EVRİMDEN DEVRİME: İLETİŞİM VE SINIF MÜCADELESİ

Microbiyolojiden benzeşimle toplum ve toplum değişimini anlamlandıran, insanı psikolojik denge ve toplumu homeostasis ile açıklayan yaklaşımlardan farklı olarak Karl Marks’ın tarihsel materyalizm yaklaşımı vardır. 

A. MARKS, TOPLUM VE DEGİŞİM 

Marks, Comte ve Spencer'den farklı olarak, materyal ekonomik koşulları, toplumun temeli, alt yapısı olarak gördü ve sosyal değişimi üretim güçlerindeki değişimin üretim ilişkileriyle uyumsuzluğuyla açıkladı. Diğer bir deyişle toplum değişimini, üretim araçlarını kontrol ve muhafaza için yapılan sınıf mücadelesiyle gelen değişimle anlamlandırdı. Marks da insan ve toplum değişimini anlamada, yaptığı tarihsel incelemeye dayanarak, global bir şema ortaya attı. Bu toplumsal değişim şeması içinde: (NOT: Marks asla ülkelerin Kuzey Avrupa gibi aynı süreçlerden geçeceğini savunmadı; Avrupayı Marxist yöntemle inceledi ve çıkardığı sonuçları evrensel kurallar olarak nitelemedi. Marks, klişeler ve hazır reçeteler yerine, gerçek insandan hareket eden ve gerçek insan ilişkileri üzerine kurulu bir "insanı ve toplumu anlama" yöntemi sundu. Dolayısıyla, eğer insanı ve toplumunu anlamak istiyorsak, Marx, Lenin vs. vs "şöyle" dedi, "ekonomik indirgemeciydi," "orientalistdi" gibi "dedikodular" yerine, insan gerçeğini en geçerli bir şekilde açıklama karakterine sahip olan Marks'ın yöntemini kullanarak --ve gerekiyorsa yaşayan insanı merkezden atmaksızın değiştirerek veya geliştirerek-- araştırmalarımızı yapmalıyızı. irfan 2013) 

(1) kavimsel mülkiyet ilişkilerinden, 

(2) özel mülkiyetin çıkması ve kölelik dönemine, 

(3) kölelikten, toprak sahipliği ve serfliğe dayanan feodalizme, 

(4) feodalizmden, burjuvazi sınıfının egemen olduğu kapitalizme yer verildi. 

Marks’a göre, eskinin yerini alan yeni içinde eskiden kalma özellikler ve ilişkiler devam eder, hemen yok olup gitmez. Örneğin binlerce yıldır örgütlenmemiş olarak süregelen dini inançlar ve pratikler, aristokratlar, paşalar, hocalar, hacılar, toprak ağaları, falcılar, muskacılar, kapitalist düzenin gelmesiyle, hatta en güçlü seviyesinde olduğu zamanlarda bile, ortadan kalkmadı. Marks’ın demek istediği, toplumda var olan sosyal üretim biçimlerinden birinin toplumun karakterini damgalayacak şekilde egemen olmasıdır. Geceyi gündüzle, siyahı beyazla, kötüyü iyiyle değiştirmek değil. 

Marks kapitalist sistemin oldukça baskıcı olduğunu ve ciddi yabancılaşma yarattığını belirtir. Durkheim, Tönnies ve benzerlerinin aksine, bu sorunu sergilerken geriye gidip kapitalizm öncesi örgütleri tutma yerine, ileriye bakmış ve bu baskıcı ve yabancılaştırıcı sistemin sosyalizmle ortadan kalkacağını öngörmüştür. 

Modernleşme teorilerinin araştırma ve uygulamaları, geleneksel insanın modern insana nasıl dönüştürüleceği üzerine eğilir. Bunun sonucu olarak, insan belli kalıplar içine uymaya zorlanır. Uymayan, uyamayan ve bu uyuma karşı direnenler çeşitli meşrulaştırılmış yollarla (ceza) ve gayri meşru metotlarla (işkence) uydurulmaya çalışılır.[1] Marks’ın toplum değişimine yaklaşımı ve ilgisi, bu tür egemen modern barbarlıkların tersidir, zıddıdır. Marks’ın değişime en önde gelen ilgisi, toplumun kişinin ihtiyaçlarına nasıl uydurulacağıdır, aksi değildir. Marksist toplum teorisi bireysel, özel, eşsiz acı çekmeleri genel toplumun işlemesi olarak anlamaya çalışır ve bu durumu kişinin topluma kişisel uyması bakımından değil, toplumsal transformasyon bakımından inceler. 

Marks üçüncü dünya ülkeleriyle ayrıntılı olarak ilgilenmemiştir. “Asya tipi üretim tarzında” bu tarzın durgunluğu hakkında yorum yapmıştır. Kolonilerde yapılan sömürüyü Kapital’de, özellikle “sermayenin ilkel birikimi” yorumlaması içinde, Bölüm 31 ve 32’de anlatır. Sömürgecilerin sermaye birikiminin artışında, kolonilerden ve talan edilen zenginliklerin oynadığı rolden bahseder. Bunun yanında, İngiliz koloniciliğinin, özellikle demiryolu sanayisi ve Hindistanlılar'ın bu modern sanayinin öncüsü teknolojiyi kullanma bilgisini elde etmeleriyle, Hindistan'da değişimin “materyal koşullarının” temelini attığını belirterek, koloniciliğe bir çeşit “dıştan enjekte edilen kalkınmacı” meşruluğu verir. Bu da, “Asya tipi üretim tarzı” ve “toplum değişimi” tartışmalarında, Marksistler'in kendi içlerinde siyasette düşmanlığa giden ayrılık ve çatışmalara neden olmuştur. 

İnsanlık tarihinin gelişimini evrimci bir biçimde ilkelden feodale ve feodalden kapitalizme, kapitalizmden de sosyalizme doğru bir yol izlediğini benimseyen (evrimci) Marksistler'in en büyük çıkmazlarından biri de “Asya tipi üretim” tarzını ele alış biçimleri olmuştur. Eğer Marks'ı, bu evrimci çizgisellik içinde ele alırsak, o zaman, örneğin Hindistan'a İngiltere’nin “medeniyet” götürdüğünü iddia eden sömürgeci görüşle, Hindistan'a sokulan ileri teknolojilerin Asya tipi tarzı değiştireceğini belirten Marks arasında fark kalmaz. Aslında birinci görüş sömürgeciliği sömürgecilerin çıkarı için savunurken, Marksist görüş, sömürgeciliği Asya tipinin ancak dıştan müdahale ile değişebileceği ve kapitalist döneme geçirilebileceği anlayışıyla gelir. Daha da derine inersek, Bu tür Marksizm’in evrimci çizgiselliğinde, kendimizi, sadece sömürgeciliği savunuyor bulmayız, aynı zamanda, hızla kapitalizme geçme ve proleterleştirme süreci için, günümüzün emperyalist globalleşmesini de destekliyor buluruz. 

Marks'ın “kapitalizmin kendi imajında bir dünya yaratacağı” görüşü, aynı zamanda, kapitalist-emperyalizmin son safhasını da ima eder: Dünya egemenliğini kurduktan sonra büyüme, genişleme ve yayılma olanağı sadece nicelik artışı içinde (tüketimin niceliksel çeşitlenmesi ve hızının artmasına) zorunlu olarak sınırlanır. Ne denli moda olursa olsun ve kitle kültürünün hızlı ye, hızlı iç, hızlı at, hızlı yaşa ideolojisiyle azamiye çıkarılmaya çalışılırsa çalışılsın, tüketimin sadece ekonomik değil, fiziksel, zaman ve mekansal yapısının da sınırı vardır. Belki, örneğin bilgisayar teknolojisinde ve bu teknolojinin yapıya bağlı program teknolojisinde yapıldığı gibi, her yıl artan hız ve büyüme ile insanlar bir girdaba sokulup sürüklenebilirler; fakat hız ve kapsam belli bir ölçüden sonra insanın kendi hız ve kapsamı kapasitesi ötesine geçemez: Bilgisayarda bir işlemin hızı insanın gözle algılama, okuma ve değerlendirme hızına eriştiğinde, ulaşabileceği üst sınıra erişmiş olur. Enformasyon işlemi bir saniyede milyarlarca megabayt miktarında bilgiyi süreçten geçirebilir. Fakat sonuçta, bilgi, materyal ilişkilerdeki kullanımında zorunlu bir sınırlılığa mahkumdur. 

Marks'ın İngiliz sömürgeciliğinin “Asya tipine” getirdiği “olumlu” değişim yorumuna ve Asya tipine (ve köylülere) karşı düşmanca ve ırkçı olarak nitelenen görüşüne, neden İngiliz sömürgeciliğinin örneğin, İrlanda’ya Hindistan’da olduğu gibi muhtemel “gelişme” yerine “geriletme” götürdüğü sorusunu da eklemek gerekir. Bu son soruya en azından iki farklı yaklaşımla gelinebilir: Birinci yaklaşımda, Marks’ın İngiliz sömürgeciliğini Hindistan’da farklı, İrlanda’da farklı yorumlaması ırkçılığa ve Asya tipi üretim tarzı hakkındaki cahilliğine bağlanır (örneğin Foster-Carter, Leys, ve Aidan). İkinci yaklaşımda, İrlanda ve Hindistan arasında tarihsel-yapısal fark olduğu ve Avrupa feodal yapısının bir parçası olan İrlanda’da İngiliz sömürgeciliğinin, bu ülkenin kendine özgü tarihsel değişimine dıştan müdahale ettiği ve kurduğu ekonomik sömürü düzeniyle ülkeyi durdurduğu ve geriye ittiği söylenebilir. Hindistan'da ise sömürgeciliğin getirdiği teknoloji ve özellikle iletişim-ulaşım teknolojisi (tren yolları) Asya tipi durgunluk için değişime itici bir güç oluşturur. Marks bu iticiliği ve dıştan müdahaleyi Asya tipi için gelişmeci (değişimin temellerini atıcı) olarak nitelerken, bu gelişme ve değişimden kimin faydalanacağı sorusunu da sormuştur.[2] Marks'a göre, Hindistan'daki değişim İngiliz sermayesinin yatırımları sonucu endüstrileşme süreci ile Hindistan’da olacaktı, fakat kitlelerin doğrudan çıkarına olmayacaktı: Ne kitlelerin yaşam koşullularını materyal bakımdan tamir edecek, ne de özgürlük kazandıracaktır. Fakat hem üretici güçlerin gelişmesinin hem de elde etmenin materyal temellerini atacaktır (Leys, 1975). 

Marks 1850'lerin ortasında çalışmalarına geri döndüğünde, gündeminde, uluslararası pazar, sömürgecilik, uluslararası sermaye ve işçi sınıfı gibi sorunlar vardı. Fakat hem siyasal faaliyetlerdeki aktifliği hem de Kapital üzerindeki çalışmaları ve elbette hayatın kısa olması nedeniyle, Avrupa kapitalizmini incelemeden öteye eserler bırakamadı. Fakat en önemli eseri, toplum değişimini incelemede bize Marksist-Materyalist inceleme metodunu sunması olmuştur. Bu nedenle, Marks'ı yobazlık, bağnazlık, ırkçılıkla ve Asya tipi üretim tarzına ve uluslararası yapıya gereğince ilgi ve zaman vermediğiyle suçlama yerine, sunduğu metodu kullanarak ve geliştirerek soruna kendi gözümüzle yaklaşmak gerekir. 

Marks daha çok Avrupa kapitalizmini incelemiş ve kolonileri soygunla “sermaye birikimine” katkıda bulunan dış kaynaklar olarak ele almıştır. Lenin ise “emperyalizm” fikriyle gelmiştir, fakat bu emperyalizm fikrinde ağırlık Avrupa kapitalist güçleri arasında sömürgeler üzerindeki çekişmeler ve çatışmalar merkezinde toplanır. Emperyalizmin sömürgelerindeki yapı ve toplum değişimi konusuna önem verilmez. Dolayısıyla, Marksist sosyal değişimde, kolonilerin/ sömürgelerin geleceği ve sömürünün karakteri üzerinde ayrıntılı durulmamıştır. Bu konu üzerinde sistemli bir biçimde duran ilk kez Paul Baran olmuştur. 

Toplum değişiminde iletişim sisteminin yerini anlamlandırma, yönetici sınıfların egemenlik çıkarları açışından bakışla sınırlı kalma-mıştır. Bazı insanların mücadelesi, bir egemen sınıfın çıkarlarını koruyarak kendi bireysel çıkarlarını sürdürme çabasından öteye gider. İnsanların çoğu egemenlik konumlandırılmasında egemenlik altında olan duruma yerleştirilmiştir. Dolayısıyla egemenlik ilişkilerine dayanan toplumsal yaşam biçiminde karşıtlık daima vardır. 

Sosyalist düşünüde, iletişim sisteminin (örgütlü iletişimin) toplum değişimindeki yeri “kamu hizmeti” biçiminde belirlenir. 19. yüzyılın Avrupa’sında burjuva “kamu hizmeti” uygulamaları ya özel teşebbüsün mülkiyetinde (elinde) ya da devletin kontrolü altındaki özerk kamu kuruluşu biçimindeydi. Bu iki biçimi eleştiren Marksist görüş, hem serbest teşebbüs biçiminin kamu hizmetini ortadan kaldırdığını ve iletişimi ticarete dönüştürdüğünü belirtti; hem de burjuva devlet yapısının statükocu kullanımı getireceğini öne sürdü. Örneğin BBC gibi prestij kazanmış örgütler burjuva profesyonelliğini yerleştirme ve kapitalist düzenin savunusunu hükümet politiklarını yansıtma ötesinde yaptılar. Belçikalı sosyalist Cesar de Paepe (1841-1890) bu iki tartışmaya karşı kamu hizmetinin hem özne hem de konu/nesne olarak kamusal olması gerektiğini öne sürdü: Kamu hizmeti herkesin doğrudan veya dolaylı işbirliği ve faydası için olmalıdır. Paepe'nin bahsettiği iletişim sistemi demiryolları, posta, telgraf ve yol sistemleriyle sınırlıydı (Mattelart,1994:49). Böyle bir iletişim politikasının gerçekleşme olanağı düşünülemez; çünkü sınıf çıkarlarına aykırıdır, dolayısıyla sistemin iş gören biçiminde değişiklik gerektirir. Kapitalist düzende, egemen iletişim sistemi özel veya kamu teşebbüsü biçiminde düzenlenmiş olsun fark etmez, egemen iletişim geniş halk kitlelerinin çıkarları ve faydası yönünde çalışmaz. Bu durum iletişim ve değişimle ilgili önemli bir diğer soruyu ve sorunu ortaya çıkarır: Geniş nüfusun faydası yönünde biçimlendirilmiş ve çalışan kitle iletişimi gerekliliği… 

Bu gereksinmeye cevap olarak mücadeleci\devrimci basın ortaya çıkmıştır. Bu basının en büyük sorunu başta ekonomik olmuştur, ardından buna “kitlelere ulaşma” kapasitelerini arttırmak eklenmiştir. Burjuva sansasyonel basınının tirajının yarısına mücadeleci basının ulaşma olasılıkları, (a) egemen güçlerin koydukları engellemeler ve uyguladıkları politikalar, (b) sansasyonel basının içeriğine benzer kaçış içeriğini kabul etmemeleri ve (c) sansasyonel içeriği egemen diğer sosyalizasyon ajanlarının teşvik edici ve destekleyici faaliyetleri nedeniyle büyük ölçüde sınırlanmıştır. Daha önemlisi, mücadeleci basının kitlelere ulaştığı zamanlar, sınıf mücadelesinin yoğun olduğu ve egemen baskının arttığı dönemler olmuştur. Bu dönemler şiddet kullanarak engellemeleri getirmiştir. 19. yüzyıl ve İkinci Dünya Savaşı'na kadar 20. yüzyılın kapitalist ülkelerinde mücadeleci basın oldukça yaygındır. [3]

Mücadeleci basın, örgütlü mücadelenin bir parçası olarak çıkmış ve gelişmiştir. 20. yüzyıla girildiğinde basının devrimci parti kurulması ve devrimci bilincin yayılmasındaki anlamı üzerinde durulmaya başlandı. Leninist basın görüşü bu arayışa cevap olarak gelmiştir: Basın hem propaganda organı, hem de toplu kışkırtıcı ve toplu örgütleyicidir. Bu devrimci rol Iskra gazetesine verildi. Bolşevik devrimiyle, kitle iletişimi araçları yeni devletin kurumlarından biri oldu. Lenin'in “Ne Yapılmalı?” ve “Sol Kanat Komünizmi, Bir Çocukça Düzensizlik” yapıtlarında basının rolüyle ilgili bu görüşlerini sunar. Le Bon'dan Lasswell'e doğru gelişen kitle iletişiminin propaganda etkisi ve kitleleri kontrol savaşına karşı görüş olarak, örneğin, 1927’de Fransız sosyalist Jules Rassak'in “Siyasal Propaganda ve Fikir Psikolojisi” yapıtıyla, ticari basın, propaganda ve etki gücünün anlamı üzerindeki yorumunda medyanın etkisinin göresel olduğu belirtildi. Serge Chakotin'in (1939) “Kitlelerin Soyuluşu: Totaliter Siyasal Propagandanın Psikolojisi” yapıtı eleştirici sosyal psikolojide önemli yer alır. 
B. ÜRETİM TARZLARI, SOSYAL DEGİŞİM VE İLETİŞİM 

Her sosyal biçim kendi tarihi iletişim tarzını geliştirir ve kullanır. Bu geliştirme ve kullanma da, tarihin hiçbir döneminde, kendi kabuğu içine sınırlanmış, kendi yakın veya uzak çevresinden (komşu ülkelerden) soyutlanmış bir biçimde olmamıştır. Aksine, insanlar kurdukları toplumsal biçimlenmelerde hem bu biçim içinde hem de diğer sosyal biçimlenmelerle ilişkilerinde kendi tarihlerinin yapılmasına katılmışlardır. Çağımızdaki egemen olan ilişkiler düzeninde, belli insan gruplarının kendi tarihlerini kendi istedikleri biçimde yapma olanakları, uluslararası ekonomik (kalkınma planları, dış yardımlar, kapitalist sermayenin işleyiş biçimi) ve kaba güç (ordu ve polis) uygulamalarının egemen karakteri nedenleriyle, ellerinden alınmış durumdadır. Dolayısıyla, günümüzde, geçmişten çok daha kapsamlı olarak, insanlar hem mücadeleye hem de kendileri için olmayan başkalarının tarihinin yapılmasına yoğun bir biçimde katılmaktadırlar. Kısaca doğallık unsuru ortadan kalkmış, yerini planlı (beş yıllık planlar dahil) “içten ortaklaşa, dıştan müdahale” ile gerçekleştirilen bir “toplum kalkınması” almıştır. 

İnsanlık tarihinde sosyal sınıflar ve sınıf mücadelesi, komün biçi-minden ekonomik artı değerin yaratıldığı üretim biçimine geçildiğinde ortaya çıkar ve gelişmeye başlar. Bu gelişim süreci, yaşadığımız çağda, sosyal biçimlerin (toplumların) uluslararası egemenlik ilişkilerinden kendilerini uzak tutmamaları ve bu ilişkilerin bir parçası olmaları nedeniyle, kendine özgülükten çıkmış ve dünya (özellikle Amerikan) emperyalizminin egemenliği altına girmiştir. Dolayısıyla, günümüzde, sosyal sınıflar ve sınıf mücadelesi oldukça problemli bir konumdadır. Bir ülkenin içindeki egemen üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi, dünya kapitalist düzeninin egemen ilişkiler yapısına sıkı sıkıya bağlı duruma gelmiştir. Dolayısıyla, bir ülke içinde mücadele veren sınıflar, aynı anda kapitalist-emperyalizme karşı da savaşmak durumundadırlar. Bunun anlamı, “mücadele edenler kaybetmeye mahkumdur” şeklinde algılanmamalıdır. Benzer biçimde, bir ülkenin yönetici sınıfları da egemenliklerini diğer ülkelerin egemen siyasal ve ekonomik güçleriyle paylaşmak zorundadırlar. Bu dış güçlerin görevi aynı zamanda, iç savaşlarda yönetici sınıflara her türlü desteği vermektir. 

Kapitalist üretim biçiminin kitle iletişimi geliştirilinceye kadar toplumda ve yönetimde egemen iletişim biçimi daima sözlü iletişim olmuştur. Yazılı iletişim, yönetimde siyasal ve ekonomik ilişkilerin sözlüden sonra gelen ikinci biçimi olmuştur. Radyonun yaygınlaşma-sıyla halkı yönetimin siyasal ve ideolojik iletişiminde gazeteler, radyo ve ardından da televizyon egemen araç rolünü almıştır. Egemen iletişim biçimi gene sözlü olarak yürütülmektedir, fakat coğrafi yakınlık ortadan kalkmış ve yüz yüzeliğin yerini “aracılı” (teknolojik araçlı) iletişim almıştır. Günümüzde insanlar arasındaki günlük alışıla gelmiş ilişkilerde, elbette sözlü, yüz yüze iletişim hala egemen durumdadır, fakat günlük iletişimde aracılı iletişim (telefon, radyo, faks, bilgisayar, mektup, e-mail, yasalar, kurallar, uzaktan kumandalı savaş teknolojileri) oldukça yoğun biçimde yer alır. Materyal üretim ilişkilerinin ve iş dışı yaşamın iletişiminde egemen olan gene sözlü, yüz yüze iletişimdir. 
1. İlkel Üretim Tarzları: Komün ve kavimler 

İlkel üretim biçimleri kendilerine özgü çeşitlilikler gösterir. Marks (1973:471-514) bu biçimlerin ilkini orijinal kavimler veya doğal toplumlar olarak nitelemiştir. İkinci grubu ise, kavmin başının üretimi örgütlediği ve doğayı kullanımı kontrol ettiği akrabalık toplumu olarak tanımlamıştır. Bu ilk biçimlerde sınıf yoktur. Toplumsal kararlar kolektif olarak alınıyordu; devlet olmadığı için toplumu örgütlü güç ve baskıyla yönetme olanağı yoktu. Toplumsal işbirliği (a) üretim araçlarının ortak sahipliğine; (b) bireyin kavmine ve birincil gruba (aile ve akrabaya) doğal bağlılığına dayanıyordu. (Marks, 1867). 

İlkel üretim ilişkisinde insanlar yer bakımından yüzyüzeydiler ve doğadan yiyecek toplarken temel ihtiyaçlarını sağlamak için uğraşırlardı. Üretim temel gereksinmeleri sağlamak için çalışma olurdu. İnsan barınağını yaptı, çünkü doğal etkenlere karşı barınmak ihtiyacını duydu.[4] Yaşadığı dünya ile iletişiminde ve ihtiyaçlarını karşılama yollari ararken, insan, çevresini yaratıcılığının materyalleşen gerçeği yaptı. Bu yapışta, çalışarak çevresini yapay değişime uğrattı. Yiyeceğini, giyeceğini ve barınağını üretti. Bu dünyada olma ve dünya ile olma sürecinde, insan kendi gerçeğini ve bilinç yapısını da biçimlendirdi. Bu koşullarda insanlar arası iletişim egemenlik veya dönüşüm biçiminde değil, özneler arasındaki diyalog biçimindedir. 

Bu tür ilk üretim biçiminde, insanlar birbiriyle doğrudan iletişim içindedirler. Bu ilişki içinde işaretle iletişime kelimeyle iletişim eklendi. Balığın ve etin yiyecek olarak kullanılması ve ateşin insan yaşamına görevsel araç olarak katılmasıyla, avcılık araçları ve iletişim tarzları gelişmeye başladı. Ok ve yayın avlanma aracı olarak geliştirilmesiyle, avlanma “modernleşti”. Akarsuları takip ederek veya akarsular çevresinde yerleşerek, göçebe ve yerleşik gruplar oluştu. Doğu'da hayvanların evcilleştirilmesi, Batı'da sulama ile yenilebilir bitkilerin ekilmesi, güneşte kurutulmuş briketlerin ve taşların ev yapımında kullanılması yerleşik yaşamı toprağa daha çok bağladı. Bu yeni üretimle insanın kendini ve süreçlerini anlatması, kendiyle ve dış dünyayla ilişkisinin iletişimi de yeni nitelikler kazandı. 

İmparatorluklar öncesi ve özel mülkiyetin egemen olmadığı sosyal biçimlerde, nasıl ki üretim araçları insanların birbiri üzerindeki egemenliğinin ifadesi değilse; iletişim ilişkileri ve araçları da bir insanın diğer insan üzerinde egemenlik kurması veya egemenliği sürdürme aracı olarak kullanması biçiminde değildi. Üretim araçları gibi üretim de herkese aitti. İletişim biçimi de bu üretim tarzına uygun olarak gelişmişti. Örneğin özel mülkiyet ile ilişkili bir dilin egemenliği yerine dayanışma ve bizliğin dilinin gelişmesi bu tür topluluklarda normal olarak beklenir. Üretim ilişkilerinin günlük yiyeceği elde etmede işbirliği olduğu ve özel sahiplik yerine ortak sahipliğin egemen olduğu (sahiplik anlayışının benle değil biz'le tanımlandığı, benin benliğini bizden çalarak, parazit gibi sömürerek aldığıyla değil, bizden geçerek kazandığı) insan ilişkileri ortamında aksi beklenemez. 

İlk üretim biçiminin kültüründe, kullanılan mızrak, ok ve yay gibi üretim araçları vardır. Bir ağaç dalı ağaçtayken doğadır, kesilip üzerinde çalışılarak dönüşüme uğratılıp değnek, mızrak, yay ve ok yapıldığında, kültür ve kültürün ifadesi olur. Ticaretin gelişmesiyle, üretim araçlarının alınıp satılmasıyla, kültüre ticari kültür eklenir. 

İnsan, yaşamını gerçekleştirmede öğrendiği ve yarattıklarını yeni nesillere aktararak eğitimi yaratır. Eğitim bir egemenliğin satışını yapan örgütlü faaliyet biçimine dönüştüğünde, ideolojiden geçerek hegemonyanın sağlayıcısı olur. Kültürü yeni nesillere aktarmanın sözle ve yaparak-göstererek yapıldığı kültürle, aktarmanın kayıtla yazarak yapıldığı kültürlerdeki ilişkiler önemli farklılıklar gösterir. Fakat McLuhan gibi aydınların iddiasının aksine, insan yaşamını belirleyen, araç anlamındaki teknolojiler değil, bu teknolojileri kullanan insanın geliştirdiği örgütlü yaşamın üretim biçimidir. 

Ok ve yayla avlanan insanlar hem avlarıyla hem de avlanmalarıyla belli bir kültürü oluştururlar. Avlanan hayvan kendi başına ne yaşadığı ne avlanıldığı zaman ne de avlandıktan sonra, kültürü üretmez: Kültürü amaçlı faaliyetlerinde araç kullanımıyla çevresini ve kendini değiştiren insan yapar. Hayvan dünyasının yaşamı, değişmeyen bir faaliyetler silsilesinin iç güdülerle ve belli sınırlı bir beyin faaliyetiyle kendini ve kendi nesillerini yaşam koşullarına göre adapte edip yetiştirmek çerçevesi içinde dönmektedir. Bu yaşamda bir kültür varsa, bu kültürün değişimi, çok yavaş bir değişimdir ve teknolojik araç kullanma ve geliştirmeyi getiren bilinçli girişimden değil, doğa koşullarının değişmesine kendini adapte etme zorunluluğundan kaynaklanır. Doğanın maddelerini ve peyzajını süreçlerden geçirerek değiştirme yerine, hayvanlar ancak barınak, yuva yapma ve kaynakları olduğu gibi kullanma seviyesindedirler. Doğanın maddelerini işleyerek insan, kültürün maddesini yapar: Bir bakır kazan, bir tahta kaşık, sapan veya hayvana ve diğer bir insana vurulan boyunduruk... 

İnsanın gösterdiği özelliklerden biri de, ihtiyaçlar artık ortadan kalktığı halde, geçmiş ihtiyaçlarla biçimlenen bilinç ve davranış tarzını belli bir diğeri egemenlik kuruncaya ve onu silip süpürünceye kadar devam ettirmesidir. 

İlkel üretimin kültürü ve kültürel iletişimi demokratik bir karakter taşır: İletişim ve kültürel üretim faaliyetleri, tekelci kapitalistler veya toprak sahibi köy ağası veya şeyh tarafından düzenlenmez, kontrol edilmez. Kültür ve iletişim doğal yaşamın doğal yansımasıdır. Örneğin emperyalizmle avcı bir kültürel biçim üzerine empoze edilmeye çalışılan okuma yazma eğitiminin/öğreniminin anlamı, avcı birim için ne oku ve yayıyla ne de avıyla ilişkilidir, fakat üzerinde kurulan egemenliğin ifadesidir. Bu egemenliğe bugün “kültür emperyalizmi” diyoruz. 

İnsanın doğayla ve diğer insanlarla ilk ilişkisinin biçimlenmesiyle, insan iletişiminin ilk ve en temel tarzı oluştu: Diyalog. Diyalog yüz yüzedir; göze, ağza ve kulağa bağımlıdır; Zaman ölçüsü bakımından o andadır. Diyalogda eşitcil ilişki, alışveriş, ortaklaşalık, anlayış, karşısındakinin ve diğerlerinin ihtiyaçlarını düşünme gibi faktörler vardır. Diyalogda insan faaliyetleri ortak amaçlıdır. Diyalogun sosyal matriks'i güvenmeye, alçak gönüllülüğe, sevgiye ve ortak eleştirici arayışa dayanır (Freire, 1973). İşaretlerle, oklarla, kelimelerle, taşlarla ve basit seslerle gerçekleştirilen iletişim yere bağımlıdır (iletişimde bulunanlar aynı yerdedir). El, dil ve, bir ağaç parçası, taş, su, hava gibi doğanın maddi parçaları iletişim aracı olarak kullanılan en temel kaynaklardır. 

Yüz yüze iletişimin karakteri sosyal yapıya ve yapıdaki ilişkinin karakterlerine göre değişir: Eşitcil ve dayanışmaya dayanan bir yapıda, aile içi ve dışı, aileler arası ve diğer üretim birimleri arasındaki yüz yüze iletişim simetrik veya simetriğe yakın bir özellik gösterir: Yüz yüze iletişim ortaklaşmanın bir uzantısı olur. Sömürüye ve mülkiyet ilişkilerinin özel sahipliğine dayanan biçimde; iletişimde diyalog ortadan kaldırılır ve iletişim, egemenliği sürdürmenin bir parçası olur. Diyalogun ortadan kaldırıldığı egemenlik iletişiminde insanlar arası sempati, sadece kendi degil ayni zamanda diğer odaklı duyarlılık, kendini karşısındakilerin yerine koyma ortadan kalkar; sevginin yerini sevgisizlik; alçak gönüllülüğün yerini ezici burnu büyüklük; ortaklığın yerini sahiplik; dayanışmanın yerini diğerlerini yoksun ve yoksul bırakarak güç ve zenginlik elde etme; güvenin yerini güvensizlik; hakkın yerini soygun ve hırsızlık; umut ve hoşgörünün yerini ezilmişliğin umutsuzluğu ve öfkesi alır. Egemenlik iletişiminde diyalog değil, emirlere uymaya, görevleri yerine getirmeye ve kurallara boyunsunmaya çağrı ve zorlama vardır. Egemenlik iletişiminde yasaklar konur, direktifler/komutlar verilir, uyanlar ve uyduranlar, yapanlar ve yaptıranlar, yaratanlar ve yarattıranlar, üretenler ve ürettirenler vardır. Diyalog varmış gibi görünen durumlarda (örneğin eşitliğe inanan bir öğretim üyesi ile öğrencisi arasındaki iletişimde) bu diyalog egemenliğin bir parçası değil, egemenliğe karşı mücadelenin ifadelerinden biridir. Bu nedenle, bu ilişki egemenliğin kırıldığını değil, egemenliğin varlığını ispatlar. Seçme ve seçilme hakkının kullanım birimleri de, sosyal diyalog açıklığını değil, diyaloğun gülünç bir ideolojik propaganda şekline dönüştürüldüğünü anlatır. 

Her biçimle birlikte, o biçimin egemen iletişim tarzı da gelişti. İlkel köysel sosyal biçimlenmede (komünde) sözlü iletişim egemen biçimdi. Bu biçimin karakteri o zamanın yaşam koşullarına yakından bağlıdır: Küçük topluluklarda herkes herkesi tanır, ilişkiler yüz yüze yürütülür. Yaşamın her alanında köysel sahiplik vardır. Egemen yaşam biçimindeki köycül ilişkiler gibi, iletişim ilişkileri de simetriktir: Eşitcildir. Köy\komün biriminde dengesiz, simetrik olmayan iletişim ilişkilerini oluşturacak ekonomik veya diğer eşitsizlikler ve egemenlik kademeleşmeleri yoktur. Bunu oluşturacak ne mutlak kölelik, ne ücretli-kölelik biçimleri, ne de üretileni gasp etme egemendir. Bu yapıyı kesinlikle feodal imparatorluk ve burjuva devletçilik kavramıyla karıştırmayalım. Devletçiliğin simetrik, eşitcil ilişkilerle ilişkisi, bu ilişkileri kamu çıkarı safsatasıyla, devleti oluşturan ekonomik çıkarları sağlama yolunda yok etmesidir. Burjuva devletçiliği, burjuva milliyetçiliği gibi, burjuva soygununun entegral bir parçasıdır. Burjuva devletçiliği politikasının iletileri de öyle. 

M.Ö. 20.000 yılında mağara duvarına çizilmiş şekil, insanın kendini kayıtlı sembolle anlatmasıdır. Bu anlatım egemenlik ilişkisinin değil, insan yaşamının bir tür öykülenmesidir. Egemenlik amaçlı kullanımı olmadığı için, insanlar arası sömürüyü de anlatmaz. Bu tür “çizimle” iletişim, açık artırmayla satıp para kazanacak sahip-kapitalisti ve satın alıp sahip olarak “sanat sever” ve aristokrat olan kapitalistleri Allah henüz yaratmadığı için, pazar veya sahibi için değil, insanın kendini, para veya kazanç fikrinden uzak, kendisi ve kendi gibi olanlar için anlatma karakterine sahiptir. 
2. Asya Tipi Yapı ve Kölelik Üretim Tarzları 

M.Ö. 8 ile 4 bin yılları arasında klan/kavim ilişkileri artan işbölümüyle değişmeye başlamıştır. Artı değer üretilmeye başlandı ve biriktirme olasılığı ortaya çıktı. Artan işbölümü sonucu klan/kavim içinde ürün dağılımında eşitsizlikler oluştu. Bunun sonucu olarak, siyasal güç herkesin çıkarlarını değil, yaşlıların ve şeflerin çıkarlarını gerçekleştirme biçimine dönüşmeye başladı. Savaşta esir alınanları öldürme yerine, köle olarak kullanma ekonomik-kazanç bakımından daha faydalı görünmeye başladı. Zenginliğin artması ve sosyal sınıfların çıkmasıyla devlet sosyal kurum olarak belirdi ve gelişmeye başladı (Berberoğlu, 1994:38-39). 

Marks ilk sınıflı toplumları Asya tipi toplum, eski toplumlar ve Alman cemaatleri olarak gruplandırmıştır. Asya tipinde komün topraklarına yüce yönetici sahipti: Üretici mülksüzdü. Artı değerin bir kısmı haraç-vergi olarak alınıyordu; diğer kısmı da (din ve savaş gibi) harcamalar ve komün ihtiyatı için kullanıldı. “Despotun” yönetimi, toplu üretim ve iletişim araçlarındaki kurallara ve dışa karşı savunma araçlarının kontrolüne dayalıydı. Berberoğlu'na göre (1994:38-39) Mısır, Aztek, İnka, Çin ve Osmanlı imparatorluğu gibi “despot imparatorluklar” değişime karşı güçlü direnişe sahiptiler ve yüzyıllarca yıkılmadan sürdüler. Divitçioğlu ise (1971:36-44), Asya tipi üretim tarzını, “bireyin topraklar üzerinde kısmen tasarruf hakkı; ancak mülkiyetin despota ait olduğu ve bundan dolayı değişimin zor olduğu bir aşama” olarak tanımlar. 

Marks'a göre eski toplumlarda klanlar/kavimler üst ve alt “ecdatsal bağa” göre bölünmüştü. Önceleri komüne ait olan topraklar benzeri şekilde özel ve devlet malı olarak bölünmüştü. Özel topraklar önce özgür köylü aileler tarafından işleniyordu. Artık-emek/iş devlete ve gönüllü askeri hizmete veriliyordu. Savaşlarla köleler elde edildi: Devletin genişleyen toprakları soyluların güçlerini artırdı. Roma’da işgaller ve köleliğin gelişmesi, toprakların birkaç elde toplanması, ticaret ve para sistemleri, sistemin sonunda gerilemesini anlatan çelişkilerdir. 

Alman komünleri devlet olarak yapısallaşmamıştır. Uç orman alanlarında yaşayan bu klan gruplarında av, otlama ve orman kamu mülkiyetindeydi. Şef üretimin örgütçüsüydü. 

Ürünün, üretenin kendi mülkü olarak benimsenmesi ve sadece kendi için kullanılması sonucu işbölümüyle birlikte, üreten veya üretebilenlerle, üretme olanakları sınırlı olan veya herhangi bir nedenle ellerinden alınmışlar arasında ilk dengesizliğin ve sömürü ilişkilerinin temeli atıldı. Kölelik üretim biçiminde, sadece materyal üretim değil aynı zamanda üreten insan diğer bir insanın sahipliği ve mülkiyeti altına alındı. Sahiplik, üretme araçları ile emek gücü üzerinde toplandı. Sosyal biçimlenmeler, kendi üretip kendi kullanan veya ortaklaşa üretip ortaklaşa tüketen paylaşıldığı biçimden, üretim araçlarına sahipliğe ve üretim ilişkilerinde aldıkları yere göre gruplaşmaların olduğu şekle dönüştü. Üretim araçlarıyla farklılaşmış ilişki, üretimden farklılaşmış pay demektir. İnsan tarihinde, yeni üretim güçlerinin (yeni araçları geliştiren ve kullanan güçlerin) gelişmesi ve bunun üretim ilişkilerini değiştirmesiyle yeni sınıflar oluşur ve sosyal biçimlenmeler değişime uğrar. 

Özel mülkiyet, kişinin kendi dışıyla ilişkisinde, dış dünyanın parçalarına (kullandığı araçlara, toprağa, suya, ağaca, hayvanlara, üretilen ürüne, ve başka insana) sahiplik iddia etmektir. Mülkiyet ilişkileri ise bu iddiayla gerçekleştirilen sahip olmayla gelen karar verme, kullanım ve paylaşmada egemenlik ilişkileridir. 

Kölelik imparatorlukları, mülkiyet ilişkilerinin belirlediği devlet denen ve geniş topraklar üzerinde egemenlik kuran ve köleliğe dayanan siyasal yapıdır. 

Özel mülkiyet biçimleri ve ilkel imparatorluklarla birlikte sadece maddeler üzerindeki kontrol ve mülkiyet gelmedi. Aynı zamanda, buna bağımlı olarak, insanların insanlar üzerindeki sahipliği de geldi. Eski çağların bütün imparatorluklarının üretim biçiminde kölelik önemli bir yer alır. Örneğin Yunan Medeniyeti M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda ve Roma İmparatorluğu M.Ö. 2. yüzyıl ve M.S. 2. yüzyıl arasında çok büyük ölçüde köleliğe dayanıyordu. Yunanlılar'da köleler endüstride, zanaatta, tarımda ve evde kullanıldı. Örneğin 5. yüzyılda, Yunan kentlerinde kölelerin sayısı kentli nüfusunun iki mislinden fazlaydı. Ondan sonraki her dönemde olduğu gibi, savunma için ordu besleme, kölelerin üretiminin sağlanmasına bağlıydı. Roma’da köleler hayvanlar gibi alınıp satıldı ve oldukça da ucuzdu. Toplumsal ekonomik üretim, kölelerin emeğinin kullanımı üzerindeydi. 

Mısırda firavunlar Tanrı olarak nitelendiler, bütün toprakların sahipleriydiler. Eski krallık devrinden orta krallığa geçildiğinde yoksulların piramitler yerine kamu işlerinde kullanılmasına ağırlık verilmeye başlandı. Mısır'da firavuna hizmet etmek için yazıcı (scribe) olmak zorla çalışma köleliğinden kurtulmanın yoluydu. Kızıldeniz ve Akdeniz, Mısırlılar'ın ticaret ve istila yollarıydı. Karadan iletişim kervan yollarıyla yapılıyordu. Ticareti yapılan ana maddelerden biri de papirüs idi. Mısır'da yazı, resim yazısı hiyeroglif olarak kaldı. Hiyeroglif önce gerçek objeleri anlattı, ardından fikirler ve heceleri anlatmak için kullanıldı. 24 sessiz harfli alfabeyi geliştirdiler. Bu alfabeden Sami oradan da Latin alfabesi gelişti. Mısır'ın en eski edebiyatı Piramit yazıtlarıydı. Bunlar firavunların mezarlarının duvarlarındaydı. Bu yazıtlarda firavunun tanrı olduğu tekrar tekrar iletilirdi. Eski dönemden sonraki edebiyatta yazıtlarda günün kötülüklerine karşı protestolar, sosyal adalet talepleri, romantik heyecanlar, kadın, şarap ve şarkılar işlendi. Mısır yazısını okuma 5. yüzyıldan sonra kayboldu. Ancak 19. yüzyılda çözüldü. 

İlk çağlarda (ve orta çağlarda) su yolu, uzak yerlerle yapılan meta alışverişinde kullanılan en yaygın araçtı. Kara yolu su yoluyla bütünleşmiş bir biçimde kullanılıyordu. 

Kölelik sistemiyle diyalog, aynı veya benzer sosyal statüye sahip olanlar arasında olmaya başladı. Sosyal tabakalaşmada tabakalar arasında monolog ve tek yönlü baskıcı iletişim biçimi gelişti. Tek yönlü monolog ve boyunsundurma ve boyunsunma iletişim ilişkileri, ekonomik mülkiyet ilişkilerinin açıklayıcısı ve yansıtıcısı olarak belirdi ve gelişti. Gelişme Yunan felsefesinde sistemin meşrulaştırılmasından, köleliğin evrensel olarak ele alınmasından, kölelerin de insan olduğunun kabul edilmesine kadar çeşitlenen sınırlı felsefelerin dünyalarını yorumlamalarıyla anlamlandırıldı. Kölesi evde ona hizmet ederken, kölelik üzerine yapıt yazan filozof en fazla kölelerin de insan olduğu ve köle haklarına sahip oldukları savunusu çerçevesinde kalabilmiştir. Köleliğin ortadan kalkması, filozofun ev rahatının ve dünya düzeninin bozulması, tehdit edilmesi olur. Bu filozofun köleliğin ortadan kalkmasını yazması için önce evindeki köleyi azat etmesi gerekir (Benzer şekilde, özgürlük, insanlık, eşitlik gibi idealleri taşıyan kişilerin, kendi yakınlarına karşı savundukları idealler paralelinde ilişki tarzı göstermeleri gerekir.) 

Özel mülkiyetin gelişmesi ve kölelik üretim biçimiyle birlikte kayıt etme gereği de acilleşti. Bu da yazının ve araçlarının icadı ve geliştirilmesini getirdi. İlk kayıt etme ihtiyacı ve yazı kullanma, egemen güçlerin mallarının ve alışverişlerinin hesabını tutmada kullanıldı. Diğer bir deyişle, iletişim biçimi, tek yönlülükle ve yazının kullanılış biçimiyle, yönetimin ve egemenliğin bir parçası olarak oluştu. Elle yazarak kayıt, diğer üretim araçları gibi, yönetici sahiplerin, lordların, asillerin, beylerin, senatörlerin, tüccarların mülkiyeti olarak kendini gösterdi. Yazı, taş, çamur tabletler, ağaç tabletler, papirüs ve hayvan derisi üzerine işleniyordu. 

Avrupalılar'ın ırkçı iddialarının aksine iletişim araçlarının modern biçimleri ilk kez Asya'da görünmeye başladı. Çinliler Avrupalılar'dan bin yıl kadar öncesinden kağıt kullanmaya başlamışlardır. Semerkant'a kadar fetihlerle ulaştıklarında, Araplar kağıt yapımını öğrendiler. Afrika’ya ve Avrupa’ya doğru yayıldıklarında kültür ve bilgileri de, özellikle İspanya, İtalya ve Fransa’ya yayıldı. Avrupa kağıt üretimine ancak 13. yüzyılda başlayabildi. 

Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında bilinen ilk resimli yazıyı kullandılar. Bu yazı Asurlular, Babilliler, ve Persler'in elinde fonetik dil oldu. Mısırlılar M.Ö. 3100 yıllarında hiyeroglifleri geliştirdiler. Bilgi tekeli taş üzerine yazı ve hiyeroglifler merkezindeydi. Mısırlılar, M.Ö. 2500 sıralarında ana yazı aracı olarak çamur/kil yerine papirüs kullanmaya başladılar. Yazı sanatının bu gelişimiyle yazıcılık (hattatlık) mesleği gelişti. 

Yunanlılar M.Ö. 200 yılında hayvan derisinden parşömeni geliştirdiler. M.Ö. 100'lerde Roma'da halk kütüphaneleri, yasalar ve sansür görülür. M.S. 150'de ilk kez, parşömen, yuvarlayarak rulo yapma yerine, kitap yapmak için sayfalar içine katlandı. Çin’de, yazılı iletişim aracının geliştirilmesine kumaştan yapılan kağıt eklendi. Sonradan, lambanın siyah isinden yapılan mürekkep, yazı biçimine yeni bir tarz kazandırdı. Çinliler M.S. 105'de kâğıt ve mürekkep yapmaya başladılar. Asya'da M.S. 450'den sonra “blok basım” kullanılmaya başlandı. En eski blok basımlı kitap, 868'de basılmış olan Diamond Sutra'dır. Kitapları elle yazanlar ustalıklarını artırmaya başladılar. 

8. yüzyılda Bağdat’ta ve 9. yüzyılda Mısır’da İslam rejimi kağıt üretimini yaygınlaştırdı. 10. yüzyılda kağıt üretimi hızla yayılmaya başladı. Kağıt, Feodal İspanya’da 12. ve İtalya’da 13. yüzyılda üretilmeye başlandı. Kumaş parşömenden daha ucuz bir hammaddeydi ve bu da kağıt üretimi fiyatlarını düşürdü. 

Eski imparatorluklarda elle yazının ve yazı araçlarının gelişmesinin nedeni halkın ihtiyacından dolayı değildi, bu gelişme ekonomik ve siyasal yönetimde belli kayıtları kaydetmek, korumak ve iletmek ihtiyacından kaynaklanıyordu. 

Anadolu’nun medeniyetlerinde yazıyla iletişim biçimi kullanıldı: Kim kullandı ve ne amaçla kullandı? Bu iki soruya cevap verebiliriz. Fakat “nüfusun ne kadarı okumayı biliyordu, okuma gereğini duyuyordu, duyuyorsa neden duyuyordu ve okumasının sonuçları neydi?” gibi sorulara da cevaplar gerekir. 

İletişimde sözlü gelenek en eski biçimdir. Sözlü gelenek Avrupa’da en yüksek zirvesine eski Yunan kölelik medeniyetinde (eski Yunan demokrasisinde) ulaştı. Örneğin Homerik Şiirler, nesillerden nesillere bunları ezberleyen şairler tarafından nakledildi. Türkiye’de ise 20. yüzyılın ikinci yarısının ortalarına kadar egemen kaldı. Bu biçim, kapitalist Amerika gibi ülkelerde, günlük “şimdiye dönük” yüz yüze iletişim dışında, geleneklerin ve kültürün aktarılmasında egemen konumunun yerini kitle iletişimi ve kamu eğitimine bırakmak zorunda kaldı. Türkiye’de belki de 1940’larda köyde doğup büyüyen ve köyle ilişkisini kesmeyen nesil, Türkiye’de sözlü geleneğin (sözlü öykülerin, masalların, ağıtların, destanların) en son nesli olarak nitelenebilir. Günümüzde, köy yaşamında da elektronik medyanın egemenliğinde sözlü gelenek ortadan kaldırılmış ve yüz yüze iletişim yeni egemenliğin bir halkası biçimine dönüşmüştür. Televizyon yüzünden sadece kırsal alanda değil, toplumun her kesiminde insanların bir çatı içindeki beraberliğindeki ilişki biçimi değişikliğe uğradı. Ev fertleri arasındaki ilişki yanında, misafirlikte bile insanlar arasındaki iletişim ve ilişkiye televizyon egemen olmaya başladı. Sözlü gelenekle aktarılan efsaneler, hikayeler, olaylar, ata sözleri ve şakalar insanlar arasındaki beraberliğin önemli bir parçasıydı. Şimdi bu ilişkiyi parçalayarak araya televizyon girdi ve insanların gözü birbiri yerine, evleri ve bilinçleri işgal eden televizyon denen bir dış güce döndü. Türk sözlü geleneği Batı kültürünün görüntülü egemenliğiyle katledildi. Çocuk yetiştirmede ve günlük ev içi ve boş zaman ilişkilerinde, Batı teknolojisi ve teknolojik ürünleri hikaye/masal/öykü anlatıcılarının, ozanların, şairlerin, gezginlerin ve habercilerin yerini aldı (Ayrıntılı bilgi ve referans için bknz Erdoğan, 1999). 
3. Feodal Kölelik Üretim Tarzı 

Marks’a göre feodalizm Alman ve eski Avrupa biçiminin dönüşümü sonucu ortaya çıkmıştır. Köle, lordun işini görür; bağımsız ticaret kasabalarının zanaatkarları tarım alanlarından artı-değeri çıkarır alır. Sınıf ve eşitsiz-mübadele ilişkileri feodal sistemin çözülmesine neden olur. 

Avrupa'da feodalizm çıkarken, mutlak kölelik üretim sistemi (Roma İmparatorluğu) ve ilkel üretim sistemi (Kuzey Avrupa'nın Vandallar, Allanlar, Vizigotlar, Ostrogotlar gibi kavimleri) çöküyordu. Kölelik sisteminin dıştan işgalle parçalanması M.S. 4. yüzyılın sonunda başladı ve 5. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğunun küçük parçalara bölünmesiyle tamamlandı. Lordların şatosunun çevresini sömürdüğü, toprak köleliğine dayanan feodal sistem 10. yüzyılda egemen üretim biçimi oldu. Bu biçim 11. yüzyılda gelişti ve 13. yüzyılda egemenlik zirvesine ulaştı. Ortaçağların feodalizmi küçük köylü birimlerinin kendi kendine yeterli ekonomik üretimine, el işleri endüstrisine ve kapalı loncaya dayanıyordu. Materyal toplumsal üretim köylüler tarafından yapılıyordu. Feodal lord toprakların sahibiydi ve topraklar onun ismini taşırdı (Osmanlı Devleti topraklarının yöneten ailenin ilk lideri olan Osman’ın ismini taşıdığı gibi). Köylüler lordlarının toprağında çalışırlardı. Çok az para kazanır, toprak kirası öder; savaş vergisi, toprak vergisi verir ve diğer çeşitli ödemeleri yaparlardı. Lordların ihtiyaçları ve harcamaları arttıkça yeni vergi çeşitleri de eklendi. Ailenin ilk doğan çocuğu toprağa aitti (Lordun kölesiydi) ve yeni evlenen gelinle ilk gece hakkı Lorda aitti. Köylüler toplumun diğer tabakalarını (prens, lord, aristokrat ve dinin temsilcilerini) beslediler. Köy birimleri ordu tarafından “korundu.” Bu koruma, bugünkü “vatan” koruması gibi, gerçekte mafya türü korumanın meşrulaştırılmış şekliydi. Mafya türü koruma nedir? Örneğin İtalyan Mafya yönetimi “asker, onbası çavuş vb.” denen haydutlarıyla, kişiyi (Mafyaya karşı) koruyarak kişiden koruma parası alır. Kabul etmezse? Ceza gelir. Bu korumaya, “yasa” denen meşrulaştırılmış baskı ve hatta katilliğe örnek olarak Caroline yasası gösterilebilir: Caroline yasası ceza olarak kulak, burun, parmak ve kafa kesmeyi, kör etmeyi, ateşte yakmayı getirdi. Lordlarına saygı ve sorumluluk hisleriyle dolu köylüler, sevgili lordları tarafından, Tanrının temsilcisi kilisenin tasdikiyle, zevkle bu yasaların bol bol üzerlerinde uygulanmasını hissettiler. Karar veren yargı organlarını baronlar, din temsilcileri, jüriler ve lordlar/aristokratlar oluşturuyordu. 

Feodal sistemde en büyük payı alan ortak güç Roma kilisesiydi (örgütlü dindi). Roma kilisesi, Avrupa topraklarının en az üçte birine sahiplik yoluyla materyal dünya nimetlerine konuyordu. Bunun yanında, Hıristiyanlık inanç kontrolüyle feodal sistemin ideolojik birliğini sağlıyordu. Bu birlik sağlama işlevinde feodal devlet örgütlenmesinin yapısına “hayır duasını” veriyordu. Feodal yapıda, Roma kilisesi hem ekonomik hem de ideolojik ve kültürel açıdan büyük güce sahipti. Roma kilisesi aynı zamanda “bilgi üretimi” tekelini de elinde tutuyordu. Roma İmparatorluğunun çökmesinden sonra, M.S. 400 sıralarında, Katolik manastırlar bilgi araçları ve dağıtımı üzerinde tekel kurdu. El emeğine dayanan yazıyla iletişim sistemi aristokratlar, yöneticiler ve yüksek sınıfların malı oldu. Din kurallarının ve dini pratiklerin günlük iletişiminde, kilise ve birey arasında inanç yoluyla kurulan kitle iletişimi en etkin yönetim mekanizmalarından biri olarak gelişti. Bu kitle iletişim biçimi, gücünü insanın (a) kendisiyle iletişiminde Tanrı ile kilise arasında kurulan bağı kendine mal etmesinden ve (b) yakın çevresiyle iletişiminde bu bağı destekleyen günlük iletişim faaliyetlerinden aldı. Dinin kontrolü altında bilim teolojinin bir dalı haline getirildi. Kilisenin egemenliğini perçinleyen dogmalar feodal toplumun siyasal, yasal, sosyal ve manevi gücü oldu. Kilise feodal egemenliğin takdisini ve tanzimini yapan en genel güç olarak hüküm sürdü. 

11. ve 12. yüzyıllarda ticaretin gelişmesi, kentlerin gelişmesi, materyal ilişkilerde sömürü merkezinin yavaş yavaş kentsel alanlara kayması ve dolayısıyla kentsel güç ve çıkarların yükselmesiyle birlikte, hem kilise hem de yerel feodal lordlar zor durumda kalmaya başlamıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda küçük birimlere dayanan ilk feodal üretim biçimi Fransa, İngiltere ve İspanya’da merkezi monarşilere dönüştü. Feodal merkezi devletler ortaya çıkmaya başladı. Monarşilerde, üretim ilişkileri gene feodal olarak kaldı. Yönetici ve yönetilen sınıflar aynıydı. Anayasalı krallıklar, cumhuriyetler ve faşist diktatörlükler burjuvazinin çeşitli yönetim biçimleri olduğu gibi; monarşiler de topraklı aristokrasinin yönetiminde egemenliğin yenilenmiş görünümüydü. Monarşilerde, kilise ile egemen ortaklık yanında gelişen rekabet ve çatışmalar; Roma kilisesinin kendi anlama-dığı Latin dili ile dua eden Avrupa insanı üzerindeki egemenliğini kırma yoluna gitti. Bu da Avrupalılar'ın kendi yerel dilinde İncil’i tercümeleri ve ardından da kendi kiliselerini kurmalarıyla sonuçlandı. İncil’in yerli dilde yazılması, artan okur yazarlıkla birlikte, İncil pazarını da geliştirdi. Kilise ve ortakları tarafından verilen karşı tepkiler ise aforozlar, yasalar, fermanlar ve fiziksel işkenceyle basını ve halkı ezme yöntemi oldu. Tanrı adına olan ortaçağ köylü ayaklanmaları, Tanrı'nın temsilcilerinin takdisiyle Tanrı adına kanlı bir biçimde bastırıldı. 

Ortaçağda iletişim ilişkileri çağın feodal sömürü sisteminin özelliklerini taşır: İletişim özgürlüğü ve iletişimin yönü mutlak kölelik sistemlerinden farklı değildi. Din mensupları ve yönetici kadrolar tek eğitimli sınıfları oluşturuyordu. Fakat egemenlik Avrupa’nın materyal zenginliğinden aslan payını alan ve Avrupa birliğini dinle elinde tutan kilisenin elindeydi. Üretim araçları ve güçleri de ya kilisenin direkt emek sömürüsü altındaydı ya da doğrudan içerik kontrolü söz konusuydu. Araç, üretim gücü ve içerik denetimiyle; kilise bilgi ve fikirlerin üretimi ve dağıtımı tekelini elinde tutuyordu. Hukuk, doğal bilimler, felsefe, kısaca entelektüel ve kültürel yaşamın her alanı kilisenin egemenliği altındaydı. Entelektüel süreçler ve ürünler kilise doktrinine uyup uymadığına göre değerlendiriliyordu. Yaşaması ve öldürülmesi de... Kilise kilisenin ve egemen sınıfların çıkarlarına aykırı olan her şeyi sansüre uğrattı, kötüledi, şeytanın işbirlikçisi ilan etti ve lanetledi. 

Yazılı iletişim biçimindeki Roma Katolik Kilisesi'nin mutlak egemenliği, İncil’in yerel dillere tercümesi ve yerel kiliselerin kurulmasıyla kırılmaya başladı. Kilisenin kitle iletişimiyle Avrupa’yı pençesinde tutması yazılı iletişimle gerçekleşmedi. Kitle iletişimi, materyal ve entelektüel bakımlardan yoksullaştırılmış kitleler arasında egemen olan sözlü iletişim biçiminin kendi aralarında, Avrupa’nın her köşesine yayılmış olan yerel kiliselerde bu yazılı kitapları ellerinde tutanların sözlü sunuşlarında, haftalık dini ayinlerde, gezici misyonerlerin vaizlerinde kullanımıyla gerçekleşti. Kilise beyinleri yönetirken, hem kendileri hem de feodal ortakları kitlelerin ambarlarını boşaltıyordu. 

Her zaman olduğu gibi yazma özgürlüğü, iletişim biçiminin araçlarına sahipliğe ve üretim için bunların kullanım biçimine bağımlı olarak anlam kazanır. Feodal sistemde bu araç sahipliği kilisenin ve entelektüel aristokratların mülkiyetindeydi. Üretimde kullanma, çoğunlukla kilise çatısı veya himayesi altındaki “entelektüel emekçiler” tarafından gerçekleştiriliyordu. Entelektüel emekçiler gece gündüz Tanrı adına çalışarak, feodal ve kilise çıkarlarını gerçekleştiren iletişimleri kaydettiler ve ilettiler. Yazılı bilgi yönetici sınıflar arasında iletişilendi. Yazılı cahilleştirme ve yönetim ise, yönetici sınıfların alt kademedeki uygulayıcıları tarafından yönetilen kitlelere sözlü iletişimle iletildi. Sözlü iletişimin çalışmadığı yerde de kılıçlı iletişim ve hapislerde işkencelerle yasal baskı iletişimi uygulandı. Kılıçlı iletişim açıkça görünür olmadığı durumda bile daima belleklerde canlı olarak vardır. Bu da, örneğin bugün kendilerini demokrasi olarak satan baskıcı rejimlerde de, sessizliği gösterip “bak, huzur ve tatmin var” iddiası ve “bölücülerin, teröristlerin” yok edilişini gösterip “bölücülerin akıbetine bak” iletişimiyle sık sık tekrarlanarak canlı tutulur. 

On beşinci yüzyılda, Protestan hareketinin yanında (Katolik kilisesine karşı her ülkenin kendi dilinde dua okuduğu kendi kilisesini kurması hareketi yanında) ticaret ve kentleşme de artmaya başladı. Kilise mensupları, öğretmenler ve adalet sisteminin resmi kişileri yanında, okuma yazma ticari sınıf arasında yaygınlaşmaya ve örgütlü dinin egemenliği bu alanda da kırılmaya başladı. Bu sırada elle yazının yanında, 15. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın büyük kentlerinin hemen hepsinde modern basının ilk örnekleri kullanılmaya başlandı. Kullananların ve geliştirenlerin hepsi de iş adamlarıydı. Yeni teknolojiyle birlikte teknolojinin feodal-ulus devlet tarafından yasal kontrolü, özellikle lisans alma biçiminde geldi. Din ve bilim dışı kitaplar da basılmaya başladı. Kilisenin iletişim üretimi üzerindeki kontrolü artan bir şekilde kayboldu. Fakat ideolojik kontrol direnişine devam etti. Ekonomik gücü ele almaya devam eden kasaba ve kentlerdeki orta sınıf (o zamanın burjuva sınıfı) aynı zamanda iletişim üretimini de ellerine geçirmeye başladılar ve 19. yüzyıla gelindiğinde burjuva basın, basılı yolla iletişimde rakipsiz egemenlik kurdu. 

Gazeteciliğin gelişmesi, 17. yüzyılla başlatılır, fakat gerçekte oluşum Çin’de Tung hanedanına ve belki de ondan çok öncesine gider. İlk imparatorlukların fermanları, yönetim kararları ve diğer çeşitli kararlarının yazılıp asılması genel bir uygulamaydı. İlk gazetecilerin öncüleri “tellâllar” olarak nitelenebilir: Bu tellâllar haber, bilgi ve enformasyonu “duyduk duymadık” diye köyün yüksek bir yerinden bağırarak köylüye duyururdu. Bu duyurulan, duyanlarca duymayanlara iletilirdi. Eski imparatorluklarda da, bu tellâllar yanında, belli alanlara asılan yazılar okuma bilenler ve tellallar tarafından çevreye iletilmeye başlanırdı. Ayrıca sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur: ilk imparatorluklarda ve feodal çağda okuma ne ölçüde ve kimler arasında yaygındı? İmparatorlukların kentlerinde yaşayanların ne kadarı okuma biliyordu? Bu konuda kesin bir cevap yoktur. M.Ö. 59'da Roma’da her gün Acta Diurna denilen “haberler” meydanlara asılmaktaydı. Amaç elbette halkı haberle bilgilendirmek değildi. Caesar bunu Roma Senatosunda kendine muhaliflerin konuşmalarını etkisiz hale getirmek için kullanıyordu (Chaffee, 1975:13). 

Fakat kitleler arası örgütlü din dışı olan sosyal iletişimi taşıyanlar, insanların kendisiydi. En yaygın olan da dedikoduydu elbette. Haber dedikodu yanında, gezginler ve tellallar tarafından iletildi. Bu geleneğe çok sonradan Anadolu’da gezgincilerin ya da ozanların tek sayfalık ağıtları ve destanları eklendi. Haber taşıma insan araçlarından önemli biri de seyyar tüccarlardı. Anadolu’da “Çerçi” denen bu kişiler sadece değiş tokuş (takas) yoluyla veya para ile mal ticareti yapmadılar; aynı zamanda uzaktan haber getiren ve kasabaların dışarıyla olan önemli bir bağıydı. Atla, eşekle veya yürüyerek bir diğer köye veya kasabaya gidip gelenler de günlük veya haftalık haber taşıyıcısıydılar. 

Ortaçağlarda ticari sınıfın bulunduğu Avrupa kentlerinde ilk basılı gazete Venedik’te; Venedik’le Türkler arasındaki savaşın haberini veren resmi yayındı. Günlük gazeteler 17. yüzyılda görünmeye başladı. Broşürler kendi arasında elle yazılmış notlarla finans haberleri ve bilgi alışverişi yapmaya başladılar. 

Hareketli tip metal basım ve döküm ilk Asya'da kullanılmaya başlandı. Gutenberg ve diğer Avrupalılar döküm metal tip sistemini mükemmelleştirdiler. Elle baskı ve yağ verniği mürekkep ile kitap üretmeye uyguladılar. Bunun ardından 1450 ile 1550 arasında basım Avrupa’ya yayıldı. 1702'de ilk günlük gazete İngilizce çıktı. İlk dergi 1731'de “The Gentleman's Magazine” adıyla Londra’da çıktı. On sene sonra Amerika’da “American Magazine” bunu takip etti. Amerika’da ilk günlük gazete 1784'de çıktı. 

Ortaçağ bittiğinde, gelişmiş Avrupa’da feodal-milli yönetici sınıflar ve burjuva sınıflarının iş, ticaret ve yönetimde kullandıkları en yaygın iletişim yazılı tarzdı. Halk arasındaki iletişim ise sözlü olarak kalmaya devam etti. Kentlerde basın yeni çıkan işçi sınıfının okurları tarafından kullanılıyor ve diğerlerine iletiliyordu. Yakın geçmişte Türk köy odaları ve kahvelerinde olduğu gibi grup halinde bir kişinin okuyup diğerlerinin dinlemesi ve tartışmaların olması günlük işçi sınıfı yaşamının bir parçası olmaya başlamıştı. Postanın ilk biçimleri çoğu ülkelerde merkezi güçler tarafından yürütülüyordu. İnsanlar arasında yazışma ile birlikte bu yazışmanın kontrolü, casusluk teşkilatlarının faaliyetleri (ispiyonaj), mektupların açılıp okunması, devlet güçlerinin yazıya ve yazanlara karşı tedbirleri de bu alanda gelişmeye başladı. 

Marco Polo Asya'da, Kubilay Han’ın Çin'inde, Avrupa’nın dudağını uçuklatacak zenginlik ve gelişme buldu. Bu zenginlikleri çalmak için, Kristof Kolomb gibilerinin yaptığı gibi, direnenleri öldürür ve yakaladıklarını köle olarak Avrupa’ya getirebilirdi; fakat yapamadı, çünkü karşısında kendinden binlerce kat güçlü bir yapı buldu. O zaman Çinliler için Avrupalı ve Amerikalılar “barbar ve ilkeldi”. 1990'larda ise Çin, Amerika için “Wild East”, yani kapitalist sermayenin serüveni, yaygınlaşması ve güçlenmesi için verimli bir yer oldu. Bir zamanlar Amerika’da Wild West topraklarına konacak, öldürülecek, sürülecek ve kamplara tıkılacak Kızılderililer ve üstüne yatılacak zenginliklerle doluydu. 1990’larda ise, örneğin, Çin yeni sömürgeciliğin ucuz emek kaynağı, ham madde ve her türlü yatırımı yaptığı Wild East’ alanı içine katıldı: 
4. Kapitalist Ücretli Kölelik Üretim Tarzı 

Kapitalist üretim tarzı, mutlak kölelikten feodal köleliğe ve oradan da ücretli kölelik sistemine ulaşan insan tarihinin, içinde yaşadığımız dönemidir. Bu biçim içinde, gerçi ücretli kölelik egemendir; fakat tarihin her döneminde görülen kölelik biçimlerinin ifadeleri kapitalist dünyada ya aynı biçimiyle devam etmektedir, ya da güçlenip biçim ve isim değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Örneğin, borç köleliği gayrı meşru olarak insanların doğrudan köleliği biçiminde çoğu endüstrilerde devam etmektedir. Tefecilikle borçlandırıp bağımlı köleler tutmak, hem uluslar içi hem de uluslararası seviyede örgütlenerek bankacılık ve kredi ilişkisi biçimine dönüştürülmüştür. Yerel bankalar, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası bankalar, hem bu yeni köleliğin yeni isimleri, hem de ücretli köleliğin şekillendiği ve yürütüldüğü yerlerdir. Dünya Bankası başlangıçta kalkınmış kapitalist ülkelerde özel sektör yatırımlarını teşvik etmek, uluslararası sermayenin gelişimini sağlayan bir ortam sağlamak ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ekonomik yeniden inşa için kurulmuştu. Fakat 1960’ların ikinci yarısından itibaren ilgisini diğer ülkelere döndürdü. Banka, kredi değeri ve faiz ödemeleri bakımından doğrudan ticari şirket gibi çalışır. Emperyalizmin ekonomik politikalarının önde gelen uygulayıcısıdır. (Erdoğan, 1997). 

Kapitalizmin ücretli kölelik ilişkileri ve iletişim sisteminde sosyal sınıf farkı, tefeci ve artı-değerin gaspçısı sistemin ideolojik iletişimini yapan entelektüellerin dediği gibi “insanlar arası gelir, tahsil, akıl ve yaşam alışkanlığı farkı” değildir. Sosyal sınıf farkı ve bu farklılıkla gelen iletişim tarzı (a) sosyal üretimde insanların aldığı yer ve (b) üretim araçlarıyla olan ilişkiler farkıdır. Sınıf farkı bu farklardan çıkar. Gelir, tahsil ve yaptığı iş farkları, bu farklılıktan yükselir. Asimetrik ilişkilerin özellikleri de bu farklılıklarda yatar. 

Kapitalist ücretli kölelik sistemi tarihteki kölelik sistemlerinin en gelişmiş biçimidir. Eski Yunan'da, Roma’da ve siyasal gücü ele geçirmeye çalışan yönetici sınıf içi çatışmalarda köle kitleler çeşitli vaatlerle veya umutlarla iç savaşlara ve başkaldırılara katılmıştır. Her katılım kölelere belli imtiyazlar sağlamıştır. İç savaş ve başkaldırılara katılanlar, beklenen faydayı kendi çıkarıyla bağdaştırmıştır. Geniş kitlelerin katıldığı burjuva devrimlerinde, burjuvaların çıkarları genel toplumun çıkarları olarak görünmüştür: Yönetici güce karşı burjuva girişimi, kitlelerin de katılımıyla genelleşmiş; burjuva egemenliğiyle birlikte, kapitalist üretim biçiminin kitleleri köleleştirici karakteri yaşanmaya başlanmış; bu köleleştirici karakterin önde gelen özelliği sadece toplumsal üretimdeki yaygın farklılaşma ve işbölümü kademeleşmesiyle yaşam tecrübelerinde nüanslar oluşturmuş; Yönetimin özellikle uygulama yanını kendinden önceki sistemlerden çok daha geniş tabanlı bir idareye katılma gerçeği yaratmıştır. 

Sömürgeci Batı'nın her teknolojik aracı “gelişme ve medeniyetin göstergesi” yapıldığı gibi, sömürgelerdeki ekonomik, siyasal ve kültürel ulaşım ve iletişimi kolaylaştıran araç olarak trenler de aynı biçimde nitelendi. Avrupa sömürgecileri egemenlikleri altına aldıkları her yere ve Amerikan kapitalistleri Amerikan Kızılderilileri'nin topraklarını işgale tren rayları döşeyerek gittiler. Nasıl ki iletişim teknolojilerinde egemenliği ellerinde tutmak için kendi özel yapılarını farklı tutmaya çalıştılar ve bunu evrenselleştirme mücadelesine girdiler ve buna da devam ediyorlarsa; tren-ray sisteminde de her sömürgeci güç kendi farklı sistemini kurdu. Standartlaşma, eğer oluşursa, bu sistemlerden birinin baskınlığı anlamındadır, yoksa, bir yerine birkaç standart oluşturulur. Bugün, örneğin üç televizyon kayıt ve alıcı sistemi varsa ve bunlar standartlaşmışsa, bunun anlamı üç sömürgeci ülkeden birinin bugüne kadar, tek bir sistemi sağlayacak bir egemenlik kuramadığını ve onun yerine bu ülkelerin pazarı bu şekilde bölüştüklerini anlatır. Türkiye'de satılan televizyonlarda birkaç sistemin birden olması (bu nedenle televizyon pahalıdır) bu alanda tek yere değil çok yere bağımlılığı anlatır. Ancak Amerika'da sadece Amerikan sistemi bulunur. Eğer diğer sistemleri taşıyan video alınmak istenirse, diğerlerinin en az iki misli fiyat ödemek zorunda kalınır. 

Yazıyla ilgili üretimi yapanlar (yazıcılar/hattatlar/katipler) yönetici sınıfların içinden mi geldi? Şöyle soralım, taşlara yazıyı kazıyan, parşömene ve papirüse yazıyı yazan kimlerdi? Kim yazdırdı ve kim yazdı? Yönetici sınıflar yazdırdı ve yönetilenler arasından yetişenler ve köleler yazdı. Günümüz dahil, insanlık tarihinde, “entelektüel işçiler” köleler arasından yetişmiştir. İlkel sistemlerde “entelektüel işçi” köleliğinin bilincindeydi. Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin “okumuşları” Tanrı yoluyla kiliseye, pardon, kilise yoluyla Tanrıya hizmet köleliğiyle gece gündüz İncil yazdılar; kilisenin hesaplarını tuttular, kilisenin yönetimi ve kararlarını yazıya döktüler. Osmanlı İmparatorluğu'nda hattatlar ve yazı yazanlar kimlerdi? Padişah acaba yazı yazıp elini kirletme lütfunda bulunmuş mudur? Yazmamış, yazdırmıştır. Kapitalizmle birlikte “entelektüel işçiler” yeni bir özellik kazanmışlardır: Kendilerini sadece özgür sanmakla kalmayıp, kendilerini özgürlüğün, ilerlemenin (= zengin olmanın), temsilcileri, üreticileri olarak nitelemeye başlamışlardır. İletişimin üretimi ticarilik yanında ideolojik egemenliğin (ve mücadelenin) üretimi olmuştur. Kent ve tarım alanlarındaki insanlar “entelektüel/kaliteli işçi” olmak için devletin veya özel teşebbüsün eğitim sisteminde ve sonrasında birbiriyle yarıştırılmaya başlanmıştır. Roma’nın arenalarından çıkartılan köleler arası ölüm kalım yarışının modern gaddarlık biçimi, fırsat eşitliği ve rekabet olarak yeniden biçimlendirilip modern dünyanın modern gerçeği olarak sunulmaktadır. Bugün sadece Türkiye'de değil, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile “işçi olmayan entelektüellerin” bazıları ve “entelektüel işçilerin” bazı istisnalar dışında hemen hepsi yönetilen sınıflar arasından gelir. İlginç olan, yönetilen sınıfa en yakın olan entelektüellerin yönetici sınıf veya durumları iyi olanlar arasından, yönetilen sınıftan en çok uzaklaşanların da yönetilen sınıf arasından çıkıp gelenler olmasıdır. Kapitalizmde ideolojik ve teknolojik üretimin desteklenmesi ve egemen çıkarlar için geliştirilmesi girişimlerini yapan “entelektüel işçiler” ordusu sosyal üretimin her alanında faaliyet yaparlar. 

17. yüzyıla kadar, kâğıdın üretimi ve basılı kelimenin üretiminde egemen biçim el sanatı şeklindeydi. Kağıt makinelerinin ve mekaniksel basın aletinin gelmesiyle iletişim araçları önemli bir aşamaya girdi. Gelişen endüstrileşme ve artan sosyal çatışmalar ve krizlerle birlikte, artan egemenlik mücadelesi, telgrafta, kabloda, kağıt üretiminin paçavradan veya tekstilden yapılması yerine ağaçtan yapılmasına doğru gelişme getirdi. 

Basındaki teknolojik gelişme, kapitalist dönemde birkaç yüzyıl içinde binlerce yüzyıldakinden çok aşamalar kaydetti. Basın hem basma hızı hem de basma tarzında önemli gelişmeler geçirdi. Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, Rotatif basın ilk basının yerini aldı. Elle harf dizme yerini linotip aldı: Elle saatte 2000 karakter dizilirken, linotip ile 7000 diziliyordu. Geleneksel Gotik biçimi harf tipi yeniden düzenlendi ve diğer tipler çıkmaya başladı. Bu tiplerin isimleri için, herhangi bir bilgisayar yazılım programının “yazı tipi” seçeneklerine bakılırsa, ne denli çok çeşitlilikler katıldığı görülür. Mürekkep de çabuk kuruyan biçimde değişime uğradı, ardından renkli basımla renkli mürekkepler geliştirildi. Basında resmin kullanılması ise, fotoğrafçılığın gelişmesiyle ve basına uyarlanmasıyla başladı. 

İlk gazeteler yazılı veya basılı harflerdi. Bu nedenle isim olarak news-letters denildi (news=haber, letters=harfler). 17. yüzyılda, İngiliz zengin sınıfından bazıları bu news-letters'larda, haftada bir mahkeme ve kasaba dedikodusunu yazmak için muhabir çalıştırdılar. İlk gazeteler dedikoduları örgütleme araçlarıydı. Gazetecilik mesleği başlangıçtaki bu karakterini, sadece dedikoduyu ideolojik egemenliğin aracı olarak kullanma biçiminde geliştirerek bugünkü durumuna geldi. 

Siyasal parti gazeteleri 18. yüzyılın başlarında çıkmaya başladı. Bunlar daha çok parlamento tartışmalarını ileten gazetelerdi. Gazetelerin parti organı olarak çıkarılması bunu takip etti. Partilerin gazeteleri popülerliklerini, sarı gazeteciliğin yada sansasyonel günlük gazeteciliğin, egemenliğini yaygılaştırması ve basının özel sermayenin elinde örgütlenmesiyle önemini yitirdi. 

Gazetenin yanında, ondan daha önce, 17. yüzyılda broşürler ve basılı el ilanları, popüler karşıtlığın ve mücadelenin ifadecileri olarak çıkmaya başladı. 18. yüzyılda gazetelerin gelişmeleri sırasında “fikir haberini” gazetelerdeki “başyazı/yorum” köşeleri ifade etmeye başladı. Başyazı/yorumlar fikir broşürlerinin yerini aldı. Bu başyazı ve köşe yazılarıyla gazeteler, popüler davanın rolünü üstelenici olarak görülmeye başlandı. 

1814'de basımda buhar gücü uygulanmaya başladı ve silindir basım geliştirildi. 

Kâğıt hamuru, ağaçtan 1853'de yapılmaya başladı. Bu da tabi ormanların tahribine bir diğer etken ekledi. 

Muhtemelen 1826'da Fransa’da Litografyacı (taşbasmacısı) Joseph Nicephore Niepce fotoğrafı ilk kez kullandı. Fotoğraf, anlık görüntüleri kaydetmek için kullanılan kamera ve film ile, bir sanat biçimi oldu. Fotoğrafın gelişmesi filmin doğmasının ilk koşulu olmuştur. Filmin, daha doğrusu hareket eden resmin, ilk biçimleri 18. yüzyılda çıkmaya başlamıştır. Hareketli resim (a) resimlerin çok hızla çekilmesini ve (b) bunların hareket halinde sahneye aktarılmasını gerektirdi. Görüntüyü sahneye aktaran araçlar 1600'lerde fener slaytlarla başlamıştır. Belçikalı F. Plateau 1832'de Phenakistascope denen hareket eden tekerlek üzerine elle çizilmiş resimleri koyarak hareket eden resim görüntüsü ve aracını yarattı. Aynı yıllarda Avrupa’nın diğer ülkelerinde benzeri araçlar yapılmaya başlandı. 1877'de Paris’te Emile Reynaud hareket eden resme yönelik, makinesinin bir deliğinden bakarak, bir aynada görüntüyü görme makinesini geliştirdi. Sürekli hareket eden filmin icadı 19. yüzyılın sonlarına doğru daha da geliştirildi. Amerika'da Hannibal Goodwin isimli papaz selülozun sürekli fotoğrafta kullanılması fikri ve icadını getirdi. Teknolojik üretimi ve buluşları kontrol etmeyi kendine oldukça faydalı bulan kapitalist firmaların (Bell laboratuarları, Du Pont ve Thomas Edison fabrikası) yaptığı gibi, Goodwin aletin fikrini ve ilk biçimi hakkındaki pratik gerçeği getirdi. Kodak’tan George Eastman ise aracı geliştirdi; Ancak sermayeyi veren Edison firmasının eline düştü. Araca 1888'de kinetoskop ve kinetograf adı verildi. Büyülü fener (Magic lantern) böylece yeni bir aşamaya ulaştı. Fakat hala seyir için bir delikten bakarak izlemek gerekiyordu. 1890'larda ilk hareket eden filmler yapılmaya ve gösterilmeye başlandı. Lumiere kardeşler Fransa’da hem film çeken hem de gösteren cinematograf denen makineyi yaptılar ve ilk filmi çektiler: Filmin ismi, “Lumier fabrikasından çıkan işçiler”... Ardından kısa belgeseller ve slapstick komediler yaptılar. Hepsi de dışarıda doğada güneş ışığında yapıldı. Kardeşlerin gösterileri kısa zamanda bütün Avrupa’ya yayıldı. Gösteri için tiyatrolar (sinema binaları) kuruldu. Lumier kardeşler ve Edison arasında sahiplik ve pazar çatışmaları başladı. Sinema, başlangıç yıllarında Güney Amerika'da ve seyircilerden giriş parası alınarak gösterim yoluyla yayıldı. 20. yüzyılın başlarında sessiz sinemaya piyano eşlik etti ve yer yer yazılı sözler eklendi. 

1926'da sinemaya ses kayıt eklendi. Sinema güçlü bir endüstri olarak oluşmaya başladı. Sesli filmin başlaması ve araçlardaki gelişmelerle birlikte, bu endüstri de gelişti ve güçlendi. Birinci Dünya Savaşı sonlarına gelindiğinde, Fransız Pathe Avrupa’da egemendi ve on ülkede (Almanya, İtalya, İspanya, İsviçre, Hollanda, Portekiz, İsveç, Türkiye, Brezilya ve ABD'de) dağıtım büroları vardı. Amerikan film endüstrisi iki savaş arası dönemde hızla gelişmeye başladı. Film dağıtımı üzerinde ilk gümrük kontrolünü Almanya kendi film endüstrisini korumak için 1917'de başlattı. 

1844'de Mors ilk telgraf mesajını gönderdi. Sualtı telgraf kabloları ise 1858'de İngiltere ile ABD arasında serildi ve 1866'da kullanılmaya başlandı. Kablo endüstrisinin gelişmesi, diğer alanlarda olduğu gibi, imparatorluklar arasında çekişmeler, bölüşmeler, nüfuz alanlarının tespiti rekabetiyle devam etti. Fransız ve İngiliz rekabeti 1851 ile 1868 arasında, Kuzey Atlantik, Akdeniz, Hint Okyanusu ve İran Körfezi şebekesinin geliştirilmesinin ardından 1870 ve 80'lerde Afrika’ya, Hindistan’a, Hong Kong'a, Güney Amerika’ya ve Orta Amerika’ya; kısaca sömürgecilerin egemenlik sürdükleri dünyaya, şebekeler halinde yayıldı. Bu kablo şebekelerinin % 90'ı özel teşebbüsün elindeydi. 1910'a gelindiğinde, su altı şebekelerinde İngiltere dünya toplamının yarısını (260.000 km) kontrol ediyordu. Devlet kontrolündeki Fransız İmparatorluğu'nun kablo şebekesi 44.000 km kadardı (Mattelart, 1994). Alman, Fransız ve İngiliz sömürgeci imparatorluklarının dünyayı paylaşmasındaki güç durumları ve egemenlikleri Fransız haber ajansı Havas (1835), Alman Ajansı Wolff (1849) ve İngiliz Reuters’in (1851) faaliyet alanlarına da yansıdı. Bölüşme anlaşması biçimsel olarak 1870'de yapıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Amerika dünyada en güçlü egemen sömürgeci imparatorluk olarak at oynatmaya başladığında, Associated Press ve United Press International da bu güce orantılı bir egemenlik durumuna ulaşmıştı. 

Disney imparatorluğunun ilk çizgi filmleri 1928'de ortaya çıktı. 

Radyonun oluşumu, elektriğin ve manyetik dalgaların üzerinde düşünülmeye başlanmasıyla gerçeklik olasılığını kazanmıştır. 1873'de J. C. Maxwell adlı İskoçyalı bilim adamı sinyallerin gönderilmesini, yani radyo dalgalarının teorik olasılığını tartıştı. Alman fizikçi H. Hertz bu teorinin gerçekçi olduğunu bir yerden diğer yere sinyal göndererek gösterdi. İtalyalı aristokrat araştırmacı G. Marconi sinyal teorisi ve gerçeği üzerinden hareket ederek telsiz telgrafın geliştirilmesi ve radyo denen aracın biçimlenmesinin önderi oldu. 1876’da ilk telefon konuşması yapıldı. 1895'de Marconi telsiz mesaj gönderme ve almayı başardı. 1901'de, deniz silahları firmalarının ve gazete gruplarının desteğiyle, Atlantik okyanusu üzerinden kıtalararası sinyal gönderilmesi (telsiz telgraf) gerçekleştirildi. Radyonun gelişmesi sinyalin kontrolü, sinyalin yükseltilmesi, modülasyon, alıcı ve radyo dalgalarının “dalga üzerinde kalması” ile ilgili teknolojik gelişmelerle gerçekleşebildi. 1904'de Profesör Sir John A. Fleming radyo tüpünde “diod” denen yükselticiyi kullanmaya başladı. Diod yerini 1906'da Audion tub'e bıraktı. Radyo ile sesli yayın 1920'lerde hem teknik hem de kullanım alanında önemli gelişmelerle devam etti. Buna 1935'de FM eklendi: Evlerde kullanılacak radyo alıcısı ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’da geliştirildi ve kısa zamanda üretim teknolojisindeki yeniliklerle ev ekonomisinin kalıcı kullanım maddelerinden biri olmaya başladı. Bu sırada otomobil ve evde kullanılan elektrikli aletler de çeşitlenme yolunu tuttu. 

20. yüzyılın insanı, Raymond Williams’ın belirttiği gibi (1975), ilk kez evinde “pencerelerinden dışarı gözlerini dikti” veya “yaşamlarının koşullarını saptayan güçler hakkında enformasyon almak için dışarıdan gelen haberleri” merakla beklemeye başlayan bir ilişki içine girdi. Kapitalist yaşam koşullarının belirlediği insanlık durumunda insan, kendi gerçeğinin bilgisini, elde edemediği kaynakların sahiplerinden sağlama ihtiyacı ve iletişim biçimi içine düşürüldü. Radyo ve ardından televizyon haber ve eğlencesinin yaratılmasıyla, haber, eğlence ve spor, insanların kendi ev içi ve dışı faaliyetlerinde kendilerinin diğer insanlarla dolaysız ilişkiyle gerçekleştirdiği bir biçim olmaktan çıkartıldı ve kitle iletişim uzmanlarının hazırlayıp çeşitli paketler halinde eve hapsedilen insana sunduğu haplar biçimine dönüştü. 1995'e gelindiğinde, örneğin New York “1010 NEWS” radyosu bize “give us 22 minutes, we give you the world” (bize yirmi iki dakikanızı verin, size dünyayı verelim) diyerek bize 22 dakika içinde bütün dünyada olanları anlattığını ve bunun dünya olduğunu iddia etmeye başladı. Eğlence, radyoda umutların ve hayal gücünün işlenmesi ve sömürüsüyle, baskıcı gerçeklerden bunalmışları ve ezilmişleri (özellikle gençleri ve kadınları) düşler dünyasında rahatlatıp, bunun bedeli olarak da “satın alarak ve kullanarak mutluluğa ulaşmayı” getirdi. Satın alma sadece materyalleri değil aynı zamanda bu materyaller dünyasının dünya görüşü biçimini de satın almayı içerir. Televizyon haber, eğlence ve satışa görüntüyü kattı. Böylece, ordunun iletişim ihtiyacını karşılamak gibi basit bir içerik içinde sınırlanmış telgraf, telsiz ve radyo teknolojisine, siyasal, sosyal ve ekonomik içerik, teknolojinin sivilleşmesiyle birlikte katıldı. 

1923'de New York ile Philadelphia arasında ilk televizyon resmi gönderildi. 1928'de normal televizyon görüntüsü başladı: WGY, Schenectady. Televizyon yayınları 1930'ların ortasında İngiltere’de (1936) başladı. Amerika'da 1941'de ticari televizyona izin verildi. Fakat Televizyonun gerçek anlamda gelişmesi İkinci Dünya savaşından sonraya kaldı. 1950'lerden başlayarak televizyon teknolojisi ve ürün profesyonelliği hızla gelişti. Radyo gibi televizyon da gelişmiş kapitalist ülkelerde üretildikten sonra diğer ülkelere yayıldı. 1954'de renkli televizyon yayını başladı. 1950'lerden sonraki gelişmelerle yaratılmış teknolojilerin mükemmelleştirilmesi, özellikle teknolojik araçların ve ürünlerin mükemmelleştirilmesi ile bilgisayar, uydu yayınları ve kablolu televizyonların çıkmasına şahit olundu. 

Her ülkede radyo ile en çok ilgilenen silahlı kuvvetler, özellikle deniz kuvvetleri, oldu. İlk kez 1906'da Berlin Konferansı'nda o zamanın egemen güçleri (İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Rusya) radyo frekansının kullanımı üzerinde uluslararası anlaşma yaptılar. 

Kapitalist üretim biçiminde, iletişim her yönüyle, egemenliğin gerçekleştirilmesinin çok önemli bir parçası oldu. Kitle iletişim araçlarının geliştirilmesiyle, pazar ekonomisi ve siyasal politikaların uygulanması ve gerçekleştirilmesinde bu araçlar önemli roller almaya başladı. 


EVRİMDEN DEVRİME: İLETİŞİM VE SINIF MÜCADELESİ



Microbiyolojiden benzeşimle toplum ve toplum değişimini anlamlandıran, insanı psikolojik denge ve toplumu homeostasis ile açıklayan yaklaşımlardan farklı olarak Karl Marks’ın tarihsel materyalizm yaklaşımı vardır. 

A. MARKS, TOPLUM VE DEGİŞİM

Marks, Comte ve Spencer'den farklı olarak, materyal ekonomik koşulları, toplumun temeli, alt yapısı olarak gördü ve sosyal değişimi üretim güçlerindeki değişimin üretim ilişkileriyle uyumsuzluğuyla açıkladı. Diğer bir deyişle toplum değişimini, üretim araçlarını kontrol ve muhafaza için yapılan sınıf mücadelesiyle gelen değişimle anlamlandırdı. Marks da insan ve toplum değişimini anlamada, yaptığı tarihsel incelemeye dayanarak, global bir şema ortaya attı. Bu toplumsal değişim şeması içinde: (NOT: Marks asla ülkelerin Kuzey Avrupa gibi aynı süreçlerden geçeceğini savunmadı; Avrupayı Marxist yöntemle inceledi ve çıkardığı sonuçları evrensel kurallar olarak nitelemedi. Marks, klişeler ve hazır reçeteler yerine, gerçek insandan hareket eden ve gerçek insan ilişkileri üzerine kurulu bir "insanı ve toplumu anlama" yöntemi sundu. Dolayısıyla, eğer insanı ve toplumunu anlamak istiyorsak, Marx, Lenin vs. vs "şöyle" dedi, "ekonomik indirgemeciydi," "orientalistdi" gibi "dedikodular" yerine, insan gerçeğini en geçerli bir şekilde açıklama karakterine sahip olan Marks'ın yöntemini kullanarak --ve gerekiyorsa yaşayan insanı merkezden atmaksızın değiştirerek veya geliştirerek-- araştırmalarımızı yapmalıyızı. irfan 2013) 

(1) kavimsel mülkiyet ilişkilerinden, 

(2) özel mülkiyetin çıkması ve kölelik dönemine, 

(3) kölelikten, toprak sahipliği ve serfliğe dayanan feodalizme, 

(4) feodalizmden, burjuvazi sınıfının egemen olduğu kapitalizme yer verildi. 

Marks’a göre, eskinin yerini alan yeni içinde eskiden kalma özellikler ve ilişkiler devam eder, hemen yok olup gitmez. Örneğin binlerce yıldır örgütlenmemiş olarak süregelen dini inançlar ve pratikler, aristokratlar, paşalar, hocalar, hacılar, toprak ağaları, falcılar, muskacılar, kapitalist düzenin gelmesiyle, hatta en güçlü seviyesinde olduğu zamanlarda bile, ortadan kalkmadı. Marks’ın demek istediği, toplumda var olan sosyal üretim biçimlerinden birinin toplumun karakterini damgalayacak şekilde egemen olmasıdır. Geceyi gündüzle, siyahı beyazla, kötüyü iyiyle değiştirmek değil. 

Marks kapitalist sistemin oldukça baskıcı olduğunu ve ciddi yabancılaşma yarattığını belirtir. Durkheim, Tönnies ve benzerlerinin aksine, bu sorunu sergilerken geriye gidip kapitalizm öncesi örgütleri tutma yerine, ileriye bakmış ve bu baskıcı ve yabancılaştırıcı sistemin sosyalizmle ortadan kalkacağını öngörmüştür. 

Modernleşme teorilerinin araştırma ve uygulamaları, geleneksel insanın modern insana nasıl dönüştürüleceği üzerine eğilir. Bunun sonucu olarak, insan belli kalıplar içine uymaya zorlanır. Uymayan, uyamayan ve bu uyuma karşı direnenler çeşitli meşrulaştırılmış yollarla (ceza) ve gayri meşru metotlarla (işkence) uydurulmaya çalışılır.[1] Marks’ın toplum değişimine yaklaşımı ve ilgisi, bu tür egemen modern barbarlıkların tersidir, zıddıdır. Marks’ın değişime en önde gelen ilgisi, toplumun kişinin ihtiyaçlarına nasıl uydurulacağıdır, aksi değildir. Marksist toplum teorisi bireysel, özel, eşsiz acı çekmeleri genel toplumun işlemesi olarak anlamaya çalışır ve bu durumu kişinin topluma kişisel uyması bakımından değil, toplumsal transformasyon bakımından inceler.

Marks üçüncü dünya ülkeleriyle ayrıntılı olarak ilgilenmemiştir. “Asya tipi üretim tarzında” bu tarzın durgunluğu hakkında yorum yapmıştır. Kolonilerde yapılan sömürüyü Kapital’de, özellikle “sermayenin ilkel birikimi” yorumlaması içinde, Bölüm 31 ve 32’de anlatır. Sömürgecilerin sermaye birikiminin artışında, kolonilerden ve talan edilen zenginliklerin oynadığı rolden bahseder. Bunun yanında, İngiliz koloniciliğinin, özellikle demiryolu sanayisi ve Hindistanlılar'ın bu modern sanayinin öncüsü teknolojiyi kullanma bilgisini elde etmeleriyle, Hindistan'da değişimin “materyal koşullarının” temelini attığını belirterek, koloniciliğe bir çeşit “dıştan enjekte edilen kalkınmacı” meşruluğu verir. Bu da, “Asya tipi üretim tarzı” ve “toplum değişimi” tartışmalarında, Marksistler'in kendi içlerinde siyasette düşmanlığa giden ayrılık ve çatışmalara neden olmuştur.

İnsanlık tarihinin gelişimini evrimci bir biçimde ilkelden feodale ve feodalden kapitalizme, kapitalizmden de sosyalizme doğru bir yol izlediğini benimseyen (evrimci) Marksistler'in en büyük çıkmazlarından biri de “Asya tipi üretim” tarzını ele alış biçimleri olmuştur. Eğer Marks'ı, bu evrimci çizgisellik içinde ele alırsak, o zaman, örneğin Hindistan'a İngiltere’nin “medeniyet” götürdüğünü iddia eden sömürgeci görüşle, Hindistan'a sokulan ileri teknolojilerin Asya tipi tarzı değiştireceğini belirten Marks arasında fark kalmaz. Aslında birinci görüş sömürgeciliği sömürgecilerin çıkarı için savunurken, Marksist görüş, sömürgeciliği Asya tipinin ancak dıştan müdahale ile değişebileceği ve kapitalist döneme geçirilebileceği anlayışıyla gelir. Daha da derine inersek, Bu tür Marksizm’in evrimci çizgiselliğinde, kendimizi, sadece sömürgeciliği savunuyor bulmayız, aynı zamanda, hızla kapitalizme geçme ve proleterleştirme süreci için, günümüzün emperyalist globalleşmesini de destekliyor buluruz.

Marks'ın “kapitalizmin kendi imajında bir dünya yaratacağı” görüşü, aynı zamanda, kapitalist-emperyalizmin son safhasını da ima eder: Dünya egemenliğini kurduktan sonra büyüme, genişleme ve yayılma olanağı sadece nicelik artışı içinde (tüketimin niceliksel çeşitlenmesi ve hızının artmasına) zorunlu olarak sınırlanır. Ne denli moda olursa olsun ve kitle kültürünün hızlı ye, hızlı iç, hızlı at, hızlı yaşa ideolojisiyle azamiye çıkarılmaya çalışılırsa çalışılsın, tüketimin sadece ekonomik değil, fiziksel, zaman ve mekansal yapısının da sınırı vardır. Belki, örneğin bilgisayar teknolojisinde ve bu teknolojinin yapıya bağlı program teknolojisinde yapıldığı gibi, her yıl artan hız ve büyüme ile insanlar bir girdaba sokulup sürüklenebilirler; fakat hız ve kapsam belli bir ölçüden sonra insanın kendi hız ve kapsamı kapasitesi ötesine geçemez: Bilgisayarda bir işlemin hızı insanın gözle algılama, okuma ve değerlendirme hızına eriştiğinde, ulaşabileceği üst sınıra erişmiş olur. Enformasyon işlemi bir saniyede milyarlarca megabayt miktarında bilgiyi süreçten geçirebilir. Fakat sonuçta, bilgi, materyal ilişkilerdeki kullanımında zorunlu bir sınırlılığa mahkumdur. 

Marks'ın İngiliz sömürgeciliğinin “Asya tipine” getirdiği “olumlu” değişim yorumuna ve Asya tipine (ve köylülere) karşı düşmanca ve ırkçı olarak nitelenen görüşüne, neden İngiliz sömürgeciliğinin örneğin, İrlanda’ya Hindistan’da olduğu gibi muhtemel “gelişme” yerine “geriletme” götürdüğü sorusunu da eklemek gerekir. Bu son soruya en azından iki farklı yaklaşımla gelinebilir: Birinci yaklaşımda, Marks’ın İngiliz sömürgeciliğini Hindistan’da farklı, İrlanda’da farklı yorumlaması ırkçılığa ve Asya tipi üretim tarzı hakkındaki cahilliğine bağlanır (örneğin Foster-Carter, Leys, ve Aidan). İkinci yaklaşımda, İrlanda ve Hindistan arasında tarihsel-yapısal fark olduğu ve Avrupa feodal yapısının bir parçası olan İrlanda’da İngiliz sömürgeciliğinin, bu ülkenin kendine özgü tarihsel değişimine dıştan müdahale ettiği ve kurduğu ekonomik sömürü düzeniyle ülkeyi durdurduğu ve geriye ittiği söylenebilir. Hindistan'da ise sömürgeciliğin getirdiği teknoloji ve özellikle iletişim-ulaşım teknolojisi (tren yolları) Asya tipi durgunluk için değişime itici bir güç oluşturur. Marks bu iticiliği ve dıştan müdahaleyi Asya tipi için gelişmeci (değişimin temellerini atıcı) olarak nitelerken, bu gelişme ve değişimden kimin faydalanacağı sorusunu da sormuştur.[2] Marks'a göre, Hindistan'daki değişim İngiliz sermayesinin yatırımları sonucu endüstrileşme süreci ile Hindistan’da olacaktı, fakat kitlelerin doğrudan çıkarına olmayacaktı: Ne kitlelerin yaşam koşullularını materyal bakımdan tamir edecek, ne de özgürlük kazandıracaktır. Fakat hem üretici güçlerin gelişmesinin hem de elde etmenin materyal temellerini atacaktır (Leys, 1975). 

Marks 1850'lerin ortasında çalışmalarına geri döndüğünde, gündeminde, uluslararası pazar, sömürgecilik, uluslararası sermaye ve işçi sınıfı gibi sorunlar vardı. Fakat hem siyasal faaliyetlerdeki aktifliği hem de Kapital üzerindeki çalışmaları ve elbette hayatın kısa olması nedeniyle, Avrupa kapitalizmini incelemeden öteye eserler bırakamadı. Fakat en önemli eseri, toplum değişimini incelemede bize Marksist-Materyalist inceleme metodunu sunması olmuştur. Bu nedenle, Marks'ı yobazlık, bağnazlık, ırkçılıkla ve Asya tipi üretim tarzına ve uluslararası yapıya gereğince ilgi ve zaman vermediğiyle suçlama yerine, sunduğu metodu kullanarak ve geliştirerek soruna kendi gözümüzle yaklaşmak gerekir. 

Marks daha çok Avrupa kapitalizmini incelemiş ve kolonileri soygunla “sermaye birikimine” katkıda bulunan dış kaynaklar olarak ele almıştır. Lenin ise “emperyalizm” fikriyle gelmiştir, fakat bu emperyalizm fikrinde ağırlık Avrupa kapitalist güçleri arasında sömürgeler üzerindeki çekişmeler ve çatışmalar merkezinde toplanır. Emperyalizmin sömürgelerindeki yapı ve toplum değişimi konusuna önem verilmez. Dolayısıyla, Marksist sosyal değişimde, kolonilerin/ sömürgelerin geleceği ve sömürünün karakteri üzerinde ayrıntılı durulmamıştır. Bu konu üzerinde sistemli bir biçimde duran ilk kez Paul Baran olmuştur.

Toplum değişiminde iletişim sisteminin yerini anlamlandırma, yönetici sınıfların egemenlik çıkarları açışından bakışla sınırlı kalma-mıştır. Bazı insanların mücadelesi, bir egemen sınıfın çıkarlarını koruyarak kendi bireysel çıkarlarını sürdürme çabasından öteye gider. İnsanların çoğu egemenlik konumlandırılmasında egemenlik altında olan duruma yerleştirilmiştir. Dolayısıyla egemenlik ilişkilerine dayanan toplumsal yaşam biçiminde karşıtlık daima vardır. 

Sosyalist düşünüde, iletişim sisteminin (örgütlü iletişimin) toplum değişimindeki yeri “kamu hizmeti” biçiminde belirlenir. 19. yüzyılın Avrupa’sında burjuva “kamu hizmeti” uygulamaları ya özel teşebbüsün mülkiyetinde (elinde) ya da devletin kontrolü altındaki özerk kamu kuruluşu biçimindeydi. Bu iki biçimi eleştiren Marksist görüş, hem serbest teşebbüs biçiminin kamu hizmetini ortadan kaldırdığını ve iletişimi ticarete dönüştürdüğünü belirtti; hem de burjuva devlet yapısının statükocu kullanımı getireceğini öne sürdü. Örneğin BBC gibi prestij kazanmış örgütler burjuva profesyonelliğini yerleştirme ve kapitalist düzenin savunusunu hükümet politiklarını yansıtma ötesinde yaptılar. Belçikalı sosyalist Cesar de Paepe (1841-1890) bu iki tartışmaya karşı kamu hizmetinin hem özne hem de konu/nesne olarak kamusal olması gerektiğini öne sürdü: Kamu hizmeti herkesin doğrudan veya dolaylı işbirliği ve faydası için olmalıdır. Paepe'nin bahsettiği iletişim sistemi demiryolları, posta, telgraf ve yol sistemleriyle sınırlıydı (Mattelart,1994:49). Böyle bir iletişim politikasının gerçekleşme olanağı düşünülemez; çünkü sınıf çıkarlarına aykırıdır, dolayısıyla sistemin iş gören biçiminde değişiklik gerektirir. Kapitalist düzende, egemen iletişim sistemi özel veya kamu teşebbüsü biçiminde düzenlenmiş olsun fark etmez, egemen iletişim geniş halk kitlelerinin çıkarları ve faydası yönünde çalışmaz. Bu durum iletişim ve değişimle ilgili önemli bir diğer soruyu ve sorunu ortaya çıkarır: Geniş nüfusun faydası yönünde biçimlendirilmiş ve çalışan kitle iletişimi gerekliliği… 

Bu gereksinmeye cevap olarak mücadeleci\devrimci basın ortaya çıkmıştır. Bu basının en büyük sorunu başta ekonomik olmuştur, ardından buna “kitlelere ulaşma” kapasitelerini arttırmak eklenmiştir. Burjuva sansasyonel basınının tirajının yarısına mücadeleci basının ulaşma olasılıkları, (a) egemen güçlerin koydukları engellemeler ve uyguladıkları politikalar, (b) sansasyonel basının içeriğine benzer kaçış içeriğini kabul etmemeleri ve (c) sansasyonel içeriği egemen diğer sosyalizasyon ajanlarının teşvik edici ve destekleyici faaliyetleri nedeniyle büyük ölçüde sınırlanmıştır. Daha önemlisi, mücadeleci basının kitlelere ulaştığı zamanlar, sınıf mücadelesinin yoğun olduğu ve egemen baskının arttığı dönemler olmuştur. Bu dönemler şiddet kullanarak engellemeleri getirmiştir. 19. yüzyıl ve İkinci Dünya Savaşı'na kadar 20. yüzyılın kapitalist ülkelerinde mücadeleci basın oldukça yaygındır. [3] 

Mücadeleci basın, örgütlü mücadelenin bir parçası olarak çıkmış ve gelişmiştir. 20. yüzyıla girildiğinde basının devrimci parti kurulması ve devrimci bilincin yayılmasındaki anlamı üzerinde durulmaya başlandı. Leninist basın görüşü bu arayışa cevap olarak gelmiştir: Basın hem propaganda organı, hem de toplu kışkırtıcı ve toplu örgütleyicidir. Bu devrimci rol Iskra gazetesine verildi. Bolşevik devrimiyle, kitle iletişimi araçları yeni devletin kurumlarından biri oldu. Lenin'in “Ne Yapılmalı?” ve “Sol Kanat Komünizmi, Bir Çocukça Düzensizlik” yapıtlarında basının rolüyle ilgili bu görüşlerini sunar. Le Bon'dan Lasswell'e doğru gelişen kitle iletişiminin propaganda etkisi ve kitleleri kontrol savaşına karşı görüş olarak, örneğin, 1927’de Fransız sosyalist Jules Rassak'in “Siyasal Propaganda ve Fikir Psikolojisi” yapıtıyla, ticari basın, propaganda ve etki gücünün anlamı üzerindeki yorumunda medyanın etkisinin göresel olduğu belirtildi. Serge Chakotin'in (1939) “Kitlelerin Soyuluşu: Totaliter Siyasal Propagandanın Psikolojisi” yapıtı eleştirici sosyal psikolojide önemli yer alır.

B. ÜRETİM TARZLARI, SOSYAL DEGİŞİM VE İLETİŞİM

Her sosyal biçim kendi tarihi iletişim tarzını geliştirir ve kullanır. Bu geliştirme ve kullanma da, tarihin hiçbir döneminde, kendi kabuğu içine sınırlanmış, kendi yakın veya uzak çevresinden (komşu ülkelerden) soyutlanmış bir biçimde olmamıştır. Aksine, insanlar kurdukları toplumsal biçimlenmelerde hem bu biçim içinde hem de diğer sosyal biçimlenmelerle ilişkilerinde kendi tarihlerinin yapılmasına katılmışlardır. Çağımızdaki egemen olan ilişkiler düzeninde, belli insan gruplarının kendi tarihlerini kendi istedikleri biçimde yapma olanakları, uluslararası ekonomik (kalkınma planları, dış yardımlar, kapitalist sermayenin işleyiş biçimi) ve kaba güç (ordu ve polis) uygulamalarının egemen karakteri nedenleriyle, ellerinden alınmış durumdadır. Dolayısıyla, günümüzde, geçmişten çok daha kapsamlı olarak, insanlar hem mücadeleye hem de kendileri için olmayan başkalarının tarihinin yapılmasına yoğun bir biçimde katılmaktadırlar. Kısaca doğallık unsuru ortadan kalkmış, yerini planlı (beş yıllık planlar dahil) “içten ortaklaşa, dıştan müdahale” ile gerçekleştirilen bir “toplum kalkınması” almıştır.

İnsanlık tarihinde sosyal sınıflar ve sınıf mücadelesi, komün biçi-minden ekonomik artı değerin yaratıldığı üretim biçimine geçildiğinde ortaya çıkar ve gelişmeye başlar. Bu gelişim süreci, yaşadığımız çağda, sosyal biçimlerin (toplumların) uluslararası egemenlik ilişkilerinden kendilerini uzak tutmamaları ve bu ilişkilerin bir parçası olmaları nedeniyle, kendine özgülükten çıkmış ve dünya (özellikle Amerikan) emperyalizminin egemenliği altına girmiştir. Dolayısıyla, günümüzde, sosyal sınıflar ve sınıf mücadelesi oldukça problemli bir konumdadır. Bir ülkenin içindeki egemen üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi, dünya kapitalist düzeninin egemen ilişkiler yapısına sıkı sıkıya bağlı duruma gelmiştir. Dolayısıyla, bir ülke içinde mücadele veren sınıflar, aynı anda kapitalist-emperyalizme karşı da savaşmak durumundadırlar. Bunun anlamı, “mücadele edenler kaybetmeye mahkumdur” şeklinde algılanmamalıdır. Benzer biçimde, bir ülkenin yönetici sınıfları da egemenliklerini diğer ülkelerin egemen siyasal ve ekonomik güçleriyle paylaşmak zorundadırlar. Bu dış güçlerin görevi aynı zamanda, iç savaşlarda yönetici sınıflara her türlü desteği vermektir.

Kapitalist üretim biçiminin kitle iletişimi geliştirilinceye kadar toplumda ve yönetimde egemen iletişim biçimi daima sözlü iletişim olmuştur. Yazılı iletişim, yönetimde siyasal ve ekonomik ilişkilerin sözlüden sonra gelen ikinci biçimi olmuştur. Radyonun yaygınlaşma-sıyla halkı yönetimin siyasal ve ideolojik iletişiminde gazeteler, radyo ve ardından da televizyon egemen araç rolünü almıştır. Egemen iletişim biçimi gene sözlü olarak yürütülmektedir, fakat coğrafi yakınlık ortadan kalkmış ve yüz yüzeliğin yerini “aracılı” (teknolojik araçlı) iletişim almıştır. Günümüzde insanlar arasındaki günlük alışıla gelmiş ilişkilerde, elbette sözlü, yüz yüze iletişim hala egemen durumdadır, fakat günlük iletişimde aracılı iletişim (telefon, radyo, faks, bilgisayar, mektup, e-mail, yasalar, kurallar, uzaktan kumandalı savaş teknolojileri) oldukça yoğun biçimde yer alır. Materyal üretim ilişkilerinin ve iş dışı yaşamın iletişiminde egemen olan gene sözlü, yüz yüze iletişimdir.

1. İlkel Üretim Tarzları: Komün ve kavimler

İlkel üretim biçimleri kendilerine özgü çeşitlilikler gösterir. Marks (1973:471-514) bu biçimlerin ilkini orijinal kavimler veya doğal toplumlar olarak nitelemiştir. İkinci grubu ise, kavmin başının üretimi örgütlediği ve doğayı kullanımı kontrol ettiği akrabalık toplumu olarak tanımlamıştır. Bu ilk biçimlerde sınıf yoktur. Toplumsal kararlar kolektif olarak alınıyordu; devlet olmadığı için toplumu örgütlü güç ve baskıyla yönetme olanağı yoktu. Toplumsal işbirliği (a) üretim araçlarının ortak sahipliğine; (b) bireyin kavmine ve birincil gruba (aile ve akrabaya) doğal bağlılığına dayanıyordu. (Marks, 1867).

İlkel üretim ilişkisinde insanlar yer bakımından yüzyüzeydiler ve doğadan yiyecek toplarken temel ihtiyaçlarını sağlamak için uğraşırlardı. Üretim temel gereksinmeleri sağlamak için çalışma olurdu. İnsan barınağını yaptı, çünkü doğal etkenlere karşı barınmak ihtiyacını duydu.[4] Yaşadığı dünya ile iletişiminde ve ihtiyaçlarını karşılama yollari ararken, insan, çevresini yaratıcılığının materyalleşen gerçeği yaptı. Bu yapışta, çalışarak çevresini yapay değişime uğrattı. Yiyeceğini, giyeceğini ve barınağını üretti. Bu dünyada olma ve dünya ile olma sürecinde, insan kendi gerçeğini ve bilinç yapısını da biçimlendirdi. Bu koşullarda insanlar arası iletişim egemenlik veya dönüşüm biçiminde değil, özneler arasındaki diyalog biçimindedir. 

Bu tür ilk üretim biçiminde, insanlar birbiriyle doğrudan iletişim içindedirler. Bu ilişki içinde işaretle iletişime kelimeyle iletişim eklendi. Balığın ve etin yiyecek olarak kullanılması ve ateşin insan yaşamına görevsel araç olarak katılmasıyla, avcılık araçları ve iletişim tarzları gelişmeye başladı. Ok ve yayın avlanma aracı olarak geliştirilmesiyle, avlanma “modernleşti”. Akarsuları takip ederek veya akarsular çevresinde yerleşerek, göçebe ve yerleşik gruplar oluştu. Doğu'da hayvanların evcilleştirilmesi, Batı'da sulama ile yenilebilir bitkilerin ekilmesi, güneşte kurutulmuş briketlerin ve taşların ev yapımında kullanılması yerleşik yaşamı toprağa daha çok bağladı. Bu yeni üretimle insanın kendini ve süreçlerini anlatması, kendiyle ve dış dünyayla ilişkisinin iletişimi de yeni nitelikler kazandı. 

İmparatorluklar öncesi ve özel mülkiyetin egemen olmadığı sosyal biçimlerde, nasıl ki üretim araçları insanların birbiri üzerindeki egemenliğinin ifadesi değilse; iletişim ilişkileri ve araçları da bir insanın diğer insan üzerinde egemenlik kurması veya egemenliği sürdürme aracı olarak kullanması biçiminde değildi. Üretim araçları gibi üretim de herkese aitti. İletişim biçimi de bu üretim tarzına uygun olarak gelişmişti. Örneğin özel mülkiyet ile ilişkili bir dilin egemenliği yerine dayanışma ve bizliğin dilinin gelişmesi bu tür topluluklarda normal olarak beklenir. Üretim ilişkilerinin günlük yiyeceği elde etmede işbirliği olduğu ve özel sahiplik yerine ortak sahipliğin egemen olduğu (sahiplik anlayışının benle değil biz'le tanımlandığı, benin benliğini bizden çalarak, parazit gibi sömürerek aldığıyla değil, bizden geçerek kazandığı) insan ilişkileri ortamında aksi beklenemez. 

İlk üretim biçiminin kültüründe, kullanılan mızrak, ok ve yay gibi üretim araçları vardır. Bir ağaç dalı ağaçtayken doğadır, kesilip üzerinde çalışılarak dönüşüme uğratılıp değnek, mızrak, yay ve ok yapıldığında, kültür ve kültürün ifadesi olur. Ticaretin gelişmesiyle, üretim araçlarının alınıp satılmasıyla, kültüre ticari kültür eklenir. 

İnsan, yaşamını gerçekleştirmede öğrendiği ve yarattıklarını yeni nesillere aktararak eğitimi yaratır. Eğitim bir egemenliğin satışını yapan örgütlü faaliyet biçimine dönüştüğünde, ideolojiden geçerek hegemonyanın sağlayıcısı olur. Kültürü yeni nesillere aktarmanın sözle ve yaparak-göstererek yapıldığı kültürle, aktarmanın kayıtla yazarak yapıldığı kültürlerdeki ilişkiler önemli farklılıklar gösterir. Fakat McLuhan gibi aydınların iddiasının aksine, insan yaşamını belirleyen, araç anlamındaki teknolojiler değil, bu teknolojileri kullanan insanın geliştirdiği örgütlü yaşamın üretim biçimidir.

Ok ve yayla avlanan insanlar hem avlarıyla hem de avlanmalarıyla belli bir kültürü oluştururlar. Avlanan hayvan kendi başına ne yaşadığı ne avlanıldığı zaman ne de avlandıktan sonra, kültürü üretmez: Kültürü amaçlı faaliyetlerinde araç kullanımıyla çevresini ve kendini değiştiren insan yapar. Hayvan dünyasının yaşamı, değişmeyen bir faaliyetler silsilesinin iç güdülerle ve belli sınırlı bir beyin faaliyetiyle kendini ve kendi nesillerini yaşam koşullarına göre adapte edip yetiştirmek çerçevesi içinde dönmektedir. Bu yaşamda bir kültür varsa, bu kültürün değişimi, çok yavaş bir değişimdir ve teknolojik araç kullanma ve geliştirmeyi getiren bilinçli girişimden değil, doğa koşullarının değişmesine kendini adapte etme zorunluluğundan kaynaklanır. Doğanın maddelerini ve peyzajını süreçlerden geçirerek değiştirme yerine, hayvanlar ancak barınak, yuva yapma ve kaynakları olduğu gibi kullanma seviyesindedirler. Doğanın maddelerini işleyerek insan, kültürün maddesini yapar: Bir bakır kazan, bir tahta kaşık, sapan veya hayvana ve diğer bir insana vurulan boyunduruk... 

İnsanın gösterdiği özelliklerden biri de, ihtiyaçlar artık ortadan kalktığı halde, geçmiş ihtiyaçlarla biçimlenen bilinç ve davranış tarzını belli bir diğeri egemenlik kuruncaya ve onu silip süpürünceye kadar devam ettirmesidir. 

İlkel üretimin kültürü ve kültürel iletişimi demokratik bir karakter taşır: İletişim ve kültürel üretim faaliyetleri, tekelci kapitalistler veya toprak sahibi köy ağası veya şeyh tarafından düzenlenmez, kontrol edilmez. Kültür ve iletişim doğal yaşamın doğal yansımasıdır. Örneğin emperyalizmle avcı bir kültürel biçim üzerine empoze edilmeye çalışılan okuma yazma eğitiminin/öğreniminin anlamı, avcı birim için ne oku ve yayıyla ne de avıyla ilişkilidir, fakat üzerinde kurulan egemenliğin ifadesidir. Bu egemenliğe bugün “kültür emperyalizmi” diyoruz. 

İnsanın doğayla ve diğer insanlarla ilk ilişkisinin biçimlenmesiyle, insan iletişiminin ilk ve en temel tarzı oluştu: Diyalog. Diyalog yüz yüzedir; göze, ağza ve kulağa bağımlıdır; Zaman ölçüsü bakımından o andadır. Diyalogda eşitcil ilişki, alışveriş, ortaklaşalık, anlayış, karşısındakinin ve diğerlerinin ihtiyaçlarını düşünme gibi faktörler vardır. Diyalogda insan faaliyetleri ortak amaçlıdır. Diyalogun sosyal matriks'i güvenmeye, alçak gönüllülüğe, sevgiye ve ortak eleştirici arayışa dayanır (Freire, 1973). İşaretlerle, oklarla, kelimelerle, taşlarla ve basit seslerle gerçekleştirilen iletişim yere bağımlıdır (iletişimde bulunanlar aynı yerdedir). El, dil ve, bir ağaç parçası, taş, su, hava gibi doğanın maddi parçaları iletişim aracı olarak kullanılan en temel kaynaklardır. 

Yüz yüze iletişimin karakteri sosyal yapıya ve yapıdaki ilişkinin karakterlerine göre değişir: Eşitcil ve dayanışmaya dayanan bir yapıda, aile içi ve dışı, aileler arası ve diğer üretim birimleri arasındaki yüz yüze iletişim simetrik veya simetriğe yakın bir özellik gösterir: Yüz yüze iletişim ortaklaşmanın bir uzantısı olur. Sömürüye ve mülkiyet ilişkilerinin özel sahipliğine dayanan biçimde; iletişimde diyalog ortadan kaldırılır ve iletişim, egemenliği sürdürmenin bir parçası olur. Diyalogun ortadan kaldırıldığı egemenlik iletişiminde insanlar arası sempati, sadece kendi degil ayni zamanda diğer odaklı duyarlılık, kendini karşısındakilerin yerine koyma ortadan kalkar; sevginin yerini sevgisizlik; alçak gönüllülüğün yerini ezici burnu büyüklük; ortaklığın yerini sahiplik; dayanışmanın yerini diğerlerini yoksun ve yoksul bırakarak güç ve zenginlik elde etme; güvenin yerini güvensizlik; hakkın yerini soygun ve hırsızlık; umut ve hoşgörünün yerini ezilmişliğin umutsuzluğu ve öfkesi alır. Egemenlik iletişiminde diyalog değil, emirlere uymaya, görevleri yerine getirmeye ve kurallara boyunsunmaya çağrı ve zorlama vardır. Egemenlik iletişiminde yasaklar konur, direktifler/komutlar verilir, uyanlar ve uyduranlar, yapanlar ve yaptıranlar, yaratanlar ve yarattıranlar, üretenler ve ürettirenler vardır. Diyalog varmış gibi görünen durumlarda (örneğin eşitliğe inanan bir öğretim üyesi ile öğrencisi arasındaki iletişimde) bu diyalog egemenliğin bir parçası değil, egemenliğe karşı mücadelenin ifadelerinden biridir. Bu nedenle, bu ilişki egemenliğin kırıldığını değil, egemenliğin varlığını ispatlar. Seçme ve seçilme hakkının kullanım birimleri de, sosyal diyalog açıklığını değil, diyaloğun gülünç bir ideolojik propaganda şekline dönüştürüldüğünü anlatır. 

Her biçimle birlikte, o biçimin egemen iletişim tarzı da gelişti. İlkel köysel sosyal biçimlenmede (komünde) sözlü iletişim egemen biçimdi. Bu biçimin karakteri o zamanın yaşam koşullarına yakından bağlıdır: Küçük topluluklarda herkes herkesi tanır, ilişkiler yüz yüze yürütülür. Yaşamın her alanında köysel sahiplik vardır. Egemen yaşam biçimindeki köycül ilişkiler gibi, iletişim ilişkileri de simetriktir: Eşitcildir. Köy\komün biriminde dengesiz, simetrik olmayan iletişim ilişkilerini oluşturacak ekonomik veya diğer eşitsizlikler ve egemenlik kademeleşmeleri yoktur. Bunu oluşturacak ne mutlak kölelik, ne ücretli-kölelik biçimleri, ne de üretileni gasp etme egemendir. Bu yapıyı kesinlikle feodal imparatorluk ve burjuva devletçilik kavramıyla karıştırmayalım. Devletçiliğin simetrik, eşitcil ilişkilerle ilişkisi, bu ilişkileri kamu çıkarı safsatasıyla, devleti oluşturan ekonomik çıkarları sağlama yolunda yok etmesidir. Burjuva devletçiliği, burjuva milliyetçiliği gibi, burjuva soygununun entegral bir parçasıdır. Burjuva devletçiliği politikasının iletileri de öyle.

M.Ö. 20.000 yılında mağara duvarına çizilmiş şekil, insanın kendini kayıtlı sembolle anlatmasıdır. Bu anlatım egemenlik ilişkisinin değil, insan yaşamının bir tür öykülenmesidir. Egemenlik amaçlı kullanımı olmadığı için, insanlar arası sömürüyü de anlatmaz. Bu tür “çizimle” iletişim, açık artırmayla satıp para kazanacak sahip-kapitalisti ve satın alıp sahip olarak “sanat sever” ve aristokrat olan kapitalistleri Allah henüz yaratmadığı için, pazar veya sahibi için değil, insanın kendini, para veya kazanç fikrinden uzak, kendisi ve kendi gibi olanlar için anlatma karakterine sahiptir. 

2. Asya Tipi Yapı ve Kölelik Üretim Tarzları

M.Ö. 8 ile 4 bin yılları arasında klan/kavim ilişkileri artan işbölümüyle değişmeye başlamıştır. Artı değer üretilmeye başlandı ve biriktirme olasılığı ortaya çıktı. Artan işbölümü sonucu klan/kavim içinde ürün dağılımında eşitsizlikler oluştu. Bunun sonucu olarak, siyasal güç herkesin çıkarlarını değil, yaşlıların ve şeflerin çıkarlarını gerçekleştirme biçimine dönüşmeye başladı. Savaşta esir alınanları öldürme yerine, köle olarak kullanma ekonomik-kazanç bakımından daha faydalı görünmeye başladı. Zenginliğin artması ve sosyal sınıfların çıkmasıyla devlet sosyal kurum olarak belirdi ve gelişmeye başladı (Berberoğlu, 1994:38-39). 

Marks ilk sınıflı toplumları Asya tipi toplum, eski toplumlar ve Alman cemaatleri olarak gruplandırmıştır. Asya tipinde komün topraklarına yüce yönetici sahipti: Üretici mülksüzdü. Artı değerin bir kısmı haraç-vergi olarak alınıyordu; diğer kısmı da (din ve savaş gibi) harcamalar ve komün ihtiyatı için kullanıldı. “Despotun” yönetimi, toplu üretim ve iletişim araçlarındaki kurallara ve dışa karşı savunma araçlarının kontrolüne dayalıydı. Berberoğlu'na göre (1994:38-39) Mısır, Aztek, İnka, Çin ve Osmanlı imparatorluğu gibi “despot imparatorluklar” değişime karşı güçlü direnişe sahiptiler ve yüzyıllarca yıkılmadan sürdüler. Divitçioğlu ise (1971:36-44), Asya tipi üretim tarzını, “bireyin topraklar üzerinde kısmen tasarruf hakkı; ancak mülkiyetin despota ait olduğu ve bundan dolayı değişimin zor olduğu bir aşama” olarak tanımlar.

Marks'a göre eski toplumlarda klanlar/kavimler üst ve alt “ecdatsal bağa” göre bölünmüştü. Önceleri komüne ait olan topraklar benzeri şekilde özel ve devlet malı olarak bölünmüştü. Özel topraklar önce özgür köylü aileler tarafından işleniyordu. Artık-emek/iş devlete ve gönüllü askeri hizmete veriliyordu. Savaşlarla köleler elde edildi: Devletin genişleyen toprakları soyluların güçlerini artırdı. Roma’da işgaller ve köleliğin gelişmesi, toprakların birkaç elde toplanması, ticaret ve para sistemleri, sistemin sonunda gerilemesini anlatan çelişkilerdir.

Alman komünleri devlet olarak yapısallaşmamıştır. Uç orman alanlarında yaşayan bu klan gruplarında av, otlama ve orman kamu mülkiyetindeydi. Şef üretimin örgütçüsüydü. 

Ürünün, üretenin kendi mülkü olarak benimsenmesi ve sadece kendi için kullanılması sonucu işbölümüyle birlikte, üreten veya üretebilenlerle, üretme olanakları sınırlı olan veya herhangi bir nedenle ellerinden alınmışlar arasında ilk dengesizliğin ve sömürü ilişkilerinin temeli atıldı. Kölelik üretim biçiminde, sadece materyal üretim değil aynı zamanda üreten insan diğer bir insanın sahipliği ve mülkiyeti altına alındı. Sahiplik, üretme araçları ile emek gücü üzerinde toplandı. Sosyal biçimlenmeler, kendi üretip kendi kullanan veya ortaklaşa üretip ortaklaşa tüketen paylaşıldığı biçimden, üretim araçlarına sahipliğe ve üretim ilişkilerinde aldıkları yere göre gruplaşmaların olduğu şekle dönüştü. Üretim araçlarıyla farklılaşmış ilişki, üretimden farklılaşmış pay demektir. İnsan tarihinde, yeni üretim güçlerinin (yeni araçları geliştiren ve kullanan güçlerin) gelişmesi ve bunun üretim ilişkilerini değiştirmesiyle yeni sınıflar oluşur ve sosyal biçimlenmeler değişime uğrar. 

Özel mülkiyet, kişinin kendi dışıyla ilişkisinde, dış dünyanın parçalarına (kullandığı araçlara, toprağa, suya, ağaca, hayvanlara, üretilen ürüne, ve başka insana) sahiplik iddia etmektir. Mülkiyet ilişkileri ise bu iddiayla gerçekleştirilen sahip olmayla gelen karar verme, kullanım ve paylaşmada egemenlik ilişkileridir. 

Kölelik imparatorlukları, mülkiyet ilişkilerinin belirlediği devlet denen ve geniş topraklar üzerinde egemenlik kuran ve köleliğe dayanan siyasal yapıdır. 

Özel mülkiyet biçimleri ve ilkel imparatorluklarla birlikte sadece maddeler üzerindeki kontrol ve mülkiyet gelmedi. Aynı zamanda, buna bağımlı olarak, insanların insanlar üzerindeki sahipliği de geldi. Eski çağların bütün imparatorluklarının üretim biçiminde kölelik önemli bir yer alır. Örneğin Yunan Medeniyeti M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda ve Roma İmparatorluğu M.Ö. 2. yüzyıl ve M.S. 2. yüzyıl arasında çok büyük ölçüde köleliğe dayanıyordu. Yunanlılar'da köleler endüstride, zanaatta, tarımda ve evde kullanıldı. Örneğin 5. yüzyılda, Yunan kentlerinde kölelerin sayısı kentli nüfusunun iki mislinden fazlaydı. Ondan sonraki her dönemde olduğu gibi, savunma için ordu besleme, kölelerin üretiminin sağlanmasına bağlıydı. Roma’da köleler hayvanlar gibi alınıp satıldı ve oldukça da ucuzdu. Toplumsal ekonomik üretim, kölelerin emeğinin kullanımı üzerindeydi.

Mısırda firavunlar Tanrı olarak nitelendiler, bütün toprakların sahipleriydiler. Eski krallık devrinden orta krallığa geçildiğinde yoksulların piramitler yerine kamu işlerinde kullanılmasına ağırlık verilmeye başlandı. Mısır'da firavuna hizmet etmek için yazıcı (scribe) olmak zorla çalışma köleliğinden kurtulmanın yoluydu. Kızıldeniz ve Akdeniz, Mısırlılar'ın ticaret ve istila yollarıydı. Karadan iletişim kervan yollarıyla yapılıyordu. Ticareti yapılan ana maddelerden biri de papirüs idi. Mısır'da yazı, resim yazısı hiyeroglif olarak kaldı. Hiyeroglif önce gerçek objeleri anlattı, ardından fikirler ve heceleri anlatmak için kullanıldı. 24 sessiz harfli alfabeyi geliştirdiler. Bu alfabeden Sami oradan da Latin alfabesi gelişti. Mısır'ın en eski edebiyatı Piramit yazıtlarıydı. Bunlar firavunların mezarlarının duvarlarındaydı. Bu yazıtlarda firavunun tanrı olduğu tekrar tekrar iletilirdi. Eski dönemden sonraki edebiyatta yazıtlarda günün kötülüklerine karşı protestolar, sosyal adalet talepleri, romantik heyecanlar, kadın, şarap ve şarkılar işlendi. Mısır yazısını okuma 5. yüzyıldan sonra kayboldu. Ancak 19. yüzyılda çözüldü. 

İlk çağlarda (ve orta çağlarda) su yolu, uzak yerlerle yapılan meta alışverişinde kullanılan en yaygın araçtı. Kara yolu su yoluyla bütünleşmiş bir biçimde kullanılıyordu. 

Kölelik sistemiyle diyalog, aynı veya benzer sosyal statüye sahip olanlar arasında olmaya başladı. Sosyal tabakalaşmada tabakalar arasında monolog ve tek yönlü baskıcı iletişim biçimi gelişti. Tek yönlü monolog ve boyunsundurma ve boyunsunma iletişim ilişkileri, ekonomik mülkiyet ilişkilerinin açıklayıcısı ve yansıtıcısı olarak belirdi ve gelişti. Gelişme Yunan felsefesinde sistemin meşrulaştırılmasından, köleliğin evrensel olarak ele alınmasından, kölelerin de insan olduğunun kabul edilmesine kadar çeşitlenen sınırlı felsefelerin dünyalarını yorumlamalarıyla anlamlandırıldı. Kölesi evde ona hizmet ederken, kölelik üzerine yapıt yazan filozof en fazla kölelerin de insan olduğu ve köle haklarına sahip oldukları savunusu çerçevesinde kalabilmiştir. Köleliğin ortadan kalkması, filozofun ev rahatının ve dünya düzeninin bozulması, tehdit edilmesi olur. Bu filozofun köleliğin ortadan kalkmasını yazması için önce evindeki köleyi azat etmesi gerekir (Benzer şekilde, özgürlük, insanlık, eşitlik gibi idealleri taşıyan kişilerin, kendi yakınlarına karşı savundukları idealler paralelinde ilişki tarzı göstermeleri gerekir.) 

Özel mülkiyetin gelişmesi ve kölelik üretim biçimiyle birlikte kayıt etme gereği de acilleşti. Bu da yazının ve araçlarının icadı ve geliştirilmesini getirdi. İlk kayıt etme ihtiyacı ve yazı kullanma, egemen güçlerin mallarının ve alışverişlerinin hesabını tutmada kullanıldı. Diğer bir deyişle, iletişim biçimi, tek yönlülükle ve yazının kullanılış biçimiyle, yönetimin ve egemenliğin bir parçası olarak oluştu. Elle yazarak kayıt, diğer üretim araçları gibi, yönetici sahiplerin, lordların, asillerin, beylerin, senatörlerin, tüccarların mülkiyeti olarak kendini gösterdi. Yazı, taş, çamur tabletler, ağaç tabletler, papirüs ve hayvan derisi üzerine işleniyordu. 

Avrupalılar'ın ırkçı iddialarının aksine iletişim araçlarının modern biçimleri ilk kez Asya'da görünmeye başladı. Çinliler Avrupalılar'dan bin yıl kadar öncesinden kağıt kullanmaya başlamışlardır. Semerkant'a kadar fetihlerle ulaştıklarında, Araplar kağıt yapımını öğrendiler. Afrika’ya ve Avrupa’ya doğru yayıldıklarında kültür ve bilgileri de, özellikle İspanya, İtalya ve Fransa’ya yayıldı. Avrupa kağıt üretimine ancak 13. yüzyılda başlayabildi. 

Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında bilinen ilk resimli yazıyı kullandılar. Bu yazı Asurlular, Babilliler, ve Persler'in elinde fonetik dil oldu. Mısırlılar M.Ö. 3100 yıllarında hiyeroglifleri geliştirdiler. Bilgi tekeli taş üzerine yazı ve hiyeroglifler merkezindeydi. Mısırlılar, M.Ö. 2500 sıralarında ana yazı aracı olarak çamur/kil yerine papirüs kullanmaya başladılar. Yazı sanatının bu gelişimiyle yazıcılık (hattatlık) mesleği gelişti. 

Yunanlılar M.Ö. 200 yılında hayvan derisinden parşömeni geliştirdiler. M.Ö. 100'lerde Roma'da halk kütüphaneleri, yasalar ve sansür görülür. M.S. 150'de ilk kez, parşömen, yuvarlayarak rulo yapma yerine, kitap yapmak için sayfalar içine katlandı. Çin’de, yazılı iletişim aracının geliştirilmesine kumaştan yapılan kağıt eklendi. Sonradan, lambanın siyah isinden yapılan mürekkep, yazı biçimine yeni bir tarz kazandırdı. Çinliler M.S. 105'de kâğıt ve mürekkep yapmaya başladılar. Asya'da M.S. 450'den sonra “blok basım” kullanılmaya başlandı. En eski blok basımlı kitap, 868'de basılmış olan Diamond Sutra'dır. Kitapları elle yazanlar ustalıklarını artırmaya başladılar. 

8. yüzyılda Bağdat’ta ve 9. yüzyılda Mısır’da İslam rejimi kağıt üretimini yaygınlaştırdı. 10. yüzyılda kağıt üretimi hızla yayılmaya başladı. Kağıt, Feodal İspanya’da 12. ve İtalya’da 13. yüzyılda üretilmeye başlandı. Kumaş parşömenden daha ucuz bir hammaddeydi ve bu da kağıt üretimi fiyatlarını düşürdü. 

Eski imparatorluklarda elle yazının ve yazı araçlarının gelişmesinin nedeni halkın ihtiyacından dolayı değildi, bu gelişme ekonomik ve siyasal yönetimde belli kayıtları kaydetmek, korumak ve iletmek ihtiyacından kaynaklanıyordu.

Anadolu’nun medeniyetlerinde yazıyla iletişim biçimi kullanıldı: Kim kullandı ve ne amaçla kullandı? Bu iki soruya cevap verebiliriz. Fakat “nüfusun ne kadarı okumayı biliyordu, okuma gereğini duyuyordu, duyuyorsa neden duyuyordu ve okumasının sonuçları neydi?” gibi sorulara da cevaplar gerekir. 

İletişimde sözlü gelenek en eski biçimdir. Sözlü gelenek Avrupa’da en yüksek zirvesine eski Yunan kölelik medeniyetinde (eski Yunan demokrasisinde) ulaştı. Örneğin Homerik Şiirler, nesillerden nesillere bunları ezberleyen şairler tarafından nakledildi. Türkiye’de ise 20. yüzyılın ikinci yarısının ortalarına kadar egemen kaldı. Bu biçim, kapitalist Amerika gibi ülkelerde, günlük “şimdiye dönük” yüz yüze iletişim dışında, geleneklerin ve kültürün aktarılmasında egemen konumunun yerini kitle iletişimi ve kamu eğitimine bırakmak zorunda kaldı. Türkiye’de belki de 1940’larda köyde doğup büyüyen ve köyle ilişkisini kesmeyen nesil, Türkiye’de sözlü geleneğin (sözlü öykülerin, masalların, ağıtların, destanların) en son nesli olarak nitelenebilir. Günümüzde, köy yaşamında da elektronik medyanın egemenliğinde sözlü gelenek ortadan kaldırılmış ve yüz yüze iletişim yeni egemenliğin bir halkası biçimine dönüşmüştür. Televizyon yüzünden sadece kırsal alanda değil, toplumun her kesiminde insanların bir çatı içindeki beraberliğindeki ilişki biçimi değişikliğe uğradı. Ev fertleri arasındaki ilişki yanında, misafirlikte bile insanlar arasındaki iletişim ve ilişkiye televizyon egemen olmaya başladı. Sözlü gelenekle aktarılan efsaneler, hikayeler, olaylar, ata sözleri ve şakalar insanlar arasındaki beraberliğin önemli bir parçasıydı. Şimdi bu ilişkiyi parçalayarak araya televizyon girdi ve insanların gözü birbiri yerine, evleri ve bilinçleri işgal eden televizyon denen bir dış güce döndü. Türk sözlü geleneği Batı kültürünün görüntülü egemenliğiyle katledildi. Çocuk yetiştirmede ve günlük ev içi ve boş zaman ilişkilerinde, Batı teknolojisi ve teknolojik ürünleri hikaye/masal/öykü anlatıcılarının, ozanların, şairlerin, gezginlerin ve habercilerin yerini aldı (Ayrıntılı bilgi ve referans için bknz Erdoğan, 1999). 

3. Feodal Kölelik Üretim Tarzı

Marks’a göre feodalizm Alman ve eski Avrupa biçiminin dönüşümü sonucu ortaya çıkmıştır. Köle, lordun işini görür; bağımsız ticaret kasabalarının zanaatkarları tarım alanlarından artı-değeri çıkarır alır. Sınıf ve eşitsiz-mübadele ilişkileri feodal sistemin çözülmesine neden olur.

Avrupa'da feodalizm çıkarken, mutlak kölelik üretim sistemi (Roma İmparatorluğu) ve ilkel üretim sistemi (Kuzey Avrupa'nın Vandallar, Allanlar, Vizigotlar, Ostrogotlar gibi kavimleri) çöküyordu. Kölelik sisteminin dıştan işgalle parçalanması M.S. 4. yüzyılın sonunda başladı ve 5. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğunun küçük parçalara bölünmesiyle tamamlandı. Lordların şatosunun çevresini sömürdüğü, toprak köleliğine dayanan feodal sistem 10. yüzyılda egemen üretim biçimi oldu. Bu biçim 11. yüzyılda gelişti ve 13. yüzyılda egemenlik zirvesine ulaştı. Ortaçağların feodalizmi küçük köylü birimlerinin kendi kendine yeterli ekonomik üretimine, el işleri endüstrisine ve kapalı loncaya dayanıyordu. Materyal toplumsal üretim köylüler tarafından yapılıyordu. Feodal lord toprakların sahibiydi ve topraklar onun ismini taşırdı (Osmanlı Devleti topraklarının yöneten ailenin ilk lideri olan Osman’ın ismini taşıdığı gibi). Köylüler lordlarının toprağında çalışırlardı. Çok az para kazanır, toprak kirası öder; savaş vergisi, toprak vergisi verir ve diğer çeşitli ödemeleri yaparlardı. Lordların ihtiyaçları ve harcamaları arttıkça yeni vergi çeşitleri de eklendi. Ailenin ilk doğan çocuğu toprağa aitti (Lordun kölesiydi) ve yeni evlenen gelinle ilk gece hakkı Lorda aitti. Köylüler toplumun diğer tabakalarını (prens, lord, aristokrat ve dinin temsilcilerini) beslediler. Köy birimleri ordu tarafından “korundu.” Bu koruma, bugünkü “vatan” koruması gibi, gerçekte mafya türü korumanın meşrulaştırılmış şekliydi. Mafya türü koruma nedir? Örneğin İtalyan Mafya yönetimi “asker, onbası çavuş vb.” denen haydutlarıyla, kişiyi (Mafyaya karşı) koruyarak kişiden koruma parası alır. Kabul etmezse? Ceza gelir. Bu korumaya, “yasa” denen meşrulaştırılmış baskı ve hatta katilliğe örnek olarak Caroline yasası gösterilebilir: Caroline yasası ceza olarak kulak, burun, parmak ve kafa kesmeyi, kör etmeyi, ateşte yakmayı getirdi. Lordlarına saygı ve sorumluluk hisleriyle dolu köylüler, sevgili lordları tarafından, Tanrının temsilcisi kilisenin tasdikiyle, zevkle bu yasaların bol bol üzerlerinde uygulanmasını hissettiler. Karar veren yargı organlarını baronlar, din temsilcileri, jüriler ve lordlar/aristokratlar oluşturuyordu. 

Feodal sistemde en büyük payı alan ortak güç Roma kilisesiydi (örgütlü dindi). Roma kilisesi, Avrupa topraklarının en az üçte birine sahiplik yoluyla materyal dünya nimetlerine konuyordu. Bunun yanında, Hıristiyanlık inanç kontrolüyle feodal sistemin ideolojik birliğini sağlıyordu. Bu birlik sağlama işlevinde feodal devlet örgütlenmesinin yapısına “hayır duasını” veriyordu. Feodal yapıda, Roma kilisesi hem ekonomik hem de ideolojik ve kültürel açıdan büyük güce sahipti. Roma kilisesi aynı zamanda “bilgi üretimi” tekelini de elinde tutuyordu. Roma İmparatorluğunun çökmesinden sonra, M.S. 400 sıralarında, Katolik manastırlar bilgi araçları ve dağıtımı üzerinde tekel kurdu. El emeğine dayanan yazıyla iletişim sistemi aristokratlar, yöneticiler ve yüksek sınıfların malı oldu. Din kurallarının ve dini pratiklerin günlük iletişiminde, kilise ve birey arasında inanç yoluyla kurulan kitle iletişimi en etkin yönetim mekanizmalarından biri olarak gelişti. Bu kitle iletişim biçimi, gücünü insanın (a) kendisiyle iletişiminde Tanrı ile kilise arasında kurulan bağı kendine mal etmesinden ve (b) yakın çevresiyle iletişiminde bu bağı destekleyen günlük iletişim faaliyetlerinden aldı. Dinin kontrolü altında bilim teolojinin bir dalı haline getirildi. Kilisenin egemenliğini perçinleyen dogmalar feodal toplumun siyasal, yasal, sosyal ve manevi gücü oldu. Kilise feodal egemenliğin takdisini ve tanzimini yapan en genel güç olarak hüküm sürdü.

11. ve 12. yüzyıllarda ticaretin gelişmesi, kentlerin gelişmesi, materyal ilişkilerde sömürü merkezinin yavaş yavaş kentsel alanlara kayması ve dolayısıyla kentsel güç ve çıkarların yükselmesiyle birlikte, hem kilise hem de yerel feodal lordlar zor durumda kalmaya başlamıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda küçük birimlere dayanan ilk feodal üretim biçimi Fransa, İngiltere ve İspanya’da merkezi monarşilere dönüştü. Feodal merkezi devletler ortaya çıkmaya başladı. Monarşilerde, üretim ilişkileri gene feodal olarak kaldı. Yönetici ve yönetilen sınıflar aynıydı. Anayasalı krallıklar, cumhuriyetler ve faşist diktatörlükler burjuvazinin çeşitli yönetim biçimleri olduğu gibi; monarşiler de topraklı aristokrasinin yönetiminde egemenliğin yenilenmiş görünümüydü. Monarşilerde, kilise ile egemen ortaklık yanında gelişen rekabet ve çatışmalar; Roma kilisesinin kendi anlama-dığı Latin dili ile dua eden Avrupa insanı üzerindeki egemenliğini kırma yoluna gitti. Bu da Avrupalılar'ın kendi yerel dilinde İncil’i tercümeleri ve ardından da kendi kiliselerini kurmalarıyla sonuçlandı. İncil’in yerli dilde yazılması, artan okur yazarlıkla birlikte, İncil pazarını da geliştirdi. Kilise ve ortakları tarafından verilen karşı tepkiler ise aforozlar, yasalar, fermanlar ve fiziksel işkenceyle basını ve halkı ezme yöntemi oldu. Tanrı adına olan ortaçağ köylü ayaklanmaları, Tanrı'nın temsilcilerinin takdisiyle Tanrı adına kanlı bir biçimde bastırıldı.

Ortaçağda iletişim ilişkileri çağın feodal sömürü sisteminin özelliklerini taşır: İletişim özgürlüğü ve iletişimin yönü mutlak kölelik sistemlerinden farklı değildi. Din mensupları ve yönetici kadrolar tek eğitimli sınıfları oluşturuyordu. Fakat egemenlik Avrupa’nın materyal zenginliğinden aslan payını alan ve Avrupa birliğini dinle elinde tutan kilisenin elindeydi. Üretim araçları ve güçleri de ya kilisenin direkt emek sömürüsü altındaydı ya da doğrudan içerik kontrolü söz konusuydu. Araç, üretim gücü ve içerik denetimiyle; kilise bilgi ve fikirlerin üretimi ve dağıtımı tekelini elinde tutuyordu. Hukuk, doğal bilimler, felsefe, kısaca entelektüel ve kültürel yaşamın her alanı kilisenin egemenliği altındaydı. Entelektüel süreçler ve ürünler kilise doktrinine uyup uymadığına göre değerlendiriliyordu. Yaşaması ve öldürülmesi de... Kilise kilisenin ve egemen sınıfların çıkarlarına aykırı olan her şeyi sansüre uğrattı, kötüledi, şeytanın işbirlikçisi ilan etti ve lanetledi. 

Yazılı iletişim biçimindeki Roma Katolik Kilisesi'nin mutlak egemenliği, İncil’in yerel dillere tercümesi ve yerel kiliselerin kurulmasıyla kırılmaya başladı. Kilisenin kitle iletişimiyle Avrupa’yı pençesinde tutması yazılı iletişimle gerçekleşmedi. Kitle iletişimi, materyal ve entelektüel bakımlardan yoksullaştırılmış kitleler arasında egemen olan sözlü iletişim biçiminin kendi aralarında, Avrupa’nın her köşesine yayılmış olan yerel kiliselerde bu yazılı kitapları ellerinde tutanların sözlü sunuşlarında, haftalık dini ayinlerde, gezici misyonerlerin vaizlerinde kullanımıyla gerçekleşti. Kilise beyinleri yönetirken, hem kendileri hem de feodal ortakları kitlelerin ambarlarını boşaltıyordu. 

Her zaman olduğu gibi yazma özgürlüğü, iletişim biçiminin araçlarına sahipliğe ve üretim için bunların kullanım biçimine bağımlı olarak anlam kazanır. Feodal sistemde bu araç sahipliği kilisenin ve entelektüel aristokratların mülkiyetindeydi. Üretimde kullanma, çoğunlukla kilise çatısı veya himayesi altındaki “entelektüel emekçiler” tarafından gerçekleştiriliyordu. Entelektüel emekçiler gece gündüz Tanrı adına çalışarak, feodal ve kilise çıkarlarını gerçekleştiren iletişimleri kaydettiler ve ilettiler. Yazılı bilgi yönetici sınıflar arasında iletişilendi. Yazılı cahilleştirme ve yönetim ise, yönetici sınıfların alt kademedeki uygulayıcıları tarafından yönetilen kitlelere sözlü iletişimle iletildi. Sözlü iletişimin çalışmadığı yerde de kılıçlı iletişim ve hapislerde işkencelerle yasal baskı iletişimi uygulandı. Kılıçlı iletişim açıkça görünür olmadığı durumda bile daima belleklerde canlı olarak vardır. Bu da, örneğin bugün kendilerini demokrasi olarak satan baskıcı rejimlerde de, sessizliği gösterip “bak, huzur ve tatmin var” iddiası ve “bölücülerin, teröristlerin” yok edilişini gösterip “bölücülerin akıbetine bak” iletişimiyle sık sık tekrarlanarak canlı tutulur. 

On beşinci yüzyılda, Protestan hareketinin yanında (Katolik kilisesine karşı her ülkenin kendi dilinde dua okuduğu kendi kilisesini kurması hareketi yanında) ticaret ve kentleşme de artmaya başladı. Kilise mensupları, öğretmenler ve adalet sisteminin resmi kişileri yanında, okuma yazma ticari sınıf arasında yaygınlaşmaya ve örgütlü dinin egemenliği bu alanda da kırılmaya başladı. Bu sırada elle yazının yanında, 15. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın büyük kentlerinin hemen hepsinde modern basının ilk örnekleri kullanılmaya başlandı. Kullananların ve geliştirenlerin hepsi de iş adamlarıydı. Yeni teknolojiyle birlikte teknolojinin feodal-ulus devlet tarafından yasal kontrolü, özellikle lisans alma biçiminde geldi. Din ve bilim dışı kitaplar da basılmaya başladı. Kilisenin iletişim üretimi üzerindeki kontrolü artan bir şekilde kayboldu. Fakat ideolojik kontrol direnişine devam etti. Ekonomik gücü ele almaya devam eden kasaba ve kentlerdeki orta sınıf (o zamanın burjuva sınıfı) aynı zamanda iletişim üretimini de ellerine geçirmeye başladılar ve 19. yüzyıla gelindiğinde burjuva basın, basılı yolla iletişimde rakipsiz egemenlik kurdu. 

Gazeteciliğin gelişmesi, 17. yüzyılla başlatılır, fakat gerçekte oluşum Çin’de Tung hanedanına ve belki de ondan çok öncesine gider. İlk imparatorlukların fermanları, yönetim kararları ve diğer çeşitli kararlarının yazılıp asılması genel bir uygulamaydı. İlk gazetecilerin öncüleri “tellâllar” olarak nitelenebilir: Bu tellâllar haber, bilgi ve enformasyonu “duyduk duymadık” diye köyün yüksek bir yerinden bağırarak köylüye duyururdu. Bu duyurulan, duyanlarca duymayanlara iletilirdi. Eski imparatorluklarda da, bu tellâllar yanında, belli alanlara asılan yazılar okuma bilenler ve tellallar tarafından çevreye iletilmeye başlanırdı. Ayrıca sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur: ilk imparatorluklarda ve feodal çağda okuma ne ölçüde ve kimler arasında yaygındı? İmparatorlukların kentlerinde yaşayanların ne kadarı okuma biliyordu? Bu konuda kesin bir cevap yoktur. M.Ö. 59'da Roma’da her gün Acta Diurna denilen “haberler” meydanlara asılmaktaydı. Amaç elbette halkı haberle bilgilendirmek değildi. Caesar bunu Roma Senatosunda kendine muhaliflerin konuşmalarını etkisiz hale getirmek için kullanıyordu (Chaffee, 1975:13).

Fakat kitleler arası örgütlü din dışı olan sosyal iletişimi taşıyanlar, insanların kendisiydi. En yaygın olan da dedikoduydu elbette. Haber dedikodu yanında, gezginler ve tellallar tarafından iletildi. Bu geleneğe çok sonradan Anadolu’da gezgincilerin ya da ozanların tek sayfalık ağıtları ve destanları eklendi. Haber taşıma insan araçlarından önemli biri de seyyar tüccarlardı. Anadolu’da “Çerçi” denen bu kişiler sadece değiş tokuş (takas) yoluyla veya para ile mal ticareti yapmadılar; aynı zamanda uzaktan haber getiren ve kasabaların dışarıyla olan önemli bir bağıydı. Atla, eşekle veya yürüyerek bir diğer köye veya kasabaya gidip gelenler de günlük veya haftalık haber taşıyıcısıydılar. 

Ortaçağlarda ticari sınıfın bulunduğu Avrupa kentlerinde ilk basılı gazete Venedik’te; Venedik’le Türkler arasındaki savaşın haberini veren resmi yayındı. Günlük gazeteler 17. yüzyılda görünmeye başladı. Broşürler kendi arasında elle yazılmış notlarla finans haberleri ve bilgi alışverişi yapmaya başladılar. 

Hareketli tip metal basım ve döküm ilk Asya'da kullanılmaya başlandı. Gutenberg ve diğer Avrupalılar döküm metal tip sistemini mükemmelleştirdiler. Elle baskı ve yağ verniği mürekkep ile kitap üretmeye uyguladılar. Bunun ardından 1450 ile 1550 arasında basım Avrupa’ya yayıldı. 1702'de ilk günlük gazete İngilizce çıktı. İlk dergi 1731'de “The Gentleman's Magazine” adıyla Londra’da çıktı. On sene sonra Amerika’da “American Magazine” bunu takip etti. Amerika’da ilk günlük gazete 1784'de çıktı. 

Ortaçağ bittiğinde, gelişmiş Avrupa’da feodal-milli yönetici sınıflar ve burjuva sınıflarının iş, ticaret ve yönetimde kullandıkları en yaygın iletişim yazılı tarzdı. Halk arasındaki iletişim ise sözlü olarak kalmaya devam etti. Kentlerde basın yeni çıkan işçi sınıfının okurları tarafından kullanılıyor ve diğerlerine iletiliyordu. Yakın geçmişte Türk köy odaları ve kahvelerinde olduğu gibi grup halinde bir kişinin okuyup diğerlerinin dinlemesi ve tartışmaların olması günlük işçi sınıfı yaşamının bir parçası olmaya başlamıştı. Postanın ilk biçimleri çoğu ülkelerde merkezi güçler tarafından yürütülüyordu. İnsanlar arasında yazışma ile birlikte bu yazışmanın kontrolü, casusluk teşkilatlarının faaliyetleri (ispiyonaj), mektupların açılıp okunması, devlet güçlerinin yazıya ve yazanlara karşı tedbirleri de bu alanda gelişmeye başladı.

Marco Polo Asya'da, Kubilay Han’ın Çin'inde, Avrupa’nın dudağını uçuklatacak zenginlik ve gelişme buldu. Bu zenginlikleri çalmak için, Kristof Kolomb gibilerinin yaptığı gibi, direnenleri öldürür ve yakaladıklarını köle olarak Avrupa’ya getirebilirdi; fakat yapamadı, çünkü karşısında kendinden binlerce kat güçlü bir yapı buldu. O zaman Çinliler için Avrupalı ve Amerikalılar “barbar ve ilkeldi”. 1990'larda ise Çin, Amerika için “Wild East”, yani kapitalist sermayenin serüveni, yaygınlaşması ve güçlenmesi için verimli bir yer oldu. Bir zamanlar Amerika’da Wild West topraklarına konacak, öldürülecek, sürülecek ve kamplara tıkılacak Kızılderililer ve üstüne yatılacak zenginliklerle doluydu. 1990’larda ise, örneğin, Çin yeni sömürgeciliğin ucuz emek kaynağı, ham madde ve her türlü yatırımı yaptığı Wild East’ alanı içine katıldı: 

4. Kapitalist Ücretli Kölelik Üretim Tarzı

Kapitalist üretim tarzı, mutlak kölelikten feodal köleliğe ve oradan da ücretli kölelik sistemine ulaşan insan tarihinin, içinde yaşadığımız dönemidir. Bu biçim içinde, gerçi ücretli kölelik egemendir; fakat tarihin her döneminde görülen kölelik biçimlerinin ifadeleri kapitalist dünyada ya aynı biçimiyle devam etmektedir, ya da güçlenip biçim ve isim değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Örneğin, borç köleliği gayrı meşru olarak insanların doğrudan köleliği biçiminde çoğu endüstrilerde devam etmektedir. Tefecilikle borçlandırıp bağımlı köleler tutmak, hem uluslar içi hem de uluslararası seviyede örgütlenerek bankacılık ve kredi ilişkisi biçimine dönüştürülmüştür. Yerel bankalar, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası bankalar, hem bu yeni köleliğin yeni isimleri, hem de ücretli köleliğin şekillendiği ve yürütüldüğü yerlerdir. Dünya Bankası başlangıçta kalkınmış kapitalist ülkelerde özel sektör yatırımlarını teşvik etmek, uluslararası sermayenin gelişimini sağlayan bir ortam sağlamak ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde ekonomik yeniden inşa için kurulmuştu. Fakat 1960’ların ikinci yarısından itibaren ilgisini diğer ülkelere döndürdü. Banka, kredi değeri ve faiz ödemeleri bakımından doğrudan ticari şirket gibi çalışır. Emperyalizmin ekonomik politikalarının önde gelen uygulayıcısıdır. (Erdoğan, 1997).

Kapitalizmin ücretli kölelik ilişkileri ve iletişim sisteminde sosyal sınıf farkı, tefeci ve artı-değerin gaspçısı sistemin ideolojik iletişimini yapan entelektüellerin dediği gibi “insanlar arası gelir, tahsil, akıl ve yaşam alışkanlığı farkı” değildir. Sosyal sınıf farkı ve bu farklılıkla gelen iletişim tarzı (a) sosyal üretimde insanların aldığı yer ve (b) üretim araçlarıyla olan ilişkiler farkıdır. Sınıf farkı bu farklardan çıkar. Gelir, tahsil ve yaptığı iş farkları, bu farklılıktan yükselir. Asimetrik ilişkilerin özellikleri de bu farklılıklarda yatar. 

Kapitalist ücretli kölelik sistemi tarihteki kölelik sistemlerinin en gelişmiş biçimidir. Eski Yunan'da, Roma’da ve siyasal gücü ele geçirmeye çalışan yönetici sınıf içi çatışmalarda köle kitleler çeşitli vaatlerle veya umutlarla iç savaşlara ve başkaldırılara katılmıştır. Her katılım kölelere belli imtiyazlar sağlamıştır. İç savaş ve başkaldırılara katılanlar, beklenen faydayı kendi çıkarıyla bağdaştırmıştır. Geniş kitlelerin katıldığı burjuva devrimlerinde, burjuvaların çıkarları genel toplumun çıkarları olarak görünmüştür: Yönetici güce karşı burjuva girişimi, kitlelerin de katılımıyla genelleşmiş; burjuva egemenliğiyle birlikte, kapitalist üretim biçiminin kitleleri köleleştirici karakteri yaşanmaya başlanmış; bu köleleştirici karakterin önde gelen özelliği sadece toplumsal üretimdeki yaygın farklılaşma ve işbölümü kademeleşmesiyle yaşam tecrübelerinde nüanslar oluşturmuş; Yönetimin özellikle uygulama yanını kendinden önceki sistemlerden çok daha geniş tabanlı bir idareye katılma gerçeği yaratmıştır. 

Sömürgeci Batı'nın her teknolojik aracı “gelişme ve medeniyetin göstergesi” yapıldığı gibi, sömürgelerdeki ekonomik, siyasal ve kültürel ulaşım ve iletişimi kolaylaştıran araç olarak trenler de aynı biçimde nitelendi. Avrupa sömürgecileri egemenlikleri altına aldıkları her yere ve Amerikan kapitalistleri Amerikan Kızılderilileri'nin topraklarını işgale tren rayları döşeyerek gittiler. Nasıl ki iletişim teknolojilerinde egemenliği ellerinde tutmak için kendi özel yapılarını farklı tutmaya çalıştılar ve bunu evrenselleştirme mücadelesine girdiler ve buna da devam ediyorlarsa; tren-ray sisteminde de her sömürgeci güç kendi farklı sistemini kurdu. Standartlaşma, eğer oluşursa, bu sistemlerden birinin baskınlığı anlamındadır, yoksa, bir yerine birkaç standart oluşturulur. Bugün, örneğin üç televizyon kayıt ve alıcı sistemi varsa ve bunlar standartlaşmışsa, bunun anlamı üç sömürgeci ülkeden birinin bugüne kadar, tek bir sistemi sağlayacak bir egemenlik kuramadığını ve onun yerine bu ülkelerin pazarı bu şekilde bölüştüklerini anlatır. Türkiye'de satılan televizyonlarda birkaç sistemin birden olması (bu nedenle televizyon pahalıdır) bu alanda tek yere değil çok yere bağımlılığı anlatır. Ancak Amerika'da sadece Amerikan sistemi bulunur. Eğer diğer sistemleri taşıyan video alınmak istenirse, diğerlerinin en az iki misli fiyat ödemek zorunda kalınır.

Yazıyla ilgili üretimi yapanlar (yazıcılar/hattatlar/katipler) yönetici sınıfların içinden mi geldi? Şöyle soralım, taşlara yazıyı kazıyan, parşömene ve papirüse yazıyı yazan kimlerdi? Kim yazdırdı ve kim yazdı? Yönetici sınıflar yazdırdı ve yönetilenler arasından yetişenler ve köleler yazdı. Günümüz dahil, insanlık tarihinde, “entelektüel işçiler” köleler arasından yetişmiştir. İlkel sistemlerde “entelektüel işçi” köleliğinin bilincindeydi. Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin “okumuşları” Tanrı yoluyla kiliseye, pardon, kilise yoluyla Tanrıya hizmet köleliğiyle gece gündüz İncil yazdılar; kilisenin hesaplarını tuttular, kilisenin yönetimi ve kararlarını yazıya döktüler. Osmanlı İmparatorluğu'nda hattatlar ve yazı yazanlar kimlerdi? Padişah acaba yazı yazıp elini kirletme lütfunda bulunmuş mudur? Yazmamış, yazdırmıştır. Kapitalizmle birlikte “entelektüel işçiler” yeni bir özellik kazanmışlardır: Kendilerini sadece özgür sanmakla kalmayıp, kendilerini özgürlüğün, ilerlemenin (= zengin olmanın), temsilcileri, üreticileri olarak nitelemeye başlamışlardır. İletişimin üretimi ticarilik yanında ideolojik egemenliğin (ve mücadelenin) üretimi olmuştur. Kent ve tarım alanlarındaki insanlar “entelektüel/kaliteli işçi” olmak için devletin veya özel teşebbüsün eğitim sisteminde ve sonrasında birbiriyle yarıştırılmaya başlanmıştır. Roma’nın arenalarından çıkartılan köleler arası ölüm kalım yarışının modern gaddarlık biçimi, fırsat eşitliği ve rekabet olarak yeniden biçimlendirilip modern dünyanın modern gerçeği olarak sunulmaktadır. Bugün sadece Türkiye'de değil, en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile “işçi olmayan entelektüellerin” bazıları ve “entelektüel işçilerin” bazı istisnalar dışında hemen hepsi yönetilen sınıflar arasından gelir. İlginç olan, yönetilen sınıfa en yakın olan entelektüellerin yönetici sınıf veya durumları iyi olanlar arasından, yönetilen sınıftan en çok uzaklaşanların da yönetilen sınıf arasından çıkıp gelenler olmasıdır. Kapitalizmde ideolojik ve teknolojik üretimin desteklenmesi ve egemen çıkarlar için geliştirilmesi girişimlerini yapan “entelektüel işçiler” ordusu sosyal üretimin her alanında faaliyet yaparlar. 

17. yüzyıla kadar, kâğıdın üretimi ve basılı kelimenin üretiminde egemen biçim el sanatı şeklindeydi. Kağıt makinelerinin ve mekaniksel basın aletinin gelmesiyle iletişim araçları önemli bir aşamaya girdi. Gelişen endüstrileşme ve artan sosyal çatışmalar ve krizlerle birlikte, artan egemenlik mücadelesi, telgrafta, kabloda, kağıt üretiminin paçavradan veya tekstilden yapılması yerine ağaçtan yapılmasına doğru gelişme getirdi. 

Basındaki teknolojik gelişme, kapitalist dönemde birkaç yüzyıl içinde binlerce yüzyıldakinden çok aşamalar kaydetti. Basın hem basma hızı hem de basma tarzında önemli gelişmeler geçirdi. Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, Rotatif basın ilk basının yerini aldı. Elle harf dizme yerini linotip aldı: Elle saatte 2000 karakter dizilirken, linotip ile 7000 diziliyordu. Geleneksel Gotik biçimi harf tipi yeniden düzenlendi ve diğer tipler çıkmaya başladı. Bu tiplerin isimleri için, herhangi bir bilgisayar yazılım programının “yazı tipi” seçeneklerine bakılırsa, ne denli çok çeşitlilikler katıldığı görülür. Mürekkep de çabuk kuruyan biçimde değişime uğradı, ardından renkli basımla renkli mürekkepler geliştirildi. Basında resmin kullanılması ise, fotoğrafçılığın gelişmesiyle ve basına uyarlanmasıyla başladı. 

İlk gazeteler yazılı veya basılı harflerdi. Bu nedenle isim olarak news-letters denildi (news=haber, letters=harfler). 17. yüzyılda, İngiliz zengin sınıfından bazıları bu news-letters'larda, haftada bir mahkeme ve kasaba dedikodusunu yazmak için muhabir çalıştırdılar. İlk gazeteler dedikoduları örgütleme araçlarıydı. Gazetecilik mesleği başlangıçtaki bu karakterini, sadece dedikoduyu ideolojik egemenliğin aracı olarak kullanma biçiminde geliştirerek bugünkü durumuna geldi. 

Siyasal parti gazeteleri 18. yüzyılın başlarında çıkmaya başladı. Bunlar daha çok parlamento tartışmalarını ileten gazetelerdi. Gazetelerin parti organı olarak çıkarılması bunu takip etti. Partilerin gazeteleri popülerliklerini, sarı gazeteciliğin yada sansasyonel günlük gazeteciliğin, egemenliğini yaygılaştırması ve basının özel sermayenin elinde örgütlenmesiyle önemini yitirdi. 

Gazetenin yanında, ondan daha önce, 17. yüzyılda broşürler ve basılı el ilanları, popüler karşıtlığın ve mücadelenin ifadecileri olarak çıkmaya başladı. 18. yüzyılda gazetelerin gelişmeleri sırasında “fikir haberini” gazetelerdeki “başyazı/yorum” köşeleri ifade etmeye başladı. Başyazı/yorumlar fikir broşürlerinin yerini aldı. Bu başyazı ve köşe yazılarıyla gazeteler, popüler davanın rolünü üstelenici olarak görülmeye başlandı. 

1814'de basımda buhar gücü uygulanmaya başladı ve silindir basım geliştirildi. 

Kâğıt hamuru, ağaçtan 1853'de yapılmaya başladı. Bu da tabi ormanların tahribine bir diğer etken ekledi.

Muhtemelen 1826'da Fransa’da Litografyacı (taşbasmacısı) Joseph Nicephore Niepce fotoğrafı ilk kez kullandı. Fotoğraf, anlık görüntüleri kaydetmek için kullanılan kamera ve film ile, bir sanat biçimi oldu. Fotoğrafın gelişmesi filmin doğmasının ilk koşulu olmuştur. Filmin, daha doğrusu hareket eden resmin, ilk biçimleri 18. yüzyılda çıkmaya başlamıştır. Hareketli resim (a) resimlerin çok hızla çekilmesini ve (b) bunların hareket halinde sahneye aktarılmasını gerektirdi. Görüntüyü sahneye aktaran araçlar 1600'lerde fener slaytlarla başlamıştır. Belçikalı F. Plateau 1832'de Phenakistascope denen hareket eden tekerlek üzerine elle çizilmiş resimleri koyarak hareket eden resim görüntüsü ve aracını yarattı. Aynı yıllarda Avrupa’nın diğer ülkelerinde benzeri araçlar yapılmaya başlandı. 1877'de Paris’te Emile Reynaud hareket eden resme yönelik, makinesinin bir deliğinden bakarak, bir aynada görüntüyü görme makinesini geliştirdi. Sürekli hareket eden filmin icadı 19. yüzyılın sonlarına doğru daha da geliştirildi. Amerika'da Hannibal Goodwin isimli papaz selülozun sürekli fotoğrafta kullanılması fikri ve icadını getirdi. Teknolojik üretimi ve buluşları kontrol etmeyi kendine oldukça faydalı bulan kapitalist firmaların (Bell laboratuarları, Du Pont ve Thomas Edison fabrikası) yaptığı gibi, Goodwin aletin fikrini ve ilk biçimi hakkındaki pratik gerçeği getirdi. Kodak’tan George Eastman ise aracı geliştirdi; Ancak sermayeyi veren Edison firmasının eline düştü. Araca 1888'de kinetoskop ve kinetograf adı verildi. Büyülü fener (Magic lantern) böylece yeni bir aşamaya ulaştı. Fakat hala seyir için bir delikten bakarak izlemek gerekiyordu. 1890'larda ilk hareket eden filmler yapılmaya ve gösterilmeye başlandı. Lumiere kardeşler Fransa’da hem film çeken hem de gösteren cinematograf denen makineyi yaptılar ve ilk filmi çektiler: Filmin ismi, “Lumier fabrikasından çıkan işçiler”... Ardından kısa belgeseller ve slapstick komediler yaptılar. Hepsi de dışarıda doğada güneş ışığında yapıldı. Kardeşlerin gösterileri kısa zamanda bütün Avrupa’ya yayıldı. Gösteri için tiyatrolar (sinema binaları) kuruldu. Lumier kardeşler ve Edison arasında sahiplik ve pazar çatışmaları başladı. Sinema, başlangıç yıllarında Güney Amerika'da ve seyircilerden giriş parası alınarak gösterim yoluyla yayıldı. 20. yüzyılın başlarında sessiz sinemaya piyano eşlik etti ve yer yer yazılı sözler eklendi.

1926'da sinemaya ses kayıt eklendi. Sinema güçlü bir endüstri olarak oluşmaya başladı. Sesli filmin başlaması ve araçlardaki gelişmelerle birlikte, bu endüstri de gelişti ve güçlendi. Birinci Dünya Savaşı sonlarına gelindiğinde, Fransız Pathe Avrupa’da egemendi ve on ülkede (Almanya, İtalya, İspanya, İsviçre, Hollanda, Portekiz, İsveç, Türkiye, Brezilya ve ABD'de) dağıtım büroları vardı. Amerikan film endüstrisi iki savaş arası dönemde hızla gelişmeye başladı. Film dağıtımı üzerinde ilk gümrük kontrolünü Almanya kendi film endüstrisini korumak için 1917'de başlattı.

1844'de Mors ilk telgraf mesajını gönderdi. Sualtı telgraf kabloları ise 1858'de İngiltere ile ABD arasında serildi ve 1866'da kullanılmaya başlandı. Kablo endüstrisinin gelişmesi, diğer alanlarda olduğu gibi, imparatorluklar arasında çekişmeler, bölüşmeler, nüfuz alanlarının tespiti rekabetiyle devam etti. Fransız ve İngiliz rekabeti 1851 ile 1868 arasında, Kuzey Atlantik, Akdeniz, Hint Okyanusu ve İran Körfezi şebekesinin geliştirilmesinin ardından 1870 ve 80'lerde Afrika’ya, Hindistan’a, Hong Kong'a, Güney Amerika’ya ve Orta Amerika’ya; kısaca sömürgecilerin egemenlik sürdükleri dünyaya, şebekeler halinde yayıldı. Bu kablo şebekelerinin % 90'ı özel teşebbüsün elindeydi. 1910'a gelindiğinde, su altı şebekelerinde İngiltere dünya toplamının yarısını (260.000 km) kontrol ediyordu. Devlet kontrolündeki Fransız İmparatorluğu'nun kablo şebekesi 44.000 km kadardı (Mattelart, 1994). Alman, Fransız ve İngiliz sömürgeci imparatorluklarının dünyayı paylaşmasındaki güç durumları ve egemenlikleri Fransız haber ajansı Havas (1835), Alman Ajansı Wolff (1849) ve İngiliz Reuters’in (1851) faaliyet alanlarına da yansıdı. Bölüşme anlaşması biçimsel olarak 1870'de yapıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Amerika dünyada en güçlü egemen sömürgeci imparatorluk olarak at oynatmaya başladığında, Associated Press ve United Press International da bu güce orantılı bir egemenlik durumuna ulaşmıştı. 

Disney imparatorluğunun ilk çizgi filmleri 1928'de ortaya çıktı. 

Radyonun oluşumu, elektriğin ve manyetik dalgaların üzerinde düşünülmeye başlanmasıyla gerçeklik olasılığını kazanmıştır. 1873'de J. C. Maxwell adlı İskoçyalı bilim adamı sinyallerin gönderilmesini, yani radyo dalgalarının teorik olasılığını tartıştı. Alman fizikçi H. Hertz bu teorinin gerçekçi olduğunu bir yerden diğer yere sinyal göndererek gösterdi. İtalyalı aristokrat araştırmacı G. Marconi sinyal teorisi ve gerçeği üzerinden hareket ederek telsiz telgrafın geliştirilmesi ve radyo denen aracın biçimlenmesinin önderi oldu. 1876’da ilk telefon konuşması yapıldı. 1895'de Marconi telsiz mesaj gönderme ve almayı başardı. 1901'de, deniz silahları firmalarının ve gazete gruplarının desteğiyle, Atlantik okyanusu üzerinden kıtalararası sinyal gönderilmesi (telsiz telgraf) gerçekleştirildi. Radyonun gelişmesi sinyalin kontrolü, sinyalin yükseltilmesi, modülasyon, alıcı ve radyo dalgalarının “dalga üzerinde kalması” ile ilgili teknolojik gelişmelerle gerçekleşebildi. 1904'de Profesör Sir John A. Fleming radyo tüpünde “diod” denen yükselticiyi kullanmaya başladı. Diod yerini 1906'da Audion tub'e bıraktı. Radyo ile sesli yayın 1920'lerde hem teknik hem de kullanım alanında önemli gelişmelerle devam etti. Buna 1935'de FM eklendi: Evlerde kullanılacak radyo alıcısı ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’da geliştirildi ve kısa zamanda üretim teknolojisindeki yeniliklerle ev ekonomisinin kalıcı kullanım maddelerinden biri olmaya başladı. Bu sırada otomobil ve evde kullanılan elektrikli aletler de çeşitlenme yolunu tuttu. 

20. yüzyılın insanı, Raymond Williams’ın belirttiği gibi (1975), ilk kez evinde “pencerelerinden dışarı gözlerini dikti” veya “yaşamlarının koşullarını saptayan güçler hakkında enformasyon almak için dışarıdan gelen haberleri” merakla beklemeye başlayan bir ilişki içine girdi. Kapitalist yaşam koşullarının belirlediği insanlık durumunda insan, kendi gerçeğinin bilgisini, elde edemediği kaynakların sahiplerinden sağlama ihtiyacı ve iletişim biçimi içine düşürüldü. Radyo ve ardından televizyon haber ve eğlencesinin yaratılmasıyla, haber, eğlence ve spor, insanların kendi ev içi ve dışı faaliyetlerinde kendilerinin diğer insanlarla dolaysız ilişkiyle gerçekleştirdiği bir biçim olmaktan çıkartıldı ve kitle iletişim uzmanlarının hazırlayıp çeşitli paketler halinde eve hapsedilen insana sunduğu haplar biçimine dönüştü. 1995'e gelindiğinde, örneğin New York “1010 NEWS” radyosu bize “give us 22 minutes, we give you the world” (bize yirmi iki dakikanızı verin, size dünyayı verelim) diyerek bize 22 dakika içinde bütün dünyada olanları anlattığını ve bunun dünya olduğunu iddia etmeye başladı. Eğlence, radyoda umutların ve hayal gücünün işlenmesi ve sömürüsüyle, baskıcı gerçeklerden bunalmışları ve ezilmişleri (özellikle gençleri ve kadınları) düşler dünyasında rahatlatıp, bunun bedeli olarak da “satın alarak ve kullanarak mutluluğa ulaşmayı” getirdi. Satın alma sadece materyalleri değil aynı zamanda bu materyaller dünyasının dünya görüşü biçimini de satın almayı içerir. Televizyon haber, eğlence ve satışa görüntüyü kattı. Böylece, ordunun iletişim ihtiyacını karşılamak gibi basit bir içerik içinde sınırlanmış telgraf, telsiz ve radyo teknolojisine, siyasal, sosyal ve ekonomik içerik, teknolojinin sivilleşmesiyle birlikte katıldı.

1923'de New York ile Philadelphia arasında ilk televizyon resmi gönderildi. 1928'de normal televizyon görüntüsü başladı: WGY, Schenectady. Televizyon yayınları 1930'ların ortasında İngiltere’de (1936) başladı. Amerika'da 1941'de ticari televizyona izin verildi. Fakat Televizyonun gerçek anlamda gelişmesi İkinci Dünya savaşından sonraya kaldı. 1950'lerden başlayarak televizyon teknolojisi ve ürün profesyonelliği hızla gelişti. Radyo gibi televizyon da gelişmiş kapitalist ülkelerde üretildikten sonra diğer ülkelere yayıldı. 1954'de renkli televizyon yayını başladı. 1950'lerden sonraki gelişmelerle yaratılmış teknolojilerin mükemmelleştirilmesi, özellikle teknolojik araçların ve ürünlerin mükemmelleştirilmesi ile bilgisayar, uydu yayınları ve kablolu televizyonların çıkmasına şahit olundu.

Her ülkede radyo ile en çok ilgilenen silahlı kuvvetler, özellikle deniz kuvvetleri, oldu. İlk kez 1906'da Berlin Konferansı'nda o zamanın egemen güçleri (İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Rusya) radyo frekansının kullanımı üzerinde uluslararası anlaşma yaptılar. 

Kapitalist üretim biçiminde, iletişim her yönüyle, egemenliğin gerçekleştirilmesinin çok önemli bir parçası oldu. Kitle iletişim araçlarının geliştirilmesiyle, pazar ekonomisi ve siyasal politikaların uygulanması ve gerçekleştirilmesinde bu araçlar önemli roller almaya başladı.







[1] Paralel uyarlamayı “yapısal ayarlamalar” ile egemen emperyalist yapılar sömürdükleri yapılar üzerinde yaparlar. 

[2] Tren yolunu götürme konusu, Hindistan’ın bu teknolojiyi 1820’de kendisi geliştirmesi nedeniyle, dikkatle yorumlanmalıdır.

[3] Alternatif basın kavramını kullanmıyorum, çünkü alternatif basın ana akım burjuva basınına alternatif olan liberal ve diğer burjuva basınıdır. Bu alternatif basın burjuva sistemine çoğulcu demokrasi duygusunu veren kontrollu alternatif örneğidir. New York’taki Village Voice, İstanbuldaki Cumhuriyet veya burjuva feminizmiyle bilinç yönetimi ve reklam yapan herhangi bir kadın dergisi bu tür bir alternatiftir. “Radical” kavramı kontrollu alternatifin dışında olarak anlamlandırılabilir; fakat Radikal gazetesine bakıldığında radikal kavramına sahipliğin kavramı yeniden-anlamladırarak daraldığı ve değiştiği görülmektedir. Elbette dil uzerindeki mucadelede hemen vazgecilmemeli, fakat günümuzde kapitalist ülkelerdeki “alternatif basın” alternatif kavramının anlamını yansıtacak bir karaktere sahip değildir. 



[4] Kapitalizmde barınak gereksinmesi, gereksinme ötesine gidip mülkle egemenlik ve fetişleştirme biçimini aldı.





[1] Paralel uyarlamayı “yapısal ayarlamalar” ile egemen emperyalist yapılar sömürdükleri yapılar üzerinde yaparlar. 


[2] Tren yolunu götürme konusu, Hindistan’ın bu teknolojiyi 1820’de kendisi geliştirmesi nedeniyle, dikkatle yorumlanmalıdır. 


[3] Alternatif basın kavramını kullanmıyorum, çünkü alternatif basın ana akım burjuva basınına alternatif olan liberal ve diğer burjuva basınıdır. Bu alternatif basın burjuva sistemine çoğulcu demokrasi duygusunu veren kontrollu alternatif örneğidir. New York’taki Village Voice, İstanbuldaki Cumhuriyet veya burjuva feminizmiyle bilinç yönetimi ve reklam yapan herhangi bir kadın dergisi bu tür bir alternatiftir. “Radical” kavramı kontrollu alternatifin dışında olarak anlamlandırılabilir; fakat Radikal gazetesine bakıldığında radikal kavramına sahipliğin kavramı yeniden-anlamladırarak daraldığı ve değiştiği görülmektedir. Elbette dil uzerindeki mucadelede hemen vazgecilmemeli, fakat günümuzde kapitalist ülkelerdeki “alternatif basın” alternatif kavramının anlamını yansıtacak bir karaktere sahip değildir. 


[4] Kapitalizmde barınak gereksinmesi, gereksinme ötesine gidip mülkle egemenlik ve fetişleştirme biçimini aldı. 

Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...