ÇEVRE BOZULMASI, AZGELİŞMİŞLİK VE POSTMODERN KALKINMA

irfan erdoğan

1960'lar ve 70'ler Pozitivist okulda olduğu kadar Marksist okul içinde de önemli ölçüde çalışmalar ortaya çıktı. Aynı yıllar içinde çevre konusu da kalkınma sorunundan soyutlanmış bir şekilde gelişmeye başladı. İlk kez 1972'de Stockholm konferansında çevre sorunu uluslararası seviyede tanınmaya başlandı. Stockholmu takip eden 1987 ve 1992 Rio konferansları ve çeşitli ulusal ve uluslararası çevre ile ilgili anlaşmalara ve alınması kararlaştırılan ve genellikle alınan tedbirlere rağmen, çevre sorununun çapı hızla artan bir şekilde büyüdü. Pozitivist okulda sorun önce çevre yönetimi politikası sorunu olarak ekonomik politikadan soyut bir şekilde ele alındı. 1980'lerin sonu ve özellikle 1992 Rio Konferansından sonra çevre sorunu pozitivist okulda ekonomik politikanın bir parçası olmaya başladı. Kapitalist siyasal ekonominin temel yaklaşım biçimi çevre alanında da yansıdı: Sürdürülebilir kalkınma en liberal biçimiyle "dengeli kalkınma" anlamı içine kondu. Politikalar teknolojik düzenin ve ekonomik ilişkiler biçiminin değişimi gerekliliğini soruşturmaya bile gerek görmeden, ulus içinde davranışlar ve tutumlar değişimine ve uluslararasında da teknolojinin, özellikle çevre teknolojisinin "gelişmişlerden gelişmemişlere" doğru yaygınlaşması görüşü çerçevesi içine sıkıştırıldı. Enterasan olan, pozitivist okul her "yeni" yaklaşım tarzında, önce eskinin anlamlı bir eleştirisini ve yetersizliklerini belirtir, ardından bu yetersizlikleri çözmek için önerilerde bulunur. ilk bakışta, epey değişik ve önemli revizyonlar görünümüyle karşılaşırız. Fakat yakından bakarsak, çıkış noktasının, yani eskinin bir muhasebesinin, ardından, dönüp dolaşıp gene aynı noktaya gelindiğini görürüz.

Son yıllara kadar çevre politikası ve sorunu ne pozitivist okulda ne de Marksist okulda toplum kalkınmasının entegral bir parçası olmuştur. Ancak yeni yeni bu alana yönelinmektedir. Gerçi çevre yönetim politikası olarak 1970'lerden beri gelişen bir şekilde kalkınma planları ve uluslararası ilişkilere girmiştir. Fakat sorun ulus içi ve uluslararası siyasal ekonomi sorunu olarak ele alınmamıştır. Pozitivist okulda bunun anlamı ekonomik ve teknolojik yapının çevre sorunlarına neden olarak sokulması demektir. Bu da çoğunlukla yeni çevre teknolojilerinin gelişmesi ve yayılması, çevre bozulmalarını azaltma, özellikle geri-dönüşüm ve kontrol politikalarıyla anlamlandırılmaya çalışılır. Bu da gerçekte bugün dünyada egemen olan eknomik yapının ve ilişkiler düzeni politikalarının değişmesi anlamına gelmez, çünkü aranan değişimler bu egemen yapıyı incitmeden, çıkarlarına dokunmadan, ilişkiler biçimini değiştirmeden yapılmaya çalışılmaktadır. Çevre sorunu ekonomik ilişkilerin içine dışardan yapay olarak sokulan, liberaller ve çevrecilerin empoze ettiği bir oluşum değildir. Ekonomik yapının ve teknolojik faaliyetlerin ortaya çıkardığı insanlığın bugünü ve geleceği için büyük tehlikeler taşıyan bir oluşumdur. Bu oluşumun çözümü ancak oluşturan yapı değişimiyle olabilir. Bu da siyasal ekonomik politikaların değişmesini zorunlu kılar.

Marksist çevrelerde, özellikle geri bırakılmış ülkelerde, çevrecilik genellikle burjuva faaliyeti olarak görülüp küçümsenmiş ve hatta red edilmiştir. Siyasal ekonomide, marksist yaklaşımda, işçilerin çalışma şartlarının düzeltilmesi de genellikle koşulların siyasal amaçlarla sömürülmesi biçiminde olmuştur. "Sosyalist" ülkelerde bile üretim ilişkilerinin sosyalleşmesinde ve üretimin ihtiyaçlara göre üretilmesinde çevre ve insan sağlığı üretilen üründen sonra gelir. Bunun sonuçlarını Doğu Avrupa ve Rusya'daki çevre bozulmalarının kapitalist ülkelerdeki durumdan geri kalmayacak biçimde yaygın olmasında açıkça görmekteyiz.

Marksist siyasal partilerin ve politikaların global yaklaşımında önemli parçaların bu globallik içinde genellikle eritilmesine rağmen, işçi hareketlerinin pratikteki kazançları bu şartların düzeltilmesi yönünde haklar elde etmesi olmuştur. Bu hakların bazılarını kullanma olanaklarını elde etmiş (örneğin 8 saat, 5 gün ve fazla mesai, tatil vb.) ve diğerlerini verilen haklara rağmen hakları pratikte çiğnemekle meşhur kapitalist düzende kullanma olanakları çok sınırlı kalmıştır. Bunlardan biri de, çevre sorunuyla bağıntılı olan işyeri koşullarıyla ilgili yasal düzenlemelerdir. Ne yazık ki, bütün kapitalist ülkelerde iş çevresindeki koşullar maliyete katkıda bulunduğu için geliştirilmemekte ve her yıl bu çevredeki kazalar ve tehlikeli koşullar nedeniyle milyonlarca insan sakat kalmakta, ölmekte veya yavaş yavaş ölüme mahkum edilmektedir.

Bütün dünyadaki meyva, sebze, balıktan kurbağa bacağına kadar olan çeşitli ürün ve canlılar özellikle gelişmiş ülkelerin kitleleri arasında popülerliği, bunun anlamı bu ürünlerin ve canlıların ve bulundukları çevrenin geleceğinin tehlikeye düşmesi anlamınadır. Gelişmiş ülkelerin ve endüstrilerinin bu ihtiyaçlarını sağlamak için kullanılan çevre ve yerel işgücü için bunun anlamı sürdürülen sömürü, yoksul ve yoksun bırakılmadır. Türkiye'de yapılan genel propagandanın aksine, endüstrilerin iş ve gelir yarattığı, turizmin milyarlık bir gelir kaynağı olduğu ve kalkınma için zorunluluğu iddiaları "kimin için ve nelerin pahasına?" soruları sorulduğunda ve bu sorular cevaplandırıldığında gerçek anlamını bulur. Kırsal alanlardaki, ormanlardaki, rekreasyon ve turizm alanlarındaki "gelişme" yerel kültürlerin ve pratiklerin yok olması ve onun yerine birkaç aracının zengin olduğu ve nüfusun yoksulluğa, yoksunluğa ve bağımlılığa itildiği koşulları getirir. Çünkü sömürünün karakteri en az masraf ederek, en fazla çıkar sağlamak için, kullanma ve üretileni alıp götürmedir. Örneğin, Brezilya'nın fındık toplayıcıları bu ürünlerinin New York'taki toptan satış fiyatının yüzde 2-3'ü kadar gelir elde ederler. Pazarın dörtte üçü, üç kuzenin sahip olduğu üç firma tarafından kontrol edilir. Amerika'da mevsimlik tarım işçileri Amerika'daki hayvanların yaşam koşullarının çok altında koşullarda çalışır ve yaşarlar. Topladıkları meyvaları ve sebzeleri bile yeme olanaklarından çoğunlukla yoksundurlar (Schwartzman, 1990; Erdogan, 1994). Türkiye'de kırsal alan güllük gülistanlık, temiz hava ve sihhatli yaşam koşulları içinde bölücülük yapmadan "kalkınmaya" devam etmektedir!!?. .

Çevre, insan ve egemen öncelikler

Doğa, insanın varoluşundan beri amaçlı bir şekilde sosyo-kültürel ve dini inançlar nedenleriyle korunmuş, hatta tapılmıştır. Çok tanrılı doğasal dinlerin yok edilmesinden, doğal yaşam biçiminin gerilemesinden, tek tanrının insana bütün varlıkları ve doğayı kullanma hakkını vermesi ve üstünlüğünü tanımasından sonra, doğaya karşı sevgi, saygı, hürmet azalmış ve kapitalizmin gelişmesiyle hızla ortadan kalkmış, yerini bencil tahripci kullanım almıştır. Tek tanrılı dinlerin totaliteryan dünya görüşü ve ilişki anlayışı altında bu kullanım o denli kıymet bilmez duruma gelmiş ki, örneğin hem taşıma hem de iletişim aracı olarak kullanılan hayvanlar veya koruma aracı olarak kullanılan köpekler kullanım sırasında insafsızca dövülmeye ve kötü muameleye tabi tutulmuştur ve hala tutulmaktadır. Eşek ve köpek terimleri, bu hayvanların insanlara verdikleri kıymetli hizmetlere rağmen, en kötü hakaretleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Kullanılana ve fayda sağlayana karşı bu alçak tutum, davranış ve tahripci kullanım tarzı kapitalist ilişkilerde işçi ve memur sınıflarına ve hem evde hem de iş yerinde ezilen kadınlara karşı uygulanmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde egemen ideolojinin hayvan sevgisi, aynı insan sevgisi gibi, sermayenin yatırım alanını, amacını ve faaliyetlerini koruma kökenlidir.

Kapitalizmin tek tanrının temsilcilerini de tahtından edip, ardından tanrıyı kendi çıkarları için kullanmaya başlamasıyla ve kitle kültürünün egemenliğiyle, tahripçi kullanım biçimi sistemli ve geniş çaplı talana dönüşmüştür. Bu talanda çevrenin ve insanın kıymetinin ölçüsü sermayenin k r oranının artması ve yaygınlaşmasını amaçlayan gelişmeye, büyümeye, kalkınmaya göre ayarlanır. Bu nedenle, çevre ve insan hakları, bu özel çıkarların özgür olarak dünyanın her yerinde, arzu ettikleri koşullarda iş görmesi kıstasına göre anlam kazanır ve yürütülür. Çevre ve canlılar yok edilirken, insanlar iş yerlerinde insanlık dışı ve sağlığa zararlı koşullarda çalıştırılırken, günlük yiyeceklerini temin etmek için ölüm kalım savaşı verme durumunda bırakılırken, siyasal-ekonomik politikalar özellikle birbirine bağımlı üç stratejiyle çevre ve insan peyzajının durumuna yaklaşmaktadırlar:

(1) Tamamiyle engelleme, yok sayma, varlığını red etme, önemini küçümseme, uygulanma olasılığı hiç veya hiçe yakın olan yasalar ve kurallar getirerek, tepkileri yumuşatma ve tartışma gündemini yasal alana kaydırarak sistemi ve faaliyetlerini meşrulaştırma: Bunu çoğunlukla çevre ve insan hakları ile ilgili yasaların gerekçelerinde, ilkelerinde, önerilerinde, kalkınma gerçekleriyle çevre ve insan faktörünün (örneğin nüfus artışının) birbiriyle çatışan zıd ilişkilerinde ve herşeyden önce kalkınmanın geldiği yaklaşımında görürüz. Yasalar olsa bile, ilkelerle yasaların formülleştirilme ve uygulama olanaklarının sağlanması veya bu olanakların elde edilmesi olasılığı ya hiç yoktur ya da ekonomik güç ile orantılıdır. Çevre bozulmasını ve kötüye kullanılmasının gerekliliğini savunan yasa ilkeleri de, benzer şekilde, çevre bozulmasının nedeni olan endüstriyel yapıların pratiklerini değiştirmesini gerektirir ki bu da gene ekonomik politikada güç ilişkilerinin kompozisyonuna bağlıdır. Sonuç yasaların rafta kalmasıdır.

(2) insanların zor mücadelelerle kazandığı hakları yasalaştırırken, bu yasaları ve kuralları uymak için değil, egemen güçler tarafından kötüye kullanmak ve çiğnemek için yapan bir uygulama ortamı geliştirme ve tutma: Bu sorun genellikle kapitalistlerin günlük işgörüşlerinde ve adalet sisteminin çalışmasıyla ilgilidir. Adalet sisteminin çalışmadığı bir ülkede her gün gazetelerde ve iletişim araçlarında milyarların ve trilyonların çalındığı yolsuzluklar haberi verilir, uyduruk mahkemeler olur, fakat büyük çoğunluk mahkemeye bile çıkmaz veya delil yetersizliği gibi bahanelerle beraat eder. Bu tür politika hem çevre koruma hem de çalışanların hakları konusunda da en yaygın bir uygulamadır. Kazanılan haklar böylece pratikte güçlünün güç kullanımı sonucu etkisiz bir duruma gelmektedir. Çevre kanunlarına rağmen çevrenin kirletilmesi ve tahribi, iş yerindeki sağlık kuralları ve asgari ücret ve fazla mesai kurallarına rağmen, bu yasa ve kuralların çiğnenmesi hemen her ülkede, değişen ölçüde, bir istisna değil, egemen kaidedir.

(3) Sorunları çözmede kulanılan egemen yaklaşım biçimlerini, bu biçimleri getiren teknoloji ve yönetimlere kurtarıcı olarak sarılma: Bunun en son örneklerinden birini, global seviyede çevre kirliliğiyle ilgili anlamlı önleme tedbirlerinin alınmasına sürekli karşı gelen ABD'nin tutumunda ve çevre teknolojisi olarak adlandırdığı kontrol teknolojisi ve çözüm anlayışında görürüz. Bu teknoloji çevre ve insanlık durumunun değişimi değil, bugünkü koşulları yaratan biçimlerin korunmasını, genellikle gözboyayıcı ve bazen de göz alıcı kontrol (nedenini ortadan kaldırma değil) mekanizmalarıyla, sağlamayı, sürdürmeyi amaçlar. Bu politikaların ve politikaları oluşturan güç ve teknolojik yapının çalışması sonucu olarak çevre ve insanlık durumu bugünkü feci koşullara ulaşmıştır. Tabi fecilik tamamiyle tek taraflı bir değerlendirmedir: Bu fecilik bu feciliği yaratan yapılar için sürekliliğin ve varoluşun kaçınılmaz bir gereğidir. Bu başaşağı edilmiş gerçekler düzeninin çalışmasında farklı bir sonuç beklenemez. Sistem yapısı nedeniyle, istese bile, ne yoksulluğa ne de çevre sorununa bir çare bulabilir. Birleşmiş Milletler kalkınma Programı (UNDP) global askeri harcamalarının yüzde ikisini kullanarak dünyada herkesin ilk okul eğitimi, sağlık servisi, aile planlaması servisi, sağlıklı içme suyunu ve yeterince beslenmeyi sağlayacağını belirtmektedir (UNDP, 1991). Bazı ülkelerde içerideki azınlıkları insanca özgürlük ve yaşama istemlerini sağlamaya çalışmak yerine, ezmek ve meşrulaştırılmış terör için harcanan paralar bile, bir ülkede bu acil servislerin sağlanmasına yeterli olabilir. Askeri harcamalar GBÜ'lerde üretici kaynakları ve olanakları eriten, tüketen ve israf eden harcamalardır. Objektif gerçeklerle üretim ilişkilerinin gerçeğı arasında uyum olmadığında, objektif gerçekler büyük ölçüde kaybetmeye mahkumdur, hiç değilse kısa dönem içinde..

Kısaca, çevre ve insan peyzajına rağmen ilişki düzeni belli sınıfların çıkarını gözeten ekonomik ölçülere göre ayarlanmaktadır. Bu ayarlamada çevre ve çalışan kitleler masrafı artıran ve karı azaltan faktörler olarak ortaya çıkar. Bunun sonucu olarak çevre ve insan kullanımında kısa dönemli çıkarlarda amaçlı sömürme egemendir.

Çevre bozulmasının faydası

Ekoloji ve insan sağlığının iyileşmesinden en çok çıkar kaybedenler, insan sağlığını bozan ve bozulan sağlığı "kontrolle" tedavi eden yılda geliri trilyar dolarlara ulaşan teknoloji ve endüstrilerdir. Bu endüstrilerin başında bizim sağlığımızı koruması gereken ilaç sanayi ve tıb gelir. Bu "bozma-kontrol-bozma" çemberinden her yıl trilyonlarca kar yapan ilaç ve sağlık sektörleri çevrenin ve insanın zarar görmesine göbekten bağımlı olan endüstrilerdir. Ne zaman ki çevre ve insan sağlığını bozma önlenmeye çalışılsa, her seferinde bu endüstrilerin örgütlü sözcülerini karşımızda direniyor buluruz.

Çevre ve sağlık bozulması ve sorunları kapitalist bilim, teknoloji ve ekonomik pazar için canlılık ve gelişme kaynağı olmuştur.

Önce iş\ekmek parası sonra çevre ikilemi

Önce dünyayı beslemek ve insanların ihtiyaçlarını gidermek, sonra, eğer kaynak kalırsa veya fizibilite olasılığı varsa, doğa sağlığı... Bu ikilem yaratılmış bir ikilemdir ve sadece egemen teknolojilerin sahiplerinin çıkarları açısından geçerliliğe sahiptir. Bu da zamanla, baskılar sonucu ortaya çıkan, değişen bir karaktere sahiptir: Dün katı atıkları oraya buraya atma ve gömme, fayda-maliyet hesapları açısından daha faydalıydı. Bugün bu faydaya, düzenli dolgu teknolojisinin tepkiler sonucu geliştirilmesiyle yeni faydalar eklendi. Bu değişim, egemen teknolojik düzenin kendini sürdürebilirliğinin ve zorunlu esnekliğinin bir sonucudur, aksi taktirde yıkılır gider.

Sorun önceliklerin saptanması ve gündemlerin bu önceliklere uygun bir şekilde yürütülmesiyle ve saptamaların ve yürütmelerin kim tarafından ve ne amaçlarla yapılacağıyla ilgilidir. Bu da süren mücadelelerle ilgili olduğu için, ölüm-kalım çatışması biçiminde sunulmaya kadar varır ve bu sunum da ekoloji ve insan sağlığının durumuna bakıp gelecek tahminleri yapıldığında pek de abartma olarak görünmez.

Çevre ve maliyet\kar hesabı

Kapitalist üretim biçimde maliyet ve k r bir firmanın yaşam gereğinin ifadesi olduğu kadar, bir ekosistemin yaşam ve ölüm gereğidir. İkisinin arasındaki temel fark, ekosistemdeki maliyet genel faydayı azaltan değil artıran bir karaktere sahiptir. Özel firmada maliyet karı (faydayı) azaltır (Teoride bu böyledir, fakat pratikte, maliyet fiyata yüklenerek, dışlaştırılıp, tüketicinin omuzuna yüklenir. Eğer fiyata yükleyemezse, birkaç işçi atar ve aynı amaca ulaşır.). Bu nedenle, bir fabrikanın bacasına konacak bir filtre (a) fabrika için (teoride, eğer diğer faktörler değişmez tutulursa) k rı etkileyen maliyettir, (b) ekoloji için maliyeti (=kirliliği, çevre bozulmasını, insan sağlığının tehlikeye girmesini) azaltan faydadır. Ekolojideki bu fayda, bu fabrikanın filtre kullanmasıyla, kontrol teknolojilerinin (filtre teknolojisinin) gelişmesini sağlar. Ama, eğer o fabrikanın filtre kullanmadan kirlilik yaratmayacak şekilde yeniden biçimlendirilmesi istenirse, bu yeniden-biçimlendirme fabrika endüstrisi için mali yük ve kontrol endüstrileri için ölüm-kalım konusu olur. Yeniden-düzenlemenin maliyeti ekolojiye ve insan sağlığına fayda olurken, bu faydanın maliyete dönüşmesinden çıkarı olan teknoloji ve endüstriler (en başta gelenlerden biri de tıb, ilaç ve petro-kimya endüstrileridir) ve sözcülerinin artan tepkiler karşısında zorunlu olarak "maliyet-kar dengesi" ideolojik aldatmacasıyla gelmesi normaldir. Sorun, maliyet\k r hesapları dahil, öncelikler sorunudur. Gerisi tamamiyle kendini ve faaliyetlerini haklı çıkarma girişimidir.

Koruma ve geliştirme ideolojisi

Amaçlar araçların bu amaçlara uygun olarak geliştirilmesini ve kullanılmasını ortaya çıkartır. Korumada öncelik bu amaçların ardındaki yapı olur. Bu yapıda, çevre ve insan peyzajının korunması ve geliştirilmesi, sınırlı çıkarlara hizmet eden bu yapıya genelleştirilir. Özel teşebbüs sisteminin ulusal ve uluslararası arenada yayılması, büyümesi ve gelişmesi "BİZİM kalkınmamız" olur. Ekonomik faaliyetlerin, örneğin turizmin, ekonomiye katkısı "BİZİM" kalkınmamıza katkı olur. Kapitalistin sömürü firması, örneğin bir futbol takımı, dünyada BİZİ temsil eden BİZİM takımımız olur. Kapitalistin içteki sömürüsünü korumak için biçilendirilen Gümrük vergileri ve gümrük duvarı BİZİM ekonomimizi korumak olur. Bu nedenle, işçiler greve gidince, düzenin çalışmasını aksatırlar ve egemen iletişim araçları tarafından BİZE düşman olarak sunulurlar. İşveren olarak yeniden-nitelenen kapitalist, her zaman haklıdır, çünkü o işverendir. İşveren çevreyi bozmaz, çalışanlar ve cahil kitleler bozar. Endüstrilerin bozduğu açıkça bilinse bile, bu bozulmayı düzeltme insanların tepesinde ordusu ve polisiyle 24 saat dikilen devlet örgütlerine düşer. Böylece düzeltmenin masrafları da halka yüklenir. Bu "masrafları dışarılaştırma" ve bu yolla yeni kar alanları elde etme kapitalist düzenin egemen karakterlerinden biridir.

Uzun yıllardan beri doğa koruma faaliyetleri birçok ülkede ya hiç yok, ya sadece kağıt üzerinde, ya da çok sınırlı ve sadece ulaşılmayan ormanları koruma biçimindedir. Dünyada bugün ulusal koruma altında 7.000 alan vardır ve genel toprakların % 4.9'unu kaplar. Yüksek ve uzak alanlar koruma altına girerken, kullanıma ve sömürüye uygun olan ovalar, ormanlar, ıslak alanlar ve aquatik ekosistemler ihmal edilmiştir. Bu ihmal de, eğer kullanılmayan alan ise, önemsememekten dolayıdır; kullanılan alan ise, çıkar nedeniyledir. En açıkçası, ihmal çevre politikasının bir özelliğidir; Çevre politikasının var olmaması, çevre politikasının yokluğunu değil, gerçekte çevre politikasının olduğunu ve bu politikanın yapısını gösterir. Diğer bir deyimle, çevre politikasının yokluğu (ki vardır), çevre politikasının tümüyle kullanıcıların kontrolsuz sömürüsü ve bu sömürüye izin verme biçiminde olduğunu işaret eder. ihmal veya bu tür yokluğa sömürücü kullanım girince, konu çevre politikasının ötesinde siyasal ve ekonomik politikanın bir parçası olur. Bu politikaları da çizen, etkileyen ve yürüten güçlerin yapısı doğa korumayı ve gözetmeyi sermayenin sahipliği ve kalkınması açısından ele alır. Bu açıdan eğer kullanma gerekmiyorsa (yani k r ve çıkar olanakları yoksa veya sınırlıysa), ya ihmal edilir, ya yok sayılır, ya da göstermelik olarak korunan alan ilan edilir. Eğer kullanım faydalıysa (yani sermayeyi zenginleştirecek olanakları sağlıyorsa), o zaman, sömürü ve talan için alt-yapı hazırlanır, desteklenir ve özelleştirme faaliyetler başlar.

Kaynak korunması ve çevre sorununu çözme politikasının belli alanlara sıkıştırılması ve belli biçimler içine hapsedilmesi, çevre ve insan peyzajının tahribi egemen "kalkınma" biçiminden dolayıdır. Bu egemenlik çerçevesinde, koruma bir yandan sözsel ve yasal çatışmalar sürerken diğer yandan egemen politikaların yürütüldüğü ve meşrulaştırıldığı bir fonksiyonun ötesine çok az geçebilir.

Kalkınma, insan ve çevre

Türkiye'de olduğu gibi birçok ülkelerde yaban alanları, ormanlar, balık kaynakları, kısaca toprak ve su ya toplumun ortak malı olarak ya da küçük çapta özel mülkiyet olarak binlerce yıl kullanılmıştır. Yerel kullanım ve yerel pazar için meyva toplama, sebze yetiştirme, agaç kullanma ne çevre ne de insan sağlığı için tarih boyu ciddi sorunlar çıkarmıştır. Geniş çaptaki sistemli sömürüyü getiren ticari, madencilik, hayvancılık ve agaç kesimi ekonomilerinin girmediği bu tür kullanımdan dolayı olan çevre bozulması ne insana ne de doğaya zarar verecek nitelikte ve çaptaydı. Kırsal alanlardaki yerel ekonomilere büyük şirketler ve uluslararası sermaye, turizm endüstrisi geldiğinde bozulmaların çapı tehlikeli biçimde daha da genişledi. Endüstriyel çapta girişimlerin sonucu olan kitle miktarındaki kesimler, bu kesimlerin taşınması, yiyecek üretim ve toplamalar, kitle çapındaki büyük hayvancılık, su kenarlarına kurulan mezbahalar, oteller, kamu kurumlarının Özel kullanımı için kamunun ortak malına kurulan ve kamunun kullanımına kapalı dinlenme vb tesisleri, kalkınma adı altında sürdürülen hard-turizm, soft turizm olarak başlatılan ve soft adı altında hard turizmin sonuçlarının çoğunu ortaya çıkarma potansiyeli olan teşvik ve faaliyetler, balıkçılıkta kitle halinde yakalama için dinamitlerin, siyanürlerin ve balık yumurtalarını bile öldüren tutma biçimlerinin uygulanması, moda endüstrisinin yarattığı tüketim-hastalığını karşılamak için kitleler halinde hayvanların öldürülmesi, üretimden tüketime kadar sosyo-ekonomik faaliyetlerin her safhasında tehlikeli atıkların yaratılması ve doğaya atılması kaçınılmaz olarak ekosiytemin dengesini bozmuş ve hem cevre hem de insan için ciddi sorunlar yaratmıştır. En kötüsü de, genel "kalkınma, modernleşme, gelişme" propagandalarının aksine, bu faaliyetlerin yerel ekonomik pratiklere, geçim yolları ve olanaklarına etkisi faydadan çok zarar biçiminde olmaktadır. Kırsal alanlardaki ekolojik talandan, rekreasyon ve turizmle gelen bozulmadan, en çok zarar gören sadece doğa ve canlıları değil, öncelikle yöre halkıdır. Bu tür gelişme biçimi yerel refah ve sağlık değil, büyük çoğunluğun sefaleti ve geçim olanaklarını yitirmesi durumunu yaratmaktadır (Berkes, 1989; Beer & MCdermott, 1991; Erdoğan, 1994, 1995).

Benim köyümün ortasından karayolunun ve her dakika onbeş yirmi TIR'ın ve 50 arabanın geçmesi benim köyümün ilerlediği ve geliştiğinin işareti değildir. Her yıl artan gürültü, hava kirliliği ve arabalarla çarpılıp öldürülen çocuklarla dolu bir gelişme benim köyümün gelişmesi değildir. O yolların ne benim köyümün içinden geçmesi, o arabaların ne benim havamı kirletmesine ne de sukuneti bozmasına hakkı vardır. Ne yazık ki yerel alanlar çok az bir anlamda kendilerinin fakat büyük çoğunlukla kendilerinin olmayan "gelişmelerin,kalkınmaların" kurbanı olmaktadırlar. İnsanın ve insanlığın övuneceği ve kıvanç duyacağı gelişme kapialist dünya peyzajında şahit olduğumüz gelişme biçimi değildir. Gerçek gelişme dünyayı kontrol eden birkaç yüz aile ve onların yamağı birkaç milyon aracı ve profesyoneller için değil, çevre ve insan yaşamı koşullarını çevre ve insan için amaçlayan gelişmedir. Egemen kapitalist ideolojk propagandada, özelin gelişmesi genelin gelişmesi olarak sunulmaktadır: Cumhurbaşkanları her gün uluslararası şirketlerin ve ortaklarının kurdukları şirketlerin açılış konuşmalarında bunu defalarca vurgulamaktadır. Özelin, genelin (çevre ve insanın), günlük tabirle, "ırzına geçerek" sağladığı gelişme, en iyi şekliyle, genel için, genelin özelin istekleri doğrultusunda köleleştirilerek isteyerek veya istemeyerek orospulaştırılmasıdır.

Sürdürülenin sürdürülebilirlikten yoksunluğu

Uluslararası çevre konferansları, araştırmaları ve raporları bugünkü dünya düzeninde sürdürülenin sürdürülebilirlikten yoksun olduğunu yıllardır, özellikle 1970'lerden beri, belirtmektedir. En son 1992 Rio konferansının Agenda 21'de belirttiği durum bunu çok açıkca ortaya koymaktadır. Bu gerçeğe karşı özel teşebbüs sistemi "iş mi yoksa baykuş mu: Baykuşu vur, işe sahip ol," "iş mi yoksa çevre koruma mı" gibi sloganlarla ve çevre hareketlerini ortadan kaldırmayı amaçladığını açıkça belirten "akıllı kullanım" ve sendikalaşmayı dağıtmak için "önce çalışma hakkı" yaklaşımlarıyla gelmektedir. Bu arada da, çevre korumaya karşı girişimleri fabrikasını başka yere taşıyacağı tehditiyle işçi sendikalarını bile yanına çekmektedir; Çevre peyzajını koruma faaliyetlerinin yoğun olduğunu gördüğünde Amerika'daki gibi Meksika sınırı boyuna fabrikasını kurarak , işçi ücretlerinin çok düşük olduğu geri bırakılmış ülkelere kaçarak, çevreyi kirleten atıklarını başka ülkelere ihraç ederek, uluslararası anlaşmalarla geri bırakılmış ülkelerin kaynaklarına vergisiz ve kontrolsüz sahip olarak (örneğin Meksika'daki 1750 Amerikan firmalarından hiçbiri Meksika'nın çevre kanunlarına uymaktan sorumlu değildirler), işçilerin bazılarını işten çıkartarak, önleme yerine kontrol tedbirleri getirerek çevre bozulmasını 30-40 yıl öteye tehir etmekte ve bu sırada bu yönde yeni teknolojiler geliştirerek ve endüstriler kurarak eknomik etki alanının genişletmektedir.

Azalan ve yenilenemeyen kaynakların tüketildiği bir dünya çevresinde firmaların da k r sürekliliğini sağlayamayacaklarını anlaması zamanı gelmiştir. Dünya düzeninin içinde bulunduğu koşullarda değişime yönelik firmalar yükselirken, statükoyu tutma çabasıyla enerji harcayan firmaların durumlarının kötüye gitme olasılığı artmaktadır. Buna bir örnek ingiliz Body Shop firmasıdır. Saç ve deri bakımı ürünleri satan firma aktif bir şekilde çevreciliği ile 16 milyar dolarlık uluslararası kozmetik ticari karına ulaşmıştır. Estee Laudel gibi klasikler de bu yöne yönelme zorunluluğunu hissetmektedirler. Amerika'da yıllık 90 milyon geliri olan Ben & Jerry's dondurma firması gelirinin % 7.5'unu çevre koruma projeleri için ayırmaktadır ve çevre korunması girişimlerine aktif olarak katılmaktadır. Öte yandan birçok ülkede (bizde dahil) çevreyi kirleten firmaların veya fabrikaların önünden geçerken çevreyi koruduklarına ilişkin reklam tabelaları astıklarını görürüz. Sürdürülebirliliğe karşı sürdürülemezin gücünün bir yansıması olarak çevre politikaları (örneğin EPA ve OSHA 'nın politikaları) "kabul edilebilir risk" ve 'kabul edilebilir kirlilik miktarı" gibi, bir bakıma felaketi kontrol biçiminde oluşmuştur.


Değişimi kim yapacak

Çevresel değişimlerin olmasını devlet gücüne ve endüstrilere bırakmak, insanlığın ve yaşanan çevrenin yok olmasına katılmak demektir. Eğer her ülkede insanlar aktif olarak çevre ve insan peyzajının korunması için girişimlerini artırmazsa, örgütlenmeler desteklenmezse, dünyanın geleceği büyük tehlike içindedir. Başarı egemen-çıkarların ve kamu düzeni yapısının değiştirilmesi yolunda yapılacak sürekli girişimlere bağlıdır.

Bir firmanın yöneticisi çevreci bile olsa, eğer kısa dönemli çıkar hesaplarına dayanan firma politikası çevreyi bozmaya dayanıyorsa, bu politikayı uygulamakla yükümlüdür. Aksi taktirde, yöneticilik pozisyonundan vazgeçmesi gerekir. Siyasal politikaları çizenlerin durumları da benzer şekildedir. Buna ilave olarak, para ve etki biçimlerindeki siyasal rüşvetcilik hemen her ülkede egemen ilişki biçimidir. Demokrasi oyununda, çevre ve insan peyzajını ön plana alma girişimlerinde bu kısa dönemli çıkar hesaplarının etkilediği siyasal düzen, belli bir ölçüde, oy verme ve seçtikten sonra sürekli baskı ve rahatsız etme ile başarılar elde edilebilir. Bu da ancak kamu ve endüstri politikalarını etkileyecek sürekliliği olan örgütlü karşıtlıkla olur. Bu karşıtlığa çevre örgütlerinin işçi sendikalarını çekmesi zorunludur. İşçi sendikalarının örgüt olarak özellikle işçilerin iş çevresindeki peyzajdan kaptıkları hastalıklar ve sakatlıkları önleme girişimini genel çevre politikasıyla birleştirerek, uzun dönemli insan geleceğini düşünüp, (veya bu gerçek onlara benimsettirilip), aktif bir çevreci tutumu günlük faaliyetlerinde önceliklerden biri olarak almaları gerekir. Çevre örgütlerinin işçi sendikalarında aktif faaliyetleri zorunludur. Bunun yanında, hangi ideolojik görüşten olursa olsun, kadınlar derneğinden çocukları koruma derneğine kadar bütün derneklere çevreciliğin onların da amaçlarının entegral bir parçası olduğunun anlatılması, benimsetilmesi gerekir. Örneğin, kadınlar derneğinin en aktif çevreci bir örgüt olması gerekir, çünkü çevre bozulmalarından sakatlanan, kanser olan, göğsünü ve üreme organlarını kaybeden, sakat çocuklar doğurarak ömür boyu azap çeken kadınlardır. Çocuklarla ilgili dernekler de aynı şekilde, hazırlanan geleceğin dehşetini görüp, çevre sorununu kendilerine önde gelen faaliyet alanı olarak seçmeleri gerekir. Siyasal partilerin gnçlik örgütlerinde gençlere onlara nasıl bir gelecek ve dünya bırakıldığı anlatılmalı ve örgütsel faaliyetlerin bu yönde geliştirilmesi sağlanmalıdır. Anlaşmaların, yasaların ve kuralların değişen koşullara ve yeni bulgulara uyması için, yeni informasyon ve gelişmeler durumunda yenilenmesi özel bir madde olarak konmalıdır. Aksi taktirde, yasalar meşrulaştırılmış çevre talanı yönünde kullanılmaya açık kalır. Konu çevre ve insan peyzajını belli yasal ve tedbirler sınırı içine sıkıştırılmış politikalar ötesinde, Türkiye gibi ülkelerde, teknoloji transferi ve teknolojik yapı seçimi, var olan teknolojilerin yeniden düzenlenmesi, üretim biçiminin değiştirilmesi, paketleme endüstrisinin üretim biçimini değiştirmesi, reklam endüstrisinin psikolojik-duygular sömürüsüne ve kullan-at modasını teşvikine son vermesi, ürünün kalitesine, insan ve çevre peyzajına yaptığı olumlu katkıya göre değerlendirilmesi, ilk okuldan başlayarak insanlara çevre bilincinin verilmesi gibi toplumsal üretimin yapısı ve üretimdeki ilişkilerdir. İncelemeler mikro seviyede yapılan bir araştırma olsa bile, sorun tartışılırken ve öneriler sunulurken diğer egemen faktörler, bilgi birikimi ve önceki-bulgular göz önüne almak şarttır. Aksi taktirde, çok gerekli veya doğru diye sunulan bir öneri, yapısal ilişkiler gerçeğini göz önüne almadığı için, veya yapısal ilişkiler gerçeğinde tuttuğu güçsüz yer nedeniyle, hiçbir anlam taşımayabilir.

Dünya görüşü ve davranış biçimi
İnsanı tüketiciliğe indirgeyen bir toplum yapısı insanlık durumunun acınacak bir halde olduğu yanında, durumun ciddiliğini gösterir. Çocuk eğitiminin bile faydacılık ideolojisinin ceza ve ödül ile düzenlendiği, bu düzenleme biçimiyle insanları Pavlov'un köpeği gibi davranma biçimi içinde şekillendirildiği ve zorladığı bir dünya var. Bu dünya da çoğu için çevre sorunu, hele kırsal alanlardaki bozulmalar sorunu, gülünç ve anlamsız gelir. Anlamlı olan duygululuk, anlayış, duyarlılık, insancıl hislilik, başkalarını kendi gibi görüp öyle değerlendirme değil, pragmatik olma, faydalanma, sıktığı taşı altın yapma, kollara bilezik düzme, kısa yoldan köşeyi dönme, harcama, harcanmama, ezme, ezilmeme, başka insanları, varlıkları, doğayı ve kaynakları heba ederek, ezerek, sömürerek, yok ederek ilerlemektir. Bazı liberal ve soldaki yazarların, tehlikelerin ciddiliğine rağmen insanların bu duruma kayıtsızlığını bu denli bir tehlike gerçeğini kavrayamamasına ve evrensel yok olma olasılığını bilinç altından red ettiğine bağlaması yeterli bir açıklama değildir. Buna geniş kitlelerin içine düşürüldükleri çaresizlik ve ekmeğini kazanma mücadelesini de eklemek gerekir. Bu da yeterli değildir: Sorun insanların kayıtsızlığı sorunu değildir, insanların güçsüz bırakılması, güç uygulaması ve bu gücün ve güçsüzün oluştuğu ve beslendiği sosyal üretim biçimidir. Geniş kitleler için dünya görüşü ve davranış biçimi gerçek umutlar ve beklentilerden çok, gerçekleşme olasılığı olmayan umut ve beklentilerin bu biçimden çıkan ve bu biçime çeşitli şekillerde tepkide bulunan ifadeleridir. Bu ifadeler güçsüzleştirilmişin kendinden uzaklaşma ve kaçma ve en kötüsü de, kendini güçlülerin yaşam tarzıyla umutsuzca özdeştirmelerini de anlatır. Bu anlatım vahşet ve katliama kadar gidebilecek bir karaktere sahiptir: Bunu tarihte kimin kimi öldürdüğüne ve geri bırkılmış ülkelerdeki mitinglerde, toplantılarda kimin kime saldırdığını,savaşları kimin yapıp kimin ölüp öldürdüğüne bakarak anlamak o kadar zor değildir.

Dünyanın geniş kitleleri, kendileri doğrudan tecrübelemedikten veya altrnatif iletişim yollarıyla duymaddıkça, ne durumdan ne de durumun ciddiyetinden haberdar edilmektedir: Dünyanın geniş kitlelerine feleğin çarkında Çarkı Felek ve Davul Shov seyrettirilmektedir. Yeterince bilenler ise ülkelerin kültürel elit tabakasını oluşturan bir azınlıktır. Bu azınlığın da önemli bir kısmı profesyonel durumlarının getirdiği çıkar ilişkileri nedeniyle soruna egemen ideolojik çerçeve içinde yaklaşmaktadırlar. Diğerleri ise ellerinden gelen çabalarla durumu değiştirmeye katkıda bulunmaya çalışmaktadırlar. Eğer bugün dünyanın her yerinde çevre ve insan peyzajının tahribine karşı tepkiler örgütlenmelere ve ülke içi ve ülkeler arası gelişmelere neden olduysa, bunun mimarları vatan millet nutukları atan ve azınlıkları ezenler değil, bu kişilerdir. Çevrenin ve insanlığın durumunun bugünkü biçimde şekillenmesinde itici güç sermayenin kendi çıkarlarını asgariye çıkarmak için her olasılığı ve olanağı sömürme olmuştur. Eğer bu arada, insan tarihinde, olumlu gelişmeler olmuşsa, bunda itici güç daima kendine ve dünyasına eleştirici bir gözle yaklaşan insanlar olmuştur.

Doğayı kontrol anlayışı

Çevreyi ve doğayı kontrol anlayışı doğanın bir nesne olduğu değerlendirmesini getirir. Dünyada herşeyin merkezi insan, özellikle elde etme ve biriktirme peşinde koşan birey olur. Bugünün egemen ideolojisinin egemen ve egemenlik altındaki insanlarının dünyanın bizim etrafımızda dönmediğini bilmesi gerekir. Biz bu dünyanın, bu evrenin, çok küçük fakat etken bir parçasıyız. Bizim varlığımız bizi barındıran ekolojik sistemin varlığına bağlıdır. Bu varlığa yaptığımız her hasar kendimize yaptığımız bir hasar olur. Bunun ne demek olduğunu anlamak için her yıl çevre hastalıkları denen hastalıklarla ölen ve sakat kalan ve sakat doğan milyonlarca insan olduğunu bilmek bile yeterlidir.

Ne yazık ki kalkınma, modernleşme, gelişme, zenginleşme, sahip olma ve başkalarını mahrum etme, güç kazanma ve ezme yarışındaki insanlar, bunu anlayacak ve taktir edecek kaliteyi yitirmiş duruma gerileyerek ulaşmıştır. Gerileyerek ulaşmıştır, çünkü dünyanın ve insanlığın durumunu kalkınma ve ilerleme olarak nitelemek ancak bugün egemen olarak kullanılan çok özel ölçeklerle mümkün olabilir. Havaya, suya, yerüstüne ve yeraltına, floraya ve faunaya, kuşlara, böceklere ve hayvanlara "ne dersiniz, bu kalkınma mı, ilerleme mi?" diye sorabilsek, cevapları ne olurdu dersiniz? "Bana ne hayvanlardan falan, biz karın doyurma derdindeyiz, sen çevre derdindesin?" diyen egemen dünyanın egemen fikirlerinin insanı veya buna "Burjuva kadını mısın nesin?" diyen sözde-ilericisi "karın doyurma" ideolojisinin, karın doyurmayı veya aç bırakmayı, ekmeği gaspetmiş kapitalist için çalışarak elde ettiğini sanması, yapma bir dünyanın yapma bir gerçeğini evrensel gerçek olarak benimsemesidir. İnsanı doyuran, bugünkü anlamında kullanılan "ücretli veya maaşlı' "iş" değildir, çünkü bu "iş" toplumsal düzen denilen ezme-ezilme, gaspetme, insanların birbirinin elinden yaşama koşullarını alma ve kontrol etme sisteminde, çeşitli seviyedeki ilişkilerle süren insanın insan köleliğinin bir ifadesidir. Gerçek doyuran, yaşamın gerçek koşullarına sahip olan, hor gördüğümüz ve kıymetini bilmeden acımasız sömürdüğümüz doğa ve insan emeğidir. Doğanın mahvı ve talanı insanlığın mahvı ve talanıdır. Dolayısıyle, çevre sorunuyla ilgilenme, insana ve insanlığın içinde yaşadığı evrenle birlikte bugünkü ve gelecekteki durumuna insanca bir tepkidir.

Çevre ve insanın bugünkü durumu, kimin aydınlandığı ve kimin cahil bırakıldığını saklayan aydınlanma ideolojisinin, kimin, kimin ve neyin pahasına geliştiğini saklayan ekonomik politikaların uygulanmasının bir sonucudur. Değişmesi de bu politikaların dayandığı çıkar sisteminin ve bu sistemin medeniyet olarak nitelediği üretim faaliyetlerinin büyük ölçüde çökmesine kadar gidebilecek kapsamda olabilir.

Bilim adamları arasında da çevre sorunlarının ciddiyeti ve yapılması gerekenler hakkında ortak bir anlayış yoktur. Aralarında, ünlü bilim dergisi Nature'nin editörü John Maddox ve ünlü bilim adamı Dixie Lee Ray'in de bulunduğu bir grup, çevreye verilen zararın çok abartıldığını, özellikle küresel ısınma gibi senaryoların felaket tellallığından başka bir şey olmadığını her fırsatta vurgulamaktadır.

Kimsenin doğayı kirlettiğini kabul ettiğini görmüyoruz, fakat doğanın bugünkü duruma gelmesine neden olan endüstriler bile bugün kendilerini doğanın dostu ilan etmeye başlamışlardır. Her alanda olduğu gibi kırsal rekreasyon alanlarında de çevre koruma "yarışı" çevreciler ve endüstriler arasında gittikçe kızışmaktadır. 1980'lerin sonu ve 1990'lar dünyada özel teşebbüsün deregulasyon ve özelleştirmenin toplum hayatında geniş alanlara yaygınlaşması taarruzlarına sahne olmuştur ve bu hemen her ülkede devam etmektedir. Bu taaruzun ideolojik etkenliği üniversitelerde yaygınlaşmaktadır. Üniversite çevresinde bile özel teşebbüsün ideolojisi sorgusuzca kabul edilme yönelimini çıkarmıştır. Çareye gitmede bir araç olarak algılama yerine, çare getiren bir amaç olarak benimsenmektedir. Böylece çevre koruma yasası yapma, ÇED raporları hazırlama çevre korumak anlamına gelmeye başladı. Amaçla aracı karıştırmanın bir diğer görünümünü de, uzun dönemin çıkardığı sorunlara kısa dönemli çareler arama, transfer edilen teknolojilere ve bilgi-ideolojiye kurtarıcı gibi sarılma, her sorun analizinin sonunda çare olarak "özelleştirilmelidir" düşünce tarzının egemenliğinde bulabiliriz. Bu tarz, bu tarzın çıkıp geldiği Amerika'da bile, çevre korunması ve bozulması konusunda artan titiz tutumlar nedeniyle, milli parkların, ormanların, korunmuş alanların özelleştirilmesi dendiğinde sadece çevrecilerden değil aynı zamanda hemen her yönden tepkilerle karşılaşır. Bunun en büyük nedeni de özel firmaların ve özel teşebbüs sisteminin sorunun yaratılmasında baş rolü oynadığının bilincinde olunduğu ve özelleştirmenin çevre bozulması anlamına geldiği içindir. Öte yandan Amerikan ideolojisinde devlete ve devlet kurumlarına karşı olmanın yaygınlığı, özel teşebbüsün bürokasi üzerinde kurduğu egemenliğin bir ifadesidir; Özel teşbbüsün askeri-endüstriyel kompleks sisteminde bürokratik talandan aslan payını alması mücadelesindeki başarısının bir göstergesidir. Devletin sorun çözümünde beceriksizliği anlayışı devletin doğasından değil, yapısallaşmış ilişkiler düzeninde devlet organlarının bu duruma düşürülmesinden dolayıdır. Dolayısıyla, özelleştirmeye sarılmayı da amaç yapmak, gene belli bir amaçla çalışan bir araca (özel teşebbüse) teslimiyettir. Çevre bozulması nasıl ki belli amaçlar ve bu amaçlarla kullanılan araçlar sonucu ortaya çıktıysa, doğa koruma da, amaç edinen araçlarla değil, araç kullanan amaçlarla olur. Bu nedenle, örneğin, özel teşebbüs yapısallaşmış amaçlar ve araçlar sistemi bütünüdür ve bu bütün çareden çok fazla olarak sorunun bir parçasıdır. Özelleştirmenin çare olabilmesi için bu yapının amacında ve amaç gerçekleştirmede kullandığı teknolojik biçim ve ilişkilerde değişiklikler olması gerekir. Yoksa durum, TRT'ye karşı özelleştirme, özgürlük gibi ideolojik propagandalarla gelen özel televizyonların ve radyoların çevre ve insan peyzajına eklediği kirliliklerle karşılaşırız. Dolayısıyla doğa koruma, çevre bozulmalarını önleme faaliyetleri (yasalar, düzenlemeler ve uygulamalar vb.) kısa yoldan çare diye sunulan sloganlar, teknolojiler, teknikler, raporlar, değerlendirmeler, ötesinde koruma yönünde yapılan girişimler, bozmayı engelleme, denetleme ve hepsinden önemlisi hem yasal hem de toplumsal faaliyetlerdeki biçimlerde yeniden düzenlemelerle olur. Bu da ancak süren mücadelelerin bir yansıması olarak toplumlarda belirli gerçekleşme seviyesine sahiptir. Kendiliğinden olmaz, ahlak kuralları, din, doğruluk, haklılık tarafından da belirlenmez. Çünkü eğer bir ülkede ormanların insafsızca talanı, kırsal rekreasyon alanlarının pislik içinde bırakılması, araba eksozlarından fışkıran zehir günlük hayattta egemen ise, bunun bir anlamı da o hayatta yaşayan insanları ahlak anlayışının, din anlayışının, insanlık anlayışının, doğruluk ve haklılık anlayışının, insana ve insanlığa sevgi ve saygısının ne düzeyde olduğunu gösterir; Egemen insan gerçeğini anlatır. Herşeyi kapitaliste ve kapitalizme yıkarak ve yükleyerek suçtan ve suçluluktan kurtulma ve haklılık taslama psikolojisi de bu insan gerçeğinin bir başka görünümüdür. Sorun, insanlığın yapısal sorunudur, suç ve yükümlülük de insanlığındır. Hepimizin.

Kaynak: ERDOGAN VE EJDER (1997). ÇEVRE SORUNLARI: NEDENLER VE ÇÖZÜMLER. Ankara: Doruk Yayınevi.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...