BUGÜNE NASIL GELDİK

Evrim, devrim, toplum ve değişim 

Toplum değişimi klasik evrim/evolution teorisine göre ilkel ve basit yapılardan, zaman içinde karmaşık yapılara dönüşmedir. Marksist yaklaşım toplum değişimini üretim biçimindeki gelişmelere ve sınıf mücadelesine bağlar.Toplum yapısı ve değişim örgütlü yer ve zamana bağımlı olarak olur. 

İnsanın örgütlü tarihiyle birlikte aynı zamanda insanın birbiriyle “madde alışverişi” başlamıştır. Eski imparatorlukların savaş ve iletişim yolları kurmaları, kurulu yolları ve ticaret yollarını garanti altına almalarıyla, bu alışveriş komşu ve uzak yerlere kadar yaygınlaşmıştır. Orta çağlara gelindiğinde feodal yapılar ve asya tipi üretim biçimlerinde, bir yapının kendi içindeki ve yapılar arasındaki ilişkiler ve örgütlenme biçimleri feodal ekonomik yapıların (asillerin, başbuğların, kralların, ve Roma kilisesi gibi geniş topraklara sahip olan din\tanrı\ adı altında örgütlenmişlerin) egemenliğinde devam etti. 

Feodal yapılar içinde burjuva meslekleri yaygınlık kazanmaya ve ekonomik güç olmaya başladı. Kasabaların oluşması ve ticari sermayenin güçlenmesiyle feodal düzenlerde burjuva sınıfı kendi için bir sınıf olarak şekillendi. Ticari veya kent ve kasabalardaki mesleki burjuva örgütleri egemen ekonomik ve siyasal yapıların içinde gelişen ve önce ekonomik yapıyı ve çok daha sonra burjuva devrimiyle siyasal yapıyı kendi çıkar yapıları yönünde değiştiren bir şekilde gelişti: Sermayenin siyasal sistemleri kuruldu. Bu sistemler sermayenin eklemlenen ve çeşitlenen yapısında hem sermayenin kendi içindeki çıkar hem de sınıflar arası mücadelelere göre, fonksiyonalist tanımla, bütünleşikliğinde farklılaştı ve büyüdü. 18. ve 19. yüzyıllar sermayenin bir siyasal birim içinde kendi sistemini kurmasında ve uluslararası sömürüde perçinleşmesini sağlama çabasında belki de altın yıllar oldu; fakat aynı zamanda özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalist ülkelerde burjuva devriminin gerçekleşmesine katılan, fakat ücretli köle durumuna düşürülen bir sınıf hakettiği payı istemeye başladı. Avrupa ve Amerika, işçi sınıfının yarısını kiralayarak diğer yarısını katlettirdiği sermayenin kanlı baskı politikalarına sahne oldu. Özgürlük ve demokrasi diye insan kitlelerini kullanarak devrim yapan burjuva sınıfı, özgürlük ve demokrasi isteyen bu insanları, sermayenin kendi için özgürlügü ve demokrasisi için katlemeye başladı. 

Ulus içi ve uluslararası rekabet ve kontrol gereksiniminin acilliği savaş sanayisinde katliam teknolojilerinin; soğuk savaş ve siyasal ve ekonomik beyin yönetiminin gereklililiğinin acilliği iletişim teknolojilerinin hızla gelişmesinde en itici güç olmuştur. 19. Yüzyılın ikinci yarısı ve yirminci yüzyıl, savaş ve iletişim teknolojilerinin ordu örgütllenmeleri ve orduya iş yapan özel firmaların çalışmalarıyla geliştiği dönemler oldu. Soğuk savaşın başlamasıyla oluşan durum rekabeti fezaya ve uluslarası güdümlü füzelere taşıyarak daha da hızlandırdı. Yeni teknolojiler ve teknolojik örgütlenmeler, bu teknolojilere ve örgütlenmelere karşıt yerel, ulusal ve uluslararası örgütlenmeler oluştu ve gelişti. İkinci dünya savaşından sonra, uzun zamandır çökmeye yüz tutmuş sömürgecilik sisteminin çöküşü hızlandı. Çökme (çökertme) sadece sömürgelerdeki yeni oluşumlardan değil, aynı zamanda sömüren kapitalist sermayenin “daha ucuza” ve “daha uzun dönemli ve etkili siyasal yönetim” bulma ve uygulama çabalarında da aranmalıdır. Sömürgeciliğe karşı verilen bağımsızlık mücadelesi “özgürlük ateşiyle yanan beyinlerin” ve ulu liderlerin yarattığı bir “evrensel düşünselliğin” bir sonucu değil, egemenlik ve mücadeleler içinde sürdürülen ekonomik ve siyasal yapılarda zaman ve yer içinde oluşan kaçınılmaz durumların bir sonucudur. Binlerce yıldır biçimlenen ve gelişip süren ve özellikle yirminci yüzyılda güçlü mücadelelerle karşılaşan sömürgecilik sistemi, ikinci dünya savaşından sonra çok ciddi bunalımlara girdi. Sömürgeciler kendilerine maksimum ekonomik ve siyasal fayda sağlayacak sistem biçimleri arayışına başladılar: Dünyanın her yerinde diktatörleri, kralları ve orduların yönetimlerini yarattı ve desteklediler. Demokrasi ve özgürlük, aile, din ve vatan değerleri adına katliamlar yaptırdılar ve katliamları desteklediler. Tutarlı, dengeli, dayanıklı ve kalıcı olan ve emperyalizmin sömürüsünü kolaylaştıran yapılar kurmaya çalıştılar. Bu süreçte çare yeni sömürgecilik sistemini kurma olarak ortaya çıktı. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra 1980’in ortalarına kadar olan egemenlik yarışı bu yeni sömürgeciliğin biçimini belirlemek şeklinde oldu: Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da, çoğunlukla kişisel veya ordunun diktatörlüğünde olan, oy verme sürecinden geçerek ulus kurma adı altında bağımlı ekonomik ve siyasal yönetim biçimleri denendi. 1960 ve 1970’ler bağımsızlık mücadelesi veren ve kazanan ulus kimliğindeki sermaye ve siyasal güçlerin, kendi çıkarlarını gerçekleştirme çabalarıyla ve bu çabalarını uluslararası kuruluş olan BM’e taşımaları ve bağımsızlık ve egemenliğin nasıl kurulacağı ve yürütüleceği denemeleriyle ve çatışmalarıyla geçti. 1980’lerin ortalarına gelindiğinde, eski sömüregeler ve Türkiye gibi ülkelerde bir ırkın egemenliğine dayanan Batı tipi uluslar kurulmuş, Batı’nın egemen yapıları, düşünceleri ve iş yapış biçimleri çeşitli yozlaşmış şekilleriyle oluşmuştu. 1990’larda krizlerinin artık polisin her yerdeki fiziksel varlığıyla ve gerektiğinde orduyla veya “yasal” olarak hallettiği, batı tipindeki materyal, siyasal ve düşünsel yapıların büyük çoğunlukla yönetici sınıflarca meşruluk kazandığı duruma ulaşılmıştı. Artık yeni sömürgeci sisteme geçiş döneminin sonlarına gelinmişti: Postmodern olarak nitelenen 1990’lardaki yeni dönem aslında, yeni-sömürgeciliğin materyal ve düşünsel alt-yapısının hazırlanış, kuruluş ve yerleştirilmesinin son aşamasına ulaşılan dönemidir. Diğer bir deyimle, yeni sömürgecilik 1960 veya yetmişlerde başlamadı, yeni sömürgeciliğe geçiş başladı. Bu geçiş döneminde, ekonomik, siyasal ve kültürel birimler olarak uluslar ve sermayeler vardır. Sermayeler ulus içi ve uluslararası örgütlenlemelere, ve bu örgütlenmelerle gelen ve siyasal örgötlenmelerle desteklenen, ekonomik bağımlılık networku içinde birbiriyle ilişki içindedirler. Uluslar çeşitli ölçüde ekonomik güçlerinden kaynaklanan uluslararası bağımlılık ve bağımsızlık koşulları içinde yönetim işlerini yapmaktadırlar. Yeni sömürgeciliğe geçişin son safhasında, sermayenin ulusallığa sığınma ve koruma mekanizması olarak devlete bağılılığı ortadan hızla kaldırılmaktadır; uluslararası sermayenin karşısında güçsüz duruma düşürülmüş siyasal gücün kontrolunda olmayan ve bu siyasal gücün “özelleştirme ve serbest pazar” sloganlarıyla desteklediği emperyalist pazara entegre olmuş bir pazar mekanizması kontrolu kurulmaktadır. Bu yeni-sömürgecilik yapısında ulus-devlet ulusal sermaye denen ve uluslararası sermayeyle işbirliği durumundaki büyük sermaye ile uluslararası sermayenin gelişmesi için koşulları kolaylaştırmak ve engelleri kaldırmak görevini yapmakla yükümlüdür. Küçük sermaye, önce dev şirketlerin perakendeci dükkanları biçiminde iş yapacak ve ardından dikey entegrasyonun hiç büyümeyen, büyüme koşulları böylece elinden alınmış, bütünleşik bir parçası olacaktır. Günümüzdeki, postmodern kutlamalar aslında yeni-sömürgeciliğe geçişi tamamlama kutlamalarıdır. Postmodern ve globalleşmiş olarak nitelenen dünya, emperyalist sermayenin egemenliğindeki yeni-sömürgeciliği yaşamaya başlayan dünyadır. Bu dünyada, iddiaya göre, kalkınma 1970’lerin başında durmuş, modernleşme başlamış ve 1990’lara gelindiğinde modernleşme bitmiş ve postmodern globallik kucaklanmıştır. Yukarıdaki sunulanlardan da belirtildiği gibi, kalkınan ülke ve kalkınma ve de modernleşme süreçleri aslında eski doğrudan sömürgeciliğin bitişi ve yeni sömürgeciliğe geçiş koşullarını yaratma politikaları ve uygulamalarını ve buna karşı mücadeleleri içerir. Kalkınmanın bitişi Batı tipi ulus kurmanın kurumsal\örgütsel yapılarının önemli ölçüde tamamlanışıdır; modernleşmenin bitişi özellikle egemen konumdaki insanların bireysel dünya görüşlerinin, umutların, beklentilerin, iyi ve kötülerin, başarı ve başarısızlıkların sermayenin dünya gorüşüne uygunluğunun saglanmasıdır: Siyasal ve ekonomik örgüt kültürünün sermayenin çıkarını destekleyecek biçimde ideolojik şeklini almasıdır. Örneğin, kısa yoldan köşe dönme düşünce tarzının egemenlik kazanması sermayenin en önemli bir başarısıdır. Bunun gayri-meşruluktan çıkartılıp, meşruluğa kavuşturulması ise, sermayenin ideolojisinin Amerikanlaştırılmasıdır. 

İkinci dünya savaşı sonrası yenisömürgeciliğin koşulları kalkınma ve modernleşme adı altında kurulmaya çalışıldı. 1980’lerin ortalarından sonra ve özellikle 1990’larda modernleşmeden postmodernliğe ve globalleşmeye geçildiği söylemi egemen oldu. 1980’lerde alt-yapıları tamamlanan yeni sömürgeciliğe geçiş hızlandı. Günümüzdeki globalleşme, deregulasyon, özelleştirme, gümrük duvarlarının yıkılması ve merkeziyetçilikten yerelliğe geçiş, merkezi bürokrasinin uluslararası firma çıkarlarını ve ortaklarını koruyucu tedbirler alması bu geçişin göstergeleri olarak belirmektedir. 21. Yüzyılın egemen sermaye düzeni, globallik ve karşılıklı bağımlılık ideolojileriyle gelen, ulusların hem devlet hem de sermaye olarak katıldığı, uluslararası şirketlerin egemenliğindeki yeni-sömürgecilik düzenidir. Bu yeni düzende örgüt yapılarıyla ilgili birçok “entellektüel uydurular” da ortaya çıktı. Esnek yönetim, synergy, cyber space’de enformasyon özgürlüğü, enformasyon toplumu, tüketim demokrasisi, postyapısalcılık, postsömürgecilik, postMarksizm, postpozitivism, karşılıklı bağımlılık vb gibi uydurular, globallik durumu olarak sunulmaktadır. Aslında, yeni-sömürgelerde yaşanan globallik, global sömürü, karşılılıklı bağımlılık yaşam koşulları kontrol edilen ve olanakları elinden alınmışın, bu koşulları ve olanakları ellerinde tutanlara olan yaratılmış bağımlılığıdır. En özgür şekliyle, örneğin Coca Cola ile karşılıklı bağımlılık, ekonomik pazar bağlamında yerel Uludağ gazozu sermayesinin gerilemesi, ortadan kalkması veya işbirligine girmesidir; tüketici bilinç ve davranışları bağlamında sıkıştırılmış havalı, renkli ve şekerli suyu tüketimle üstünlük satışı yapan ve doyum sağlayan hasta bir psikolojik durumdan geçerek sağlanan bağımlıktır. Coca Cola’nın tüketiciye bağımlılığı onun varlık ve yaşam koşulu gereğidir: Tüketicisiz Coca Cola var olamaz. Fakat tüketici Coca Cola’sız var olabilirim. Bu nesnel gerçek karşısında, karşılıklı bağımlılık ideolojisi buhar olup uçar ve yerini psikolojik, ekonomik ve kültürel yönlendirmeye ve egemenlik ve kölelik ilişkisine bırakır. Coca Cola’nın örgüt yapısı ve kültürü elbette sömürgelerdeki yapılara benzemeyecektir. Elbette Amerikanın ve uluslararası şirketlerin örgüt yapıları oldukça karmaşık bir biçime dönüşecektir. Fakat nasıl olursa olsun, Amerika’nın ve kapitalist firmaların örgüt yapılarını ve kültürünü demokratik yönetim, katılımcı yönetim, esnek yönetim olarak betimlemeler, hele bu betimlemeleri dünyaya mal etmek, sayfalar dolusu uydurulardan öteye pek gitmez. Weber’in betimlediği bürokratik yapı hala devam etmektedir. Firma yapılarına giren modern teknolojik araçlar yapıyı değiştirmemiş, üretimi standartlaştırmış ve kitle üretimini ve dağıtımını kolaylaştırmıştır. Bir zamanların ticari kapitalinin yanında finans kapitalin yükselmesi ve egemen olması; finans kapitalin günümüzde uluslararası örgütler yoluyla bağımlı ülkeleri yönetmesi ve New York, Londra ve HonKong Borsasının dünyada sermayenin günlük sirkulasyonunu düzenlemesi, kapitalizmin üretim biçiminin ve ilişkilerinin değiştiğini anlatmaz: Mülkiyet yapılarında ve ilişkilerinde niceliksel ve niteliksel eklemeler ve egemenlik yapılarındaki değişiklikler sermayenin serüvenlerinin çeşitli karakterlerini anlatır. Elli yıl öncesinin IBM’i, Westinhouse’ı, General Motor’u, Ford’u, Amerika’nın Hollywood’u temel yapısal değişikliklere uğramadı: Mülkiyet hala özel mülkiyet. Üretim biçimi hala sermayenin egemenliğindeki ücret-köleliğine dayanan, en iyi şekliyle sosyalleşmiş bir sistemdir. Üretim sosyalleşmiştir ve bu sosyalleşme demokrasi ve özgürlük olarak satılmaktadır. Demokrasi olabilmesi için aynı zamanda karın\bölüşümün de sosyalleşmesi gerekir. Üretim sosyalleşmiş, kar ise özel ellerde toplanmaktadır. 1900’lerden beri dev firmalar ve uluslararası haber ajansları gibi çok daha önceden kurulan örgütler daha da devleşti; dünya egemenliğinde benzerleriyle yarıştalar. Üretimlerini sivil ve savaş sanayi için çeşitlendirdiler ve modernleştirdiler. Yönetimlerini maksimum faydayı sağlayacak biçimde şekillendirdiler. Bu şekillendirme ile firma kuramları ortaya atan postmodern “entellektüel” anlatımlar arasında ciddi farklar vardır: Dev firmaların Araştırma ve Geliştirme (R&D) bölümleri dışından gelen bu kuramlar ve öneriler sadece ideolojik görev yapmaktadır; Firmada günlük işler gene bürokratik görev ve sorumlulukların, işten olma ve cezalandırma ve ücret\maaş köleliğinin gereklerine göre yürütülmektedir. Örneğin, postmodernliğin göstergesi olarak sunulan hizmet sektöründe, yönetim yapısı ve ilişkilerindeki gerçek, postmodern çoğulculuk, özgürlük, katılımcılık, bireyellik, dikey yukarı-doğru iletişim kanalının açıklığı gibi uydurulardan oldukça uzaktır. Bu hizmet sektörü gerçeği postmodern durumu yaşaması gereken New York’da bile yoktur. Hizmet sektörü insanın köleleştirildiği ve emek sömürüsünün en hunharca yapıldığı bir sektördür Postmodern durumu yaşayan, örgütsel bütünlük değil örgütsel yapının belli yönetim kademesindeki insanlar, Village ve Village Voice’un tüketim dünyasında yaşayanlardır. Postmodern durum burjuva çıkmazının sanatta benliksizlikteki benliğidir; siyasette uluslararası firmaların egemenlik söylemidir; kültürde kitle tüketiminin ve tüketimden geçerek demokrasiye ve globalliğe eriştiğini sanan akılsızın akılsız akılcılığıdır; kullanımdan geçerek benliğini ve kimliğini bulduğunu sananın kimliğini yitirişidir. Bu tür postmodern durumda, entellektüllerin bazıları firmalara ta 1920’lerin ortalarından beri sürekli çalışanları nasıl formal firma kültürünün bir parçası yapacaklarını ve firmanın onlardan maksimum çıktı sağlamalarına nasıl canı gönülden katılacaklarını içeren kuramlar ve önerilerle gelmişlerdir. Bütün bu kuram ve önerilerin en özlü özeti şöyle yapılabilir: Bazı aydınlar sürekli olarak, örgütte çalışanlara katacakları materyal kazançtan hiç bir şey vermeksizin, psikolojik oyunlara dayanan kuram ve önerilerle örgüt yönetimine çalışanları nasıl kandıracaklarını öğretmeye çalışmaktadır. 



Modern insan ve modernleşme: Modern insan kimdir? 

Amerika ve Avrupa’daki endüstrileşmiş bir ülkede yaşayan; bir işe sahip olup, haftada en az beş gün işine gidip gelen; kendisine uygulanan ücret politikalarını soruşturmayı bile aklından geçirmeyen; bir kiliseye üye olup pazar günleri en iyi elbiselerini giyerek gösteri ayine giden; ortalama iki buçuk çocuğu, bir veya bir buçuk arabası, beraber yaşadığı veya yaşamadığı bir eşi olan; bir renkli televizyona, bir buçuk evcil hayvana sahip olan; dişini güzel ve seksi görünmek için fırçalayan; iki buçuk bankaya borcu olan; üç buçuk kredi kartını ve çocuklarının hatta hayvanının resmini devamlı cüzdanında taşıyan ve “hep bana hep bana, seninki de bana” diye sürekli sahip olma hayalleriyle koşuşturan insandır. Bu “modern insan” modernliğin merkezindeki insandır. Bu insan, modernleşmeyi geliştiren yapıdaki egemen kültürün insanıdır. 

Batılılaşmak veya modernleşmek isteyen, veya postmodern olduğunu iddia eden ve öyle hisseden ve Ankara’da yaşayan bir Türk’ün modernliği “diğer merkezli” bir modernliktir. Bu “diğer merkezli” modernlik veya kültür ise, Türk’ün üretmediği, fakat kendini ideolojik olarak bir tuttuğu, “başkalarının ürettiği” modernlik veya kültürdür. Bu diğerlikle kendini özleştirmede daima kendini hor görme, kendinden olanı küçümseme ve kendinden kaçış vardır. Özlüce, az gelişmişin modernliği veya postmodernliği, kendinin olmayan, fakat kendini özleştirdiği, başkasının yarattığı ve kendisinin tükettiği kültürdür. Bu kültürün modernliği, ilericiliği ve çağdaşlığında, bu kültürün üretim mantığı ve dolayısıyla tutuculuk egemendir. Örneğin, laikliğin modernliği, Türkiye gibi ülkelerde bu tür bir karaktere sahiptir. Laikliğin şeriatçılık karşısında iddia ettiği modernlik, çağdaşlık ve ilerilik, bir egemenliğin kendini üstün görüşünden çok az öteye gider. Şeriatın gericiliği, insan ve insanlar arası ilişki tanımı, suç ve ceza, kadın, seks, iş ve ahlak konularındaki yaklaşımlarında Avrupa orta çağ kilisesinin egemenlik pratiklerindeki gibi hunhar olmasında yatar. Şeriatın laiklikle (şeriatın siyasal güç kazanıp, kendi dünya görüşünü ve iş yapma biçimini topluma yasal olarak uygulamasını, din ve siyasi gücü ayrı tutarak engellemekle olan) ilişkisine bakıldığında, Türkiye’de, egemen laikliğin yerinden edilmeye çalışıldığını görürüz. Laiklik modern ve çağdaşlık iddiasında olduğu, kendini cumhuriyetin temel taşlarından biri olarak benimsediği için, onu yerinden etmeye çalışana karşı egemenlik uygulamaları yapmaktadır. Modernlik ve çağdaşlık tanımı hem çağdaş egemen tarafından tanımlandığı hem de tarihsel çizgisel silsile içinde ele alındığı için, laik insan modern insan olmakta ve şeriatçı da, gerici olarak elinde Kuran tekbir getirmektedir. Kuran elinde olan Türk’ün gericiliğinde de, kendisi yoktur; çünkü, şeriatçının kendini tanımlaması Arap kökenli, (bir kuşak sonra Türklüğünü yitirmiş Osmanlılar'la yayılmış), metafizikle desteklenen ve günümüzde oldukça ticarileşmiş bir kültüre dönülerek yapılmaktadır. Bu dönüşte, Türk kendi geliştirdiği “ben” ile değil, ona diğer dünyayı vaad eden Arap kökenli “diğer/öteki” ile tanımlanmaktadır. Bu benlikte, Türk bayrağı sallayan ve tekbir getiren gerici veya dinci-milliyetçinin içi aslında yeşildir. Bu yeşilliğin metafizik ardında Arap'ın çölündeki bir kent simgesel olarak durur; materyal ilişkilerinde ise, kapitalisti kıskançlıktan çıldırtacak derecede katı mülkiyet hak ve ilişkileri yatar. Bu hak ve ilişkilerde, insan, özellikle kadın ve köleler mutlak köleliğin getirdiği suç ve ceza, ekmek ve bazen sirk ile şimdi ve gelecekleri garantilenmiş bir şekilde yaşarlar. Kapitalizmin hak ve ilişkilerinde ise, sermayenin hunharlığında, kadın ve köleler ya işsizlik ya da ücretli köle durumundadırlar; mutlak köleliğin garantisini kaybetmişler ve sermayenin denetimi altında özgür köle olmuşlardır. Bu özgür kölenin laikliği ve modernliği, kapitalist sermayenin kültürel baskı ve bağnazlığının bir ifadesidir. Örgütlü dinin kültürüyle kapanan mutlak köleliğe yatkın kadının, kendi köleliğini savunma yoluyla zincirlerini süsleyişinin “modernlikten” uzak oluşu veya 1990’lardaki tüketimle gelen “modernleşmesi,” ve örgütlü dinle siyaset yapan “dinci” sermayenin tüketicisi oluşu, kadının kapitalist modernlikle gelen “kültürel dejenerasyona” karşı direnmede emin bir sığınak buluşuyla anlamlandırılabilir. Özlüce modernlik ve gericilik, egemenlik ve mücadele durumu içinde ele alınmalıdır. 

İleri ve modern toplum nedir? 

İnsanın geçmişinin ve geleceğinin, umutlarının ve umutsuzluklarının, sofrasına konan ekmeğinin, boş zaman faaliyetinin, eğlencesinin ve kültürünün kontrol edildiği, kısaca yaşamak ve ağır psikolojik, kültürel ve ekonomik baskılar altında mücadeleler vermek zorunda bırakıldığı toplumdur. Amerika'nın kalkınmışlığı ve modernliğiyle, Türkiye’ninki arasında, özellikle 1990’larda hızla yaygınlaşan tüketim kültürünün uluslararasılaşmasıyla (yani kitle üretim sermayesinin dünyanın her köşesine girmesiyle) ortak bir nokta oluştu. Amerika'nın ücretli/maşlı kölelerinin tükettiklerinin çoğunu Türkiye’deki benzerleri de tüketmektedir. Bir elde Big Mac ve diğerinde Pepsi, 501 Levi’s bacağında ve ingilizce mesaj yazılı bir t-shirt sırtında, heyecanla, globalleşme, çoğulcu demokrasi ve postmodern düşler görmek mümkündür. Bu düşleri bazı aydınlar da görmektedir. Fakat ne yazık ki görülen bu düş, tüketimle desteklenen “başkasının düşüdür”. Bu düşte, düşün gerçek üreteni ve materyalliğinin sahibi başkasıdır; düşün tüketeni ise, bu düşü kendinin düşü sanıp başkasının olanı sadece materyal tüketimle değil, metafizik\ideolojik tüketimle de desteklemektedir. 

Modernleşme ve kalkınmanın siyasal boyutu: 

Siyasal kalkınma nasıl tanımlanır? Pozitivist siyasal bilimde kalkınma yerine daha çok modernleşme kavramı kullanılır. Kalkınma genellikle ekonomi dalının malı olarak ekonomi alanında bırakılır. Ortak ilişki (correlation) modellerinde siyasal partiler ve seçimler modernleşmenin göstergesi olarak kullanılır. Bu göstergeler, bütün diğerlerinde olduğu gibi “içerikten” yoksundur. Demokrasiyi parti sayısı, oy verme oranı, bu oylarla seçilmiş yöneticilerin varlığı ile işlevsel tanımlamasını yapıp eşit tutmak; siyasal gücün oluşum, gelişim ve yapısal özellikleriyle ilgilenmemek; eğitimi sınıflardaki öğrenci sayısıyla tanımlamak ve kültürel ideolojik alıştırma ve devretme sistemi olarak almamak; kitle iletişimini radyo ve televizyon sayısıyla tasvir etmek ve kullanılışıyla ilgilenmemek buna birkaç örnektir. 

Modernleşme, kalkınma ve bilimin ideolojisi: Toplum bilimlerinin her dalı “modernleşme” veya “kalkınma” veya “toplum değişiminin” çeşitli yanlarına eğilirler. Gerçekte 1950'lerden sonra artan bağımsızlık savaşları; sömürgeciliğin son bulması ve yeni sömurgecilik; soğuk savaş; psikolojik savaş girişimleri ve faaliyetleri, kapitalist ve yeni kolonici ülkelerin bilim dallarında yansıdı. Bu yansıma da kendini çeşitli modernleşme, kalkınma, sosyal değişim teorileri, araştırma ve uygulamaları biçimlerinde, yeni koloniciliğin ideolojik alt yapısını, meşrulaştırılmasını, karşıt girişimlere karşı korunmasını ve yayılmasını sağlamaya çalıştı. Özellikle Amerika’nın bilim adamları yeni misyonerler olarak dünyanın her ülkesine araştırmacı, danışman, öğretmen, saha uygulamacısı, kalkınma uzmanı, iletişimci olarak gittiler. Hem bir egemenlik ideolojisini ve politikasını götürdüler hem de topladıkları verilerle bu ideoloji ve politikaların etken bir biçimde yeniden gözden geçirilmesi ve belirlenmesinde yardımcı oldular. 

İdeolojik ve egemen politikayı belirleme ve sürdürme savaşında, ekonomistler modernleşmeyi öncelikle insanların kişi başına düşen geliri artırmak için teknoloji uygulanması olarak sundular. Bu amaçla kalkınma planları düzenlendi, yardım programları çizildi, teknoloji satın alma politikaları saptandı. Bütün bunlara yakından bakarsak modernleşmenin sayısal büyüme olduğunu görürüz. Daha da yakından bakarsak, teknoloji transferi, dış yardımlar ve kalkınma politikalarının ekonomik bağımlılığın yaratıcısı ve sürdürücüsü olduğunu görürüz. Daha yakından bakıldığında, bütün bunların emperyalizmi ve emperyalizmle işbirliğini hecelediğini görürüz. 

Sosyologlar ve sosyal antropologlar modern ve geleneksel toplumların özellikleri, farklılıkları ve gelenekselden moderne geçiş süreçleri üzerinde durdular. Siyasal sosyologlar çeşitli ülkelerdeki bağımsızlık ve düzen değişimi arayışı hareketlerini, insanların hoşnutsuzluklarını, direnişlerini ve siyasal çalkantıları yeni sömürge ülkelerin sınıf sömürüsüne ve bu sömürünün yoğunluğuna dayandığını ve mücadelenin o ülkedeki kapitalist sistemin benzerine veya herhangi bir biçimde sulandırılmış biçimine karşı direniş olduğunu kabul etmemişler, uygun ve gerekli sistem arayışı üzerinde durmamışlardır. Aksine, başkaldırıları, gerginlikleri, din, ırk ve sınıf çatışmalarını “modernleşme sürecinin “yan ürünü” veya bazı “düzeltilmesi gereken yıkıcı durumları” olarak nitelerler (örneğin Huntington, Lipset). Bunun millet kurma, yani milli kapitalist burjuva sistemini yerleştirmenin sancıları olarak nitelerler. Buna çare olarak da, uygulamada, örneğin Pye ekolü, kapalı olarak askeri cuntaların kaçınılmaz gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Çünkü aksi taktirde o zamanlar, ülkeler “komünistleşmeyle” yüz yüzeydi. 

Psikolojistler ve sosyal psikolojistler, ezilen ve sömürülen insan kitlelerinin ezilme ve sömürülme psikolojilerine eğilme ve bunu toplumsal yapının egemen üretim ve iletişim biçimine bağlama yerine, kalıplaşmış kategorilerle insanları ve durumlarını değerlendirme yoluna gittiler. Önceden (19. yüzyılda hazırlanmış) düzenlenmiş kalıplara göre insan psikolojik durumu tartılmış ve bundan sonuçlar çıkartılmıştır. Gerçekte, sonuçlar çıkartılmamış, çünkü zaten 19. yüzyılda bu kalıpları hazırlayanlar (Weber, Tönnies, Spencer vb), sonuçları da içeren bir değişim anlayışı sunmuşlardır. Yirminci. yüzyılın ikinci yarısında da bu kalıplar ve nedensellik ilişkileri yeni sömürgecilik koşullarına uygulanmaya çalışılmıştır. Örneğin, bu kalıplara uygun olarak, az gelişmişi, kendine dayanmaktan, kendine güvenmekten, başarı kazanma yöneliminden ve özelliklerinden yoksun insanlar olarak nitelemişlerdir. 

Amerikan sosyal bilimleri davranışçı psikoloji ve kültür ideolojisine “modernleşme” elbisesi giydirerek, geleneksel kültürleri Batı'nın protestan burjuva anlayış tarzıyla değiştirerek dünyayı “kalkındırmaya” çalıştı. Karl Marks’ın görüşüyle, bu çok normal bir şey, çünkü kapitalist kendi görüntüsünde bir dünya yaratmaya yönelir, dünyanın her köşesine gitmek zorundadır. Bu bir bakıma, kapitalizmi oluşturup, geliştirip, göçertip geçmişe gömecek alın yazısıdır (Thompson, 1976:45-91). 

Sömürülenin suçlanması: Modernleşme teorileri, araştırmaları ve sonuçları ve de önerileri, aynı zamanda, psikolojik ve ideolojik savaşın diğer önemli bir görevini yaparlar: Yeni kolonilerin kalkınması ve modernleşmesi (daha doğrusu sermaye birikiminin ve artı değerin o ülkede kalması ve genel çıkar için kullanılarak toplumsal kalkınmayı sağlaması) olasılıklarının gülünç ve olanaklarının kapitalist pazar yapısında geçersiz olduğunu bildikleri (bilmeseler bile hissettikleri, hissetmeseler bile açıkça gördükleri) için, o ülkelerin halkının sadece modernleşmeye karşı kişisel ve kültürel yapıya sahip olduklarını anlatmazlar, aynı zamanda, modernleşme girişimlerinin başarısını (ki gerçekte kapitalizmin başarısını ve bu başarı sonucu ortaya çıkan direnme, yoksulluk ve yoksun bırakmayı) kişilere yükleyerek ve kişileri suçlayarak, kapitalist teoriyi ve uygulamayı haklı çıkartırlar. Teorideki başarısızlıklar teoriyi geliştirme olarak, yenileme olarak nitelenir ve teorinin kalıcılığı, teoriye yeni öğeler eklenerek sağlanır. 

Modernleşmenin başarısızlığı ve öz eleştiriler 

Modernleşme teori ve uygulamaları başarısızlığa uğradı. Çünkü, özellikle modernleşme teorisi az gelişmiş diye niteledikleri ülkelerdeki sınıf yapısını ve işleyiş biçimlerini görmezlikten gelir; baskıcı ve sömürücü yönetici sınıflar tarafından benimsenen düşünü tarzlarını, ihtiyaç ve değerleri empoze etmeye çalışır. Bu halkların ihtiyaçları egemen sınıflardan ve Amerikan misyonerlerinden ayrı ve hatta karşı olduğu için, teorilerin öne sürdükleri kademeli bir gelişme olmaz; onun yerine siyasal sosyologların belirttiği istikrarsızlıklar, siyasal çürümeler ve karışıklıklar ortaya çıkar. 

1970'lerin ortalarına gelindiğinde, burjuva bilim adamları, Vietnam’dan alınan dersler; kültürel emperyalizme önem verme gerekliliği; artan mücadeleler ve burjuva biliminin hissettiği çareler getirme baskısı altında geçmişin muhasebesini yapmak gereğini duydular. Bu muhasebelerle yapılan öz eleştiriler ve çareler modernleşmenin ana temasına sadık kalma; Amerika’daki yerinden yönetim (desentralizasyon) ve yerellik görüşünün diğer ülkelere empozesi; eskinin muhasebesinin sadece merkeziyetçiliğe son ve yerelliğe yönelim stratejisiyle sonuçlanmasını getirdi. Dolayısıyla eski modernleşme yaklaşımlarındaki değişim sadece politikaların uygulanmasında yerelliğe ve yerinden yönetime (desentralizasyona) gidiş önerisi biçiminde olmuştur. Bu arada, 1990’lara ulaşıldığında yeni ideolojik kavramlar sunulmuştur. Yani, muhasebeler yapıldı, öz eleştiriler sunuldu ve öneriler öne sürüldü. Sonuçta yukarda belirttiğim 1950'lerden beri tutulan yoldan ayrılınmadı. Sadece metotlar üzerinde revizyonlar yapılması gerektiği ileri sürüldü ve en önemli karar verme gücünün merkezilikten yerelliğe yaygınlaştırılması olduğu öne sürüldü. Bunun da az gelişmiş ülkelerin merkezileşmiş güç yapısı gerçeğinde olasılık potansiyeli hemen hemen hiç yoktur. Fakat merkeziliği kırmada başarı, 1980'lerin sonlarına doğru, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve kitle iletişim araçlarının kamu kuruluşu biçiminin ve özel teşebbüsün kontrolüne geçmesiyle sağlandı. Özelleştirme ve iletişimde deregülasyon, sözde ve kuramsal olarak, yerelleşme olanağını kazandırır. Yerel radyo ve televizyonlar yerellik anlayışı içinde modernleşmeye ve kalkınmaya yardım ederler. Bu kuramsal beklenti, bir kaç uluslararası şirketin Türkiye gibi ülkelerde kurduğu televizyon yayını egemenliğiyle büyük ölçüde anlamını yitirir. 

Modernleşme ve postmodernliğin eleştirisi 

1990’larda, postmodernlik, globallik ve karşılıklı bağımlılıkla, 20. yüzyılın eski tarihi son buldu, modern bitti ve yeni bir dönem başladı. Bu dönemin tarihi “post” (sonralık) ile belirlendi. Bu sonralığın ne denli sonra olduğu ve öncesinden ne kadar ve hangi yönlerde ayrıldığı da tartışılmaktadır. Anayol modernleşme teorisini geçmişe gömdüğünü iddia eden postmodern yaklaşımın eleştirisi teorinin çeşitli yönlerine karşı yapılmıştır: 

Modernleşme ve postmodernlik, Batıcı ve özellikle Amerikancı dünya görüşü ve iş yapış biçimidir. Stuart Hall, bunu “Postmodernizmin Batı’ya ya da Amerika’ya mahsus değil de, küresel bir durum olduğu, hiçbir suretle açıklık kazanmış değildir” sözleriyle açıklamaktadır. Hall, postmodernizmin hem “dünyanın kendisini nasıl Amerikalı olarak düşlediği meselesi” hem de “Amerikan kültürüne mahsus o tarihsel hafıza kaybının başka bir biçimi - yeni olanın tiranlığı” olduğunu belirtir (Hall,1991, aktaran Morley ve Robins, 1997:272). Bu biçimde Batılılaşma, Amerikanlaşma evrensel ve herkesin arzuladığı doğru yol ve gerçek olarak sunulur. 1990’larda bu sunumda Batılılaşma, uygarlaşma, kalkınma sözcükleri kaldırıldı ve yerlerini, aynı sürecin devamı olan, fakat bu devamlılığı reddeden postmodernizm, globalleşme, karşılıklı bağımlılık gibi tanımlamalar aldı. 

Klasiklerin, özellikle Tönnies, Durkheim ve Weber'in bugünün gerçeklerine uymayan idealist geleneksel - modern kutuplaşmış modeli oldukça geniş eleştirilere uğramıştır. Model, hem bu kutupların özelliklerinin saptanmasında, hem bir kutuptan diğerine nasıl geçileceğinin politikasında/dinamiğinde, hem de uygulanmasında belli ideolojik bir sistemin diğer sistemler üzerine demokrasi, özgürlük, kalkınma kılıfıyla sunulmuştur. Parsons'un “patern/model değişkenleri” bu kılıfa en açık örnektir. 

Batılılaşma ve Amerikanlaşma, modernleşme paternlerini alıp ülkenin kendine öz geleneksel paternlerini atma görüşü, az gelişmiş ülkelerin tarihsel yapılarını anlamamak ve az gelişmişlik nedenlerini ve süreçlerini görmezlikten gelmedir. Batı'nın dün gelişmesine uygun koşullar bugünkü koşullarda az gelişmiş ülkelerin sadece gelişmelerine uygun olmamakla kalmaz, gelişmeyi köstekleme yolunda işleyebilir. 

Modernleşmede ülkeler total izolasyon içinde görülmüş ve toplumda işleyen iç güçlerin hareketlendirilmesiyle kalkınma olacağı belirtilmiştir. Dışarıyla kontak, “yayılma” teorisi içinde pozitif unsur olarak sunulmuştur. Modernleşme teorisi, Batı'nın gelişmesinin az gelişmişliğe neden olduğu ve az gelişmişliği sürdürdüğü gerçeğini görmezlikten gelip, az gelişmiş diyerek ülkelerin halklarını tembellikle, bilgisizlikle, gericilikle ve uyuşuklukla suçlamıştır. Modernleşme, uluslararası kurulu ekonomik düzeni ve bu düzenin çalışmasını, her ülkenin tarihsel üretim tarzı ve bunun sonucu ortaya çıkan sosyal düzeni ve bu düzenin dünya sisteminde aldığı yeri bir yana atmıştır. 1990’lardaki “postmodernleşme” ve globallikle, artık her ülke dünya ailesinin bir parçası durumdadır; izolasyon ortadan kalkmıştır; bazı dengesizlik ve olumsuzluklara rağmen global dünyanın ülkeleri karşılıklı bağımlılık içinde, özelleştirme ve deregülasyonu gerçekleştirme girişimleri dahil, özgürlükçü rekabetçi bir ruhla yarışmaktadır. Bu anlatımın geçersiziliği belirtilmektedir. 

Modernleşme kuramının tarihten yoksunluğu yaygın bir şekilde eleştirilmiştir. Frank'a göre, az gelişmiş ülkeler içinde yaşadığı dünya sisteminin tarihsel koşullarına ilgisizlik ve gelişmenin uluslararası yapısına dikkat göstermemek, az gelişmiş toplumların bugünkü dönüşümlerinin gerçeğini ve geleceklerini tamamiyle saptırır. Bir zamanlar zengin olan çoğu toplumlar bugün ekonomilerine yapılan emperyalist müdahaleler sonucunda az gelişmiştir. Günümüzdeki ticaret ve yardım politikaları zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkı genişletmektedir. Modernleşmecilerin miyopluğu, eğer ideolojik değilse, toplumları yeterli uluslararası ilişki paternlerini göz önüne almaksızın statik izolasyonda görme yönelimlerinden dolayıdır (Eisentadt, 1976:39). Frank'ın deyimiyle (1971:55) “modernleşme imparatorun çıplak emperyalizmini gizlemeye hizmet eden imparatorluk giysileridir”. Modernleşme, kapitalizm ve emperyalizm için ideolojik kılıf olarak hizmet etmiştir. 

Teorinin uygulaması ve ortaya çıkardığı sonuçlar da oldukça geniş eleştirilerle karşılaştı. 1950'lerde ve 60'larda çeşitli yollarla bu teorinin az gelişmiş ülkelere uygulanması bu ülkelerin burjuva elitlerinde aşağılık duygusunun yerleşmesine; kentlerin proletarya ve lümpen proletarya ile dolmasına; gecekonduların ve işsizliğin artmasına; enflasyonun baş döndürücü bir hızla gitmesine; gelişmiş ülkelere kalitesiz ve entelektüel iş gücünün göçüne; siyasal istikrarsızlık ve hoşnutsuzlukların artmasına; insan haklarını hiçe sayan askeri cuntaların dış güçler tarafından desteklenerek getirilmesine; devletin baskı ve işkence mekanizmalarının büyük ölçüde gelişip işlerinin yoğunlaşmasına; uluslararası şirketlerin iç ekonomiyi kontrollerinin veya etkilerinin artmasına vs. neden olmuştur. Daha doğrusu modernleşme propagandasıyla, yoksunluğa kılıf örülürken; emperyalist dünya düzeni korunur, sürdürülür ve geliştirilmeye çalışılır. 

Teknolojik araç transferi ve ideolojisi konusu eleştirilerin bir diğer yönü olmuştur. Teknolojik araçların yayılması 1950'lerde, 1960'larda, kalkınmanın tek yolu olarak sunulmuş, 1970'lerde kalkınma için zorunluluğu belirtilmiş, 80'ler ve 90'larda da kalkınma için gerekliliği vurgulanmıştır. Kısaca, teknolojik ürün transferi ve bu transferle gelen ideolojik yapı ve pratiklerin “modernleşme” olarak sunulması çeşitli isim ve tanımlamalar altında devam etmektedir. Değişmesi gerekenin kalkınmaya konu olan kişiler olduğu fikri de 1990’larda devam etmektedir. Bu kişiler belli teknolojilerin yayılması ve bu teknolojilerle ve beraberinde gelen enformasyon ve bilgiyle yüz yüze geldi mi değişir ve yeniyi kabul eder fikri hala egemendir. 

Kağnı arabasından Fransızlar'ın süpersonik jetine, kılıç ve kalkandan kıtalararası füzelere, aspirinden aynı aspirine, çobanın kavalından ve seyyarın destanından kitle iletişiminin popüler dangırtısına kadar; özellikle şu son elli yıl içinde, dünyada epey gelişmelere şahit olduk. İnsanlık bilgisayar,fiber optikve “cyber space” çağını yaşıyor. Şahane birşey! Evet şahane, şahane olmasına da, büyük lafları ve saçmalıkları bırakıp, kimin için ve ne için şahane olduğunu sorgulayalım! Dünyada yaşayan insanların büyük çoğunluğu için bilgisayarla kontrol edilen balistik füzelerin, uzaydaki yapma uyduların, B-52 ve Concorde’un, açık kalp ameliyatının anlamı ne? Modern teknolojiler, modern ücretli/maaşlı kölelerin (ve yarı kölelerin) evlerine buzdolabı, elektrik, su, tuvalet, televizyon, çamaşır makinesi getirmek için mi yarışıyor? Dünyanın insanlarının büyük çoğunluğu modern teknolojilerin sağladığı rahatlıktan yoksundur. Bu araçları almak için insanlar yırtınırlar ve alınca da iş orda bitmez: Modern teknoloji ve bu teknolojinin malları insanlara bağımsızlıktan çok yeni bağımlılıklar getirmiştir. Özgürlük yaratmaktan çok köleliklerini perçinleştirmiştir. FM radyomu, çamaşır makinemi, televizyonumu, onumu bunumu isterim diye yırtınan, eğer su ve elektrik parasını ödeyemezse ne olur? Durmadan artan benzine para bulamazsan altındaki araba ne işe yarar? Modern teknoloji insanların modern köleliğe ve sömürüye boyunsunmasını daha da zorunlu hale getirmiştir. İşten atılma ve iş bulamama korkusu, modern kölelerin her türlü sömürüye ve kullanışa yatkınlığı, elinde olanı tutabilme savaşının getirdiği neticelerden biridir. 

Modern teknolojiye gerçek anlamıyla sahip olan küçük bir azınlıktır. Bu azınlık için teknoloji, durumlarını sağlamlaştırmak, egemenliklerini sürdürmek ve büyümek anlamındadır. Büyük çoğunluk ise (a) sadece üretim teknolojisini, ekmek parasını kazanmak için işçi, teknisyen, menajer, mühendis vb. olarak çalıştırır (aracın ve teknolojik süreçlerin fonksiyonel bir parçasıdır) ve (b) tüketimde ise üretim süreçlerine katılması karşılığı aldığı kölelik ücretini yaşamını sürdürebilmek için harcayarak bağımlılığını ve köleliğini devam ettirir: Büyük kitleler teknolojiyi ve teknolojinin ürünlerini üretirler ve ürettiklerinden mülk sahipliği ilişkileri nedeniyle, “paraları olmadığı ve güçleri yetmediği” durumda yoksun bırakılırlar. 

Kısaca modern teknoloji, modern çağ, demokrasi, özgürlük, ilerleme ve kalkınma gibi büyük laflarla dünyada küçük bir azınlığın kudurmuşçasına yaptığı yarışı ve bu yarışta büyük kitleleri harcaması “insanlığın gelişmesi” olarak yutturulmakta ve yutmayanların da boğazlarına tıkılmaktadır. Modern çağı sadece küçük bir azınlık yaşamaktadır: En son ne zaman uçakla tatile gittin? En son ne zaman “yeter yoruldum, birkaç gün kafamı dinleyim” diye elini kolunu sallayarak özgürce karar verip ördek avına çıktın? En son ne zaman yatak odasının televizyonu ve videosunu atıp en son modelini aldın? En son ne zaman herhangi bir teknolojinin üretim biçiminde söz sahibi oldun? En son ne zaman ücretini ve çalışma koşullarını kendin belirledin? Modern teknolojiye ve onun ürünlerine sahip olanlar egemenliklerini sürdürürken, büyük çoğunluk da umut edici, seyirci, hayallerle hayallenici ve kendi hayallerinden çıkan hayallere inanıcı bir durumda yaşar. Ve en kötüsü de hayallerle ve umutsuz umutlarla, gerçekleri karıştıracak bir duruma gelecek şekilde yetiştirilir. 

Teknolojik transfer ve yardım ideolojisi de eleştirilere uğradı. Teknoloji transferi demek sermayenin ziyareti demektir. Bu ziyaretçi de harcadığı paranın, uyguladığı teknolojinin kendisine belli ölçüde çıkar sağlamasını amaçlar. Teknoloji transferi sahipsiz bir şeye sahip olmak anlamında değildir: Teknoloji, banka ve yatırım sermayesiyle, bu sermayelerin ortaklarıyla “para” kazanmak için gelir. Çıplak soygunun gittikçe zorlaştığı çağımızda ev soyan hırsız bile yaptığını hırsızlık olarak değil de “fırsatları değerlendirme özgürlüğü” olarak sunar ve bunun ev peyzajının modernleşmesine ve yenilenmesine yardım ettiğini, ev halkının kalkınmasında katkıda bulunduğunu, yatırımı ve harcamayı teşvik ettiğini, dolayısıyla ekonomiyi canlandırdığını ileri sürer. Bu amaçla da kendine ve örgütüne bu imajı veren isimler verir. Benzer ve birbirine paralel, birbiriyle ticari bağlarla bağlı örgütlenmeler ortaya çıkar ve önümüze sadece ulus içi değil, aynı zamanda uluslararası alanda kendini ve amaçlarını olduğundan farklı sunan bir egemen düzen ortaya çıkar: Amerikan Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (USAID), enerji ve çevre için iş/ticaret yardımı, Amerikan dış yardımı, hibe, Uluslararası Para Fonu (IMF), kalkınmaya yardım için Dünya Bankası (IBRD/WB), Avrupa Topluluğu'nun Ortak Pazar örgütleri, kalkınma ve yatırım teşvikleri gibi... 

İletişim teknolojilerinin dünyayı evrensel bir bütün yaptığı söylemi de ciddi eleştirilere uğramıştır. Özellikle 1990’larda iletişim, kapitalist pazar mekanizmasının etkenliği, toplum yönetimi ve ideolojik kontrol için büyük önem kazanmıştır. Bunun sonucu olarak egemenliğin gereksinmelerini karşılayan iletişim teknolojisi sanki herkesin kurtarıcısı gibi sunulmaktadır. İletişim konusu bu tür uyduru değerlendirmelerin ötesine götürülmeli ve belli biçimlerde şekillendi-rilmiş teknolojik yapılarla olan ilişkileri içinde ele alınmalıdır. Nasıl ki iletişimin karakteri, kapsamı ve neticeleri, sosyal yapıların tarih içinde değişimiyle değişime uğradıysa ve bugünkü biçimlere dönüştüyse, bu değişimin getirdiği iletişim yapısı, çıkardığı ve desteklediği sonuçlar ancak yapısal değişimlere eğilerek anlaşılabilir, değişim de aynı biçimde sağlanabilir. Sosyal yapı değişimi denildiğinde, aynı yapının egemenliği altında yeni teknolojilerin uygulanmasından çok, bu yapıların revizyonu ve yeni yapıların geliştirilmesi anlaşılmalıdır. 

Benzer şekilde, iletişimde kamu kuruluşu ve özel teşebbüs tartışması da dikkatle ele alınmalıdır. Kamu kuruluşu egemen yapı içinde özele “sağlıklı” ve kamu çıkarını koruyacak biçimde biçimlen-dirilmiş ve kamu için çalışan bir alternatif değildir, büyük ölçüde olamaz. Örneğin, Elliot ve Golding’in belirttiği gibi (1974), ulus içi veya uluslararası haber pazarlanır maldır; Üçüncü dünya ülkelerindeki haber araçları, devletin özerk kurumu oldukları durumlarda bile, uluslararası firma pazarının ve onların içteki ortaklarının parçası olarak çalışırlar. Yani içteki ve dıştaki egemen yapıları anlatır. 

Modern ve postmodern bağımsızlık konusu da eleştirilmektedir. 1950’ler ve 60'ların bağımsızlık hareketleriyle elde edildiği söylenen “bağımsızlıklar”, gerçekte, emperyalizmin yeni siyasal ve ekonomik politikasıyla yeni koloniciliğin kendini sorumluluktan kurtardığı yeni bağımlılıktır. Bu yeni bağımlılık kapitalizmin (örneğin Amerika'da zenciler için) köleliğe son vermesine benzer: Böylece özgürlük propagandasıyla ücretli köleler sistemi desteklenebilir. 

Postkolonicilik ideolojisinde, “ulusal bağımsızlık” veya herhangi bir bağımsızlık savaşı ve mücadelesinin, kısaca sosyal adaletin yerini, kitlelerin ve bireylerin global pazara entegrasyonu, modern olaylara modern kitle iletişimini izleyerek katılma ve modern süpermarketlerde özgürlük ve doyumu arama alır. Postkolonicilikte, eski Batı hayranlığı ve taklitçiliği yeni kılıflarla sunulur. Batı kültürel ırkçılığı evrensellik kazanır; globalleşme, dünya vatandaşlığı, uluslararası firmaların önemli katkıları herkes için kurtuluş türküsü yapılır. Bu arada, bu yeni emperyalist teorinin ne denli tabansız olduğunu, dünyanın her yerinde artan sömürü ve yoksulluk, azınlıkların bağımsızlık savaşı ve devletlerin silahlı güçleri tarafından katledilmesi, çalışanların artan enflasyon ve fiyatlar ile artmayan ücretler gerçeği karşısında mücadele vermeye devam etmektedir. 

Karşılıklı bağımlılık ve bağımsızlık tartışması sürmektedir. Karşılıklı bağımlılık, ortak ihtiyaç giderilmesi sahte gerçeğini getirir. Karşılıklı bağımlılık egemenlik, bağımlılık ve mücadele ilişkileri içinde ele alınmalıdır. Karşılıklı bağımlılıkta, sömürenin kaynak ve emek sömürüsüne ihtiyacı, dolayısıyla “bağımlılığı” vardır. Bu bağımlılık, sömürülen kaynakların sömürenin bu ihtiyacını yönlendirerek, kendisine çıkar sağlama olanağını verecek bir biçimde örgütlenmemiş, düzenlenmemiştir. Öyle olsaydı, zaten, sömürü ilişkisi, konusu ve sorunu önemini yitirirdi. Sömürenin “bağımlılığı” kurduğu ve yürüttüğü bağla gelen egemenliğin getirdiği yapay gerçektir. Bu bağın ortadan kalkmasıyla, sömüren kendini geliştirme anlamında bağımsızlık kazanmaz, tam aksine emeğe bağımlı sömürüsünü yitirerek ortaya çıkan bir negatif bağımsızlıkla yüz yüze kalır. Sömürülenin bağımlılığı kendi seçimiyle gelen bir bağımlılık değil, kendisine tanınan bağımlılıklar arasından yaşamını sürdürebilmek için zorunlu bırakıldığı bir bağlanma seçimidir. Bu egemen ilişkiler düzeni içinde bu bağımlılığı kaybetmesi, onun için ciddi ekonomik sorunlarla yüz yüze gelmek anlamınadır. Eğer düzen içinde bu bağ sınıf olarak kesilirse, bu sosyal devrimdir. Bu devrimle birlikte, yapay karşılıklı bağımlılık, egemen kullanım biçimindeki gerçekçiliğini, geçerliliğini ve evrenselliğini yitirir. 

1990’ların dünyası, çok yakın geçmişin yeniden anlamlandırılma-sını belli alanlardaki, özellikle iletişim alanındaki gelişmelere bakarak, evrensel niteliksel değişmeler olarak sunmaktadır. Bu sunumların materyal temelinde, ekonomik uluslararasılaşma ve bu uluslararası-laşmanın özelleştirme ve deregülasyonla özgürlük, serbest ticaret, demokratlaşma, globalleşme, evrenselleşme ve karşılıklı bağımlılık olarak gösterilmesi yatar. Örneğin, birkaç gün evvel McLuhancılar “global köy” (yani dünya emperyalizminin köyü olma) cümbüşünü çalıyordu; dün ise postendüstriyalistler, ilkel “global köyün” tarihe karıştığını ve insanların “global kentte” yaşamaya başladığının davulunu çalmaya başladılar. Sovyet Rus İmparatorluğu'nun çözülüp ganimet paylaşma yarışının başlamasıyla birlikte, davulun sesine “soğuk savaş bitti” namesi de katıldı. Dünya henüz, emperyalizmin global kenti olmadı ve soğuk savaş bitmedi. Tam aksine kapitalist ve emperyalist sömürünün olduğu her yerde ve birimde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Kapitalist ülkelerle “kalkınan ülkeler” arasındaki uçuruma ne oldu? İddiaya göre, uçurumlar global demokratik iletişimle kapatılmaktadır. Bu da ne demek? Zaman ve yeri fetheden (yani teknolojilerle mülkiyetine geçiren) çağımızın egemen iletişim biçimi, emperyalist dünyayı örgütleme tarzı oldu. 

Modernleşme, kalkınma, postmodernlik, globalleşme, postmodern karşılıklı bağımlılık ve sürdürülebilirliliğin kimin tarafından projelenip kimin için uygulandığına ve neden yapıldığına bakarsak, karşımızda kapitalist sermaye, sermaye birikimi ve sermaye birikimi çıkarları için cevabını sırıtır buluruz. 

Postmodern olarak nitelenen dünyada, kişinin kendisinin kim ve ne olduğunu bilmesi gittikçe çok daha önem kazanmaktadır. Dünya, bazıları için postendüstriyel ve postmodern bir dünya olsa bile, bu dünyanın bir parçası olarak kendimizi postmodern ilan etmeden önce, bu postmodernlikteki yerimizi çok iyi saptamamız ve ona göre değerlendirmeler yapmamız gerekir. Görece postmodern tüketicilik varsa, bu tüketicilik postmodern oluşu değil, postmodern bağımlılığı anlatmaktadır.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...