times'ı taklit ederler. Yayın BBC modeline göre düzenlenmiştir. Hindistan oldukça yerleşmiş, ingilizce konuşan, ingiliz kültürünün etkisindeki, bir burjuvazi sınıfına sahiptir. Hindistan media bu gayri-milli milli burjuvazi tarafında kontrol edilir ve yönetilir.

Afrika'nın direk-sömürü koloniciliğinden kurtulup, yeni-kolonicilik sistemi içine girmesi 1950'nin başı ve 1960'ın ortasına kadar sürdü. On beş yıllık mücadele gerçekte, bağımsızlık arayan ülkelerin bir sömürü biçiminden diğerine geçişiyle sonuçlandı. Bu sonuçlanmanın neticesi olarak bağımsızlık mücadeleleri "yaşasın, koloniyalizm devrildi" sevinçlerine fırsat vermeden, yeni-imperyalizmin sinsi gülüşüyle yüzyüze geldi, ve dolayısıyla, yeni boyutlarda devam etti. Siyasal oyunlarla, Nkrumah ve Lumumba gibi gerçek anlamıyla milli bağımsızlık arayan liderlik zorbalıkla CIA'nin girişimiyle ortadan kaldırılırken, kukla rejimler kuruldu ve desteklendi. Amerika ekonomik soygun, siyasal manevralar ve suikastler işini uygulayarak Afrika'daki egemenliğini yaygınlaştırdı. Bunu yaparken de eski Avrupa güçlerinin pazarlarını ya ellerinden aldı ya da pastalarına egemen-ortak oldu.

Amerika Afrika'nın yoksulluğundan, fakirliğinden, kitlelerin açlıktan öldüğünden, sefil bir durumda yaşadığından bahseder. Bana birçok kez Amerikalılar tarafından söylendi, ve sayısız seferler medya'da duydum ve okudum: Açlıktan ölen, sefillik içinde yaşayan fukara ülkelerin nesi var ki Amerika sömürsün?. Bunu duyunca sefil bile kendine bakıp "haklısın" der ve Amerika'ya teşekkür eder ve şeyini öper. Bunu duyunca benim tüylerim diken diken olur: Eğer Afrika sefilse, eğer Latin Amerika, Asya ülkelerinde insanlar ekmeğe muhtaç durumdaysa, fukaraysa, bunun nedeni mal varlıklarının ve zenginliklerinin ellerinden alınmasıdır! Afrika, Türkiye, Arjantin, Meksika fakir değil, yoksul değildir. Meşrulaştırılmış zorbalıkla (=askeri ve polis gücüyle), demokrasi, serbest ticaret, vatan millet oyunlarıyla, fakir ve yoksul bırakılmıştır. Eğer biz fakirsek, Amerikanın ve imperyalist Batının yüzlerce firması Afrika'da (ve Türkiyede) ne nane yiyor? Ne işleri var? Turistik gezi mi yapıyorlar? Can sıkıntısını gidermek için akşam yürüyüşüne mi çıkmışlar? Sefillik ve yoksulluğun nedeni ne tembellik, ne uyuşukluk, ne de Allahın falan dediği şekilde kader kısmettir. Yoksulluk, serserilik, tembellik SİSTEMLİ zorbalık ve soygunun bir sonucudur. Dünya nüfusunun yüzde sekizi kadar nüfusa sahip Afrika'nın, dünyanın toplam gelirinin yüzde birini alması kendiliğinden olmadı. Afrika ülkelerinde, yüzde on kadar nüfusun gelirin büyük çoğunluğunu paylaşması rastlantı değildir. Afrika mineral ve doğasal kaynaklar bakımdan korkunç derecede zengin, fakat insan kitleleri korkunç derecede fakir şartlar içinde yaşıyor. Yüzyıllardır Afrika'nın kanı emiliyor. Imperyalistlerin, zenginliği görüp hırsla gözü dönmüş, firmaları Afrikayı talan ediyor. Ardından da, Amerikan televizyonlarında her gün Afrika'nın aç çocuklarının resimleri ve hikayeleri sunuluyor. iyi yürekli film yıldızları rol yapıp ağlayarak Amerikan halkından yardım diliyor. Arkadaşım Diana bu içler parçalayıcı insanlara bakıp Afrika'ya misyoner olarak giderek bu insanlara yardım etmeyi planlıyor. Sanki yeterince misyoner yokmuş gibi: Afrika'nın (ve diğer ülkelerin) bugünkü durumuna düşmesine en çok yardım eden bir güç de örgütlü din ve dinin misyonerleri olmuştur: Avrupa imperyalistleri Afrikayı mal varlığından yoksun ederken, Avrupa misyonerleri de manevi soygunla imperyalist süreci tamamladılar\sürdürmekteler. Somali gibi yerlerde, soygunun neticesi olarak, sorun kalkınma değil yaşayabilme sorunu haline dönüştürülmüştür. Kapitalist kalpsiz mi, canavar mı? kapitalistler insan değil mi? Kapitalistlerin içinde elbette duruma üzülenler az değildir. Yardım edip vergiden düşenler çoktur. Örneğin Klinton bile donu dahil kendi iç çamaşırlarını bağış olarak verip vergiden düşmüş. Gösterdiği miktarı incelediklerinde bir don için beş yüz dolar falan yazıp sahtekarlık yapmadığı saptanmış. "Bizim" sporcu başkanımız böyle iyi kalpli ve dürüsttür. Kapitalist ne denli insancıl veya canavar olursa olsun, çok az farkeder, çünkü sorun kişisel değil, sistem sorunudur. Kapitalist düzende kapitalist istese bile düzenin sorunlarını çözemez, çünkü sistem her girişimde mümkün olan en fazla çıkarı\karı sağlamak üzerine kurulduğu için, örneğin, yardım girişimleri de yardıma ihtiyacı olana yardımla değil, birkaç zengini daha da zenginleştirmeyle sonuçlanır. Yardım edilmek istenenin durumu n'olur? Kötüye gitmese bile aynen kalır. Her yıl Amerika "yoksula yardım" adıyla milyarlarca dolar para harcar. Bu harcamalar neticesi kaç yoksul yoksulluktan kurtarılır? kaç zengin daha da zenginler? Bu sorulara cevap vermeye gerek var mı?

Afrika'da mücadeleler sonucu bazı ülkeler elitist-bürokratik-sosyalist sistemi kurmayı başardılar. İdealist elitizmin kurduğu bürokrasi tabi ki dünya pazarlarının baskıcı ve şantajcı gerçeğinde sürekli zorluklarla savaşmak durumunda bırakıldı. Sürekli Imperyalist güçlerin saldırısına uğradı. Bu tür ülkelerde, kitle iletişimi sosyalist düzenin ideolojisi ve politikasını destekleme yönünde kamu sektörü tarafından kullanılır. Ülkenin okuryazarlık, eğitim, fonksiyonel eğitim, hastalık ve ekonomik sorunları çözme girişimlerinde yardımcı organ olarak kullanılmaya çalışılır. Bütün dünyada bir zamanlar yaygın olan medya yardımıyla eğitim (özellikle okur yazarlık) öğretimi fiyaskoyla neticelenirken, sosyalist düzenlerde bu başarıyla sonuçlandı. Bu tür ülkelerde kitle iletişim örgütleri sosyalist devletin bir organı biçiminde biçimlendirilir ve bu çerçeve içinde ideolojik propaganda ve politikaların uygulanması aracı olarak görev yapar.

Koloniliciliğin bir neticesi olarak, Afrika'da bir üçüncü tür rejim ortaya çıktı: Yerleşmiş-beyazların ırkçı kapitalist rejimleri. İkinci Dünya savaşından sonra yerleşmiş beyazların (ve Orta Doğu'da Zion'a dönen Yahudilerin) kurdukları bu rejimlerden sadece iki tanesi yaşadı: South Afrika ve İsrail. Diğerlerinde çoğunlukla yeteri sayıda beyazlar olmadığı ve\veya bu beyazlar siyasal gücü ele almaya hazır olmadıklarından (Angola, Algeria, Kenya gibi), kuruldularsa bile kısa zamanda ortadan kaldırıldılar. Güney Afrika'da Avrupalılar kamu yönetimi ellerinde tutan % 18 civarindaki bir azınlıktır. Bu azınlık toprakların yüzde doksanına yakınına sahiptirler. Dünyanın hemen her uluslararası firması Güney Afrika'da milyarlarca dolar yatırım yapar: Altın, Crome, Platinyum, Kömür, Mücevher, Uranyum, bakır gibi birçok zengin doğal kaynaklar dünya imperyalistleri tarafından gaspedilir. Eh, yemeyenin malını yerler!. Kim demiş bunu? Herkes diyor, ama bunu ata sözü yapan, mal yiyen ve mahkemede bu sözle beraat eden Mahmutmuş. Malımı yedi diye davayı açanı da "doğruyu söyleyerek iftira ettiği" için "yemeyenin malını yerler" diye içeri atmışlar. South Afrika rejimi dünya imperyalizminin o bölgede polisliğini yapar. Zenciler tamamiyle köle durumdadırlar. Her iş kategorisinde, zenciler beyazlardan % 80 daha az ücret alır; Yani aynı iş için beyaz bin lira alıyorsa, zenci iki yüz lira alır. Zenciler verimsiz topraklara (% 13) sürülmüş veya sıkıştırılmışlardır, beyazlar ise verimli topraklara (% 87) konmuşlardır. Güney Afrika medyayı, uluslarası iletişim şirketlerinin ve reklamcılarının desteği ve teknikleriyle, dünyaya karşı propaganda aracı olarak kullanır. Bütün basın mensupları, gazeteciler ve medya profesyonelleri beyazdır. Dış basın dahil. Yabancı muhabirler eğer rejimin hoşuna gitmeyen bir haber gönderirlerse hemen ülkeden dışarı postalanır. Basının haber kaynağı devlet bürokratları ve özel teşebbüstür. Kısaca, haberler gerçekte ırkçı rejimin resmi haberi niteliğindedir.

Formal bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, eski ingiliz kolonileri, örneğin Kenya, Ghana, Zambia, Nigerya ingiliz BBC yayın medyası sistemini aldılar. Kontrol Informasyon\İletişim bakanlığı eline verildi. Gazeteler özel teşebbüsün elinde kaldı. Bazı ülkelerde, örneğin Kenya, basın uluslararası firmaların direk sahipliği altına girdi. Ghana, Sudan, Kenya, Tunus, Morocco ve Uganda'da yayın istasyonları ve televizyon Alman firmaları tarafından kuruldu. Zaire, İvory coast ve Mısır'da Fransız firmaları iletişim alt yapısını kurdular ve üst yapısını kendilerine bağımlı hale getirdiler.

BBC modelinde bürokratik yapı yukardan aşağı doğru şöyledir: İletişim Bakanlığı, Radyo-Televizyon genel Direktörlüğü ve iletişim örgütü içindeki sıralanma: Editörler, direktörler, yapımcılar, yardımcı direktör ve yapımcılar, yazarlar, haberciler, sunucular vs vs... Gelirleri direk olarak kullanıcıdan alınan parayla sağlanır. Program politikası ülkenin egemen burjuva değerlerini yansıtır. Sistemin amacı burjuva kültürünü benimseyen "haberli" izleyici halk yaratmaktır. Ajansları da İletişim Bakanlığı altında örgütlenir. Özel teşebbüsün gazeteleri yanında, siyasal partilerin kendi gazeteleri veya kendilerini destekleyen gazeteler olabilir.

Afrika'da, Güney Afrika'nın dışında, milli burjuvazi ve yerleşmiş profesyonalizm daha çocukluk çağını yaşıyor. Örneğin Kenya ve Nijerya'da, Benin ve Senegal'de olduğu gibi Basın profesyonelleri, özel teşebbüs olarak bile, egemen siyasal güçlerin çıkarlarına uymayan en basit bir toplumsal sorunu dile getirdiklerinde sansür edilmekte, baskı, tecavüz, tehdit, tutuklama, hapis, ve hatta öldürülmektedirler. Bunu yapanlar da sadece devlet organları değil, "siyasal doğruluk" yarışındaki hemen her ideolojik gruptur. Türkiye bu tür olaylara yabancı değildir. Türk basın tarihinde hepimizin yaşamı süresinde olan ve bilincimize saplı gazetecilere (ve diğer demokrasi arayışındaki kişilere) karşı yöneltilmiş canilik örnekleri çoktur.

İvory coast'da Fransızlar yatırımların % 40'ını, ingiltere, Amerika ve japonya % 25'ini, ve sadece % 3'ünü ülkenin kendi zenginleri kontrol ederler.

Mauritian yarı-feodal, tarımsal, ve haddinden fazla baskıcı bir yönetici sınıf tarafından idare edilir. Basın özel teşebbüsün elindedir ve egemen düzenin içindeki siyasal partileri destekleme bakımından yüksek derecede politize olmuşlardır. Gazeteciler, birçok ülkede olduğu gibi sendikasızdır ve istenildiği zaman kolayca işlerinden atılırlar. Gazeteciler yazılarında ülkeyi renkli fırçalarla fırçalamak zorundadır, çünkü egemen politika budur, buna uymayan gazeteci fena halde fırçalanır, kendine gelip doğruyu yazması için, bedavadan, soğuk su ve elektrik-şok tedavisine tabi tutulur, ekmek parasından falan olur.

Afrika ülkeleri iletişim sistemlerini kurmak ve geliştirmek için, tabi "çok fakir olmaları" ve Batılıların da kendilerini insanlığa adamaları nedeniyle, sadece teknik değil aynı zamanda mali yardım da aldılar. Örneğin, ingiltere Zimbabwe'ye, Almanlar Togo, Benin, Niger, Malawi, Morocco, Tunus gibi ülkelerin radyo sistemlerini kurmasını mali yönden destekledi. Tabi sana iyilik yapan firmalar senin neyin olur? Dostun. Dolayısıyla, yardım yoluyla, Batı Avrupa ve Amerikan firmaları sarsılmaz bir yüksek faizli ve gelirli iyi ve güvenilir ticari ilişki kurdular: İnek gelecek yerden tavuk esirgenmez!

Afrikan haber ajansları, çoğu devlet kontrolunda, kendi informasyonlarını toplayacak güç ve araçlara sahip değildirler, dolayısıyla AP, UPI, AFP ve Reutors'a bağımlıdırlar. Bazı Afrikan ülkeleri ve Asya ülkelerinin çoğu kendi haber ajanslarına sahiptirler. Fakat çoğunda, bu milli ajanslar sanki Reuters, AP, UPI ve AFP'nin bir dalıymış gibi görev görürler.

Afrika gibi koca bir kıta'da günlük gazete sayısı 200 kadardır. Sekiz ülkede (Cape Verde, Comoros, Gambia, Guinea ve Lesotho gibi) günlük gazete yoktur. Dokuz ülke (Botswana, Burundi, Chad, Kongo, Liberia, Niger, Rwanda) sadece Bülten biçiminde gazeteye sahiptir, Bunlar da mimeograf olarak basılmaktadır. Tirajları da 200'den fazla değildir. Hemen hepsi devlet tarafından yürütülür. Çoğunlukla da kamu haber ajansları tarafından basılır. Onlar da haberleri uluslararası ajanslardan alır. Onüç kadar ülke (Angola, Benin, Cameroon, Gabon, Mali, Malawi, Senegal, Somalia, Togo, Uganda) sadece bir günlük gazeteye sahiptir. Güney Afrika ve Nigeria en çok günlük gazeteye (23 ve 15) sahip olan ülkedir. Bu ülkelerde sahiplik hem özel hem de kamudur. Egemen düzenin meşruluğunu soruşturan ve hatta yapıcı eleştiri getiren basın çeşitli engellerle karşılaşır. En çok kullanılan "ders verme ve hizaya getirme" metodu (a) devlet reklamlarını çekme ve (b) kağıt kısıtlaması veya verilmemesidir. Bütün baskılara ve engellemelere rağmen basın siyasal aktiflik ve politikleşmeden kendini çekemez. Bazı ülkelerde (Cameroon, Ivory Coast, Tabzania, Zambia) özel ve kamu gazetelerinin yanında parti gazeteleri de vardır. Sadece ticari çıkarı egemen sermayenin yanında bulan basın modern çağın kapitalist entellektüel seviyesinin derinden yalvanlığının göstergesi Televizyonu taklit eder: Tek taraflı, açıkça siyasal olmayan fakat gerçekte siyasal bir ideolojinin ifadesi olan, soluk kesici olmasa bile derin derin solutucu, "anasının tabutunu gıdıkladı, anası güldü" diyen, veya "aşk uğruna kendini harcadı" diye ağlayan, moda ve soda, modern ev ve mutfak eşyalarıyla döşenmiş üç oda, çamaşır makinesi, sessiz ve yaylı somya, her talihliye bedava bir araba, salihliye de gaz yapmayan bir biberon, zenginlerin partileri, yıldızların malları, falları, kolları, bacakları gibi, zengin içerikle süslerler gazetelerini. Bunu gören, çürük malları ne denli saklar ve süslerse süslesin gene de kakalamada zorluk çeken Manav Hamza kıskançlığından çaaat diye çatlar. Gazeteler yazar: Manav çatladı. Baktılar çatlayan manava: Ham değilmiş. Adam sanki karpuz!

Film endüstrilerinin istisnasız hepsi mini-Hollywood olma peşinde ya yerlerinde sayarlar ya da Hollywood'un dağıtımcısı gibi bir rol üstelenirler.



ESKİ DOĞU AVRUPA BLOKU

Sovyetlerin çözülmesiyle her ülke kendi iletişim düzenini düzenleme sorunuyla karşı karşıya kaldı. Dış pazar hemen içte ortakçılar bularak kendi çıkarlarına hizmet edecek bir iletişim düzenin kurulması için işe koyuldu. Hiçbirinde henüz iletişim konusu çözümlenmiş değil. Hepsinde de özel sermaye yayın yapma hakkını aldı.

Çekoslovakya devlet tekelini özel teşebbüse açan ilk ülke oldu. 1991'de devlet organı olan üç kanaldan birinin özelleştirilmesi iletişim yasasıyla kararlaştırıldı. Cesta Televize (CTV) şimdi iki kanala sahiptir CTV ve OK 3. OK 3 % 40 nüfusa ulaşmaktadır ve programlarının hemen hepsi yabancıdır. 1993'ün başında, Çekoslovak bağımsız televizyonu (CIT) bu kanalın yayın lisansını aldı. Yayına 1994'un Şubatında başlayacak. Üçüncü kanal ülkenin % 40'ına ulaşmaktadır. Bu kanal da 1996'da özelleştirilecek. CIT televizyonunu, kadınları ve kocalarını parfümle zehirleyen Este Lauder'in başkanlığındaki bir firma kontrol etmektedir. CIT lisansına göre, programların % 40'ı Çekoslovak yapımı olmalıdır ve reklamlar total yayının % 13'ünü geçmemelidir. Çek parlementosu ticari yayıncı Premiera için Praque ve merkezi Bohemya'da bölgesel yayın lisansı verdi. İstasyon Haziran 1993'de başladı. Premiera'ya İtalyan Mariano Volani ve Çekoslovak özel basımcı FTV firması ortaklaşa sahiptir. Çekoslovak Preimiera Tv izleyicilere en çok sevdikleri programın adını sorduğunda, gelen 10 bin mektupta birinci İtalyan soap opera (sabun-operası) "IVY" ve Güney Amerikan Telenovela (tele-roman) "Manuela" başı çekiyordu. Bu sonuçtan tabi Amerikan pozitivist bilimcileri hemen şu gerçeği çıkarırlar: Çekoslovaklar sabun operası seviyorlar. Önlerine sunulan bu türlerse ve yayın bu türlerle doluysa, başka seçenekleri ne ki? Masallar dünyasını seçmek, acı gerçekleri seçmekten daha kolaydır, rahatlatıcıdır, baskılardan kaçışın ve hayallere sığınmanın bir ifadesidir. Kamu iletişim kurumu CTV (Çekoslovak tv) özel teşebbüsle yan yana yaşamaktadır. CTV yasalara göre ancak % 1 zamanını reklamlara ayırabilir.

Polonya yeni iletişim yasasını üç yıllık mücadeleden sonra 1992'de geçirdi. Şimdi Polonya'da kamu kanalı TVP TVP-1 ve TVP-2'yu, ve kendi uydusu, TV Polonya'yı, çalıştırmaktadır. Bunun yanında 60 kadar korsan radyo ve tv istasyonları işlemektedir. Yeni iletişim yasası Radyo-Tv milli Konsülünü kurdu. Bu konsül yayın ve lisans politikasını çizecek. Konsülün kime ve nasıl lisans vereceği henüz (eylül 1993) belli değil. Yeni yasaya göre, genel olarak yayıncılar programlarında % 30 Polonya ürünlerine ve en az 10 bağımsız yapımcıların ürünlerine ayırmak zorundalar. İç ve dış sermaye ortaklığındaki firmalar bir şebekeye sahip olabilirler. Fakat yabancı firmalar üçte birden fazlaya sahip olamazlar ve board üyelerinin çoğunluğuda Polonya vatandaşı olması gerekir. Reklamlar günlük yayında % 15'ı ve tek bir saat içinde de % 12'yi geçmemelidir. Korsan istasyonların geleceği belli değil. Sadece Polonya-1, TV-1 ve Tv-2'dan sonra üçüncü güç durumunda. Polonya 1 İtalyan basımcı Nicola Grauso'nun kısmi kontrolu altındadır, 12 yerel kanala sahiptir, kendi programlarını yapmakta ve satın almaktadır. Düzen değişir değişmez TVP ilk iş olarak Batının iletişim ürünlerini almaya başladı. Şimdi Avrupa ve Amerika ürünleriyle kütüphanesini doldurmayla meşgul.

Macaristan henüz yeni bir iletişim yasasına sahip değil ve 1994'e kadar da parlemontaya yasa teklifi gelmeyecek. Çatışmalar ve çekişmeler devam etmektedir. Özel tv yayını yok. Monopoli hala kamu yayın organı Magyar Televizio ve Magyar Radyonun elinde. Üç iletişim tasarısı kabul edilmedi. Her güç taviz vermeden iletişim politikasını kendi çıkarı yolunda düzenleme peşinde. En çok da eleştirilen koalisyon hükümetinin yayınları kontrol etmeye çalıştığıdır. Bu sırada tek bir özel tv yasasal oyunlardan faydalanarak lisans aldı: NAP-Tv. Fakat yayın yapabilmek için frekans alamadı. Kamu televizyonunun ikinci kanalının sabah kahvaltısı "günlük olaylar" programını yapma anlaşmasını yaptı (1989) ve üç yıldır bu şekilde yayın yapmaktadır. Bu istasyon Macar süper zengini Tamas Gyarfas, japon ortaklarıyla, ilerdeki tv patlamasında şimdiden önder bir yer tutmuş durumda. Macaristan iki uyduya sahip ve yayın ağırlığı kültüreldir. Macaristan Orta Avrupa'da en iyi teknik servise sahiptir. Kablo servisinde, "HBO Macaristan'a" sahip olan Kabelcom firması en geniş olandır. Kabelcom'un sahipleri de Time Warner Inc., U.S. West ve TCI'dır. Time\Warner'ın HBO'su Macaristan 113,000 üyeye yayın yapmaktadır. [11] (HBO demek Home Box Office, yani evine kablo geliyor, kablo küçük bir kutuya giriyor, bu kutu sinyalleri düzelterek televizyona veriyor. Bu kutu olmazsa seyredemezsin, çünkü sinyaller karışık olarak gönderilir ve düzeltilmesi gerekir, bunu da firmanın sana kiraladığı kutu yapar.) Hangi ve ne tür programlar sunduğunu anlatmaya gerek yok: 1993'de en çok seyredilen Stalin denen birinin kendi adına nasıl komünistleri falan tepelediğini anlatan "Stalin," filmi, "Josephine Baker Story," ve "M. Butterfly" idi. Magyar Tv'de ise Dallas ve eski Walt Disney show'ları gösterilmektedir.


[1] Bak: Solye (1987 ve 1989); Wasburn (1992)


[2] Broadcasting and Cable Yearbook 1993


[3] Broadcasting and Cable Yearbook 1993


[4] Bak: Smythe (1981)


[5] Bak: Tarle


[6] Bak: Wigbold


[7] Variety, Agustos 3, 1993.


[8] ( Stavrianos, Rift, 682)


[9] Business Amerika, (1992), April 6.


[10] Fortune, june 28, 1993.


[11] Nadler (1993)
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...