EVRİM VE MODERNLİK: UYGARLIGIN GÖTÜRÜLÜŞÜ VE GETİRİLİŞİ?

Evrim teorileri oldukça masum bilimsel açıklamalar olarak görünür. Fakat teoriyi, teoriyi sunan ve uygulayan insanları, onun uygulanış amaç ve sonuçları incelenirse, kısaca teori insan koşullarıyla ilişkilendirilirse, oldukça farklı görünümler ortaya çıkar: Evrim teorileri, insan organizması gibi bir bütün olarak kabul edilen bir düzeni tutma, koruma ve geliştirmeyi amaçlayan sistemin egemen ilişkilerinin ve amaçlarının açıklanması ve meşrulaştırılmasıdır. Bu teoriler dogrudan sömürgeciliğin hunharlığını ve sömürüsünü “medeniyeti götürme” olarak sunarlar. Bu teori Amerikan yerlilerinin (Kızılderililer ve Meksikalılar'ın) öldürülmesi, topraklarının ellerinden alınıp toplama kamplarına gönderilmesini “alın yazısı” (manifest destiny) denilen ırkçı bir açıklamayla meşrulaştırır.

Evrimciler modern öncesi toplumlardan modern topluma geçişi, her ikisinin birbirinden ayrı karakteriyle izah ederler. Bunun en önde gelen klasik savunucuları A. Comte, F. Tönnies, E. Durkheim ve M. Weber olmuştur.

Pozitivist okulun babası A. Comte'a göre, “ilerleme, düzenin kalkınmasıdır”. “Pozitivist Cathecism” yapıtındaki bu ilerleme görüşü, gerçekte günümüzdeki egemen siyasal düzenlerin ve gelişme ideolojilerinin amacının özetidir. Bu tür ilerleme için, Latin Amerika'dan Türkiye, Afrika ve diğer bütün dünya ülkelerine kadar her yerde, 20. yüzyılda kentlerde ve tarım alanlarında çalışan insanlar ezilmiş, sömürülmüş, başkaldıran gençlik katledilmiştir. 

Comte'culara göre, gelişme veya sosyal evrim entelektüel evrimin, özellikle insan düşüncesinin birbirini takip eden akılcılığının ve birikerek artan gelişmesinin birer ürünüdür. Özlüce, Comte, evrim anlayışını insan beyin fonksiyonunun (düşüncesinin) gelişmesiyle anlatmaktadır. İnsan gerçeklerini saptırarak düşünceden başlayan bu dünya görüşü, kendi gibi düşünmeyeni dışlamış ve bu dışladıklarının tehlikeli olmaya başladığına karar verince de dışlananların düşüncelerini kontrol etmek ve kontrol edemediklerini de mahkum etmek, hapsetmek ve yok etmek için her türlü yola başvurmuştur. 

Spencer ise, sosyal evrimi biyolojik organizmaların evrimine benzetmiştir. Evrimi büyüme, farklılaşma ve yeniden bütünleşmeyle açıklamıştır. Spencer'in organizmacı görüşü, Amerikan düşünçe tarzında 1960'ların sonuna kadar egemendi. Modernleşme teorileri, evrimin içsel (toprak, iklim, nüfus miktarı ve sıklığı, teknoloji, ekonomik faktörler) ve dışsal (savaş ve ticari ilişkiler) nedenlerle oluştuğunu savundu.

Tönnies, sosyal değişimi cemaatten topluma geçişle açıklar. Cemaat üyeleri arasında, yakın ve kapsamlı hissi bağlar, dayanışma, uyum ve karşılıklı güven özellikleri egemendir. Toplum ise, Amerika’nın bazı dükkanlarında asılı levhalardaki mesajlarla açıklanabilir: “Tanrıya güveniriz; Tanrıdan başkası peşin öder!” “Kredi sadece 90 yaşından fazla olanlara, eğer anne ve babalarının refakatinde gelirlerse verilir”. Veya bir İngiliz politikacısının dediği gibi; “İngiltere için ebedi dostluk değil, ebedi çıkarlar söz konusudur.” Toplumda geçiş için, kişisel olmayan ticari ilişkiler karakteri egemendir ve her kişi diğerinin sırtından avantaj sağlamaya çalışır.

Durkheim toplumsal farklılaşmanın sosyal sonuçlarıyla ilgilenmiş; global bir evrim teorisi yerine, basit veya eski toplumlarla yeni-modern toplumların karakteri üzerinde durmuş ve değişimi, Tönnies gibi, evrimi karakterlerin birinden diğerine geçişle açıklamıştır. 

Max Weber de evrimi, benzer şekilde, modernlik öncesi toplumdan modern topluma geçişle tanımlamıştır. Weber, Batı toplumlarının genel yapısını incelemiş ve bu yapıyı “ideal tip” olarak belirlemiştir. Weber'e göre modernleşme; mit, efsane, büyü ve gelenek üzerine ağırlık verme yerine, akılcılığa, başarı kazanmaya ve gelişmeye eğilmeye geçiştir. Weber'in ideal tipi, 1950 ve 1960'lardaki kalkınma teorileri, iletişim ve yeniliklerin yayılması yaklaşımları tarafından temel yapı olarak ele alınır. Weber kapitalizmin yükselişini kapital birikimi, değerlerin ve fikirlerin, özellikle Protestan ahlakının egemenliğiyle izah eder. Böylece Weber, sadece kendi çıkarı, yatırım ve kar ve daha çok kar peşinde koşan kapitalisti, 16. yüzyılın Calvinist doktrini ve 17. yüzyılın İngiliz ahlaksal-arınmışlığıyla (puritanizm) kutsamıştır: Tanrı kendine yardım edenlere yardım eder... Bu çok önceden Müslümanlıkta “deveni önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et” olarak belirlenmişti. (bu sonradan uydurulmuş bir söz değilse tabi). İngiliz sömürgecileri dünyayı soyma işini kıtadan kıtaya koşarak gerçekleştirirken ve taşımayı ve ulaşımı kolaylaştırmak için raylar döşerken; Tanrı ve Tanrı'nın temsilcileri kutsal giysileriyle her zaman orada yer almışlardır. Hatta çoğu kez önceden oraya gidip yerleşmiş ve düşünsel alt yapının hazırlanmasına yardım etmişlerdir. Örneğin, Tanrı dün İngiliz kraliçesini “takdis” ediyordu; Bugün Amerikan sermayesini emperyalist sömürü serüvenlerinde “takdis” etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş devrinde cihatlarla ordunun köle-emekçileri Allah yolunda şehit olur ve padişah için şan alırken, Osmanlı yönetici sınıfı da materyal ganimetleri paylaşmaktaydı. New York'un gökdelenlerinin muhteşem toplantı odalarında süper-kar planları görüşülür ve “Tanrı Amerika'yı kutsar” (God bless Amerika) diye kadehler tokuşturulurken; aynı binanın hemen dibinden veya temelinin altından geçen metrolarda aç, işsiz ve evsiz insanlar, nedense, Tanrı tarafından yoksunluk ve yoksullukla kutsanmaktadır. Weber, “Toplumsal etkinliğin yönü, ussal olarak güdülenen çıkarlar arasındaki bir uzlaşma, ya da yine bu biçimde güdülenen çıkarlar arasındaki eşgüdüm üzerine dayalı ve dayalı olduğu ölçüde de toplumsallaşmıştır” ifadesiyle ilişkilerin içeriğini gizlemektedir (Weber, 1995:72). Weberci düşünüye göre, kendini işe adamak, zenginlik elde etmek, zaman ve para biriktirmek yolunda gidildi mi toplum kalkınır. Bu nedenle, bir ülkenin az gelişmişliği bu insanların aylaklığına, tembelliğine atfedilir ve iletişimde, Türkiye'de bazı iletişim profesörleri tarafından meşhur edilen Wilbur Schramm, Daniel Lerner, J. Fiske ve D. McQuail gibiler anlatılır ve aktarılır. Eğer halk kemerleri sıkar ve aylaklığı bırakıp hızlı çalışmaya girerse, kalkınmamaları için hiç bir neden olmadığı anlatılır. 



19. yüzyılın yayılmacılığı, medeniyeti götürme diye alkışlanmıştır. Medeniyeti götürme işinde, ikna işini misyonerler ve istilacı/ silahlı güçler; medeniyetin ürünlerini taşıma işini ise tüccarlar üstlenmiştir. Medeniyet adına birçok insan grubu ve ülkeler kendilerini kendi istedikleri biçimde yönetme haklarından mahrum edilmiştir. I. Dünya Savaşı'nın bitiminde kurulan Milletler Cemiyeti'nin egemen güçlerinin amacı, ABD Başkanı Wilson'un belirttiği gibi, “kendilerini yönetme gücünden yoksun ülkelerin insanlarının kalkınmasının sağlanması, medeniyetin kutsal işi” olarak sunulmuştur. ABD yönetimince Temmuz 1919’da Anadolu’ya gönderilen heyetin raporu; “ABD, insaniyet duygularıyla Türkiye mandasını kabul edecektir. Rumeli ve Anadolu Türkiyesi’ni medeni hale getirmek için yüzbin Amerikan askeri yeterlidir.” şeklindedir. Böylece, emperyalizmin ve koloniciliğin adı “medeniyeti götürme” olmaya devam etmiştir.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...