DEĞİŞİM VE KİTLELERE DÜŞMANLIK

Değişim korkusuyla gelen düşmanlık, özellikle, toplum içinde kapladığı yeri ve bu yerdeki ilişkiler yapısını kaybetme korkusu, belli kişileri daima tedirgin etmiştir. Bu tedirgin kişilere bilim adamları ve filozoflar da, yani bilim yapanlar da dahildir. 

19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başları, kapitalist ülkelerde işçi sınıfımücadelelerinin yoğunlaştığı zamanlardı. Avrupa ve Amerikan kapitalizmi oldukça zor zamanlar yaşıyordu. Bilim normal olarak bu durumla ilgili ortaya çıkan sorunlara cevap verme çabasına girmişti. Aristokratların kendilerini surlarla çevrili şatolarına hapsetmeleri ve şatoların içinde, zenginlikleri paylaşan asalak yönetici gruplarla birlikte bu surlar içinde yaşamaları, dışarı çıktıklarında silahlı şövalyeleriyle birlikte olmaları, sadece “dış istilalar” korkusundan değil, sömürdüğü insanlara yönelik korkusundandır. Benzer şekilde, günümüzün zenginlerinin ve yönetici sınıfın koruyucu denen kiralık kalkanları veya saldırgan örgütlü güçleri olması da aynı nedendendir. Bu korku tarih boyu egemenliğin hizmetindeki bilim adamlarını “tedbirler” önermeye itmiştir. 18. yüzyıl sonunda R. Malthus, İngiltere’de toprak ağalarının egemenliğini azınlıkta olan burjuvalarla paylaşarak sürdürdükleri düzende, topraklı asillerin sınıf çıkarlarını korumayı amaçlayan “nüfus teorisini” ortaya atmıştır. Malthus’un 1798'de yayınlanan “Essay on Principle of Population” yapıtı, William Godwin'in sosyalist teorisine tepkiydi ve toprak ağalarının sınıf çıkarlarının bir manifestosuydu. Malthus, “aşağı sınıfların” ve halkın sefilliğinin ve umutsuzluğunun “doğa kanunlarının bir sonucu” olduğunu belirterek, yoksunluğu ve yoksulluğu evrensel bir doğal kaideye yüklemiştir. Bu yoksulluk durumundan kurtulmalarının tek yolu olarak da bu insanların çoğalmalarında azaltmayı (nüfus kontrolünü) önermiştir. Malthus'un zamanında burjuvazi hızla güçleniyordu ve bunu sadece ekonomik alanda zenginlikle değil, örneğin serbest ticaret gibi feodal yasal değişiklikle de kazanmaktaydı. Malthus bu gelişmeye ses çıkarmadı. Malthus'un bu teorisi hem kapitalist sosyal bilimlerin bütün dallarında benimsendi (ve hala benimsenmektedir), hem de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki “modernleşme” adı altında sürdürülen yeni sömürgeciliğe geçişte “az gelişmişliğe neden ve çareler” içinde başta gelen öneri olarak sunuldu. Bu da seçilen teorilerin kazara seçilmediğini ve sınıf çıkarlarını yansıttığını işaret etmektedir. 

Bu yansıma, kapitalizmde 19. yüzyılda artan işçi hareketlerine karşı kışkırtılan teorilerle de devam etmiştir. Günümüzün teorilerinin temelini kuran bu ilk teoriler başkaldırıların nedenini araştırır, başkaldırıya karşı korkuyu içerir ve kontrol etme zorunluluğu ve yollarını getirir. 1895'de Gustave Le Bon'un “Kalabalıkların Psikolojisi” başlıklı çalışması, bu sınıf korkusu ve nefret duygusunun bir ifadesidir: Le Bon çalışan insanları “çılgın kalabalık” ve “zihni bakımdan bulaşıcı hastalıklı” olarak niteler. Bu insanları kitle toplumu tarafından üretilen “kendi arzularıyla hareket etmeyen otomatlar” olarak tanımlar. Le Bon, milli gelenekleri kapitalist kentleşmeyle gelen kozmopolitanlığa karşı savunur. Eşitlik prensibine düşmandır. Kitle toplumunun ortaya çıkmasının ve “tehlikeli sınıfların” kentleri doldurmasının, elitlere ve mülkiyet sahiplerine karşı tehlike olduğunu belirtir. Bu durum karşısında, “bir mühendisin bir seli kontrol ettiği gibi” kitlelerin yönlendirilmesi zorunluluğunu savunur. Le Bon'un etkisini, propaganda incelemelerinde, Lasswell’in kitle anlayışında; propaganda tekniklerinde; iletişimin kişisel psikolojisine ve laboratuar araştırmalarına eğilen L. Festinger'in yaklaşımında buluruz.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...