Dille Dil Uyduruları

Herhangi bir adam elmalar ve armutlar vardır derken olağanüstü herhangi bir şey söylediğini sanmaz. Ama filozof, bu varoluşları kurgusal biçimde anlatırken olağanüstü bir şey söylemiştir. O mucize yapmıştır: Gerçek dışı kavramsal varlıktan... gerçek doğal varlıklar yaratmıştır... Gerçek dünyadan yola çıkarak gizem kategorisini yarattıktan sonra bu kategoriden yola çıkarak gerçek dünyayı yaratır...” 

(Marks, Engels, 1976: 96)
DİL 

Dil yazınsal ve görsel işaretler, duyusal çağırmalar ve seslerden oluşan ve anlam üretme ve paylaşma için kullanılan inşa edilmiş semboller sistemidir. Bu yansız gibi görünen tanımın ötesinde, dil insanın örgütlü yaşamındaki ilişkilerin yürütülmesi için gerekli iletişimi sağlamadaki araçtır. Ne dilin kendisi ne de dille söylenen, yazılan, anlatılan ve ifade edilen iletişimdir. Dil insanın kullandığı kendini ve amaçlarını gerçekleştirme aracıdır. Dil, kullanımıyla düşünceyi ve bilinç biçimini ifade ederken, aynı zamanda düşünceyi ve bilinci etkiler ve biçimlendirir. (Daha ileri gidip “dilin dışında/ötesinde gerçek yoktur” denildiğinde, anlamlandırma anlamlandırılanı açıklama yanında, onun varlığı veya yokluğunu da belirlemektedir. Su veya dağ veya taş kavramları olmasaydı, su, dağ veya taş olmaz mıydı? Su kendini mi yaratmakta, yoksa insan kavramlar üreterek var olanı isimlendirmekte ve kendini mi biçimlendirmekte?) 

Sesin kullanılması yoluyla anlamlar ileten dil, bilinç kadar eskidir ve dil pratik bilinçtir; dil, bilinç gibi, ancak diğer insanlarla ilişki gereksiniminden yükselir (Marks, 1969:19). İnsan iletişiminde, konuşma ve dilin başlangıcı ikinci çağ olarak nitelenir ve insanların 100,000 yıl kadar önce konuşmayı kullandıkları tahmin edilmektedir. Hockett ve Aschere göre (1968), “kapalı, kaba çağırma sisteminden” karmaşık ve açık dil sistemine gelişme, ilk insana benzeyen yaratıkların (proto-hominoids) bazılarının ağaçları terk etmeyi zorlayan, ağaçların azalması ve açık alanların oluşması gibi, koşullarla başlamıştır. İnsan-gibiyi insandan ayıran, toplumsal üretime dayanmadır. (Toplumsal üretimde kendini nasıl ürettiğine bağlı olarak insanın insan oluşu biçimlenir). Engels (1876) ve benzerleri sosyal üretim temelinden hareket ederek insan gelişmesinde iş/emek kuramını geliştirmişlerdir. Sosyal üretimde, örneğin avlanma kolektif bir tarza dönüştü ve bu dönüşümde araç kullanımı gelişti ve dil kullanımı gereksinimini artırdı; sesin kullanımında artan farklılaşmayla sözlü inşayı geliştirdi. 

Dil özel bir fenomendir: Dil, konuşma ve iletişim birbiriyle fonksiyonel olarak bağıntılıdır. Dil ve konuşma iletişim için gerekli araçtır. Dilde temel olarak birkaç öğe bulunur: 

1. Dilin ilk öğesi ses kavramıdır. Dil seslerden oluşur. Sesin en küçük işlevsel/fonksiyonel birimi “fonemdir.” 

2. İkinci öğe kelimelerdir. Kelimeler somut ve soyut objeleri temsil ederler. Kelimelerin belli topluluklarda “üzerinde anlaşılmış anlamları” vardır. Bir kelimenin o toplulukta, kullanılan bağlam içinde anlaşılan birden fazla anlamları belirlenmiş olabilir. 

3. Üçüncü öğe gramerdir. Kelimelerin nasıl kullanılacağını yöneten kurallar setine gramer denir. 

4. Dördüncü öğe anlamdır. Kelimelerin sözlük anlamları üzerinde bir toplulukta belli derecede ortak anlamlar kurulur. Fakat sosyal ilişkiler sırasında dilin kullanımından geçerek ifade edilmeye çalışılan anlamlarla yürütülmeye çalışılan ilişki, kelimelerin sözlük anlamlarının ötesinde bir karaktere sahiptir. Yani, kelimenin kendi başına hiçbir anlamı yoktur. Anlamlar kelimelerin kendisinde var olmaz; kelimelere insanlar anlamlar atfeder, anlamlar yükler. Anlam ilişkideki ortaklıklar ve paylaşılanlarla ilgili özelliklere bağlı olarak biçimlenir ve değişir. Dille bir şeyin asıl doğası açıklandığı gibi, gizlenebilir de. Kelimeler sözlük/atanmış (denotative) ve kullanıldığı bağlamda kullanan için ima edilen/çıkartılan (connotative) anlamlara sahiptir. Kelimeler somut veya soyut olabilir. Somut kelimeler duyularımızla deneyimlediğimiz, deneyimleyebileceğimiz elle tutulur objeleri temsil ederler. Soyut kelimeler somut objeler yerine, demokrasi, özgürlük, insanlık, sevgi, coşku ve düşünce gibi duyularla algılanmayan fikirleri, kavramları, nitelikleri veya ilişkileri temsil eden kelimelerdir. (“Connotative” anlam kesinlikle yan anlam değildir; aslında iletişimde asıl anlam ilişkinin bağlamı içinde her iki anlamın birleşimidir. At kelimesiyle somut at denen hayvan denildiğini önce bilmemiz gerekir ki, ona göre at sözcüğüne bağlam içinde “connotative” bir anlam yükleyelim.) 

Dilin kullanımı kullanan topluluğun kültür ve alt-kültürlerine göre etkilenir. Örneğin, Sapir-Whorf Hipotezi’ne göre, bizim gerçeği algılamamız düşüncelerimiz tarafından belirlenir; düşüncelerimiz de dil tarafında etkilenir. Dilsel saptayıcılığa (linguistic determinism) göre, dil düşünceyi belirler. Dilsel görecelik (linguistic relativity) görüşüne göre, farklı dil topluluklarındaki insanlar dünyayı farklı olarak algılarlar. Basil Bernstein’in kuramına (Social Linguistic Theory) göre sosyal sınıf sistemi dil tarafından tutulan farklı türde dil yaratır: Günlük konuşmada dilin yapısı bir sosyal grubun varsayımlarını yansıtır ve biçimlendirir. Karmaşık şifreler bir şeyi çok farklı şekillerde söyleme olasılığı sağlar, dolayısıyla daha fazla düşünmeyi gerektirir. Sınırlı şifreler daha az seçme olasılıklarıyla gelir, konuşanın fazla açıklama ve ayrıntı sunmasına müsaade etmez. Orta sınıf evde sınırlı kodu ve işte karmaşık kodu/şifreyi kullanır. İşçi sınıfının karmaşık kodu kullanma olasılığı çok azdır. 
ANLAM VE ANLAM VERME 

Anlamlandırmak isteyen ve anlam vermeye çalışan insandır. Anlamlandırma yaşamını gerçekleştirmek isteyen insan için gereklidir. Anlam üretimi kitle üretim teknolojilerinin kullan at mantığı gibi her seferinde sil baştan üretilmez. İnsan doğduğu andan başlayarak sosyalleştirilme ve sosyalleşme süreci içinde yaşadığı örgütlü yapıların işaret sistemlerini, sembol setlerini ve dillerini öğrenir. Böylece insan yaşadığı çevredeki anlam sistemleri içine sosyalleşir. Bunun anlamı, insan sosyalleştiği anlam sistemleri tarafından önemli ölçüde biçimlendirilir. İnsanın düşünceleri yetiştiği çevrenin kültürel şifre setleri ve dünya görüşleri tarafından harekete geçirilir ve yönetilir. İnsanın ilişkisini ve deneyimini yorumlamaları sosyal bakımdan yaratılan ve sosyal bakımdan konumlandırılan sembolsel dünya tarafından imkan verilir. Bu sembolsel dünya, aslında insanın dışında, insandan ayrı bir dünya değildir: bu dünyayı ve sembollerini yaratan ve kullanan insandır. 

Anlamlar şifrelenmiş işaretlerden çıkartılır. Bazılarına göre anlamlar işaret sistemlerinden önce vardır. Diğer bazılarına göre, (örneğin Heidegger) insanlar dili yaratmaz, dil insanı yaratır. Şifreler birbirleriyle benzerlik ve birbirinden farklılık ilişkilerine sahiptirler ve bu ilişkilerle ancak işaret sistemlerinin bir parçası olarak çalışırlar. “Dur” anlamına el kaldırma ile “selam verme” anlamına gelen el kaldırma belli benzerlikler ve farklılıklara sahiptir. Trafik lambaları da aynı şekildedir. Yani işaretler/göstergeler şifrelenmiştir. Eğer işaret setleri arasında kalıcı benzerlikler ve farklılıkları göremezsek şifreyi okuyup doğru anlam veremeyiz. Bu şifre kelimeler seti, mimari tarzları, el işaretleri, mors alfabesiyle yazılmış bir cümle olabilir. 

Stuart Hall’un “Decoding Encoding” yapıtında belirttiği gibi: 

(1) Anlam bilgi çerçevelerinden geçerek kodlanır; bu kodlar sosyal ve materyal boyutlara sahiptir. Yani anlamlar (ve kodlar) toplumun ekonomik ve siyasal süreçleri içinde yatar. 

(2) Anlamlandırma kendi bilgi çerçevesine göre mesajı çözen alıcının yaptığıdır. Kodlanan ve çözümlenen anlamlar arasındaki benzerliklere, tarih içinde uzam (zaman ve farklı sosyal ve coğrafik konum anlamına uzam) etki eder. 

(3) Kelime anlamından sosyal ve ideolojik imalarına kadar, anlamın inşa edildiği her tür kodlar, bir alım sitesinden diğerine, kodlayıcıdan çözene değişebilir. 

Metin (bir yazı, söz, film olabilir) belli bir amaca göre şifrelenmiştir, fakat okuyucu (dinleyen, izleyen) bu metni şifreleyenin amaçladığı anlamlandırma yönünde çözümlemeyebilir. 

Bireyin anlamlandırması ne denli kendine özgü sanılırsa sanılsın, aslında anlam verme toplumdaki egemen anlamlardan egemeni tümüyle reddeden karşıt anlamlar arasında bir yere düşer. Stuart Hall’un çoğunlukla kabul edilen görüşüne göre üç tür anlam verme (okuma) pozisyonu vardır: 

Egemen şifre çerçevesindeki pozisyon: Toplumdaki baskın anlayışı yansıtan anlamlandırmadır. 

Uzlaşılmış, müzakere edilmiş veya üzerinde pazarlık edilmiş ve anlaşmaya varılmış pozisyon: Okuyucu egemen anlamın bazı yanlarını kabul eder, bazılarını reddeder ve bazılarını değiştirir. Böylece kendi amaç ve anlayışına uydurur. 

Karşıt pozisyon: Tercih edilen (egemen olan) okumaya karşıt anlamlandırmadır. 

Şunu asla unutmayalım: Anlam verme örgütlü yer ve zamanda, güç yapıları ve ilişkileri ortamında olur. Dolayısıyla, anlam verme özgür iradesine göre hareket eden bireyin özgür beyninin bağımsızca yaptığı bir şey değildir. Bunun bir anlamı da insan, anlam verir, ama çoğu kez bu verdiği anlam doğrultusunda davranışta/iletişimde bulunmaz. 

Anlam verme aynı zamanda ilişkinin olduğu ortamdaki o anki ve tarihsel bağlama göre şekillenir. Başını öne eğmiş birinin neden başını öne eğdiğini bilebilmemiz için, o davranışın bağlamını ve bu bağlam içindeki nedenini bilmemiz gerekir. Bunu da sadece başın öne eğikliğine bakarak yapamayız, çünkü diğer başı öne eğmelerden ayırt edemeyiz. Kollarını kavuşturma veya ayak ayak üzerine atma da öyle. Dolayısıyla anlam verme oldukça karmaşık bir karaktere sahiptir. 

Voloshinov’un belirttiği gibi, her anlam sosyal anlamdır. Dil sosyal ilişkilerden geçerek öğrenilir. İletişimde anlam sosyal ilişkiler içinde oluşur ve sosyal ilişkilerde kullanılır; işaretler ve mesajlar ilişkisel karakter taşır. Dolayısıyla, anlam ve anlam verme sosyaldir. Aynı zamanda, dil bir insan topluluğu için az çok aynı anlama geliyorsa bir anlam taşır. Anlam ancak paylaşılan anlam oldukça vardır. Yani, bir insan kişisel deneyimlere sahip olabilir, fakat kişisel anlamlara sahip olamaz. Özel ilişkilere sahip olabilir, fakat özel anlamlara sahip olamaz. Dil olarak nitelenen işaretler sisteminin varlığı günlük örgütlü yaşamın zorunlu gereği olan iletişimi gerçekleştirmektir. İletişimi gerçekleştirebilmek için de dilin insan içi ve insanlar arası düşünsel ve ilişkisel faaliyetleri gerçekleştirebilmesi gerekir. Bu da dilin bilinmesini zorunlu kılar. 

Yukarıdaki dilin ve anlamın sosyal olduğu ifadesini kesinlikle herkesin herhangi bir toplumsal konuda yeknesak, tümüyle paylaşılan bir anlamlandırmaya sahip olduğu şeklinde anlamamak gerekir. Anlam farklılığı bireyin kendisine özgü eşsiz anlamlandırması nedeniyle ortaya çıkmaz. Anlam farklılığı ilişkinin doğasıyla gelir ve o ilişkiyi ya o ilişkinin öğelerine bakarak ya da öğelerde eklemeler ve çıkarmalar yaparak anlamlandırmaya çalışmayla ilgilidir. Bu farklılıklar dilden ve anlamın kendisinden kaynaklanan bir farklılık değildir. Açıklanmaya ve anlaşılmaya çalışılan ilişkinin karakterinden doğan farklılıktır. Bu nedenle ki ücretli köleliğinin farkında olan bir işçi/memur ile bu işçinin/memurun ücretini belirleyen güçlerin, “iş yerindeki ücret politikaları” denildiğinde, yapacakları anlamlandırmalar farklı olacaktır. Bu farklılık özgür çözümlemeler yapan bireyin özgür beynini kullanarak özgürce çoğulcu anlam vermesinden dolayı değildir. Somut ilişkilerin olduğu ve anlamlandırıldığı koşullardandır. Kırk bin çalışanın olduğu bir iş yerindeki ücret politikalarının kırk bin tane anlamlandırma olasılığı yoktur; onun yerine bu politikaları meşrulaştıran veya eleştiren sınırlı sayıda anlamlandırmalar vardır. Bu anlamlandırmalar kırk bin işçiyi besliyorum diyeni tümüyle desteklemeyle, bunu sömürü olarak niteleyip tümüyle farklı olarak niteleme arasında bir yere düşer. 

Anlamın sosyal olması aynı zamanda onun kültürle bağıntılı olmasını ve bireye aitliğin soysal içinde “kültürlenenin” olduğunu da getirir. Bir kültürde, yeme, içme, giyinme, çalışma, ilişki kurma ve geliştirme, eğlenme, boş vakit geçirme, duygularımızı ifade etme gibi günlük deneyimlerimizin birçok farklı yanlarıyla ilişkili olan anlamlar vardır. Bu anlamlar inançlar, pratikler, değerler ve beklentiler sistemi içine ayarlanır. Bu sistemde, herhangi bir şifre seti bir diğer şifre setiyle veya setleriyle anlamlı ilişkiye sahiptir; bir şekilde belli bir dünya görüşü ve pratiğine uyar. Bir bakıma, kültürler yol gösteren ve yorumlayan ahenkli anlamlar şeması setleridir. 

Dil sosyal bir üründür ve her sosyal ürün gibi kişisel seviyede bireyin kendiyle iletişiminden (yani düşünme ve kararlar vermesinden) örgütlü toplumsal ilişkiler seviyesine kadar çeşitlenen günlük ilişkiler ağında, her an sürekli üretilir. Bu üretim süreçlerinden geçerek dil, egemenlik ve karşı mücadelelerin yeniden üretildiği gibi, yeniden üretilir. Bu yeniden üretmeyle sonuçlanan dildeki anlam verme, bütün sosyal örgütlenme ve ilişkilerde gördüğümüz, belli örgütlenme ve ilişki biçiminin kendi yapısını ve sürekliliğini sağlama ve geliştirme mücadelesinin belli yer ve zamandaki durumunu ifade eder. 

Kullanılan egemen şifreler kullanıldığı kültürler içinde yer alır ve o kültürün sosyal örgütlenmesini ifade eder ve destekler. İdeolojik, sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal pozisyonlardan bağımsız anlam verme diye bir şey yoktur. Şifreler var olan güç ilişkilerini ifade eder ve tutar. Örneğin, Fransız sosyolog Bourdieu’ya göre (1992) her dilsel alışveriş (örneğin konuşma) bir güç eylemi olma potansiyeline sahiptir. Sembol sistemleri sadece anlama sitemleri değil, egemenlik kurma (ve mücadele) sistemleridir. Dolayısıyla, anlam verme yansız ve değer yargısız değildir. Bu nedenle, Marksist edebiyat ve medya kuramcıları ve araştırmacıları anlamlandırma politikası üzerinde çok dururlar. Eğer söylem sadece gerçeğin bir yansıması yerine onun aktif yapıcısı ise, o zaman söylemi kontrol edenler gerçeği de kontrol ederler (Eagleton, 1983: 188). 

Stuart Hall’un belirttiği gibi (1980: 132-133; Hall, 1982:79) denotation ile connotation ayırımı analiz için yapılır. Atanmış anlamla imasal (ilişkisel, bağlamsal) anlam arasındaki analitik farklılık gerçek hayattaki farklılıkla karıştırılmamalıdır. Gerçek hayatta bir söylemde işaretlerin sadece atanmış anlama geleceği birkaç durum olabilir. İşaretlerin çoğu atanmış ve imasal yanları birleştirir. İmasal seviyede, ideolojiler anlamlandırmayı değiştirir ve dönüştürür. Bunun anlamı atanmış anlam ideolojinin dışında demek değildir. Aksine, bu seviyede, anlam evrensel ve doğal hale geldiği için, ideolojik değer güçlü bir şekilde sabitleştirilmiştir. Dolayısıyla, “denotation” ve “connotation” kavramları belli bağlamda dilde sadece ideolojinin varlığını/yokluğunu ayırt eden faydalı araçlar değil, fakat ideolojilerin ve söylemlerin kesiştiği farklı seviyelerdir. Bu anlamda, Barthes’in fotoğrafta atanmış anlamın imasal anlamdan ayırt edilebileceği fikri eleştirilmektedir. Aynı anlamda Fiske’nin (1982: 91) filmin mekaniksel üretimini veya neyin fotoğrafının çekildiğini atanmış anlam olarak nitelemesi; filmde kamera açısı gibi seçmenin ve fotoğrafta fotoğrafın nasıl çekildiğinin imasal olarak niteleyip ayırt etmesinin doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü Fiske birinciyi ideolojiden soyutlamakta ve evrensel ve yansız gerçek olarak sumaktadır. Göstergebilimsel analizin amacının imasal ile atanmış anlam farkını ortaya koyarak yanlış okumayı incelemek olduğu da, Hall’un belirttiği anlamda, yanlış yönlendiricidir (Fiske, 1982:79). Fiske ve Hartley’in imasal seviyede işaretin “polysemic”, yani çok anlamlı yoruma açık olduğu görüşü, “connotation” kavramını “bireysel öznelliğe” veya “bireysel karşılıklı-öznelliğe” indirgeme yönelimini destekler. 

Her hangi bir madde, eylem, eylem serisi, poz, jest, imaj, stil, sosyal durum, bir işaret veya işaret setine genel kültürel anlam verildiğinde, mitsel anlam ortaya çıkar. Mitler güçlü ideolojik görevler görür. İşaret biçim olur ve geniş anlam ise içerik olur: Örneğin kırmızı gül aşkı ifade eder. Mit, şeyleri olduğundan farklı gösterir ve ayrıntıları ortadan kaldırır, fakat görünüşte sanki ne ise oymuş gibidir. Mit yüklenen kültürel anlamı doğallaştırır. Böylece, örneğin bir egemenlik, ticari veya siyasal etkinlik normalleştirilir ve yeniden-üretilir. 

Kültürel incelemeler ne geçmişteki ne de şimdi yaşayan insanla pek ilgilenmemektedir artık. Onun yerine insanın ilişkilerini ve kendini gerçekleştirmek için kullandığı bir araca (dile) eğilmekte ve göstergebilim ile ilgilenmektedirler. Kültürel incelemelerde kültürel antropolojinin tarihsel insanını bulamayız. Onun yerine sadece göstergebilimcilerin kendi aralarında yarattıkları dille, metinlerde anlaşılmaz laflarla gezindiklerini görürüz. Kültürel incelemelerin çekiciliği en az iki öğede yatmaktadır: 

Birincisi, okuma yazma bilmeyen annemin Arapça dille dua okurken duyduğu anlatılamaz derinlikteki doyumun ve mistik duygunun göstergebilimde sağlanmasıdır. Annem kendi başına, kendi evinin rahatlığında, kendi seccadesiyle, kıblesine dönmüş, evin verdiği huzur ve güven içinde duasını ediyor. Anneme benzer şekilde göstergebilimciler de dışarının keşmekeşliğinden, sıkıntılarından ve tehlikesinden maaşlı kölelikleriyle korunmuş (sınıfsal olarak da arınmış ve “semiosis” ile karşılıklı bağımlılıktan geçerek kendini başka sınıfla özdeştirerek; ne de olsa aydın, aydınca) dualar ve beddualar ediyorlar. Pavel (1989) daha acımasız bir şekilde, göstergebilimcilerin de annem gibi yeterince okuma yazma bilmediklerini belirtmektedir. Pavel’e göre, yapısalcıların ve post yapısalcıların yazılarındaki muğlaklık, bu alanda yazanların çoğunun dilin felsefi sorunlarını inceleyemeyecek kadar bilgiye sahip olmadıklarından duydukları rahatsızlıktan dolayıdır: Stilsel muğlaklık, kimsenin usta olmadığı veya şüphe edecek cesareti bulamadığı bir bilimsel statünün işareti oldu. 

İkincisi, endüstriyel yapıların, ticaretin ve tüccarlığın egemen olduğu akademik hayatta artık endüstriyel yapıların çıkarını eleştiriden geçerek kendi çıkarına dokunan “ekonomik indirgemecilikler” yapmanın “anlamsızlığıyla,” “bireysel faydasızlığıyla” ve bireysel kötü işlevselliğiyle” ilgilidir. Kültür ve değerlerle ilgili incelemeler çok daha faydalıdır, örneğin bir değer analizi reklamcılar ve pazarlama için çok önemli fırsatlar yaratır. Hem üretim tarzı ve ilişkilerinden bahsederek “ekonomik indirgemecilik” yapmak istemiyor, hem egemen düzenden hoşlanmıyor, hem de egemen düzeni eleştirenlerin akıbetine uğramak istemiyorsanız, o zaman özellikle Habermas, Fiske ve Hartley türü eleştirel kültürel incelemeler yaparsınız. Bunu “cinsel ayırımcılık” ile zenginleştirirseniz, çok daha etkili olur. Egemen düzen sizi “derin eleştirel entelektüelliğiniz” nedeniyle alkışlar ve ödüllendirir. Kitaplarınız yeni-sömürgelerde çevrilip okutulur. 

Göstergebilim üretilmişe bakar ve sadece bu üretilmişten hareket ederek anlamlandırma yapar; dolayısıyla en iyi şekliyle yansımalardan (metinden) geçerek “ne olduğu” açıklanır. “Neden” olduğu sorusu dışarıda veya havada kalır. Saussure’ı eleştiren Slater’in (1997:141) belirttiği gibi, göstergebilimsel incelemede anlamlandırma sisteminin yapısı tanımlanmaktadır. Fakat, örneğin “neden BMW statü sembolüdür?” gibi tanımlamanın ötesine giderek köken araştırılmaz. İstense bile araştırılamaz, çünkü nedensellik bağı kurabilmek için metinden ve metinsel ilişkiden (semiotics yapılardan) çıkıp insanların yaşadığı toplumsallıktaki tarihsel yapıya ve ilişkilere bakmak gerekir. Göstergebilimin bu tür sosyal açıklamalar yapabilmesi için metin ve metinsel söylemin (discourse) dışına çıkması gerekir. Bir metin içindeki “formal” öğeler arasındaki bağ incelenerek gerçek hayattaki örgütlü yapılar, yapılardaki olgular ve olgular arasındaki bağların doğası anlaşılamaz. 

Dil elbette insanın kendini ve ilişkilerini anlamlandırma aracıdır. Bu araçla insan kendini ve dışını anlar ve tanımlar. Bu anlama ve tanımlamayla değil, bu anlama ve tanımlamanın yapıldığı üretim tarzı ve ilişkiler gerçeğiyle insanlar neyse o olur. Dil insanı biçimlendiriyor görünüyorsa, nedeni işte bu yaşam koşulları gerçeğidir. Toplumsal üretim tarzı ve ilişkilerini değiştir, o insanı yaptığı, belirlediği söylenen dil de değişir. İnsanın materyal ve materyal olmayan ilişkilerini düzenleyen, değiştiren, feodalizmden kapitalizme dönüştüren, en modern kölelik tarzını belirleyen dilsel yapı değil, bu dilsel yapının içinde-oluştuğu üretim tarzı ve ilişkileridir. Dil teknolojik yapıyı biçimlendiremez; dili kullanan insan biçimlendirilmişi anlamlandırır ve bu anlamlandırma pratiklerinden geçerek yeniden-üretir. 

Sosyal gerçeği dilsel ifadeden geçerek tanımlamaya ve doğruyu veya gerçeği dilsel yansımadan geçerek bulmaya çalışırsak, yani o dili kullanan insanın apaçık yaşanan gerçeğine, üretilmiş yazıtları merkeze koyup kör bakarsak, elbette Barthes doğrudur. Dille tanımlayan ve tanımlanan insan ve insan gerçeği (örneğin ücret köleliği, varoş, rüşvet) insanın günlük üretim tarz ve ilişkilerinden koparılıp neyi anlattığı belli olmayan ve anlattığını açıklama yerine kapatan kavramlarla açıklanmaya çalışıldığında, Barthes yanlıştır. Adam aç, işsiz, kızgın, ücret politikalarının kurbanı, adam çaresiz bırakılmış, kendi ücretini bile etkileyemiyor. Adam aç karınla anlamlandırıyor, Barthes’in karnı tok. Barthes kendi tokluğunda kendisi için “articulate” ediyor ve bunu herkese mal ediyor. Varoştaki adamın böylece ikinci kez sömürülmesine yardım ediyor. İkinci durumda, bilinç yönetimiyle, ücret politikaları ve polis gücü ile sıkıştırılmış vaziyette, kendi sömürüsüne katılmaya davet ediliyor. Varoştakinin ne Barthes’ten ne Saussure’dan haberi var. Ama onların haberi var varoştakilerden. Bu nedenle, örneğin sahtekar siyasetin popülist söylemi gerçek popülist söyleme genişletilerek, açın aç olduğunu ve kendi gibi açlar olduğunu söylemesi “popülist söylemi bırak” diyerek engelleniyor. Kişi popülist söylemci olmamak için karın gurultusu ve vicdanının sesini bastırıyor. Sahtenin, sahtekarlığın ve haksızın egemen olduğu yerde doğru ve haklı dokuz köyden kovulmamak için susmak zorunda bırakılıyor. 

Göstergebilimcilerin analizi öznel/sübjektif yorumlardır, fakat sanki nesnel bilimsel değerlendirmeler gibi sunulurlar. Bazı göstergebilim analizleri kuru formalizmden başka bir şey değildir. Bazı durumlarda göstergebilimsel analiz elitist yorumcuların göstergebilimin jargonları üzerindeki becerilerini sergilemesinden öte çok az gider. 

Yapısalcı göstergebilimde ilgi dil üzerinedir; dilin kullanımı ve üretimi ilgi noktası değildir. Valentin Volosinov’a göre, bir işaretin en önde gelen belirleyicisi, o işaretin diğer işaretlerle olan ilişkisi değil, kullanımın sosyal bağlamıdır (Fiske, 1992:299). Göstergebilimsel anlamlandırmada kodlayanın amacı, dinleyenin/okuyanın yorumu ya yoktur ya da marjinaldir. İnsanın günlük yaşamındaki pratikler, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasal bağlamlar görmezlikten gelinir. Analizde sosyal ve tarihsel koşullar yoktur. İnsanın yaşadığı ve ürettiği canlı bağlamın yerini cansız metinlerdeki söylemler alır. 

Göstergebilimcilerin ve yapısalcıların iddiasının aksine insan dil ve anlamlandırma sistemlerinin mahkumu değil, bu anlamlandırmanın çıkıp geldiği örgütlü ilişkiler sisteminin kölelik mekanizmalarının mahkumudur. Kölenin dil ve ideolojiden geçerek kölelik düzenine vuruluşu dilin değil, dili de örgütleyen insanın toplumsal yapıyı biçimlendirişinin sonucudur. 

Share:

Translate

Çok Okunanlar popülerler

Arşiv Blog Archive

EN YENİLER Recent Posts

En Güncel Olan

Diktatörlüğün Medyası

Diktatörlüğün Medyası: Maddi yoksunlaştırmanın düşünsel ve duygusal yoksullaştırmayla desteklenmesi İrfan Erdoğan, Ankara, 2018 ...