Bilimsel Araştırmada Tanımlamayla Gelen Öznel Çerçeve ve Bilimin Egemen İletişim

İrfan Erdoğan 

Özet 

Bu inceleme akademik araştırmalarda sorun belirlemeyle başlayan süreçte tanımlama sorunsalını ele aldı ve tanımlamayla gelen nesnelleştirmeleri ve sonuçları eleştirel bir bakış açısından değerlendirdi. Temel amaç, konuyu irdelerken üzerinde durulması gereken sorunları ortaya koymak ve sosyal bilimlerdeki egemen yönelimin soruşturulmasına katkıda bulunmaktır. 

Giriş 

“Soruşturulmayan hayat yaşamaya değmez” diyor Plato. Ben de “haklısın ama, evindeki köleden hizmet beklerken, köleliği soruşturmanın anlamını hiç soruşturdun mu?” diyorum. Plato da hizmetçisi de ölmüş çoktan. Şimdi yaşayan egemenlik ücretli\maaşlı köleliği soruşturarak postmodern durumdaki postmodern özgürlüklerden bahsetmektedir. 

Akademik alanın en önemli sorunlarından biri de sosyal bilimlerdeki incelemelerde sorun tanımıyla başlayan ve onu takip eden süreçlerdeki nesnelleştirilmiş öznelliktir. Tanımlama bilimsel girişimin kuruluş ve uygulamadaki hareket taşıdır. Niteliksel incelemede sistematik ve tutarlı bir şekilde yapılan kuramsal tanımlamalarla ve pozitivist-amprisizmde ise işlevsel tanımlamayla sürdürülen süreçte bilimsel bir nesnelliğin kurulduğu ve bilimsel bir nesnelliğe ulaşıldığı anlatılır. Bu nesnellik içine, aynı zamanda, bilimsel yansızlık/tarafsızlık (neutrality) ve ideolojiden arınmışlık da yerleştirilir. Böylece sosyal bilimlerde inceleme faaliyetlerinde belli bir yaklaşım tarzı geçerli kılınır. Araştırma girişiminde bulunan akademisyenlerin bazıları farkında olmaksızın ve bazıları ise bilinçli olarak seçimlerini bu doğrultuda yaparlar. 

Ne zaman bir araştırma yapma gerekliyse, araştırmacı inceleme yapma sürecine başladığında, daima önce sorun tanımlaması ve kuramsal gerekçe sunumuyla yüz yüze gelir. İncelemede kuramsal gerekçeler ve kavram tanımıyla bir doğrunun çerçevesi belirlenmez. Sorun doğruluk veya yanlışlık değil, tanımlamayla gelen bir yapının anlaşılması ve irdelenmesidir. Hem bu nedenle hem de araştırma tasarımı sürecinin gereği olarak, tanımlamanın yapılması bir bitişi anlatmaz; aksine kuram kurmak veya test etmek ve inceleme yapmak için tanımlama vazgeçilmez bir gerekliliktir.1 

Bu inceleme sorun tanımıyla başlayan süreçte tanımlama konusuna eğilecek ve tanımlamayla gelen nesnelleştirmeleri eleştirel bir bakış açısından değerlendirecektir. Bu amaçla, önce bilimin nesnelliği, kuram ve yöntem sorunları özlüce tartışılacaktır. Ardından tanımlamanın ima edilen anlamları ve bu anlamlardaki doğruluk iddiası ve tanımlamanın kuramla ve ideolojiyle, egemenlik ve mücadeleyle olan bağları üzerinde durulacaktır. Tanımlarda, açıklamalarda ve değerlendirmelerde iletişim ve iletişim “bilimleri” alanı örnek olarak kullanılacaktır. 

İncelemenin amacı, konuyu eleştirel bir açıdan irdelerken, doğru cevaplar sunmak yerine, üzerinde düşünülmesi gereken önemli sorular ortaya atmak ve bu sorulardan geçerek okuyucunun belleğinde inceleme gerekliliği düşüncesini uyandırmak, böylece sosyal bilimlerdeki egemen yönelimin soruşturulmasına katkıda bulunmaktır. 

Bu amaçla, bilimin nesnelliği, kuram ve yöntem sorunları özlüce tartışıldı; tanımlamanın anlamları ve bu anlamlardaki doğruluk iddiası ve tanımlamanın kuramla ve ideolojiyle, egemenlik ve mücadeleyle olan bağları üzerinde duruldu. Tanımlarda, açıklamalarda ve değerlendirmelerde iletişim ve iletişim “bilimleri” alanı örnek olarak kullandı. Bu bağlamda bilimde nesnellik; kuram ve tanım bağı; tanımın inceleme süreçleri, sonuç ve önerilerle ilişkisi irdelendi. Gönderici, mesaj, alıcı ve etki; denge arayan sistem ve sisteme adaptasyon; ortak referans çerçevelerinden geçen paylaşma; ortak semboller ile betimlenen iletişim tanımları üzerine eğilindi. Tanım, sorun ve çözüm bağında iletişim çökmesi, mesajı yanlış anlama, kamu iletişiminin beceriksizliği, bireysel tutumlar, etki, çatışma ve barış, teknolojik aracın globalleştiren güç olması ele alındı. 

Sosyal bilimlerde egemen araştırmalardaki tanımlamaların kuramla, ideolojiyle ve öznel amaç ve çıkarlarla bağıntılı olduğunu tartışan bu inceleme niteliksel kuramsal bir karaktere sahiptir. İncelemeye örnek olarak seçilen tanımlamalar iletişimde hem öğretim üyelerinin hem de öğrencilerin bildiği, dolayısıyla kaynak bile göstermeye gerek olmayan, egemen tanımlamalardır. 

İncelemenin kuramsal yaklaşımına göre, oldukça idealleştirilmiş tanımlamadan ve nesnellik iddialarından geçerek, bilimin nihai amacının yönetim amaçlı değişim ve süreklilik sağlamak için kontrol etme olduğu gerçeği gizlenir. Bilim, aslında, üretim biçimleri ve ilişkileri içinde önemli bir egemenlik ve mücadele alanıdır. 

Bilim ve araştırma: Amaç tanımı 

Bilim, kapitalist üretim ilişkilerinde hem "ekmek parasını kazanma" çabasında olan maaşlı/ücretli köle durumundaki insanların örgütlü egemenlikteki faaliyet alanıdır, hem belli güçlerin egemenliklerini korumak için araştırma ve geliştirme etkinliklerini doğrudan yönettikleri ve/veya üniversite çevrelerine yaptıkları "yardım ve teşviklerle" yönlendirdikleri bir alandır. 

Bilimin amacı, karmaşık ve zengin anlatımlarla daima “herkes, bütün insanlık için” diye tanımlanır. Bütün insanlık için olan bilim, gelişmek ve ilerlemek için tutarlı ve sistemli tanımlamalar yapar, ilişkiler ve nedensellik bağları bulur, öngörür ve açıklamalar getirir.2 Bu oldukça asil tanımlamadan geçerek, bilimin nihai amacının arzu edilen yönde değişim ve süreklilik sağlamak için kontrol etme olduğu gizlenir veya ikinci plana itilir. Kontrol amacı gizlenmediğinde ise, bilimle aranan kontrolün gene insanlık, uygarlık, gelişme ve ilerleme amaçlı olduğu belirtilir. Elbette, bu yolla bilimin kim ve ne için olduğu evrenselleştirilir.3 

Aslında bilim egemenlik ve mücadele ilişkilerinin önemli bir parçasıdır. Egemenliğin sürdürüldüğü ve mücadelelerin verildiği bir alandır. Bilim çok ender olarak insanlar arasındaki ortaklaşa paylaşmayla ilişkilidir; çünkü, sosyal ilişkilerde mülkiyet yapılarından ve ilişkilerinden geçerek diğer insanların ve doğanın üzerinde kurulan ve sürdürülen kontrolün parçasıdır. Bilimin siyasetten ve ekonomiden bağımsız olduğu iddialarının aksine, bilim BİZ için ONLAR üzerinde kontrol amaçlı olarak kullanılır. Dolayısıyla, 2000 yılının enformasyon çağında bilgi ve enformasyon bolluğu iddiası kontrol edilen ve düzenlenen bilgi üretimi, kullanımı ve akışı gerçeğinde anlamını büyük ölçüde yitirir. Bilimsel bilgi herkesin elde etmesine (ulaşımına) açık değildir; değerli bir sermayedir ve onu kullanmak isteyen herkes veya her bilim adamına açık değildir. 

İnsanın örgütlü tarihinde bilim daima egemen güçlerin denetleyici egemenliği altında olmuştur. Dolayısıyla, bilimde “ne için bilgi” sorusuna en özlü cevap var olandan daha iyi kontrol edebilmektir. Bilimin kimin için olduğuna yanıtı bilimsel üretim araçlarına gereksinim duyan ve bu araçlara ulaşabilen, sahip olan veya onları kontrol edenler üzerinde durarak aramak gerekir. Fakat 2000 yılının bilinç yönetiminden geçerek sahte gerçekler ve imajlarla yönetilen dünyada, örneğin örgüt iletişiminde, örgütler baskı ve sömürü aracı değil, toplam kaliteden, duyarlılık eğitiminden, katılımcı yönetimden, halkla ilişkiler etkinliklerinden, reklamlardan, promosyonlardan ve tanıtımlardan geçerek halka veya müşteriye hizmet verme çabasıyla didinen ve sosyal sorumlulukla yanıp tutuşan etkilenmiş yapılar olarak sunulur.4 

Bilimsel üretim araçlarına sahip olanlar veya örgütlü egemenlikten geçerek kontrol eden bir azınlık bilimsel incelemenin yönünü ve hatta içeriğini büyük ölçüde belirler. İnsanların büyük çoğunluğu bilimsel üretimin alıcı\tüketici\kullanıcı ucundadırlar; bilimin bitmiş ürününü kullanırlar. Bu ürünleri kullanmak da hakkaniyet ölçülerine göre dağıtılmamıştır: Kullanımı belirleyen kullananların ekonomik konumudur (sınıfsal yapı). Bilim (örneğin tıp bilimi) bireyleri toplumdaki gerçek veya potansiyel güçlerine göre farklı olarak muamele eder. 

Bilimsel araştırma herkes için değildir; fakat herkesin parçası olduğu her şeyi yönetmek amacı nedeniyle herkesi ilgilendirir. Herkesin faydasına da değildir: Fayda, üretim araçlarına sahipler ve yatırımı yapanlar içindir. Kırıntılar üzerine mücadele fayda ve faydayı paylaşmada özgürlük ve fırsat eşitliği imajı verir. Bilgi özgür gezen gezgin değil, mülkiyettir ve, dolayısıyla, pazar değeri olan emtiadır. Alınıp satılır. Sıralarda oturan öğrenciler ve kürsüdeki öğretmen, okulun sınıfı ve düzenlenişi, bunun en belirgin örneğidir. 

Egemen bilim faaliyetlerinin altında, gerçekte, bir teknolojik ve bu teknolojik yapıyı meşrulaştıran ideolojik egemenliğin, bu egemenliğin sağladığı çıkarlar düzeninin korunması ve gelişmesi çabası yatar. Bugün gelişmiş ülkelerde özelleştirme ve yasal kuralları kaldırma (deragulation) gündemdeyse ve egemenlik kazanmışsa; bu, kamu sisteminin ve destekleyenlerin siyasal ve ekonomik pazardaki görece egemenliğinin oldukça zayıfladığına, egemenliği özel teşebbüse devretmek zorunda bırakıldıklarına işaret eder. Nesnel gerçeklerin, doğruluğun, yanlışlığın, haksızlığın farkına varılmasını ve bu nedenle en doğruyu seçmeyi anlatmaz; özel teşebbüsün, ekonomik ve ideolojik bir gücü kendi kontrolü altına almasını anlatır. Güç ilişkileriyle egemenliği belirlenen ve sürdürülen ve ideolojik pratiklerle nesnelleştirilen öznel çıkarlar, toplumda doğruyu tanımlar ve kurumlaştırır. Yani, doğruyu ve haklıyı saptayan nesnel kıstaslar değil, belli güçlerin nesnelleştirilmiş öznel çıkarının ölçekleridir. Bunun yansımalarını bilimsel yaklaşımlarda görürüz. 

Bilimin tanımı: Nesnellik 

Egemen akademik söyleme göre, bilim nesneldir, mantıksaldır ve sistematiktir. Bilimin nesnelliği bilimin bulgularının uzman olan herkes tarafından, göz önünde, gizli olmadan, test edilebilirliliği anlamında kullanılır. Bilimin öznel görüşlerin değil, nesnel bulguların ifadesi olduğunu anlatır. Bilimin mantıksallığı, bilimin kabul edilmiş nedensellik kaideleri tarafından yapıldığı anlamındadır. Bilimin nesnelliğini belirleyen mantıksallık, bilimin belli kuralsal süreçlere dayanması ve bu süreçlerle test edilen fenomenin herkese açık bir şekilde bilen kişiler tarafından test edilerek bulguların, hipotezleri ve teorinin geçerliliğinin saptanmasıyla ilgilidir. Nesnellik mantıksallığın kabul edilen kaidelerinden geçerek elde edilir. Mantıksallık ise tanımlama kaideleri, tümdengelim ve tümevarımla sonuç çıkarma ve olasılık teorisine dayanır. Böylece, bilim tutarsızlığı ortadan kaldırmaya yönelik sistemli yaklaşım tarzını getirir. Bilimsel yöntem tutarsızlıkları gidermeye çaredir. 

Bilimsel metodun, diğerlerinden farkı, bir soruya veya soruna yaklaşımda belli sistematik süreçlerden geçerek nesnellik veya nesnelliğe yakınlık kazanmaya çalışmasıdır. 

Yukarıdaki gerekçelerden de hareket ederek, sosyal bilimlerle uğraşanların önemli bir bölümü kendini toplumdan bağımsız gözlemci olarak sunar ya da öyle sanır. Bu yolla sorunsal tanımlamalar, kavramsal tanımlamalar, bu tanımlamaların çıkıp geldiği kuramsal yapıya veya bu tanımlamalarla kurulan kuramsal bir çerçeveye bağlı olan bilimsel açıklamaları nesnelleştirirler. Bu bilimsel açıklamaların bir grubu da, örneğin, iletişim kavramıyla gelen ve günümüzde oldukça abartılan, bireyin kendi kendiyle iletişimi gibi mikro seviyelerden, enformasyon teknolojilerinin akıl almaz globalleştirme ve demokratikleştirme etkileri gibi makro seviyelere kadar olan yapılar ve ilişkiler üzerine olmaktadır. Elbette, burada akla gelen ilk ve en önemli soru şudur: Tanımlamalar, bu tanımlamaların bağlı olduğu kuramsal yapılar ve dolayısıyla bilim evrensel gerçekleri, süreçleri ve doğal yasaları mı anlatıyor? Nesnel mi? Bir diğer deyişle, bilim siyasal ve ekonomik amaçlardan bağımsız mıdır? Amacı sadece "bilmek" olan bilim, bilme girişiminde başından sonuna kadar nesnel ölçekler kullanıyor, nesnel olarak herkes için nesnel açıklamalar ve öneriler mi getiriyor? 

Orta çağlarda feodalizmin egemenliğindeki bilimsel gerçeğe göre dünya düzdü; aydınlar bu düzlük varsayımına destek olan bilimsel açıklamalar getiriyor, böylece midesini rahatça doldurma koşulunu kullanıyor ve alkış topluyordu. Karşı gelenler veya aksini iddia edenler teolojik meşrulaştırmalara dayanan feodal mekanizmalarla yola getiriliyordu. Günümüzde ise sermaye tarafından top gibi oynanan dünya yuvarlaktır; düz diyen ciddiye bile alınmıyor ve ısrar ederse deli gözüyle bakılıyor; daha ısrar ederse (örneğin Teolojik düzeni kurmak için örgütlenir ve güç kullanmaya başlarsa) özgür ifadenin egemen olduğu ve fırsat eşitliğiyle zenginleştirilmiş 2000 yılının modern toplumlarında demokrasiyi koruma adına meşrulaştırılmış bir şekilde başları eziliyor. 2000 yılındaki bilimsel girişimlerle, "Amazon ormanlarına en kısa yoldan nasıl televizyon götürerek ilkel kavimleri kalkındırırız" diye bilimsel araştırma yapan ve önerilerle gelenler ödüllendirilirken, "belli bir egemen azınlığın çıkarı uğruna dünya tahrip ve talan ediliyor; Amazon’u kalkındırma bahanesiyle beyin yıkayanlar aslında kendilerini kalkındırıyor" diye sonuç çıkaranlar ise gelişmişlerde ekonomik bakımdan ve gelişmekte olanlarda ise hapse tıkılarak veya faili meçhul ölümle cezalandırılıyor. Daha acıklısı, iletişimin yüzde sekseni vücut dilidir diye yarım saat bunu sözle anlatanları, bu yarım saatlik sözlü iletişimi dinleyenlerin arasından bir kişinin bile çıkıp “hocam, yarım saattir konuşuyorsunuz ve bu iletişimin yüzde seksini nasıl oluyor da vücut dili oluyor?” diye sormanın akla gelmemesi nesnellik nedeniyle mi? Aklına gelen varsa nesnelliğe karşı gelmemek için mi susuyor veya söz verilmeyerek mi susturuluyor? 5 

Sosyal bilimlerde nesnellik genellikle akademik camiada çoğunluk tarafından benimsenen egemen bir yönelimin tanımladığı öznelliktir. Buna genelleştirilmiş öznellik diyebiliriz. Her gün gündemi düzenleyen egemen ilişkilerin ve mücadelenin önemli bir parçası olan bilimdeki “genelleştirilmiş öznellik” nesnellik değildir; bilimsel ilişkiler içinde öznelliğin, örneğin, araştırmacılar arasında egemen olarak belirlenmiş, mekaniksel ve standartlaşmış kurallar içinde karşılıklı desteklenerek, sürdürülerek gelen ilişkilerin nesnel olarak benimsenmesidir. 

Genelleştirmeyi yapan çoğunluk, ne halk ne de evrensel doğrular peşinde canla başla koşan bilim adamlarıdır.6 Bilimi ve bilim adamını biçimlendiren, yönlendiren, besleyen ve yöneten egemen siyasal, ekonomik ve kültürel örgütlü yapılardır. 

Genelleştirilmiş öznellik, belli bir zamanda ve belli koşullar altında bilimdeki egemenlik ve mücadeleyi yansıtan dinamik durumun gerçeğidir. Bu gerçek, Orta Çağ'da, kilise ve kilise tarafından kontrol edilen aydınların egemenliğinde nesnelleştirildi. Bugün ise, bu gerçeği belirleyen kapitalizmin üretim yapısı ve ilişkileridir. Kapitalist bilimin araştırma, değerlendirme, sonuç ve kullanımdaki nesnelliği, sermayenin gereksinmelerinin ifadeleridir. 

Bu nesnelleştirme, özellikle 1980’lerin başından beri egemenlik kazanan, kuram tartışması yapmayan veya araştırmasında kurama yer vermeyen, modern iletişim teknolojisine ve global teknolojilere sorgusuzca kurtarıcı olarak sarılan, amacı araca göre ayarlayan "gerçek görünen sahte bilimsel" (pseudo-scientific) incelemelerle, örneğin turizm, pazarlama, işletme, reklamcılık, halkla ilişkiler alanlarında yapılan ve özellikle “applied research” ve “survey-research” kapsamına giren incelemeleri de içine aldı. 

Örneğin belli tanımlamalarla çerçevelenen iletişim konusuna yaklaşımda, egemen bilimdeki bu inter-subjektiflik nedeniyle, "hangi örgütlü kim, hangi kimi, ne yolla, ne şekillerde ve nasıl sömürüyor" sorusu yok edilmiş ve "kim, kimi, hangi kanalla, neyi ne etkiyle söylüyor" yapılmıştır. Bu sorular post-modern iletişimde, alıcı teorilerindeki (reception theories) alıcı bireyler ve geleneksel kimlikler, modern kanala, iletişimciye, metotlara ve teknolojiye nasıl direniyor?” olarak yeniden biçimlendirilmiştir. Benzer şekilde, iletişimi belli profesyonel çıkarlar çerçevesinde anlamlandırmayla getirilen tanımlamalarda, örneğin ortak şifreleri marjinal olmasına, yani dil olmamasına, rağmen cehaletin bilgiçlik taslamasından geçerek belli profesyonel çıkarlar için “vücut dilinin” iletişimde % 60 gibi bir yer aldığı sonuçları anlatılıyor. Elbette, bu gibi “sonuçlara” bağlı olarak özel vücut dili dersleri, iletişim terapileri, seminerleri ve eğitimleri verilerek bir çıkar alanı ve yapısı kendini sürdürmektedir. 

İnter-subjektiflikle desteklenerek, iletişim, iletişim teknolojisi, iletişim ilişkileri ve yapıları egemen özel teşebbüs çıkar faaliyetlerini ve kamu kurumlarının faaliyetlerini destekleme, meşrulaştırma ve geliştirme amaçları içine indirgenmiş ve eritilmiştir. 

Bilimde kuram ve tanım bağı 

Toplulukta yaşayan insan, sadece kendi varlığının neden ve amacını değil, aynı zamanda yaşadığı grubun, toplumun ve dünyanın varlık nedenini ve amacını düşünür; ve kendince bazı cevaplarla gelir; günlük yaşamdaki üretim ilişkileriyle bu neden ve amaçların devamı ve\veya değiştirilmesine katkıda bulunur. Bu düşünce ve cevapların profesyoneller tarafından sistemli ve tutarlı bir biçimde açıklanması, en geniş anlamıyla, teori olarak nitelenir. Teoriler açıklamaya çalıştıkları ilişkiler dünyasına belli biçimlerde bağlıdırlar. Bu bağ, açıkladığının evrenselleştirilip meşrulaştırılmasından eleştirel soruşturmasına kadar çeşitlilik gösterir: Her tür açıklamalar, açıkladıklarından bağımsız, açıkladıklarının üzerinde, ötesinde ve dışında değildirler. Açıklamalar, açıklananın dille anlatımıdır. Yunan kölelik sistemini evrensel doğa ile açıklayan o zamanın filozofları ve çağımızın bazı bilim adamlarıyla, bu doğallığın mülkiyet ilişkilerinin yapay dünyasının yapay bir gerçeği olduğunu belirten bilim adamlarının arasında epey fark bulunmaktadır. Bu fark bizi bilimin tarafsızlığı ve taraflılığı, bilimin nesnelliği ve ideolojisi, egemenlik ve mücadele, tarihin nasıl ve kimler tarafından yazıldığı konularına ve bunlar arasındaki bağların üzerinde soruşturma gereğine götürür. 

Bilimsel tanımlamalar, kuramsal varsayımlara bağlı olarak gelen hipotez şekillendirme ve test etme, bu inter-subjektiflikte en saptayıcı ön girişimlerden biridir. Her tanım belli değer yargılarına, bu değer yargılarının geldiği belli fikirler toplamının oluşturduğu bir ideolojiye, ve bu ideolojinin çerçevelediği veya etkilediği belli bir bilimsel kurama bağlıdır. Diğer bir deyimle, tanım belli bir bilimsel kuramın ve bu kuramın ideolojisinin bir ifadesidir. Sorun sadece basit bir tanımlamanın ötesindedir. Sorun, tanımlamanın dayandığı kuramsal çerçeve ve tanımlamanın beraberinde getirdiği belli düşünce tarzı ve bu tarzın belirlediği bilimsel ve sosyal politika, soruna ve sorun çözümüne yaklaşım biçimi, ve bunların insanın bugününe ve geleceğine etkisi sorunudur. 

Kuramdan hareket ederek tanımla olan bağ özlüce şu şekilde kurulabilir: Tek bir bilimsel kuram yoktur ve her kuramın çerçevesi içinde çeşitli pozisyonlar vardır. Bunlara bağlı olarak, ele alınan herhangi bir konuyla veya sorunla ilgili tanımlamalarda, üzerinde anlaşılan tek bir tanım yerine birbirine paralel, birbirini tamamlayıcı, birbirine kuramsal bakımdan benzeyen veya birbiriyle rekabet içinde egemenlik mücadelesi veren tanımlamalar vardır. 

Kavram tanımından hareketle ise bağ şöyle inşa edilebilir: Pozitivist anlamda bilimsel incelemenin ilk adımları bir sorunu seçmek, tanımlamalar yapmak, hipotez şekillendirmek ve test metotlarının belirlenmesi safhasını içerir. Bu safha genelleştirilmiş/karşılıklı öznellikte (intersubjectivity) en saptayıcı ön girişimlerden biridir. Her tanım belli değer yargılarına, bu değer yargılarının geldiği belli fikirler toplamının oluşturduğu bir ideolojiye ve bu ideolojinin çerçevelediği veya etkilediği belli bir bilimsel kurama bağlıdır. Diğer bir deyişle tanım, belli bir bilimsel kuramın ve bu kuramın ideolojisinin bir ifadesidir. Örneğin, modernleşme kuramının "kalkınma, geleneksel ve modern toplum" tanımları bunun en açık örneğidir. (Örneğin Weber'in ideal tipinin modern/ileri/gelişmiş ve Türkiye'deki kültürün geleneksel ve geri olarak tasarlanması gibi.) 

Tanımın inceleme süreçleri, sonuç ve önerilerle bağı 

Kavram çıkarma incelemenin odaklandığı bir fikrin derinlemesine tanımını içerir. Kavramlar, iki veya çok kavram arasındaki ilişkiyi tanımlama veya tahmin etmek için kullanılan kuramlar ve modeller yaratmada inşa taşlarıdır. (Chaffee, 1992). Günümüzde çok az araştırmacı kuramlar ve modeller yaratma amaçlı incelemeye girmektedir.7 Çoğunlukla, akademik araştırmaların önde gelen amacı var olan kuramsal yaklaşımların varsayımlarından hareket ederek incelemeler yapmak olmaktadır. 

Tanım ile birlikte, o tanıma bağlı olarak, o tanımın sınırladığı sorun çözme yaklaşımları (sorun tespiti, hipotez formüle etme, açık ve kapalı uçlu sorular hazırlama, alan ve laboratuar testleri kurma, araç kullanım biçimini belirleme, daha önce yapılmış incelemeler ile yapıtları bulma ve okuma) gelir. Bu safha incelemenin, tanımayla gelen öznel çerçeve içinde, mekaniksel çözümlerle ve belli kaideler ve basamaklarla elde edilen en objektif safhasıdır. Nesnelleştirilmiş öznelliğin en "bilimsel" yanı burada gizlidir. Örneğin istatistiksel ön ölçmeler ve sonradan ölçmeler, hakemler kullanarak test etmelerle sağlanan bir ölçeğin geçerlilik ve güvenirliliği, objektiflikten çok "çoğunluğun fikir birliğine” dayanan öznelliktir. Bu nedenle, güvenirliliği ve geçerliliği tespit edilmiş standart testler objektiflikten çok kültür bağımlı ideolojik çerçeveleme karakterini taşır. 

Kuramsal gerekçelerden geçerek gelen ve tanımla belirlenen çerçeve, hipotez testi süreçleri sonucunda, bazı istisnalar dışında yokluk hipotezinin reddiyle desteklenir. Bu desteklemeyle birlikte, örneğin hava ve su kirliliğinin varlığı kanıtlanır ve çözüm olarak eğitim, baca filtresi ve su arıtma tesisleri önerilir. Eğer kuramsal çerçeve ve tanımlamalar endüstriyel yapılardaki iş yapış tarzıyla (iş kültürünün; daha doğrusu teknolojik üretim biçiminin) çevre ve insan sağlığı arasında bir nedensellik bağı varsayımıyla gelirse ve bu varsayım inceleme sonucu yanıt bulursa, çözüm, doğal olarak bu nedensellikteki nedeni, yani üretim biçimini, iş yapış şeklini, var olan sonucu yaratmayacak şekilde değiştirilmesi önerisi olur. 

Egemen kuramsal yaklaşımları ve ölçekleri kullanan araştırmacı, istemese bile, toplumdaki teknolojik üretim ilişkileri düzenini “doğru” olarak kabul eder. İletişim sorunları, bu "doğrunun" uygulanması sırasında çıkan alt sistem (örneğin kamu yönetiminin iletişim ve eğitim politikasındaki) veya daha alt sistemlerdeki (örneğin bireylerin tutum ve davranışlarındaki) "arazlar, engeller, yetersizlikler, uyumsuzluklar, düzensizlikler" olarak nitelenir. Bu da, ancak bu "doğru düzenin" ilgili parçalarının düzeltilmesi yolundaki girişimlerle çözümlenebilir. Bu girişimlerle egemen sistem hem kendi dengesini sağlar, hem de girişimler sonucu iletişim okulları, araştırma firmaları, ilgili teknolojiler tarafından geliştirilen yeni bulgular, devrimler, süreçler, metotlar sayesinde büyür, kendi bütünlüğü içinde farklılaşır, çeşitlenir ve mükemmelleşir. Bu yorum klasik denge kuramının bu alandaki yansımasıdır. 

Tanım ve sorun: Sonucu bağımsız değişken olarak ele alma 

Günümüzde egemen olan pozitivist bilimde, toplumdaki üretim biçimlerinin sonuçları bağımsız değişken olarak ele alınır ve bu sorunlara çare arama yoluna gidilir. Sonuçların bağımsız değişken olarak alınması, bilimsel yaklaşımda toplumsal güç ilişkilerinin getirdiği ideolojik kör nokta olarak nitelenebilir. Ara nedeni veya sonucu bağımsız değişken olarak almak, eğer bilinçli olarak yapılıyorsa, bilimde kasıtlı taraflılıktır; eğer bilinçsiz olarak yapılıyorsa, çare bulamama çıkmazına düşen ve sonunda ne yapacağını bilemeyerek halkı, köylüyü eğitimsizlik ve bilinçsizlikle suçlayan ve çözümü kitlelerin eğitiminde arayan bilimsel ilkelliği ifade eder. Kişinin toplumda tuttuğu yer o kişinin eğitimi düşük olduğu veya kültürsüz olduğundan değildir. Eğitimsiz olduğu için orada değildir. Oradan olduğu için eğitimsizdir: Eğitimsizlik orada oluşuyla gelir. Her pozisyonun kalıplaştırdığı sınıfsal tipler vardır. Bu tipleri yapan da eğitim değildir, tipin geldiği sosyal çevredir. Eğitim seviyesi de bu tipin paketiyle birlikte gelir. Eğitim, tipi tayin eden faktör değildir, tipin tanımlayıcıları arasından bir tanesidir. Bu nedenle örneğin çevre kirlenmesiyle ilgili sorunu cahil halkta bulan ve çözümü de halkın eğitimiyle ilişkilendiren yaklaşımla kurulan nedensellik bağı sahte-ilişkiye (spurious relationship) bir örnektir. Ekonomistlerin ve sosyologların istatistik testlerle, eğitim ile toplumda kişinin tuttuğu yer arasında buldukları "pozitif" ilişki de bu türdür. 

Nedensellik ilişkisi kurma sürecinde, sonucu ortaya çıkartan oluşum kaynağının tespiti yapılır ve bu pozisyonlandırma üretim biçimine kaydırılırsa, o zaman, çözümlerde de yeni yerleştirmeler ortaya çıkar. Sonuçta, egemen güç ilişkileri yapısı içinde gerçekleşme olasılığı az olsa bile, bilimsel ilkellik ötesine geçilerek; hiç değilse, bilimsel bakımdan çok daha anlamlı çözüm yolu alternatifleri oluşturulur. Çaresizliğin nedenlerini, soyulan doğaya ve köylüye veya tüketiciye yüklemek ve yeni çaresizlikler getiren "eğitmek gerek" ideolojik kandırmacası yerine; egemen üretim biçimi, teknolojisi ve ilişkilerinin soruşturulması ve değiştirilmesi yönüne kayılırsa, en azından bilimin, bilinçli veya bilinçsiz olarak, sermayenin hizmetinde olmadığını gösteren bir adım atılmış olunur. 

İletişim tanımı I: Gönderici, mesaj, alıcı ve etki 

En popüler tanımına göre, iletişim bir göndericinin alıcıya belli bir etki arayan mesaj göndermesi faaliyetidir. Bu tanım bir başlangıcı ve bitişi olan çizgisel bir süreç yoluyla iletişimi anlamlandırmaktadır. İletişim incelemeleri bu tanımlamayla büyük çoğunlukla mesajın hazırlanması, sunumu ve etkisi üzerinde durmuşlar; alıcının kaynağa güveni ve mesaja tepkisini incelemişler; alıcının tutumları, algıları ve tercihlerine eğilmişlerdir. Dikkat edilirse, bu tür incelemeler gönderici denen güç yapısının amaçlarını gerçekleştirme ekseni etrafında toplanmaktadır. İletişime yaklaşım sadece "etki, mesaj düzenlemesi, izleyici anketi ve katılım ve davranış psikolojisi" ile açıklandığında, incelemeler bilimsel karakterden çok yönetimsel bir karakter alır. Bu da zorunlu olarak dikkatleri sadece çok sınırlı ve akademik olmayan amaçların gerçekleşmesi üzerine toplar. Araştırmalar ve geliştirmeler bu bağlam içinde olur. 

Popüler tanımlamalarla İletişim sadece "mesaj ve etki (fayda)" ile açıklandığında, toplumsal üretim süreci ve ilişkileri ya iletişim olgusunun veya sürecinin dışında bırakılır ya da üretim süreci ve ilişkileri meşru yapılar olarak ele alınır. Bu meşrulaştırılmış yapılar incelendiğinde inceleme konusu gene onların nasıl etkili, verimli, etkin, görevsel olarak çalışabilecekleri olur.8 Yapıyı eleştiriler ise tekelleşme, hantallaşma, bürokratikleşme, durgunlaşma, verimsizleşme, katılımcı olmayan yönetim ve hiyerarşik iletişim, fordism, insan ilişkileri kuramı, insan kaynakları kuramı, esnek yönetim, etik, iç halkla ilişkiler gibi fonksiyonellik çerçevesinde döner.9 Dikkatler mesaj alma ve anlamlandırma (tüketim) ve sonrası (etki) üzerine toplanır. İletişimde Amerika’da ve aynı kuramsal yapıyla hareket eden yerlerde yapılan hem saha hem de laboratuar araştırmalarına bakıldığında, ilginin öncelikle mesaj alımı (tüketim) ve etki (sonuç) üzerinde olduğu görülür. 10 Mesaj alımında yaklaşımlardaki değişim doğrudan olduğu gibi alma ve anlamlandırma ve dolayısıyla mesajın hazırlanışındaki beceriye göre, doğrudan etki sonucundan (hipodermik iğne modeli, transportation belt yaklaşımı, stimuli response teorisi), iki ve çok kademeli almaya doğru olmuştur. Etki konusu da dolaylı ve kademeliden, Kullanışlar ve Doyumlar yaklaşımıyla tüketicinin tercihine kaydırılmıştır.11 Ardından, post-modern dünyada televizyonun önünde bağımsız ve özgür bir şekilde semiyotik çözümlemeler yapan global dünyanın serbest pazarının çoğulcu seçimleriyle ünlü yapılan izleyici getirildi: Bu özellikteki izleyici yoluyla göndericinin egemenliği ortadan kaldırıldı ve izleyici çoğulcu demokraside çoğul mesajlar arasından seçtikleriyle çoğulcu anlamlar veren sivil toplumun burjuva kamusal alanındaki özgür üyesi oldu. Etki konusu böylece, kendi zehrini veya balını kendi seçen izleyicinin aktif anlamlandırması çerçevesi içine çökertildi. Böylece, 1950’lerde Festinger ve benzerlerinin seçimsel algı, seçimsel kaçınma, seçimsel hatırlama, seçimsel izleme yaklaşımları 1990’larda, onların isimleri bahsedilmeden, semiyotikcilerin kullandığı ve sadece kendilerinin anladığı kavramlarla (efsaneleştirilen ve ruhanileştirilen laf ebeliğiyle) yeniden sunularak post-modern iletişim açıklamaları oldu. Cyberspace’de başı dönmüş “Chat” yapan özgür insan (daha doğrusu, engellenmiş ve kontrollü alternatiflerle yönetilen ve bilgiçlik taslayan ahmaklaştırılmış özgür köle) sürekli çözümlemeler yaparak ya katılmakta ve etkiye ortak olmakta ya da karşıt anlamlar üreterek mücadele vermektedir. 

İletişim tanımı II: Denge arayan sistem ve sisteme adaptasyon 12 

İletişimin hem mikro (psikoloji ve sosyal psikolojik) seviyedeki hem de makro (örneğin sosyolojik ve kültürel) seviyedeki tanımlamaları micro-biyolojiden gelen denge kuramına dayanmaktadır. Bu tanımlamaya göre, iletişim dengeyle ve dengeyi kurma ve aramayla ve de dengesizlikten kaçınan insanların, grubun veya toplumun bulundukları ortamda iletişim araçları ve semboller kullanarak interaction veya transaction’da bulunmaları anlaşmalarıdır. 

İletişim çevresi (aile, grup, örgüt, cemaat veya toplum) “structural functionalist” sosyolojik kuramın veya bireyi veya grup dinamiğini açıklayan psikolojik denge temeline dayanan sosyal psikoloji yaklaşımlarının tanımladığı bir “ortam” olarak belirlenir. Bu ortamda iletişim sürekli denge arayışı ve dengeyle süreklilik ve gelişme sağlamaya çalışmayla ilişkilidir. Dengesizlik, uyumsuzluk, kaçış, kendini çekme, sosyal izolasyon, grev gibi tutum ve davranışlar iletişim çökmesi (communications breakdown) veya görevsel-olmayan geri besleme (dysfunctional feedback) olarak nitelenir. İletişim çökmesi veya fonksiyonel-olmayan geri besleme denge bozucudur ve hem makro seviyede hem de alt-yapılarda (çeşitli seviyelerdeki birey ve gruplardan oluşan alt-sistemlerde) rahatsız edicidir. Çözüm? Alt-sistemlerin kendilerini ayarlamasıdır. Ayarlayamazsa? Sistem ayarlar. Bu ayarlama işini, ana okulundan başlayan resmi eğitim kurumlarından polis işkenceleri ve hapishanelere kadar çeşitlenen birçok egemen örgutlenmeler yapar. Elbette, bu yaklaşımda oldukça fazla delikler var: Normali egemen yapı tanımlıyor; ayarlama gereği bu tanımlanmış normalden uzaklaşıldığı veya normale uyulmadığı zaman ortaya çıkıyor. Egemen yapı evrensel ve nesnel doğru olarak kabul ediliyor. İletişim çökmesi ve görevsizlik, kötü-görevli geri-besleme, bu egemen yapının amaç ve çıkarlarına göre belirleniyor. İletişim, mesaj gönderenin amacı ve aradığı etkiye göre çerçevelenip anlamlandırılıyor. 

İletişim tanımı III : Ortak referans çerçevelerinden geçen paylaşma 

Lasswell’in kim kime ne etkiyle ne söyler formülüyle sunulan iletişim tanımı, Shannon ve Weaver’in bir mesajı kodlayan bir göndericinin bir kanaldan geçerek bunu çözümleyen bir alıcıya göndermesi olarak tanımının sosyal bilimlere çevrilmiş şeklidir. N. Wiener geri besleme kavramını ekleyerek bu modeli zenginleştirdi. Schramm (1982) göndericiyle alıcı arasında ortak deneyimle iletişim olduğunu belirtti ve bunu da sosyal psikolojideki referans çerçevesi (frame of reference) kavramıyla ilişkilendirdi. Bu tanıma göre iletişim ortak referans noktaları üzerinde kurulabilir. Bunun olması için mesajın kodlanması alıcının referans çerçevesi içinde olması gerekir aksi taktirde iletişim olasılığı ortadan kalkar. 

Bu tanımlamada dikkat edilirse, iletişim ortak kodlar üzerinden geçerek sağlanmaktadır ve anlaşma gönderici ve alıcının referans çerçevelerindeki ortak alan derecesinde olmaktadır. Bu anlamda, iletişim paylaşma, ortaklaşma”(=communico) olarak tanımlanır. W. Schramm, D. Lerner ve onların dünyaya yayılmış eski-öğrenci şimdi profesörlerinin, East-West Center'in, Journal of Broadcasting and Electronic Media ve Journalism Quarterly’nin söylediği paylaşma, "ortak referans çerçeveleri üzerinde mesaj gönderme veya mesaj alışverişi" olarak sunulur. Ortak referans çerçevesinin olması ancak çok özel koşullarda paylaşma anlamına gelebilir. Elbette iletişimde paylaşma öğesi vardır; fakat hangi iletişimde? Ne tür bir paylaşma? Paylaşmanın olması ilişkinin doğasına, dolayısıyla iletişimin tarzına bağlıdır. Diyalog tarzındaki bir iletişim, örneğin sevişme, paylaşma karakterindeki bir ilişkiyi anlatabilir. Bağdat halkının tepesine yağdırılan füzelerle yapılan iletişimde ortak olan ve paylaşılan ne? Ücretli-kölelik sisteminin iş yerinde mülk sahipleriyle çalışanlar arasındaki ortak referanslar ve paylaşılanlar nelerdir? Yaşam koşulları ücret politikalarıyla tanımlananlarla tanımlayanlar arasındaki iletişim bir paylaşmayı mı yoksa bir boyun sundurma ve mücadele ilişkisini mi anlatır? Paylaşmada paylaşılan ne, kimler paylaşıyor, nasıl paylaşıyor ve paylar nasıl belirleniyor? 

Yukarıdaki tanımlamada, ortam\çevre iletişimin olduğu sosyal-yer olarak ele alınıyor ve ortak referans noktaları çerçevesi içine sıkıştırılıyor: İletişimin başarısı – ki aslında gizlenen ve anlatılmayan çıkar\amaç gerçekleştirmenin başarısı – ortak referans noktalarının örtüşme oranı içinde anlamlandırılıyor: Referans çerçeveleri ne kadar ortak olursa (yani benzer dil, kültür, alt-kültür, deneyim ortaklığı ne kadarsa), mesajı doğru anlama ve anlamlandırma o kadar fazla olur. Aslında, bu yaklaşımla söylenmeyen, fakat denmek istenen, mesajın etkisi alıcının onu anlaması, özümsemesi, ona katılması veya kendine mal etmesine bağlıdır. Bu tür iletişim tanımlaması ve bu tanımlamanın bağlı olduğu kuramsal çerçeve, bu çerçeveden hareket edilerek yapılan araştırma ve bulunan sonuçlar, nesnel gerçeklerin ve doğruluğun veya yanlışlığın ve haksızlığın farkına varılmasını ve bu nedenle en doğruyu seçmeyi anlatmaz. Egemen konumdaki göndericinin öznel amacının nesnelleştirilmesini anlatır. Böylece, güç ilişkileriyle egemenliği belirlenen ve sürdürülen, ve ideolojik pratiklerle nesnelleştirilen öznel çıkarlar, toplumda doğruyu tanımlar ve kurumlaştırır. Yani, doğruyu ve haklıyı saptayan nesnel kıstaslar değil, belli güçlerin nesnelleştirilmiş özel çıkarının ölçekleridir. Bunun belli yansımalarını bilimsel tanımlamalar ve yaklaşımlarda görürüz. 13 

İletişim tanım IV: Ortak semboller 

"İletişim insanlar arasındaki gönderilen, değiş tokuş edilen, ortaklaşa kabul edilmiş, tanınmış semboller ve bunu kullananlar arasında ortak sahiplik şeklinde tutulandır" diye iletişim tanımlanır, böylece, iletişim tanımına dil ve kültür de katılır.14 Bu tür tanımlar iletişimin örgütlü yapılarda ne ve nasıl olduğu ve gerçekleştirildiği ile ilgili açıklamalardır. Dil bilimi ve sosyal/kültürel antropoloji temelli bu tanımlamalar bir durumun analizini yaparlar ve bu durumu doğrudan veya dolaylı yollarla normalleştirirler, doğallaştırırlar. Böylece egemen bir yapıda kültür bağımlı tarihsel bir gerçek “yaşamın gerçeği” yapılarak tarihsizleştirilir, evrenselleştirilir ve meşrulaştırılır. 

Ortak kültür, deneyim ve semboller ilişkideki faaliyetin yürümesini gerçekleştirebilir. Fakat bu ilişkinin ve iletişimin ortak sembollerle ve kodlarla olması ortaklaşalığı, gönüllü etkinliğe girmeyi, aynı biçimde anlamlandırmayı ve sonuç çıkarmayı anlatmaz. 

Bu tanım ve açıklamalar bir yapının nasıl çalıştığıyla ilgili ipuçları vermekte oldukça faydalıdırlar. Fakat, örneğin baba ve çocuk, anne ve baba arasındaki "dayak iletişimi" kültürünü öyle olduğu ötesinde bir açıklama getirmez, bu nedenle yeterli değillerdir. Ortak sembollerin toplumsal bağ, çimento, zamk olduğu, globalleşen dünyada ortak sembollerin artmasıyla bu bağın küreselleştiği ve evrensel kültüre doğru hızlı bir gidişin müjdelendiği kültürler arası iletişim ve uluslararası iletişim tanımlamaları ve kuramları belli çevrelerde günümüzde oldukça rağbet görmektedir. Bu rağbet karşılıklı bağımlılık gibi tanımlamalarla beslenmektedir. Bu tür tanımlamalardan yola çıkılarak yapılan incelemeler sonucunda, örneğin Türkiye’de Kaliforniya’nın liberal değerlerinin, özel televizyonlardaki bazı programlardaki sunucular ve iletişim tarzları dışında henüz yerleşmediği üzüntüsü sunulur; fakat daima optimist bir şekilde küreselleşen dünyanın insana yönelik özgürleştirici ve ufuklar açan karakterlerinden bahsedilir. Öneri olarak da, örneğin, Avrupa birliğine girmek için gerekli koşulların sağlanmasının acilliği iletilir. Ortak sembollerle ve sembolsel ilişkilerle zenginleşen küreselleşmiş dünyada, sembollerle ekonomik, siyasal ve kültürel bakımdan kimlerin zenginleştiği ve kimlerin yoksunlaştığı konusu bu tanım ve kuramsal çerçeveye sığmaz, onun dışında kalır. İçine girerse tanımın ve kuramsal yaklaşımın değişime uğraması gerekir ki bu da dünya görüşünün dünyanın sömürülüşüyle olan meşrulaştırıcı, üstünü örtücü ve haklı çıkartıcı bütünleşik görevsel bağı nedeniyle olmaz. Böyle olması, o kuramın egemenlik ve mücadele yapıları içinde konum değiştirmesi demektir. 

İletişimde sorun Tanımı I: iletişim çökmesi 

"İletişimin başarısı" tanımı oldukça pozitif yükle yüklü bir deyimdir. İletişimin başarısı demek aslında egemen iletişim düzeninin amaçlarını gerçekleştirmesi demektir. Gerçekleştirmezse egemen iletişim başarısız olarak nitelenmez, onun yerine "Communication breakdown," yani iletişimin çökmesi kavramı kullanılır. 

İletişim çökmesi aslında bir tarafın amacının diğer taraf tarafından kasıtlı olarak veya farkında olmadan gerçekleştirmemesiyle ilgilidir. Aslında iletişim çökmesinde çöken veya çökertilen ilişkideki bir amaçtır. Bu çökertmede aslında amacı çökerten için iletişim çökmesi yok, aksine amacına ulaşma vardır. Bunun anlamı oldukça açıktır: İletişim çökmesi tek taraflı bir çıkar yapısı üzerine kurulmuş bir ilişkideki faaliyetin amacına ulaşmamasıdır. 

İletişim çökmesine neden olarak bazı istisnalar dışında ilişkideki güçsüz taraf gösterilir. İstisnalar da ancak profesyonel çıkarlar gerektirdiğinde çalışır: Aile çatışmasında iletişim çökmesi terapistin değerlendirmesine göre her iki taraf da olabilir. Çözüm: Her iki tarafın da terapi yoluyla içini ve cebini terapiste boşaltarak işe başlamaktır. Örgüt iletişiminde, örgüt içi eğitim yapan firmalar için iletişim çökmesinin nedeni örgüt hiyerarşisindeki herkes veya her grup olabilir. Bu durumda çözüm: Firmanın örgütte “communication auditing” yaparak işe başlamasıdır. İletişim çökmesinin sorumlusu eğer alıcı\seyirci\işçi\memur\kadın değilse, belki de iletidir. İyi iletide bulunmak gerekir. Bunu da “iyi iletinin 10 şartını”” öğreten ve uygulayan şirket veya uzman yapar. Ya da reklam gerekir, belki de imaj yapılandırma ve halkla ilişkiler programları kaçınılmaz olur. Bunlar endüstriyel yapılar için oldukça fonksiyoneldir. 

İletişim çökmesi normal çalışan bir sistemi rahatsız ettiği ve bozduğu için, normali ihlal eden taraf ve davranışlar normale dönmeye davet edilir. Bu davet ilişkinin doğasına göre incelikle sözle veya yazıyla ihtar biçiminde belirtmeden, işten atma, boşama, arkadaşlığa son verme, boğazına sarılma, panzerlerin basınçlı suyuyla sabunsuz yıkama, polis coplarıyla okşama, hapse atma, işkence etme, başına füzeler yağdırma gibi çeşitli sembolsellikle dillendirilir. 

İletişim çökmesi ve Türkiye’ye özgü uydurulmuş “iletişimsizlik” ve geri-besleme, mesajı yanlış anlama gibi kuramsal tanımlamalar, iletişim konusunu egemen bir yapının (veya egemen bir birimin) çıkarları ve bu çıkarların meşrulaştırılması ve gerçekleştirilmesi çerçevesi içine sıkıştırır. Bu kuramsal çerçeveyle gelen iletişim araştırmaları ve değerlendirmeler ilişki ve iletişimle ilgili sorunları bireysel psikolojiye indirger; çözümü de belli endüstrilerin ve mesleklerin ekonomik zenginliklerini sağlayan profesyonel rehabilitasyon, tedavi, bilinçlendirme ve eğitim politikaları içine çökertir; böylece, bir egemen yapı hem meşrulaştırılır hem de ekonomik çıkar elde edilir. Dolayısıyla, bu anlayış çerçevesinde, ilgi sonuç üzerinedir ve çözümler ise, sonucun belirdiği son halkadaki durumla uğraşarak “sonucu düzeltmeye” çalışan mekaniksel çarelerdir. 

İletişimde sorun tanımı II: mesajı yanlış anlama 

Dildeki semantik anlam sözlük anlama (denotative meaning) indirgenmesi ve mesajı anlamlandırmayla ilgili farkların iletişimde kendini göstermesi mekaniksel düzenlemeler ve tekrarlarla düzeltilebilecek basit "anlamamak veya yanlış anlamak" sorunu olarak sunulur. Bu tür sorun tanımı iletişimi mesaj gönderme ve alma olarak nitelemeden çıkıp gelir. 15 

Sorun aslında mesajın anlaşılmaması veya yanlış anlaşılması değil, ilişkideki tarafların amaç uyuşmazlığının ve ideolojik çatışmaların dildeki ifadesidir. Basit bir örnek: Birini çok iyi anladığını söyleyen veya böyle bir iddia ile birini anlamak istemeyene, biri hakkında kesin karar vermiş olana, bin bir türlü şekilde biçimlendirilmiş iletiyle gelinse bile o karara uyumsuz yönde etkili olunamaz. Eğer çocuk "özgürlük, özgürlüğüm" diye tutturmuş ve MCDonalds’ını ve Punk müziğini istiyorsa, ona her saat müzik ve sağlıklı yemek dersi verilse bile hiç fark etmez. Aksine çocuğun nefreti kazanılır. McDonalds, Punk müziği ve bunları çağrışım yapan özgürlük kavramları bir ideolojik çerçevenin boyadığı sanat eseridir ve buna, başka yemek, başka müzik ve başka özgürlükle gelmek, beyinlere saplı dildeki ideolojik imajlarla kendini tanımlayan BEN’i yıkmaya çalışmaktır. Bu da hemen ideolojinin taşıyıcısından geçerek ideolojinin kibardan başlayıp kelleni uçurmaya kadar giden iletişim biçimleriyle kendini korumaya çalışmasını ortaya çıkartır. 

İletişimde sorun tanımı III: Kamu iletişiminin beceriksizliği 

İletişimin tanımında iletişim türleri belirlenir ve bunlardan biri de kamu kurumlarının ve kamu kurumlarıyla ilgili iletişimdir. Kamu kurumlarıyla ilgili egemen iletişimde, kapitalist ideolojiden geçerek, kamu kurumlarına karşı, "kar etmez, çalışmaz, yeteneksizdir, elitisttir" şeklinde düşünce tarzıyla gelen tanımlamalar egemendir. Bu nedenle kamu politikaları sürekli eleştirilir ve düzeltilmesi gerektiği savunulur. Bu düşünce tarzı kitle iletişimi araştırmalarının yapısına da yansır. Bu tarz, araştırmacının kuramsal ve işlevsel tanımlaması yanında hipotezlerine ve araştırma sorularına girer. Bu araştırmacılar, en iyi yorumlarında, TRT uygulamalarının yanlışlığını ve yetersizliğini eleştirir ve özelleştirmeci iletişim politikası önerileri öne sürerler: Kamu iletişimi geçmişin tarzıdır; özelleştirme ise çağdaşlığı ve modernliği anlatır. 

Kamu kurumu olarak TRT ve KİT’ler kamunun yeteneksizliğini değil, kapitalist sistemin kamuyu bu şekilde biçimlendiren yapısının ana bir özelliğini yansıtır. Kamu sektörüne karşı yöneltilen beceriksizlik, rüşvet, düzensizlik, iş bilmeme, kârdan çok zarar yapma, kaynakları ve olanakları etkin bir şekilde kullanamama gibi saldırılar aslında kapitalist sistem dışında olan, kapitalist sistemden farklı bir yapıyı eleştirme değildir; kapitalist üretim biçiminin yarattığı bir yönetimsel yapıyı irdelemedir. Eğer bu yapı kapitalistin arzu ettiği bir biçimde çalışmıyorsa, nedeni kamusal olanın doğal olarak çalışmazlığında değil, kapitalist sistemin yapısında aranmalıdır, çünkü kamu kurumları o sistemin bütünleşik bir parçasıdır; varlıkları ve iş görüş biçimleri sisteme rağmen değil, sistem dolayısıyladır. Bu nedenle, kapitalist kamu kurumlarını savunmak kesinlikle sosyalizmi savunmak olmadığı gibi, bu kamu kurumlarının yozlaşmış karakteri sosyalizmin kurumsal karakteri olamaz. 

Özel teşebbüsün yetenekli olduğu iddiası ise, ideolojik uydurma biçiminden (örneğin halka istediğini verme propagandasından), yeteneği yönetimsel esneklik gibi stratejilerle işçi atarak ve ücret politikalarıyla sermayeyi zenginleştirme olarak ele almaya kadar çeşitlenir ki bu da sistemin kendini pazarlamasıdır. 



İletişimde teknolojik araç Tanımı: Globalleştiren güç 

Kitle iletişim araçlarının kültürel alışverişi hızlandırdığı, karşılıklı bağımlılığı arttırdığı ve dünyayı "Global bir köy" haline getirdiği tanımlamasıyla gelen yaklaşım etrafında 1960’ların ortasından beri artan bir şekilde incelemeler yapılmaktadır. 16 

Elbette bu tanımlamayla ilgili olarak ilk sorular şunlardır: Ekonomik ve kültürel emperyalizm ne zamandan beri alışveriş oldu? Ne zamandan beri Amerikan burjuvazisi veya halkı Türk kültürü ürünlerini kendi tüketimi için kullanıp maddi ve manevi ihtiyaçlarını tatmin ediyorlar? Global köy ne ve kimin için global? Uluslararası firmalar için mi yoksa Çemişkezekli Hasan için mi? Global köyde yaşayanların büyük çoğunluğu köyünden kımıldayacak durumda mı? 

Global köy uluslararası sermayenin cirit attığı dünyadır. Global köy kitlelerin televizyonla uyuşturulduğu, televizyonla coşturulduğu, tüketmek için dükkanlara koşturulduğu, önceliklerin tepe taklak edildiği, ideolojinin kendini red edip evrenselliğe büründüğü bir köydür. Bu köyde umutsuz umutlar kışın tiril tiril titrer ve yazın cayır cayır yanar. Bu köyde ipek halıların, mücevherlerin, milyarlarca dolarlık servetin üzerine oturmuş birkaç kişi, viski kadehlerini yudumlarken, ülkenin ve fakir ülkelerin kalkınması hakkında konuşurlar: Yeni “yardım” planları öne sürülmesi çerçevesinde ücretli-okumuş kölelerine yeni yollar bulmaları için emir vermeye bile gerek yoktur artık: Bu köleler efendilerinin çıkarını sağlamayı bilen profesyonellerdir. Bu köyde iletişimin demokratlaşması demek (a) yönetici sınıflar arasındaki iletişimin yeni teknolojik araçlar sayesinde hızlanması ve yoğunlaşması demektir. (b) Kitleler arasında ise, herkesin komünist ve sosyalist monotonluk ve benzerliğe karşı gelip, Levi's 501, Pepsi ve Coke, ve McDoalds ile bireyci ve özgür tüketim monoton köleliği seviyesine ulaşması demektir. 



Sorun çözümü tanımı: Bireysel tutumlar 

Egemen incelemelerle gelen politika sorun ve çözümlerinde, politikayı saptayan güç ilişkilerini tartışma yerine, sorun tekrar bireye indirgenerek, iletişim politikalarını saptayan bireylerin ve uygulayan bireylerin tutum ve davranışları politikadaki durumu ortaya çıkaran bağımsız değişken olarak ele alınır. Örneğin eğer TRT'de bir iletişim politikası sorunu varsa, bunun sorumlusu, TRT genel müdürüdür. Eğer televizyonda şiddet varsa, program kaliteleri düşükse, haber okuyucusu enformasyon yerine sansasyon ve (görünüşüyle ve soyunuşuyla da) seksüel cazibe sunuyorsa, bu sonuç izleyicilerin tercihlerinden dolayıdır. Türkiye’de ekonomik sorun varsa, sorumlusu hükümettir. Bu tür yaklaşımın sorun çözümü için varacağı sonuç ve öneriler işten atmak, hükümeti düşürme, bireysel veya grup davranış modifikasyonu, eğitme ve bilinçlendirme çerçeveleri içinde döner. Burada baskı tutumlarda değiştirme sağlama yönündedir. Tutumlardaki değişiklikler de düşünce ve fikirlerdeki değişiklikleri, daha doğrusu "bilinci" eğitimle, bilgilendirmeyle, enformasyonla “ yükseltmeyi” gerektirir. Bu da neticede, idealist felsefenin ana kuramlarından biri olan fikirlerin yaratıcılığı görüşüne ve toplumdaki üretim ilişkilerinde "etkiyi" çıkaran egemen faktör olduğu varsayımına gider. Böylece, fikirler, kendini yaratan koşullara o koşulları tutmak ve\veya değiştirmek için tepki gösteren "sonuç" olma yerine, üretimi belirleyen "etken" olarak dönüşüme uğrar. 



İletişimde sorun ve çözüm tanımı I: Etki, Çatışma ve Barış 

Çatışma yönetimi dahil, egemen iletişimde ilgi etki üzerine, yani "daha etken olarak nasıl sömürülebilir, yönetilebilir ve yöneltilebilir" üzerine eğilir. Bu ilgi de, davranış psikolojisinden, faşist kalıtım psikolojisinin "iletişimin becerisi, motor beceri, içsel yeterlilik, rol yeterliliği, mesaj yeterliliği, yorum yeterliliği gibi inceleme ve sunumlarına kadar çeşitlenen bireyi egemen topluma hazırlama, bu hazırlananı inceleyerek ölçme ve gerekirse hazırlamayı ve yönetmeyi ona göre ayarlama girişimlerini egemen kılmıştır. Buna, en gelişmiş şekliyle, sınıf çatışmasını çıkar çatışmasına indirgeyen çatışma teorisi katıldı : Çatışma, kişiler veya gruplar arası çıkar çatışması ve çözüm de çatışma yönetimi adı altında, "zero-sum" denilen "ya ben ya o; hep bana hiç sana" biçiminden, en iyi şekliyle, "her iki tarafın da kazandığı" (win-win) duruma döndürülmesi olarak sunuldu. Çatışma yönetiminin karakterini anlamak için toplu sözleşmeler örneği üzerinden hareket edilerek en azından başlangıç olarak şu sorulara cevap vermek gerekir: Çatışmayı yöneten "tarafsız hakem" kim ve tarafsız mı? Çatışan tarafların güçleri ve güç pozisyonları ne? Belirleyici ve zorlayıcı dış etkenler ne ve ne yönde çalışıyor? "win-win" durumunun olabilmesi için gerekli koşullar neler? Çatışma yönetimi sonucu elde edilen “barış” ve “anlaşma” ile tarafların kazancının ve kaybının miktarını belirleyen faktörler neler?" 

1970’lerden sonra çatışma yönetimine Barış öğesi katıldı. Çatışma yönetimi ideolojisi barışın bir türlü olmayışını, kişisel davranışlara ve çatışmada "vazgeçememeye, isteklerinde direnmeye, azıcık bile geri vermemeye" bağladı; bu çerçeve içinde "barış iletişimi" çözümleri sunmaya başladı (kaynak koy). İletişimde çatışma ve barış yaklaşımı, çok önemli sorulara ya yetersizce yaklaştı ya da onları yok saydı: Çatışmanın ve barışın dinamik güç ilişkileri içindeki anlamı nedir? Çatışmaya ve barışa konu olan tarafların ilişkideki yaptırım güçleri ve karşılıklı güç pozisyonları nedir? Bu güçlerini (ya da güçsüzlüklerini) oluşturan nedenler nedir? Çatışmayı ve barışı belirleyen, zorlayan ve bozan faktörler nelerdir ve nasıl çalışmaktadır? Çatışmada ve barışla tarafların kazandıkları ve kaybettiklerinin anlamları nedir? 

Bireyler arasındakinden örgüt içi ve örgütler arasında olan çatışma ve barışla ilgili sorunlarda bilimsel tanımlamalar ve ilgi çoğunlukla algı, tutumlar, bilinç ve davranışlar üzerinde olmaktadır. Bu ilgi de sonunda empati, anlayışlı olma, anlamaya çalışma, açık beyinli olma, eğitim, bilinçlendirme etkinlikleri gereğini çözüm olarak sunmaktadır. Özel mülkiyetin yoksullaştırma ve yoksunlaştırmaya dayanan ilişkiler sisteminde yoksullaştırılan insanlarla zenginleşen insanlar, yoksun bırakanlarla yoksunlaştırılanlar arasındaki çatışmayı, algı, tutum, bilinç ve davranışlara indirgemenin anlamı nedir? İletişim, çatışma ve barış, ikna etmek, basit tutum ve inançlardan taviz vermek gibi materyal ilişkiler tabanından soyutlanmış bir tabana oturtmak ne denli geçerlidir? Daha kötüsü bu tür tabana oturtma kimler için ne tür sonuçlar ortaya çıkartmakta ve desteklemektedir? Benzer biçimde, Az gelişmişin neden "az gelişmiş” olduğu sorusuna cevap olarak "geleneksellikten" diye neden göstermenin tabanında yatan ırkçılığın ve bağnazlığın ekonomik, kültürel ve siyasal anlamları nedir? "Kalkınmış ülkeler" neden "kalkınmakta" ve neden medya üreten teknolojilere sahip olmaktadır? Az gelişmiş ülkeler "kalkınma” denilince neden kapitalist ülkeler gibi olmayı amaçlamaktadır? Bu ve bunlara benzer sorulara cevap verilmesi gerekir. Daha önemlisi, örneğin, çatışma yönetimi ve barış egemen ilişkiler düzeninin meşrulaştırılmış kanallarını kullanmayı, onlara dayanmayı ve onlara zorunlu bağlanmayı getirmektedir. Bu durum da çatışma yönetiminin ve barış yaklaşımlarının egemen politikaların bir parçası olduğuna işaret eder. 



İletişim sorun ve çözüm tanımı II: Teknik sorun ve teknolojiyle çözüm 

Sadece Shannon ve Weaver modelinde değil, egemen yaklaşımların her alanında sorun ve çözümler teknik olarak belirlenir ve çözümler de bu bağlamda sunulur. İletişimle uğraşan halkla ilişkiler, reklamcılık, pazarlama, işletme, reklamcılık ve İletişim sorunları teknik bir sorun olarak belirlenir. Modernleşmenin kapitalist deneyimin başarıya ulaştığı yöntem ve araçlarla gerçekleşeceği ana teması işlenir. “Bu yöntem ve teknolojiler yayılmalı, kullanılmalı ve geliştirilmelidir” şeklindeki düşünce tarzı egemenlik kazanır. Buna bağlı olarak gelen sonuç-öneriler daha çok gelişmeyi, teknolojilerin yaptığı makinelerin, aletlerin, medyaların, onların ürünlerinin ve "nasıl çalıştırılacağı ve kullanılacağı" hakkında bilgileri içine hapseden tüketim gelişmesinin sunumudur. Gerçekte teknolojiye bağımlılık biçiminde yönetme ve engellemeler söz konusudur. Böylece hem kapitalist teknoloji düzeni kendi yapısını korur; hem sorun bu yapının benimsettiği, "meşruluğu ve geçerliliği önceden kabul edilmiş" çerçeve içinde tanımlanır; hem de çözümler, bu teknolojik yapıya olan etkiyi, etkenliği, barışı ve kalkınmayı sağlama ve sorunları giderme politikalarıyla aranır. İşte bu, egemen pozitivist bilimin görevselci-ampirik yaklaşımın ana özelliklerindendir. 



Sonuç 

Bilim ne amacıyla, ne aracıyla ne uygulayıcısıyla, ne yorumcusuyla ve ne de kullanıcısıyla nesneldir: Bilim tarih boyu öznel olmuştur. Bilim toplum üstü ve ötesinde değil, toplumun güç merkezinde konumlanmıştır. Elbette, her alanda olduğu gibi, bilim alanında da egemenliğe karşı mücadeleler vardır. Geçmişte Tanrının temsilcileri, aristokrasi ve yönetici sınıfları, kendi çevrelerinde topladıkları bilim adamlarıyla, bilimi kendileri için kullanmışlardı. Günümüzde, bilim ve bilim yoluyla kontrol, araştırma ve geliştirme girişimleriyle üniversitelerden ve özel teşebbüsün laboratuarlarından geçerek yapılmaktadır. 

Bilim, güç ilişkileri düzeninin ne dışındadır ne de ondan bağımsızdır. Bilim adamının/kadınının toplumdan kendini ayırması, kullandığı yöntemde uyguladığı mekaniksel süreçler sonucu nesnellik sağladığını sanması ve bilimsel objektiflik iddia etmesi, bilimde belli bir ideolojinin egemenliğinin ifadesidir. Eğer yaşadığımız toplumda kendi bilim alanımızla ilgili sorunlara ve bilim dalımızın bu sorunlar içinde aldığı yere dikkatle bakarsak, bilimin çözümler kadar, belki de çözümlerden daha çok, sorunların önemli bir parçası olduğunu görürüz. Bu durum da evrensel bir kaçınılmazlığı değil, yapısal gerçeklerle gelen ve ancak bu yapısal faaliyetlerin değişimiyle değişebilecek bir olguyu ifade eder. 

Kapitalist bilim, sermaye düzeninin sorunlarına çözüm arar ve sunarken, insanlığın kapitalizmin egemenliği altındaki durumunun perçinleyicisi rolünü oynar. Kapitalizmin insanlığa aykırılığının ve yarattığı ciddi insanlık sorunlarının çözümleyici değil; yaratıcı ve destekleyici bir parçasıdır. Bilim, sunduğu çözümlerle, sorunları yaratan üretim düzenine değişiklik önermez; düzenin bazı istenmeyen, tepkiler uyandıran ve zararı göz ardı edilemeyen sonuçlarının teknolojik yapıya ve egemen çıkarlara zarar vermeden "örtbas edilmesine” yardım eder. Örneğin atık depolama sorununa "sıhhi depolama” çözümü; zehirli gaza filtre çözümü; zararlı atık suya, arıtma çözümü sunar. Bu çözümlerin karakteri ne? Bir oluşuma son veren çözüm mü bunlar? Çevrenin durumuna bakılırsa, “çevre dostu teknolojiler” adı altında kontrol teknolojilerin pazarlamasından öte, gerçek çözüm olmadıkları kolayca anlaşılır. 

Egemen bilimin sorunu, tanımlamanın, hipotez testinin ve indirgemeciliğin çok ötesindedir. Sorun; (a) tanımlamanın ve hipotezlerin dayandığı kuramsal çerçeve ve beraberinde getirdiği belli düşünce tarzı, (b) bu tarzın belirlediği (daha doğrusu belirler göründüğü, fakat gerçekte desteklediği) bilimsel ve sosyal politika, (c) soruna ve sorun çözümüne yaklaşım biçimi ve (d) bunların insanın bugününe ve geleceğine yaptığı katkılar sorunudur. Kapitalist bilim, başlangıcından beri artan bir biçimde, kapitalizmin sorunlarına çözüm arar ve sunarken, kapitalizmin egemenliği altındaki insanlık durumunun kalıcılığının perçinleyicisi olmuştur. 

Akademide ve endüstrideki egemen iletişim faaliyetlerinin altında, gerçekte, bir teknolojik ve ideolojik egemenliğin ve bu egemenliğin sağladığı çıkarlar düzeninin korunması ve geliştirilmesi çabası yatar. Bu gün gelişmiş ülkelerde özelleştirme ve deregulasyon gündemdeyse ve egemenlik kazanmışsa, bu, nesnel gerçeklerin, doğruluğun veya yanlışlığın ve haksızlığın farkına varılmasını ve bu nedenle en doğruyu seçmeyi anlatmaz: Özel teşebbüsün ekonomik ve ideolojik bir gücü kendi kontrolü altına almasını anlatır. Güç ilişkileriyle egemenliği belirlenen ve sürdürülen, ve ideolojik pratiklerle nesnelleştirilen öznel çıkarlar, toplumda doğruyu tanımlar ve kurumlaştırır. Yani, doğruyu ve haklıyı saptayan nesnel kıstaslar değil, belli güçlerin nesnelleştirilmiş özel çıkarının ölçekleridir. 

Nasıl ki iletişimin karakteri, kapsamı ve neticeleri, sosyal yapıların tarih içinde değişimiyle değişime uğradıysa ve bugünkü biçimlere dönüştüyse, bu değişimin getirdiği iletişim yapısı, çıkardığı ve desteklediği sonuçlar ancak yapısal değişimlere eğilerek anlaşılabilir, değişim de aynı biçimde sağlanabilir. Burada, sosyal yapı değişimi denildiğinde, aynı yapının egemenliği altında yeni teknolojilerin uygulanmasından çok, bu yapıların revizyonu ve yeni yapıların geliştirilmesi anlamınadır. 

İletişim konusu egemen tanımlamaların ve değerlendirmelerin ötesine götürülmeli ve belli biçimlerde şekillendirilmiş teknolojik yapılarla olan ilişkileri içinde ele alınmalıdır. İletişim ürünlerinin üretim biçimleri, bu üretimi yapan teknoloji ve örgütlenme biçimi, bu ürünlerin kullanılışının yapısı, kamu yönetim metotları, ve egemene karşı olan alternatif tepkiler ve metotlar, iletişimin olduğu fiziksel ve toplumsal çevre ve bu çevrenin mülkiyet sistemi içinde düzenlenişi, iletişimi anlamada temel öğelerdir. Bu öğelerin oluşturduğu iletişim peyzajı durgun ve evrensel bir peyzaj değildir: Bu peyzajı oluşturan öğeler arasındaki ilişkiler düzeninin egemen karakterlerini taşır. Bu nedenle dinamik bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda kişinin kendi kendisiyle iletişimi dahil, bütün iletişim biçimleri birbirinden bağımsız bir varlığa sahip değildirler. Toplumsal iletişim, aynı zamanda, global dünya düzeni peyzajının bütünleşik bir parçasıdır. Kuramsal tanımlamalar, empirical hipotezler ve survey araştırmalarının (ve sistemsel ve sistematik taraflılığın genellikle kasıtlı olarak sunulduğu halk oyu yoklamalarının) soruları bu kapsamlı alan içinde ele alınmalıdır. Bugün dünyada kullanılan, Amerika kökenli, egemen yaklaşım toplumsal üretim biçimi ve ilişkilerinin yarattığı sorunlara anlamlı çareler bulma yerine, yeni çarelerle yeni sorunların yaratılmasına ve dolayısıyla, belli egemen teknolojik yapıların tutulması ve yaygınlaşmasına yol açar. Ancak kişileri ve kamu politikasını kaynak olarak gösterme ötesine giderek, üretim teknolojisi ve ilişkisini temel olarak ele alan bir yaklaşımla iletişimi ve iletişim konusu ve sorunlarına gerçekçi bir yaklaşım elde edilmiş olunur. Bu da nesnel veya nesnele daha yakın doğrularla öznel çıkarların her gün sürekli çarpıştığı güç ilişkileri konusunu ve bu konuya eğilmeyi ortaya çıkarır. 

Egemen tanımlamalarla gelen belli dar çerçevelerden çıkılması gerekmektedir. 



Dipnotlar 



1. Gereklilik kavramını kullandım, araç kavramını kullanmadım, çünkü aklımdaki doğru kelime “means” sözcüğüdür ve bunun da anlamı araç değil, yol kavramına benzer bir anlamdır. 

2. Bu tür tanımlama eleştirel yaklaşımda olmayan herhangi bir metot veya pazarlama kitabında rastlanır. Örneğin: Cozby (1993). 

3. AIDS hastalığıyla ilgili araştırma için devlet teşvikleri yoluyla kamunun zenginlikleri özele aktarılır; AIDS’le ilgili bulunan ve fahiş fiyatla satılan ilaç özel sektörün mülkiyetinde olur ve ancak parayı verebilen faydalanabilir. 

4. Benden istenen araştırma ve konuşmaların bazılarında, amacın ne olduğunu sorduğumda, istenenin imajlarla, güler yüzlü kibar hunharlıkla ve yaratılan sahte bizliklerden geçerek sağlanan katılma arayışı olduğunu gördüm. Halkı, müşteriyi ve çalışanları zevkle, arzuyla, severek, isteyerek kendi sömürülerine katma… Özel teşebbüs alanı dururken kamusal alana bütün dikkatlerin çevrilmesinin amacı kamusal alanı öğrenerek daha iyi hizmet mi yoksa daha iyi kontrol mekanizmaları mı kurmak? 

5. İletişimin mesaj alışverişinin, mesajı anlama ve anlamama, etkili mesaj sunumunun 10 kuralı, vücut diliyle iletişimde başarının anahtarını satmanın çok ötesinde bir şey olduğunu anlamak için de bu sorular üzerinde düşünmek gerekir. Ayrıca iletişimin ne olduğunu öğrenmek zahmetinde bulunmak isteyenler benim web sayfamdan işe başlayabilirler. 

6. Adam kavramı her iki cinside içeren insan anlamına kullanıldı. 

7. Ayrıca, kuram ve model hakkında bilgisi olmayan veya bilgi vermeyen, kuramı ve modeli sunmayan araştırmalar oldukça yaygındır. 

8. Bu bağlamda sosyolojide Structural functionalism yaklaşımına bkz. 

9. Bunun için Amerikan kaynaklı herhangi bir örgüt yönetimi ve örgüt iletişimi kitabına bkz. 

10. 1960’a kadar olan incelemelerin muhasebesi için bkz Klapper (1960) ve sonrası için en iyi kaynak Journalism Quarterly, Communication Research ve İletişim yıllıklarıdır. Türkçe kaynak olarak Alemdar ve Erdoğan (1998) ve D. McQuail’in çevrilmiş kitapları (ne kadar doğru çevrildiği biraz şüpheli olabilir). 

11. Kullanışlar ve doyumlar kuramı için bkz: Erdogan, Alemdar (1998) ya da McQuailín çevrilmiş kuram kitabı. 

12. Bu anlamda iletişime yaklaşım iletişim sosyolojisiyle ilgili açıklamalarda görülür. Örneğin, Klapper (1960), Halloran (1977), MCQuail (1972), Parsons (1960), Merton (1968), Alemdar ve Erdogan (1998: 13-77) 

13. Structural functionalist yaklaşım için T. parsons (1960); onun daha liberalleştirilmiş şekli için Merton (1960); İletişim kuramı içın Shannon ve Weaver’in modeline ve Schramm, Lerner ve benzerlerinin yazılarına; Liberal çoğulcu yaklaşım için Blumler, Katz ve postmodern Fiske’ye bakınız. 

14. Bu tür tanılamalar için birkaç kaynak: Kültürde Homans (1964); kültürel antropoloji ve iletişimde Mead (1934) ve Blumer (1969). 

15. Denotative anlam sözlükte verilen anlamdır. Connotative anlam kesinlikle yan anlam değildir, örgütlü yaşamdaki ilişkilerde insanların bağlama bağlı olarak çıkardıkları anlamdır. 

16. Bu bağlamda önde gelen isimler: D. Bell, M. McLuhan ve M. Brezinsky. 



KAYNAKÇA 


Alemdar, K. ve I. Erdoğan (1998) Kitle Iletişim araştırma ve kuramları. Ankara: MB. 

Bell, D. (1973) The coming of the post-industrial society. NY: Basic Books. 

Blumer, H, (1969) Symbolic Interactionism: Perspective and Method. NJ: Prentice Hall. 

Cozby, P. M. (1993) Methods in Behavioral Research. Fifth Edition.CA:Mayfield Publishing Company. 

Dahrendorf, R. (1973) Toward a theory of social conflict. In Etzioni, A. and E. Etzioni-Halevy (1973)(2nd ed.) Social Change: Sources, patterns and consequences. NY: basic books, p. 100-113. 

Erdoğan, İ. (1998) İletişim, egemenlik ve mücadeleye giriş. Ankara: İmge. 

Fiske, J. (1987). Television Culture. NY:Methuen. 

Halloran, J.D. (1977) Mass media effects: A sociological approach. Unit seven of the Mass communication and society. London: Open University. 

Homans, G.C. (1964) "Bringing man back in". American Sociological Review 29: 809 - 818. 

Klapper, J. T. (1960) The effects of mass communication. Glenceo, Ill: Free Press. 

Lasswell, H. D. (1948) Structure and function of communication in society. In Bryson, L. (1948) (ed.) The communication of ideas. NY: Harper and Brothers. 

McQuail, D. (1972) (ed.) Sociology of mass communications. NY: Penguin. 

McQuail, D. (975) Communication. NY: Longman. 

Mead, G. H. (1934) Mind, Self, and Society. Chicago: University of Chicago Press, 

Merton, R. K. (1973) The sociology of Science. Chicago: University of Chicago Press. 

Merton, R.K. (1968) Social theory and social structure. NY: Free press. 

Ogburn, W. F. (1973) The hypothesis of cultural lag. In Etzioni, A. and E. Etzioni-Halevy (1973)(2nd ed.) Social Change: Sources, patterns and consequences. NY: basic books, p. 477-80. 

Parsons, T. (1960) "Mass media and structure of American society". Journal of Social Issues 16: 67 - 77. 

Schramm, W, and W. E. Porter (1982) (2nd ed.) Men, Women, Messages and media: Understanding Human Communication. NY: Harper & Row. 

Schramm, W. (1973) Men, messages and media. NY: Harper & Row. 

Steven H. Chaffee (1992) Explication (Sage Communication Concepts 1), Newbury Park, CA: Sage
Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...