Telecom yapı ve Özelleştirme: Türkiye

GİRİŞ: SORUN, AMAÇ VE ÖNEM

Noktadan noktaya iletişimi sağlayan telekomünikasyonun bilgisayarla birleşmesi sonucunda işlevi radikal şekilde değişmiş vehaberleşmenin de ötesinde enformasyon toplumunun önemli bir öğesi olmuştur. Küresel ticaret ve üretimde anahtar bir rol oynayan telekomünikasyon hizmetlerine ulaşmak çevre ülkeler için, yerel ve uluslararası pazarlara katılmanın minimum koşullarından birisidir. Ayrıca, enformasyon teknolojisi endüstrisinin yazılım ve donanımla birlikte temel telekomünikasyon ağının üzerinden sunduğu katma değerli hizmetler dünyada en hızlı büyüyen ekonomik sektördür ve yüksek nitelikli istihdam olanakları yaratmasının yanı sıra önemli bir kalkınma stratejisi olarak da benimsenmektedir (Tigre,1999).

1970’lerin ortalarına kadar pek önemsenmeyen, kalkınma söyleminin içinde marjinal yeri olan telekomünikasyon, 1980’lerden itibaren çevre ülkelerinin ekonomik ve sosyal kalkınmalarını gerçekleştirebilmeleri için bir ön koşul haline gelmiştir. Özellikle üçüncü dünya ülkeleri tarafından uzunca bir zaman uygulanmış olan ithal ikame sanayi politikalarının istenen sonuçları vermemesi üzerine 1980’lerin başında bu politikaların yerini alarakkalkınmanın merkezine konulmuştur.

Dünya Bankası, etkin bir telekomünikasyon altyapısı oluşturmanın çevre ülkeler için hem küresel pazarla bütünleşebilmeyi hem de uluslararası ticarette daha rekabetçi olabilmeyi sağladığı gibi, modern bir telekomünikasyon ağının bu ülkelere leapfrogging* yaptırarak küresel rakiplerinin önüne geçebilme ve sayısal alandaki farklılıklarıkapatabilme olanağı verdiğini öne sürmektedir (World Bank.).((Leapfrogging, 1980’lerde politikayı şekillendirenler ve teorisyenler tarafından enformasyon teknolojilerinin özellikle telekomünikasyonun çevre ülkelerin kalkınma hızlarını artıracağı ve büyüme “safhalarını” kısaltacağı inancını yansıtmaktadır. Bu kavram teknik anlamda, teknolojik alanda veya üretim dönüşümünde bir sıçramayı göstermektedir (Singh, 1999).

Bu gerekçeyle, 1980’li yılların başında çevre ülkelerini telekomünikasyon altyapılarına yatırım yapmaları konusunda teşvik etmiş ve altyapı fonlarını bu iş için ayırmıştır.

Türkiye’de de 1986 yılında PTT’ye yapılan yatırımlarla yeniden yapılandırma çalışmaları başlatılmıştır. Bu çerçeveden hareketle, Türkiye’de Telekomünikasyonun Yeniden Yapılandırılmasının Ekonomi Politiği başlıklı yüksek lisans tezi, ülkemizdeki yeniden yapılandırmanın nedenleri, içerdiği aktörleri ve geçirdiği süreçleri ele almayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de bir devlet işletmesi olan telekomünikasyonun yeniden yapılandırılması, teknolojik gelişmelerin ve uluslararası kuruluşların etkisiyle birlikte, sürekli bir enflasyon ve kamu açığı sarmalı ile dış borç ödemeleri sıkıntısı yaşayan hükümetler tarafından başlatılmıştır. PTT’ye yapılan yatırımlar alt yapıyı hızla iyileştirirken serbestleşme alanında da hazırlıklara yol açmıştır. İlk olarak PTT ARLA’nın TELETAŞ’a dönüştürülüp satılmasıyla başlayan özelleştirme çalışmaları daha sonra PTT’nin Posta İşleme A.Ş. ve Türk Telekomünikasyon A.Ş. olarak ikiye ayrılmasıyla sürmüştür. Telekomünikasyon alt yapısına ilişkin özelleştirme tartışmaları günümüzde de sürmektedir.Uluslararası kuruluşlar tarafından önerilen ve Türk hükümetleri tarafından da benimsenen yeniden yapılandırma çalışmaları yavaş bir süreç içerisinde, kesintili bir şekilde gelişmiş ve tam olarak gerçekleşememiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar, dışarıdan önerilen politikaların yanı sıra devlet ve devlet aygıtının içinde ve dışındaki farklı güçlerin ve aktörlerin siyasi, ekonomik çıkarlarını, baskılarını ve çatışmalarını bir bütünlük içerisinde ele almamışlardır. Bu araştırmanın amaçlarından birisi de bu gereksinimin giderilmesine katkıda bulunmaktır.



Hemen tüm çevre ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de devlet merkezli bir idare şekli egemendir ve genellikle tüm ekonomik kararlar çıkar gruplarından bağımsız olarak alınmaktadır. 1980 yılındaki askeri müdahaleden sonra kurulan hükümet devleti küçültüp, devlet müdahalesinin olmadığı liberal bir ekonomi uygulamak istediğini belirtmişse de paradoksal olarak yine tüm kararları kendisi almıştır. Telekomünikasyon politikaları da aynı çerçevede belirlenmiştir. Ancak devletin etkin olmasında devlet aygıtının içindeki ve dışındaki güçlerin aynı hedef doğrultusunda hareket etmesinin rolü (devletin kapasitesi/konsantrasyonu) büyüktür. 1950’li yıllardan itibaren dış kapitalist çevrelerle olan ilişkilerde ülkenin bir bağımlılık içerisine girdiği görülmektedir. Tüm bu ilişkiler çerçevesinde telekomünikasyon politikaları yapısal tarihsel bir açıdan incelendiğinde, söz konusu politikaların sadece dışarıdan önerilen politikalarla değil, yurt içinde telekomünikasyonla ilgisi olan çok çeşitli sosyo-ekonomik gruplar, devletin yapısı ve devletin bu gruplarla olan ilişkisi sonucu belirlendiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle benzer zamanlarda pek çok çevre ülkelerde benzer reformlar yapılmışsa da her ülkede farklı sonuçlara ulaşılmış ve telekomünikasyon sektörü farklı ülkelerde değişik mülkiyet düzenlemeleri ile rekabetçi piyasa şekillerinin değişik derecelerine sahip politika modelleri sergiler duruma gelmiştir (Petrazzini, 1995). Ülkemizde, süregiden kapitalist düzen içerisinde çoğu çevre ülkelere merkez tarafından önerilen telekomünikasyon politikalarının yarattığı bu farklılıklar, olumsuzluklar dikkate alınmadan tek boyutlu bir piyasa ekonomisi görüşüylehemen benimsenebilmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de telekomünikasyon reformu incelenirken, ekonomi, siyaset, toplum ve telekomünikasyon arasındaki bağlantıları anlamak ve analiz etmek bu alandaki boşluğu dolduracak bir adım olarak nitelenmektedir.



Dünya Bankasının yanı sıra Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) ve neo-liberal politikalar da toplumlarda hızlı ekonomik büyüme ve verimlilik artışına yol açtığı savunusuyla çevre ülkelerini telekomünikasyon ağlarını geliştirmeleri yönünde teşvik etmişlerdir. Bu görüşleri destekleyen araştırmalarda, (Bian, 2000) telekomünikasyon ve ekonomik büyüme arasında doğrudan bir nedensellik bağı kurulmuştur. Araştırmalarda, ülkelerin telefon alt yapılarıyla ilgili verilerle,sosyo-ekonomik göstergeler arasındaki ilişkiler ele alınır ve bu incelemelerin sonucunda, genelde kişi başına düşen geliri ya da gayri safi ulusal geliri yüksek olan ülkeleringelişmiş telekomünikasyon yapıları olduğu ortaya konulur. Elde edilen bu sonuçlar da çevre ülkelerinin telekomünikasyon alt yapılarına öncelik vermeleri için iyi bir neden olarak görülür (Bian,2000). Ancak merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki uçurum varlığını sürdürdüğü gibi hem telekomünikasyon teknolojisi alanında hem de kalkınma düzeyinde bu farklılık daha da derinleşmektedir. Neo-liberal yaklaşımlar varolan bu sorunlara tatmin edici çözümler getirememektedir. Soruna sadece soyut piyasa modelini içeren ekonomik açıdan bakılmakta, bir dizi olayı ve etkeni göz ardı eden bir yaklaşım sergilenmektedir. Bir anlamda, söz konusu ülkelerin ekonomik büyüme ve kalkınmadaki tarihi süreçleri göz ardı edilmekte, ekonominin yanı sıra siyasal ve toplumsal etkileşimleri de içeren bir bütünlük içerisinde sorunun üzerinde durulmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmada Türkiye’de telekomünikasyon reformunun incelenmesi, benimsemiş olduğu devlet geleneği, üretim yapısı, Batılılaşma ve kalkınma stratejileri, farklı dönemlerde farklı grupların/sınıfların istemleri, çatışmaları Osmanlı döneminden itibaren dünya ekonomisi ve siyasetindeki gelişmelere paralel olarak ele alınacaktır.



Telekomünikasyon ağının özelleştirilmesi ve bir bölümünün yabancı yatırımcılara satılması kamu hizmeti anlayışını değiştirip, çapraz subvansiyon uygulamasını geçersiz kılabilecektir. Devletin telekomünikasyonu doğal tekel olarak işletmesi sosyal açıdan bazı yükümlülüklergetirmektedir. Kamu hizmeti ya da evrensel hizmet olarak bilinen bu anlayışa göre ülkedeki evlerin büyük çoğuna telefon hizmeti götürülürken,kırsal ve yoksul kesimlerin de bu hizmetlere ulaşması, telefondan kolay ve ucuz bir şekilde yararlanması amaçlanmaktadır. Az sayıda kişinin yaşadığı kırsal alanlarda iletişimin maliyeti çok yüksek olduğu için, eşitliği sağlamaya yönelik bu hizmet, iş çevreleri veşehir içi telefon abonelerinin maliyetin üzerindeki faturalarıyla (çapraz subvansiyon) karşılanmaktadır. Tekel konumundaki PTT’ler ayrıca, - telefon hizmetlerini belirtilen bu gruplara pahalıya satarak - posta hizmetleri ile araç telefonları, bilgisayar hizmetleri gibi iletişim teknolojilerinin ilk sunumunu da subvanse etmişlerdir (Geray, 1997). Devletin eşitlik ilkesi içerisinde tüm vatandaşlarına sunmakla yükümlü olduğu bu hizmetlerin yeniden yapılandırılması, fiyat politikası, çapraz subvansiyon, istihdam, ağın genişletilmesi, sunulan hizmetlerin çeşitlenmesi ve ulaşılmasında büyük değişikliklere yol açmaktadır. Başka bir deyişle, devletin, sınıflar arasındaki dengesizlikleri gidermeye yönelik sosyal devlet anlayışının yerini şirketlerin kârlılık ilkesi almaktadır. Ulusaşırı şirketlerin gittikçe tekelleşen sermayelerinin piyasa ekonomisini ortadan kaldırmaları sonucunda, kaynakların dağılımını “gizli el” yerine, tekellerin görülen güçleri belirlemektedir (Kazgan, 2000).

Telekomünikasyonun özelleştirilmesinde; yerli kapitalist çevrelerin güçlerinin yetmemesi nedeniyle, telefon alt yapısınınyabancı ortaklarla birlikte satın alınması yada tamamınınyabancılar tarafından alınıp işletilmesi sonucunda, tümden uluslar arası tekellere bağımlı kalınacağı gibi haberleşme gizliliği ve güvenilirliği de kalmayacaktır.

Özelleştirilen devlet işletmelerinin tekrar tekel koşullarında işletilmesi neo-liberalizmin en temel savunusu olan serbest rekabet ortamı yaratarak mal ve hizmet fiyatlarını ucuzlatmak fikrini geçersiz hale getirmektedir. Yeniden yapılandırmanın diğer bir sonucu da, büyük telekomünikasyon araç üreticisi firmaların yerel pazarlara girmesi veyerli Ar-ge faaliyetlerini engelleyerek kendilerine bağımlı bir endüstri oluşturmalarıdır. Türkiye’de Ar-ge konusunda başarılı olan ve dünya ölçüsünde gelişmiş birteknoloji düzeyini yakalamış olan TELETAŞ A.Ş.’nin ALCATEL tarafından satın alınmasıyla birlikte yerli teknolojinin tümden yok edilmesi bu konuda en belirgin örnektir.

Özelleştirmeyle ilgili sıralanan bu sorunların üzerinde durulması, devletinbu konuda karar verme sürecinde sadece bütçeye gelir sağlama açısından hareket etmeyip, toplumun hemen tüm gruplarının/sınıflarının çıkarlarını düşünerek geleceğe yönelik kapsamlı bir ulusal telekomünikasyon politikasının oluşturulmasının önemini oluşturmaktadır.



Teknolojik gelişmeler merkez ve çevre ülkeler arasındaki eşitsizliği daha çok artırmaktadır. Elektronik ve bilgi alanına yeterli yatırım yapamayan veyeni teknolojiler üretemeyen çevre ülkeler bu teknolojileri merkez ülkelerden ithal etmek zorunda kalmakta ve karşılığında büyük paralar ödemektedirler. Merkez ülke şirketlerinin patent süresince en yeni teknolojiyi kendilerine saklaması nedeniyle eski teknolojilerin alınması, alınan teknolojinin üretimde uygulanabilmesinde karşılaşılan güçlükler, üretim ve satış ile ilgili kısıtlamaların olmasısöz konusu ülkelerde sorunlara yol açmaktadır. Ayrıca, dış ticaret alanında da “mutlak üstünlükler” geçerli olmakta ve teknolojiyi ithal eden ülkelerden teknolojiyi üreten ülkelere doğru sürekli bir kaynak transferi olmaktadır. Özelleştirme yoluyla ulusal telekomünikasyon alt yapılarını satın almak isteyen ulus aşırı şirketler bu pazarlarda büyük kârlar ederken ağların kontrolünü de ele geçirmek istemektedirler. Teknolojik üstünlük ve ağlara sahip olmak başta A.B.D. olmak üzere pek çok gelişmiş ülkenin dünyadaki rekabet gücünü ve siyasal egemenliğini artırmaktadır. Tüm bu gelişmeler bağlamında, azalan verimlere uğramadan sürekli bir kalkınmanın olmasında teknolojinin önemi vurgulanırken, toplum içindeki grupların/sınıfların bu gelişmelerden eşit bir şekilde yararlanmaları ve devletin iletişim teknolojileriyle ilgili olarak ülkeyi daha bağımlı hale getirecek kararlardan kaçınması önem kazanmaktadır.

Pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde gerçekleştirilen yeniden yapılandırmasüreçlerinin sonucunda, sadece telekomünikasyona yapılan yatırım ile kalkınma arasında açık bir bağın olmadığı ortaya konmuştur. Türkiye’de de “çağ atlama” olarak sunulan sayısal iletişime, hem gelişmiş ülkelerle olan farkı kapatacak, hem de yurt içindeki bölgesel ve sosyo ekonomik eşitsizlikleri dengeleyecek ve sanayi sonrası bilgi toplumuna ulaştıracak bir teknoloji söylemiyle büyük yatırım yapılmıştır. Günümüzde sayısallaşmada çoğu OECD ülkesinin önünde yer alan Türk Telekom’un, ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasında beklenen rolü gerçekleştiremediği gibi dengesizlikleri giderme konusunda da sözlerini tutamadığı açıktır. Çoğu çevre ülkesinde olduğu gibi yapılan değişiklikler bölgeler arasındaki eşitsizliği azaltmamış aksine temel telefon ağı üzerinden verilen pek çok enformasyon hizmetine ulaşımı, coğrafi açıdan olduğu kadar, alınan ek ücretler nedeniyle de dengesizliği daha artırıcı unsurlar olmuştur. Schiller (1995)’in söylediği şekilde dünyada ayrıcalıklı tabaka bilgisayar ağlarına ulaşabilmekte ve ulaşabilmenin niteliği ve düzeyi de büyük ölçüde, kolay değişiklik göstermeyen gelir ve kültürel farklılıklarına bağlı kalmaktadır.

Türkiye’de Türk Telekom’un zamanında özelleştirilmemesi hem telekomünikasyonun hem de Türkiye ekonomisinin gelişmesinde engel olarak görülmüştür. Eğer tam bir telekomünikasyon reformu gerçekleştirilseydi, Türkiye gerçekten“çağ atlayabilecek miydi?” Başta özelleştirme olmak üzere yeniden yapılandırmadan en çok kimler yararlanacaktır? Tek boyutlu ekonomi politikası içeren neoklasik ya da liberal yaklaşımın bu sorulara olan yanıtı yetersiz olduğu için bu niteliksel çalışma soruna sadece ekonomik rasyonalite ve teknolojik gelişmeler açısından değil, daha kapsamlı bir çerçeveden, neo-Marksist ekonomi politikası açısından yaklaşmayı amaçlamaktadır. Kapitalist dünyanın egemen güçlerinin pazarlıklarının, baskılarınınyanı sıra devletin çeşitli yerli güçlerle olan çatışmalarını ve uzlaşmalarını da ele alacaktır. Çoğu çevre ülkelerine standart bir biçimde önerilen reçetelerin her ülkede farklı sonuçlara ulaştığı ve ülkelerin kendi ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel koşullarını tarihsel süreçlerini de içeren bir şekilde gözden geçirerek kendi politikalarını kendilerinin belirlemesinin önemi üzerinde durularak, bu tez çalışması alanla ilgili çalışmalara ve yeni yönelimlere katkıda bulunacaktır.

Bu tez, telekomünikasyonun yeniden yapılandırmasının ülkemizde nasıl geliştiğinin araştırıldığı niteliksel bir çalışmadır. Bu çalışmada uluslararası kuruluşlar tarafından çevre ülkelere önerilen telekomünikasyon politikalarının kapitalist sistemin yeniden üretilmesiyle nasıl yakından ilişkili olduğunun açıklanmasında Mosco’nun da(1993) belirttiği şekilde neo-Marksist çerçevenin en uygun yaklaşım olduğu düşünülmektedir. Kapitalizmin yeniden yapılandırılmasıyla paralel görüş sunan ana akım telekomünikasyon politikaları, alanda yapılan reformlarla ilgili olarak toplumda ortaya çıkan değişiklikleri ve etkileşimleri sistemli bir şekilde yansıtamamaktadır. Söz konusu bu çalışmalar tarihsel olmayıp sadeceiçinde bulunulan zamanı statik olarak açıklamaya çalıştıkları için bağlamsallıktan uzaktırlar. Çevre ülkelerdeki siyasal kurumlar, ekonomik yapılar gibi toplumsal etkenleri tarihsel bir çerçeve içerisinde almanın yararlı olacağı düşüncesiyle tarihsel yapısal bir siyasal ekonomi yaklaşımı seçilmiştir. Çalışmalarda neo-klasik yaklaşımlarla karşılaştırmalar yapıldığı için eleştirel bir görüş bulunmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı dünyadaki kalkınma kuramlarının literatür taraması yapılırken, Türkiye’deki Batılılaşma ve kalkınma modelleri Osmanlı Döneminden itibaren ele alınarak bir analiz yapılmıştır.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...