Kültür İdeoloji ve Osmanlı Basını

Giriş 

Bu incelemede Osmanlı’da basın, kültür ve ideoloji konusu, bu kavramlar ve aralarındaki bağ üzerinde durulacak ve Osmanlı İmparatorluğu örneğinde eleştirel bir yaklaşımla tartışılacaktır. Bu amaçla, önce kültür, ideoloji ve basın kavramlarının nasıl anlamlandırıldığı açıklanacak ve ardından, basın konusu kültürel ve ideolojik anlamda irdelenecektir. 

Kültür, ideoloji ve basını anlamlandırma 

a. Kültürü anlamlandırma

Günlük dilde “kültür” dendiğinde, ilk akla gelen insan ve onun yaşamındaki belli bir oluşum ya da yaşantısının belli bir “yan”dır. Bu “yan” da çoğunlukla, sanata ve insan davranışında ince ve güzel olana indirgenir. Dolayısıyla, kültür, çoğu kez kendi içinde bağımsız gibi algılanan, örneğin tiyatro, film, resim sanatı, ağaç oyma, mimarlık gibi bir veya birkaç alan içinde sınırlandırılır. Kültür, toplumsal yaşamının her alanında insanın kendisini ve kendisinin olanı (veya olduğunu sandığını) ifadesidir; çünkü kültür, çeşitli topluluklarda yaşayan insanın, geçmişten gelen tecrübeler ve birikimlerle ve kendinin yarattıklarıyla kendi yaşamını nasıl ürettiğini anlatır. Başka deyişle, insanın kendini üretme yolu, onun kültürüdür. Üretme yollarındaki farklılıklar ise kültürel farklılıkları ortaya çıkartır. Dolayısıyla, hem çeşitli topluluklarda hem de tek bir siyasal yapı altında bir arada yaşayan insanlar, kendilerini üretme ve ifade biçimlerine göre benzer ve farklı kültürel özellikler gösterirler. Geniş insan kitlesini içeren sosyal oluşumların kültüründen söz ederken ancak yakınlıkları ve benzerlikleri göz önüne alan genelleştirmelerden hareket ederek çıkarsamalarda bulunmak mümkündür. “Makro düzey” anlamlandırmalarda ele alınan ortak faktörlerin sayısı azaldıkça ve bu faktörlerin kültürel benzerliği açıklama oranı azaldıkça genelleştirmelerle yapılan açıklamalar bir kültürü ifadeden çok ideolojik bilinç yönetimi alanına girer. Fakat geleneksel olarak uzun zaman dilimlerini ve çok sayıda insanı kapsayan birlikteliğin ve kültürel olayların açılanmasında (özellikle sosyolojik, siyasal ve antropolojik kuram ve incelemelerde) makro anlamlandırılmalara gidilir. Böylece, farklı alt kültürleri bir arada tutan siyasal sınırlar içerisinde oluşmuş “ulusal kültürler” (örneğin Amerikan, Türk veya Alman kültürü) açıklanır. 

Ideolojik poropaganda ve bilinç yönetimiyle iç içe olan ve özellikle siyasal sınırlar içindeki farklı yaşam biçimlerini ve kültürleri bir yana iterek ve hatta bazen red ederek gelen Makro düzey anlamlandırmalara günümüzde, bir yandan biraysel çoğulcu öznellikten bahsederken ve “grand teorileri” red ederken aynı zamanda “evrensel kültür, evrensel değer, kültürel globalleşme” savlarıyla gelen (ve kuramsal çelişkiye düşen) post-modern yaklaşımlar katılmıştır. 

Makro anlamlandırmaların yanında özellikle sosyal psikoloji ve psikolojinin birey ve grup içi benzerlik ve birey ve gruplar arası farklılıkları vurgulayan yaklaşımından hareketle mikro seviyeye inen açıklamalar vardır. Elbette, kültür, toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında insanın kendini nasıl ürettiğine bağlı olarak anlamlandırılabilir. Bu bağlamda, örneğin siyasal, ekonomik, sosyal, eğlence, dinlenme, aristokrat, işçi sınıfı, gençlik, müzik, sanat, aile, köy, kent, göçebelik, başkaldırı, boyunsunu, arkadaşlık, dostluk, çevre ve teknolojik kültürlerden söz edilebilir. 

İster makro, isterse mikro düzeyde anlamlandırılsın, kültürün dinamik niteliği unutulmamalıdır: Topluluklarda yaşayan insanın kendini üretim ve ifade biçimi tarih boyu daima değişmiş ve çeşitlenmiştir. Bu nedenle, örneğin, bilinen tarihten başlayarak günümüze kadar Anadolu yeknesak ve durağan bir kültürün değil, aksine, hem farkli imaratorluklar hem de Osmanlı İmparatorluğu gibi tek bir imparatorluğun egemenliği altında çok çeşitli ve zengin kültürlerin yaşadığı bir yer olmuştur. 

Dikkat edilirse, biz insanı ve toplumunu kültürel benzerlik ve farklılıklardan hareket ederek değil, insanın kendini üretme biçımindeki özwlliklerden ve değişimden hareket ederek açıklamaya çalışıyoruz. Bu bağlamda kültürü ve kültürel farklılığı ve değişimi oluşturan kültür denen sihirli bir varlık değil, yaşayan insanın yaşarken kendini ve topluluğunu günlük üretim biçimleriyle gerçekleştirmesidir. Kültürel değişim ve tarihin çeşitli dönemlerindeki kültürel farklılıklar, insanların belli zamanlarda ve belli koşullarda kendi materyal ve materyal olmayan varlıklarını farklı yollarla ürettiklerini gösterir. Dolayısıyla kültür aynı zamanda, belli bir topluluğun belli zaman ve koşullarda üretim biçimindeki sosyal kişiliği olarak da tanımlanabilir. 

İnsan, yaşamını aktif olarak üretirken, aynı zamanda toplumsal örgütlülükte bu aktif olarak üretilen tarafından üretilir; günlük deyimle içinde bulunduğu kültür ortamının bir ürünüdür. 

İster popüler, ister kitle veya sınıf kültürü olsun, isterse bir materyalin veya materyal olmayanın üretimi olsun, kültür ile, belli biçimdeki materyal yaşam ve bu yaşamın ideoloji ve bilinci üretilir. Yaşamın ideolojisi ve bilincinin üretimi, materyal kültürün üretim özellikleriyle beraber gider, onun tarafından belirlendikten sonra, onunla etkileşime başlar. Bu etkileşim sürecinde, sadece egemenliklerin ve kültürlerin yeniden-üretilip sürekliliği sağlanmaya çalışılmaz, aynı zamanda, karşıt olan kültürler üretilir ve mücadele verirler. 

Dolayısıyla, kültür belli bir zamanda, belli bir teknolojik yapıda, insanların “yaşam biçimlerinin tümü” olarak ele alınabilir. Beynin yapılanması, önce, biçimlerin, amaçların ve anlamların yavaş yavaş öğrenilmesidir ki böylece çalışma, gözlem ve iletişim mümkün olur. Sonra, aynı derecede önemli olarak, bu deneyimleri test etme, yeni gözlemler, karşılaştırmalar ve anlamlandırmalar yapmadır. Külturün iki yanı vardır: (a) Üyelerin eğitildiği bilinen anlamlar ve yönler; (b) Sunulan ve test edilen yeni gözlemler ve anlamlar. Bunlar insan toplumlarının ve beyninin (düşünme anlamında) ordinari süreçleridir ve bunlardan geçerek kültürün doğasını görürüz: Bu doğa daima geleneksel ve yaratıcıdır; en ordinari ortak ve en ince bireysel anlamlardır. Biz kültür kelimesini bu iki anlamda kullanırız: Yaşam yolunun bütünü ve özel keşif ve yaratıcılık süreçleri. Bazıları sadece bunlardan biri anlamına kullanır (Williams, 1993). Raymond Williams gibi, biz her iki anlamda ve her ikisinin kesişmesinin anlamlılığında kullanmaktayız. Dolayısıyla, kültür hakkında sorduğumuz sorular günlük üretim ilişkileri içindeki insanın derin kişisel anlamları hakkındaki sorulardır. 

Yaşam biçimindeki üretim ve ilişkisel farklılıkları ortadan kaldıran bütünleştirici tanımda kültür, herkese mal edilir, herkes için muhafaza edilir; herkesi düşmanlara karşı harekete hazır tutarak, gerektiğinde ezmek ve yok etmek için harekete geçirerek, herkes için korunur. Kültürü anlamada, bu dar ve yanlış yönlendirici çerçeveden çıkılarak, toplumun veya topluluğun genel ve çeşitli etkinlik alanlarındaki sosyal üretimin yapılış tarzının getirdiği egemenlik ve mücadeledeki ilişkiler ve farklılaşmalar çıkış noktası olarak alınmalıdır. Bu anlamıyla kültür, ne herkes için aynıdır, ne herkes için üretilir, ne de herkes tarafından ortak ve hakkaniyet ölçülerine göre kullanılır. Materyal ve materyal olmayan (bilgi, enformasyon, eğlence, eğitim, ideoloji) kültür mülkiyet ilişkilerinin bir parçasıdır; mülkiyet ilişkilerine bağlı olarak, bazı insanlar kültürel üretimde, materyalliğin (yapılanın, üretilenin) sahipleridir, diğerleri ise sadece üretilenin ücretli üreticisi, bazılarının satın alıcısı, kullanıcısı, tüketicisi ve taşıyıcısıdır. Materyalin ve kültürünün üretiminde, kapitalist düzenlerde, mülkiyet ilişkileri egemendir. 

Yaratılan kültürel ürün, aynı zamanda, bu materyal üretimin sürdürülmesi ve korunmasıyla ilgili siyasal, ekonomik ve sosyal faaliyetler ve düzenlemelerdir (yasalar, haklar, imtiyazlar, egemen ideolojiler ve yapımlar ve yaptırımlar). Bu üretim ilişkileriyle, bu ilişkileri destekleyen veya bu ilişkilere rağmen ve karşı, çeşitli biçimlerdeki diğer kültürler, “kendilerini yapmaya ve kendi yaşam biçimlerini” korumaya ve geliştirmeye çalışırlar. 

Ticaretin gelişmesiyle, üretim araçlarının ve ürünlerin alınıp satılmasıyla, kültüre hem ticari kültür eklenir hem de kultür meta olur. Metalaşmış ve ticari kültürle birlikte bu kültürün dili de gelişir. Bu dil egemen pazarın yapısını yansıtır. 

b. İdeolojiyi anlamlandırma 

İdeoloji insanın çevresiyle olan ilişkilerini anlama ve anlamlandırma, aralarında düşünsel bağ kurma süreci sonunda örgütlü yaşam içinde kendini düşünsel olarak konumlandırmasını ifade eder. Bu süreçte egemenlikler ve mücadeleler meşru ya da gayri meşru olarak tanımlanır ve bunların yürütülmesine katkıda bulunulur. Demek ki, toplumsal yaşamın her alanında ideoloji vardır ve ideolojinin ölmesi için toplumsal yaşamın her alanında egemenliğin subjektifliğinin nesnelleştirilmiş evrenselliği değil nesnel evrenselliğin oluşması gerekir ki bu da olanaksızdır. 21. Yüzyılın insanı nesnel evrensellikleri değil, öznel egemenlikleri deneyimlemektedir. İdeolojinin öldüğünü iddia edenin ideolojisine de yakından bakarsak, ideolojinin ölmediğini, bazılarının yaygınlaşan ekonomik ve kültürel egemenlikler olarak yaşamını devam ettirdiğini görürüz. 

Bir kavramı, onun oluşumunu veya durumunu tanımlamak da ideolojiktir. Bu nedenle ideolojinin tanımlanması da ideolojiden soyutlanamaz. Ideolojilerin son bulduğunu veya ideolojilerin yasadığını söyleyenler de ideolojiyi kendi ideolojilerine göre tanımlarlar. Terry Eagleton’un ideolojiyle ilgili tanımlamaları bize ideoloji hakkında oldukça yeterli bilgi verecektir. Eagleton’a göre ideoloji aşağidaki şekilerde tanımlanır: 

Sosyal yaşamda anlamların, işaretlerin\göstergelerin ve değerlerin üretim sürecidir. 

Belli bir sosyal grup veya sınıfın karakteri olan fikirler tümlüğüdür. 

Egemen siyasal gücü meşrulaştırmaya yardım eden fikirlerdir. 

Egemen bir siyasal gücü meşrulaştırmaya yardım eden sahte fikirlerdir. 

Sistemli bir şekilde saptırılan iletişimdir. 

Özne için bir pozisyon sunar (öznenin kendini ve dışını bir yere yerleştirmesini sağlar) 

Sosyal ilgi ve çıkar tarafından dürtülenmiş düşünce biçimleridir. 

Kimlik düşüncesidir. 

Sosyal bakımdan zorunlu düştür. 

Güç ve ilişki varsayımıdır. 

Bilinçli sosyal aktörlerin dünyalarını anlamlandırdığı araçtır. 

Faaliyet yönelimli inanç setleridir. 

Dil ile fenomensel gerçeği karıştırmadır (bazı kültürelcilerin ve söylem analizi yapanları durumu). 

Semiotik kapanıştır (dil ile biçimleniş ve ideolojinin kendini savunuşu). 

Sosyal yaşamın doğal gerçeğe dönüştürüldüğü süreçtir. (Eagleton. 1991: 1-2) 


c. Kültür ve ideoloji bağı 

Egemen kullanımda kültür değeri ve değerliyi anlamlandırılır; ideoloji kültür kavramıyla işlevsel anlamda ilişkilendirilmez; ideoloji, ön yargı gibi negatif anlamlandırmalar yüklenerek, kültürden ayrı ve farklı bir olgu gibi sunulur. Bu ayırımın kendisi ideolojiktir. Çünkü kültür ve ideoloji iki farklı ve bağımsız oluşum değildir. Ideoloji en geniş anlamıyla kültürlerin nasıl yapılandırıldığını anlatır. Egemenlikler ancak bu yapılandırmayla normalleştirilir ve meşrulaştırılır ve bu alandaki mücadeleler biçimlenir. Bu yapılandırma planlı ve kasıtlı olduğu gibi, çoğunlukla egemen kurumların günlük çalışma biçimlerine bağlı olarak yükselen ve yükseltilen değer, yargı ve sembol sistemleriyle oluşturulur. Bu yapılandırmada egemenlikler de ve mücadeleler de meşrulaştırılır. Bu meşrulaştırmayla insanın, insanlığın, ilişkilerin, toplumun, geçmişin, şimdinin ve geleceğin ne olduğu, dünyanın nasıl olduğu, nasıl çalıştığı ve çalışması gerektiği bilinci oluşturulur. Bu fikirler semboller ve kültürel pratiklerle insanları egemen iş yapış biçimlerini (ücret politikalarını, yerin ve zamanın örgütlenişini, neyin doğal olduğunu ve olmadığını, insanın toplumdaki rolünü) normal, doğru, istenir ve evrensel görüp kabul etmeye yöneltir. İdeolojiyle insan ve dünyası kurulur ve yürütülür. Egemen ideolojide bu dünya, egemenliklerin, yoksunlukların, ezmenin ve ezilmenin normalleştirildiği bir dünyadır. İnsan kendi dünyasını, kendini içinde bulduğu koşullarda kurarken aile, okul, sinema, internet cafee, televizyon, McDonalds, kahvehane, pastahane, firma, iş yeri, özel ve devlet kurumları vb örgütlü egemenlikler de bunu yapar. Dolayısıyla insanın kendini oluşturması kendi isteği yönünde gerçekleşmez. Bu oluşumda insan ideoloji ile materyal ilişkiler dünyası arasındaki kendi gerçek konumunu düzenlerken, aynı zamanda sahte umutlar ve düşler bağıyla yaşam koşullarına bağlanır. Dolayısıyla, ideoloji materyal gerçekleri yansıttığı gibi hayalleri de yaratıp destekleyerek bir egemenliğin perçinlenmesi ve yürütülmesine yardım eder. Bu egemenlik kültürel olarak nitelenen alanı da içine alır. 

K. Marks’a göre ideolojik yapılar yaşamın ve şeylerin düzenine uygun, yani doğal görünür. Dolayısıyla ideolojik süreçler doğallaştırır. İdeolojik yapılar tarihsel gelişmenin mantıksal sonucu olarak görünür. Böylece, ideoloji tarihselleştirir. İdeolojik yapılar toplumun doğal bir şekle eriştiğini (Amerika) veya olgunlaşma yolunda olduğunu (Türkiye) anlatarak, örneğin 1960’larda bazı ülkeler için modernleşme ve kalkınma gerekliliğiyle gelirken, 1990’larda ideolojilerin son bulduğu iddia edilerek ideolojinin desteklediği egemen yapı ebedileştirilir. İdeolojik yapılar desteklediğini ebedileştirerek evrenselleştirir ve ölümsüzleştirir: İnsanlığın siyasal tarihi ilkellikten başlayarak çeşitli sistemlerden geçip demokrasiye ulaşmıştır. Demokrasi insanın doğasını ve doğallığını anlatır. Bir kez demokrasiye ulaşımı, geri kalan bunun çürümesini vb engellemektir. Dikkat edilirse, bu ideolojik sunumda demokrasiye ulaşılınca siyasal tarih son bulmaktadır. 

Özetlersek, birbiriyle fonksiyonel bağıntılı olan siyasal, kültürel ve ideolojik yapılar ve amaçlar ekonomik yapı ve amaçların garantisi olarak görev yaparlar (Parenti, 1974, 1986; Schiller, 1973; Chomski, 1988,1988b;Curran, 1987, 1995; Garnham, 1979, 1990; Said,1989; Thompson, 1990). 


Basın, kültür ve ideoloji 

Bu bölümde basını kültür ve ideoloji ile ilişkilendirilecektir. Bu anlamda basın temel olarak iki biçimde ele alınabilir: Birincisi basın denen örgütlenmenin oluştuğu çevre, ikincisi ise basının örgütlü etkinlik olarak kendisi. 

Birincisinde basının çıkışı veya getirilişiyle ilgili gereksinimler üzerinde durmak zorunluluğu ortaya çıkar. Basın ve kültür, basının bir toplumda ortaya çıkışını dayatan gereksinimler ve değişmeler yanında, bununla bağıntılı ekonomik ve siyasal örgütlenme, iş yapış biçimleri (porfesyonellik) ve yasal kültürle iç içedir. Basının Osmanlı İmparatorluğunda toplumsal yaşama girmesine kim veya kimler gereksinim duymuştur ve bu gereksinimin nedenleri nedir? 

Bu sorunun yanıtı, genellikle öne sürülen taleple ilgili nedeni geçersiz duruma düşürmektedir, Çünkü ne Anadolu ne de İstanbul halkının talepleri Osmanlı basının oluşumu ve gelişmesinde rol oynayabilirdi. İnalcık’a göre (1999) Lale devrine kadar Osmanlıların matbaaya ilgi göstermemesinin temel nedeni, halk kitlesinin dini metinler dışında bilgi kaynaklarına ilgisizliğidir. Diğer neden ise İstinsah işinin medrese öğrencileri, danişmentler ve işini kaybetmiş kadı, müderris ve katiplerin geçim aracı olmasıydı. Elle yazılmış (istinsah) dini metinler dışındaki metinler için pazar yoktu. Halkın ilgisi bağlamındaki neden, okumayı bilmenin çok ötesinde, basının varlığını gerektiren bir istemin halkın günlük yaşamında olmamasıdır. Osmanlı imparatorluğunda endüstri, milli burjuvazi ve işçi sınıfı oluşumu oldukça sınırlı kaldı. Bu arada, tarım alanında ağalar (ayanlar, derebeyleri) güçlerini perçinlemeye devam ettiler. 1913'de nüfusun % 5'ini oluşturan ağalar verimli toprakların % 65'ine sahiptiler (Berberoğlu, 1987:128). Kırsal alanın "burjuva orta sınıfı" (küçük burjuvazisi) doktorlar, avukatlar, öğretmenler, adli ve idari bürokratlar ve esnaftan ibarettir. Ancak bu sınıf, kapitalist gelişmeyi oluşturan sermaye birikimi ve gelişme olanağı bulamadı. Osmanlı yönetimindeki modernleşmeden saray din-uleması (şeriatçı-alimler) dışta tutuldu, dışta bırakıldı. Bunun da nedeni çok açıktır; Pozitivist batı biliminde, metafizik feodalizme son veren kapitalizmle örgütlü-din, siyasal ve bilim sahnesinden kovulmuştu. Tanzimat ve sonrasında ulema sınıfı siyasal güç mücadelesinde uyumsuzluk yaratan, çelişkili ve karşıt bir güç olarak ortaya çıktı. Böylece, Osmanlı imparatorluğunda egemen iletişim, Avrupa’dakine benzer bir gelişme gösterme yerine, Orta çağ biçiminde kaldı. Dolayısıyla Osmanlı imparatorluğu gibi bir yapıda basının ortaya çıkması ancak basının egemen siyasal ve ekonomik güçlerin öncelikle yönetim gereksinimleri için basın teknolojisini ve bilgisini transfer etmesiyle gerçekleşebilmiştir. Osmanlı imparatorluğunda basının ve basınla ilgili ifade özgürlüğünün, gelişen Osmanlı burjuvası tarafından yaratması olasılığı azdır, çünkü böyle bir ekonomik gelişim yeterince olmamıştır. Dışla olan ilişkilerinde güç kaybına uğrayan ve buna çözüm için yine baş edemediği dışa, yani Batı’ya dönen Osmanlı yönetimi, Batı’dan ordusunu nasıl modernleştireceğini öğrenme ve teknoloji ve bilgi transferi işine girişti. Osmanlı yönetimi güç kaybına uğradıkça ve imparatorluk içinde kontrolü sağlama güçlükleriyle karşılaştıkça, çözüm yolları aramak zorunda kaldı ve bu çözümlerden biri de resmi bir gazete çıkartarak çözülen iletişim ağını ve dolayısıyla merkezi idarenin kontrolünü sağlama çabası oldu. Matbaanın ülkeye girmesi sonrasında basılmış olan kitaplar sözlük, coğrafya, askeri teknoloji, siyaset ve tarih alanlarında sıkışıp kalmıştır. Bu alanlar da halk kitlesinin değil, idareci ve aydın kesimlerin gereksinimini karşılamaktaydı. Dolayısıyla basın teknolojisi ve girişimindeki egemen amaç yönetimseldi. Gerçi Osmanlı İmparatorluğunda 15’yüzyılın sonlarından itibaren Yahudilerin matbaaları vardı ve kitap basıyorlardı. Hatta Venedik’te Osmanlı ülkesinde satılmak üzere Arap alfabesiyle kitap basıldığı da bilinmektedir. Osmanlılar ilk basım teknolojisini 1717'de aldılar. Fakat iletişim teknolojilerinin transferi ve iletişim sisteminde kıpırdanmalar Lale devriyle ve gelişmeler ise 19. Yüzyılın ikinci yarısında başladı. ilk resmi gazete, Takvim-i Vekayi, 1831'de çıktı. Batı’daki gibi, basın burjuvazinin feodal siyasal düzene karşı özgürlük mücadelesinde kullanılan güçlü bir araç değildi. Resmi güç tarafından sıkı kontrol altındaydı (Frey:1963:312). 

İkinci Mahmud dönemine kadar devletle halk arasındaki iletişimde, devlet halka ulaşmak istediğinde fermanlar çıkarılır (ve taşra halkının haberi bile olmaz) ve bazen yerel birimlerde tellallarla "duyduk duymadık demeyin" ile başlayan bildirmeyle iletilirdi. Tellallar haber okuyuculardı. Bu 1831'de devlet politikalarını halka iletebilecek Takvim-i Vekayi adlı ilk resmi gazete çıkarılmasıyla modern bir biçime sokuldu. Gazete ulaklar tarafından ülkenin her yerindeki bürokrasiye ulaştırılıyordu. Kentlerde Mahalle yönetimi yapan imamlara kadar gidiyordu. Diğer azınlıklar nedeniyle gazete Rumca, Ermenice, Arapça ve Farsça çıkarıldı. Başta Takvim-i Vakayi gazetesini imparatorluğun bu dilleri ve imparatorlukta egemen olan Fransızca olarak yayınlandı. Fakat kısa zamanda bu çok dille yayına son verildi. Milliyetçi akımların hızla egemen olduğu 19. Yüzyılda Osmanlı “millet” yapısı kültür ve ideolojide basın politikalarını da kaçınılmaz olarak çıkmaza sokacaktı. Siyasal bütünlüğü korumak için milliyetçilik yerine çoğulcu ideolojik yaklaşım, 19. Yüzyılın ikinci yarısında çoktan anlamını yitirmişti. Yönetimin basından geçerek milliyetçi bir duruma girmesi sürekli toprak kaybeden ve gerileyen Osmanlı imparatorluğu için fonksiyonel bir seçim de değildi. 

Bürokratik uygulamalar ve denetim Osmanlı imparatorluğu geriledikçe zayıfladı; Merkezi idarenin zayıflaması nedeniyle, İstanbul’dan uzaklaştıkça, iletişim ağı ve bu ağ üzerindeki kontrol gittikçe ortadan kalkıyordu; Dolayısıyla, yerel yöneticiler kendi çıkarını devletinkinin önüne koyuyorlardı: Örneğin "her kilometre kare için, vergi gelirleri, İstanbul’da olan uzaklıkla orantılı olarak azalıyordu." (Cumberland, 1924). İstanbul’un emirlerini yerine getirme, yasalara uygun iş görme, haydutluk, ağaların ağırlığı iletişim ağlarının zayıflaması ölçüsünde fazlalaştı. Böylece, yönetici elitin gücü iletişim ağının niteliğine koşut olarak değişiyordu. Bu durumda, İmparatorluğun yönetimi için resmi basının fonksiyonelliği sınırlı kalacaktır. 

Merkezin özel basına özgürlük tanıması olasılığı da ancak siyasal kontrol ve güvene sahip bir yönetimde artar. Osmanlı yönetimi İstanbul’da ve İstanbul dışındaki basını hem yasal kurallarla hem de ekonomik teşvik (örneğin yayıncıya maaş bağlayarak) yoluyla kendine bağlamaya çalışmıştır. Bunun sonucu olarak özel şahıs sahipliğinde ve yönetimin mali desteğinde olan gazeteler çıkmıştır. 1840’ın başında resmi gazete dışında çıkmaya başlayan Ceride-i Havadis (sahibi İngiliz) devlet yardımıyla desteklenmiş yarı resmi bir karaktere sahipti. Türkler tarafından çıkartılan Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar’ın ardından 1860’lardan sonra gazete sayısı artmaya başlamıştır. Basında mesleki ve popüler ilgiye yönelen mecmular da 19. yy ortalarından sonra gelişmeye başladı. 

Doğal olarak, devlet desteğinde olmayan ve devlet politikalarıyla çok az bile olsa uyum içinde olmayan basın yasal engeller ve uygulamalarla karşılaşacaktı. İstanbul’u terk edip Avrupa’ya gitmek zorunda kalan aydınlar gibi, bazı basın organları da Avrupa’ya göç etti. Tanzimat, meşrutiyet, milliyetçilik karakterindeki basın egemen Osmanlı politikası, kültür ve ideolojisiyle uyuşmayacaktı. Bu basın Osmanlı mutlakiyetine karşı mücadele veren Tanzimatçıların ve jön Türklerin ve diğer grupların siyasal kültürünü ve ideolojisinin ifadesiydi. 

Dolayısıyla, Osmanlı imparatorluğu basınını, İmparatorluğun kültür ve ideolojisinin yansıtıcısı olan resmi, yarı-resmi ve özel karakterdeki İstanbul ve İstanbul dışı basın; ve yönetime ve politikalarına kültürel, ırksal, politik ve ideolojik nedenlerle uyumsuz olan basın olmak üzere iki genel gruba ayırabiliriz. 

Basını İstanbul, İzmir ve taşra basını gibi coğrafik ölçüye göre ayırımın geçerli bir gerekçeyle anlamlandırılması gerekir. Coğrafya eğer jeopolitiğin bir parçası olarak anlamlandırılmıyorsa veya sosyo-ekonomik bir temelle ilişkilendirilmiyorsa anlamsızdır. 

Osmanlı resmi ve yarı resmi ve diğer gazetelerin çıktıktan sonra okunurluk bakımından yaygın olmadığı veya diğer bir deyimle talebin yaygın olmadığı gerekçesiyle kapandığı veya sınırlı kaldığı yorumu bu sorunu açıklamaya yetmez. Resmi gazetenin varlığını talebe bağlamak yeterli değildir. Resmi gazetenin merkezi yönetimin merkezdeki ve taşradaki dairelerine yayılmaması sorunu yönetimin etki ve kontrol sorunları olduğuna işaret eder. Takvim-i Vakayı eğer çok dilli yayından tek veya iki dile düşmüşse ve İstanbul dışına yayılmada zorluklarla karşılaşmışsa, neden talep azlığı değil, arzın etkinliği ve resmi gazeteye gereksinim duyan ve duyması gereken talebin doğasıyla ilgilidir. Takvim-i Vekayi Osmanlı yönetim kültürünün bir ifadesi olarak ortaya çıkmış ve biçimlendirilmiştir. Rumca, Ermenice, Arapça ve Farsça ve Fransızca nüshalarla yayınlanması yönetimin egemenliği altındaki geniş kitlelere ulaşma isteğini anlatmaktadır; fakat sonradan sadece Türkçe ve Fransızca olarak yayınlanmaya devam etmesi yönetimin politikalarında kültürel egemenlikteki tercihlerini göstermektedir. 

Sonuç 

Osmanlıda resmi basını gerekli kılan neden ekonomik değil, yönetimseldir. Avrupa’da burjuva basınını yaratan gereksinim ise sadece ekonomik değil, kendini ifade özgürlüğü arayan siyasaldır. Osmanlı monarşisine karşı direnen ve mücadele veren basın için ekonomik çıkar ideolojik ve siyasal karakterden çok sonra gelir. Bu tür basında ekonomi, kar değil, varlığını sürdürebilme gereksinimi anlamınadır. Dolayısıyla bu tür basın kültürü, ticari kültürden çok, siyasal ideolojinin egemen olduğu bir kültürdür. 

Resmi basının ürünü egemen siyasal yönetimle ilgilidir. Resmi olmayanların ürünü ise haber ve diğer türlerle gelen fikirdir. Bu fikir-ürünün içeriği ideolojiyi ve biçimi ise kültürü anlamlandırır. 

İkincisi basının kendisinin bir teknolojik yapı olarak ele alınmasıdır. Burada üzerinde durulması gereken konuları birbiriyle bağıntılı birkaç grup içinde toplayabiliriz: 


bir ticari etkinlik olarak basın nasıl örgütlenmiştir ve örgüt kültürü ve ideolojisi nasıl gelişmiştir: Bu bağlamda örgüt yapıları, örgüt kültürü, basında mülkiyet ve mülkiyet ilişkileri, üretim ve dağıtım teknolojileri ve yapılanması, örgütün yasal dış çevresiyle olan bağının incelenmesi gerekmektedir. 


Basın teknolojisi, teknoloji üretimi ve transferi, teknolojinin kültürü ve meslek ideolojisi. 


Basının içeriği ve ürün politikaları. 

Yukarıdaki bağlamda Osmanlı basının incelenmesi varsayımlar ötesinde oldukça faydalı bilgilerin elde edilmesini ve dolayısıyla Osmanlıdaki basın konusunun daha ayrıntılı olarak anlaşılmasını sağlayacaktır.
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...